Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-345-8
13X19.5 cm, 194 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Türkiye Savaşın Neresinde?
NTV Tarihe Kayıtlar 1 / TV Canlı Yayın
Yayına Hazırlayan: Adnan Bostancıoğlu, Vehbi Ersan
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak Tasarımı: Süleyman Felamur
Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2001

Haber kanalı NTV ile Metis Yayınları'nın ortak geliştirdiği bir proje olan Türkiye Savaşın Neresinde?, 11 Eylül günü, başta ABD olmak üzere dünyayı sarsan terör saldırılarının Türkiye cephesini irdeliyor.

Kitabın birinci bölümü, NTV’den Mithat Bereket, Oğuz Haksever, Hikmet Bila, Murat Akgün, Celal Pir ve Ruşen Çakır’ın hazırladığı, olayın sıcaklığı içerisinde, Türkiye ve dünyadan politikacıların, uzmanların, düşünürlerin katıldığı bir dizi tartışma programının dökümünden oluşuyor.

Bu programlara, Başbakan Bülent Ecevit, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski Başbakan Yıldırım Akbulut, eski Dışişleri Bakanı Murat Karayalçın, eski Washington Büyükelçisi Şükrü Elekdağ, Fransız düşünür Regis Debray, Fransız araştırmacı Gilles Kepel, Prof. Erich Jan Zurcher, tarihçi Andrew Mango, gazeteci Hung Pope, yazar Murat Belge ve Prof. Bekir Karlığa konuk olarak katılmışlardı.

Politikacı ve düşünürler "yeni savaş"ın dünyadaki dengeleri nasıl etkileyeceğinden Türkiye’nin üstlenmesi gereken rolü, İslam dünyasındaki yerine uzanan geniş yelpazedeki sorulara yanıt aradılar. Olayın sıcaklığı içinde yapılan değerlendirmeler "tarihi öneme" sahip... Bu yüzden bu kitabın bir başka amacı "tarihe kayıt" düşmek.

Kitabın "Dünya Savaşı Sorguluyor" başlıklı ikinci bölümünde ise 23 yerli ve yabancı yorumcunun makaleleri yer alıyor. Ayrıca Taliban, El Kaide, Usame Bin Ladin y ada Kuzey İttifakı’na ilişkin enformatik bilgileri de kitapta bulmak mümkün.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Kronoloji: 11 Eylül'den 7 Ekim'e
Zafer Arapkirli, "Savaşın İlk Kurbanı Gerçeklerdir"

I. Bölüm: Türkiye Savaşın Neresinde?
Oturum: Türkiye Hangi Yolu İzlemeli?
Süleyman Demirel: "NATO Yükümlülükleri Yerine Getirilmelidir"
Bülent Ecevit: "Irak'a Yönelik Bir Askeri Harekâtı Asla Temenni Etmiyorum"
Oturum: "Türkiye İslam Dünyasına Model Olamaz"
Oturum: "Dinler, Kültürler Üzerine Daha Fazla Düşünme Zamanı"
Gilles Kepel: "Mücahitlerin Çoğu Orta Sınıf Mensubu"
Régis Debray: "Bu Bir Savaş Değil, Polis Operasyonu"
Gilles Kepel: "Etme Bulma Dünyası"
Kemal Can, Ne "Eskisi Gibi Olmayacak"?

II. Bölüm: Dünya Savaşı Sorguluyor
Ruşen Çakır, Global 28 Şubat Süreci
Seumas Milne, Amerika Anlamaya Çalışmıyor
Alain Frachon, İslami Terör ve Yakındoğu
Robert Fisk, Vietnam'dan Pahalıya Patlar
Thomas Ferenczi, Terörizme Karşı Haklı Savaş
Michel Guerrin, Medya Ölümleri Saklıyor
William Safire, Asıl Düşman Saddam Hüseyin
Jacob Wisberg, Powell Doktrini Geçerli Değil
William Pfaff, Savaşın Hedefini Öğrenmeyi Bekliyoruz
William F. Wechsler, Terörizmle Mali Savaş Uzun Sürecek
Peter A. Hall, Pearl Harbour Değil, Birinci Dünya Savaşı
Salman Rushdie, Görünmezliğin Güçleriyle Savaşmak
Robert Fisk, Afganistan'da Müttefikimiz Kim?
Ignacio Ramonet, Anti-İslamizme Bayılacaksınız
Le Monde Başyazı: Mesud Suikastının Karanlık Yüzü
William Safire, Koalisyonun Ağır Bedeli
Michael Albert, Noam Chomsky ile Altı Soruda "Yeni Savaş"
Michael Kinsley, Terörü Tanımlamak Gerekli Ama İmkânsız
Ahmet Yeşiltepe, 19 Sessiz Adam
OKUMA PARÇASI

Cem Aydın, Sunuş, “Tarihe Kayıtlar", Aralık 2001, s. 9

11 Eylül saldırıları, tarihsel sonuçlar yaratacak yeni bir sürecin başlangıcı oldu. ABD'nin önderliğinde oluşturulan teröre karşı ortak mücadele cephesi ve Afganistan Operasyonu yine tarihsel nitelikte bir tartışmayı gündeme getirdi. Bu teröre karşı bir mücadele miydi yoksa bir "uygarlıklar çatışması" mı?

Her şey bir yana gelişmelerin Türkiye'yi de içine alacağı daha ilk günden kolayca tahmin ediliyordu. Peki ağır bir ekonomik kriz yaşayan Türkiye, bu karmaşık süreçte nasıl yer alacaktı? Türkiye, savaşın neresindeydi?

İşte bu soruların üstüste yığıldığı bir dönemde, bir yandan doğru ve hızlı haber vermeye, diğer yandan yaşanan gelişmelerin arka planı ve olası sonuçları üzerine kamuoyunu aydınlatmaya çalışan bir medya kuruluşu olarak yeni görev ve sorumluluklarla karşı karşıya kaldık.

NTV'de gerçekleştirdiğimiz özel programlarla, Türkiye'nin en üst düzey yönetim kademelerinde yer alan isimlerden, fikirleri ile uluslararası planda önemli etkiler yaratmış düşünürlere uzanan geniş bir yelpazeyi ekrana getirdik. Bu programların birçoğunda, tartışmaları stüdyoların dışına taşıyıp, izleyicilerin söz konusu isimlere doğrudan soru sorma olanağını yarattık. NTVMSNBC'de, 11 Eylül'ün uluslararası yansımaları ve bu konudaki farklı yaklaşımlarla ilgili olarak kamuoyunu bilgilendirmeye çalıştık.

Ve sonuçta gördük ki elimizde "kâğıda dökülecek" değerde zengin ve kapsamlı görüşler birikti.

NTV'den tarihe bir belge bırakalım istedik ve Metis Yayınları'yla ortak geliştirdiğimiz proje ortaya çıktı. Bu çalışmada katkısı olan, NTVMSNBC Yayın Yönetmeni Adnan Bostancıoğlu, NTV Genel Müdür Yardımcıları Hikmet Bila ve Görkem Yaşayan, NTV Program Koordinatörü Ayhan Bölükbaşı, NTV Siyaset Danışmanı Ruşen Çakır ve tüm çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Tarihin akışı yeni boyutlar kazanarak devam ediyor. Tabii bizim çalışmalarımız da… New York'tan Kâbil'e uzanan bir coğrafyanın tüm merkezlerinden haber taşırken, yaşanan çatışmanın taraflarını, onların yaklaşımlarını izleyicilere ulaştırmaya çalışıyoruz. "Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir" sözünü hiç unutmadan…

Devamını görmek için bkz.

Zafer Arapkirli, "Savaşın İlk Kurbanı Gerçeklerdir", s. 17-21

Tarih boyunca, savaşların ilk kurbanı, atılan ilk kurşunla ölen ilk insan değildir. 1917 yılında, ünlü Amerikalı senatör Hiram Johnson'ın ünlü deyişiyle "Savaşın ilk kurbanı gerçeklerdir..."

Savaşan gruplar ya da devletler, hem askeri ve siyasi amaçlarına ulaşabilmek hem de karşı tarafı ve gerektiğinde kendi kamuoylarını yanıltabilmek için, çağlar boyu, hiç çekinmeden gerçeği gizlemeye çalışmışlar, medyayı istedikleri gibi yönlendirmeyi "oyunun bir parçası" saymışlardır.

Özellikle kitle iletişim araçlarından daha fazla yararlanılmaya başlanan geçen yüzyılın savaşları sırasında, bu tarihsel gerçek daha büyük bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Britanya'nın başbakanı olan David Lloyd George'un bir gazeteciye yaptığı şu itiraf, günümüzden yaklaşık bir asır önce bile, basın ve kamuoyuna karşı resmi manipülasyonun ne kadar bilinçli biçimde uygulandığını gözler önüne sermesi açısından manidardır:

"İnsanlar eğer gerçekleri bilselerdi, savaş hemen yarın sona ererdi. Ama tabii, bilmiyorlar, bilemezler..."

Lloyd George'dan yarım asır sonra, 1952'de bu kez Kore Savaşı sırasında görev yapan bir ABD'li gazeteci UPI (United Press International) ajansı muhabiri Robert C. Miller'ın sözleri de, aynı gerçeğin, bir basın mensubunun ağzından dile getirilişidir: "Yazıişleri müdürlerimiz ve yayıncılar, kimi zaman tamamen düzmece bilgileri haber diye yayımladılar. Çoğumuz, cepheden gönderdiğimiz haberlerin yalan olduğunu biliyorduk. Ama yazmak zorundaydık. Çünkü bize bu bilgileri verenler, resmi ve sorumlu kişilerdi. Ve büyük bir olasılıkla kendileri de bunların yalan olduğunu bile bile veriyorlardı..."

Aynı tecrübeler, İkinci Dünya Savaşı'nda gerek Nazi Almanyası'nın Propaganda Bakanlığı, gerek Londra ve Washington'daki Beyaz Saray ve Başbakanlık ile müttefik karargâhlar, gerekse Moskova'dan Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Merkez Komitesi çıkışlı sözde basın bültenleri ile yaşandı. Savaşın öncesinde ve sonrasında da belki de savaşın çıkış nedeni, hatta sonuçlarının değerlendirilmesi konusunda, "gerçeğe birkaç ışık yılı uzak" açıklamalarla ulusal ve global çapta kamuoyu yanıltıldı.

İki dünya savaşından füzeler krizine, Pearl Harbour baskınından İspanya İç Savaşı'na (1936-39), Fransa'nın Cezayir macerasından (1954-62) Kore Savaşı'na (1950-53) ve Falkland Adaları'na (1981-82) kadar hemen her durumda, hükümetler, karargâhlar ve bunlara alet olan milliyetçi medya tarafından kamuoyları inanılmaz boyutlarda yanıltıldı.

Savaşları, cepheden mektup, telgraf ve nadiren telefonla gönderilen haberler ve merkezlerden yapılan açıklamalarla izleyen insanlık, kitle iletişimindeki gelişmeler sonucunda, yüzyılın sonuna yaklaşıldığında artık "naklen" izleme olanağına kavuştu. Tarihin ilk "naklen" izlenen savaşı olarak kayıtlara geçen Körfez Savaşı ve CNN sayesinde televizyon adlı iletişim aracının adı "ScudVizyon"a bile dönüştü. Bağdat semaları, CNN muhabirlerinin kullandığı tarihi benzetme ile "muhteşem bir havai fişek gösterisi" ile aydınlanır ya da "yüz binlerce ateşböceği ile şenlenir"ken, milyonlarca insan koltuklarına oturup çekirdek, patlamış mısır, kestane kebap yiyerek, "hassas ve lazer güdümlü füzelerin hedeflerini iğne deliğinden bile geçerek vurduğu ve sivillerden kimseye zarar gelmediği" yalanlarını dinlediler.

Adeta "Hollywood yapımı" bir Spielberg klasiğine dönüşen savaşın "seyirci" kitlesi, kimi zaman Pentagon'da kimi zaman da Dahran'daki müttefik karargâhında Cheney-Powell-Schwarzkopf (Dick Cheney-Savunma Bakanı, Colin Powell-Genelkurmay Başkanı, Norman Schwarzkopf-Müttefik Kuvvetler Komutanı) üçlüsünün "gerçek" adı altında verdiği rakamları dinlediler, uydudan ve bomba uçlarından çekilmiş videoları izlediler. Ancak sonradan hem kendileri tarafından "tashih" edilen, hem de savaşın ardından buharlaşıp yok olan bu "gerçek"lerin tamamen bir göz boyamadan ibaret olduğu ortaya çıktı.

Müttefik Hava Kuvvetleri tarafından her gün vurulduğu öne sürülen Irak'ın Scud füzelerinin toplam sayısı ile gerçekte vurulanların sayısı, trajikomik biçimde çelişiyordu. Irak'ın elinde bulunduğu belirtilen Scud füzelerine karşı "antidot" olarak ABD'nin devreye soktuğu Patriot füze bataryaları, "Saddam'ı dize getirdi" diye sunulmuş, zamanın Başkanı George Bush (Baba Bush) Patriot'ları üreten fabrikada yaptığı konuşmada "Saddam'ın 42 füzesinden 41'ini bunlarla havada vurduk" diye övünmüştü.

Sonradan yapılan araştırmalarda, bir rivayete göre "Sadece 1 (bir), bir başka teze göre ise 0 (sıfır) Scud vurulmuştu." İmha edildiği öne sürülen füze rampalarının çoğunluğunun da, "tahtadan yapılmış oyuncak rampalar olduğu" müttefik kaynaklarınca bile itiraf edildi. Savaş sonrası açıklamalarda, bizzat ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi'nin kayıtlarına göre Patriot'lar kullanılmaya başlandıktan sonra Scud saldırılarında sivil kayıpları artmıştı. Çünkü "ıska geçen" Patriot'lar da en az Scud'lar kadar can alıyordu. Yıkıldığı öne sürülen köprülerin altında Saddam birliklerinin "duman bombası patlatarak, müttefik pilotları kurnazca yanılttığı" sonradan pilotlarca "kıpkırmızı yüzler"le anlatılıyordu.

Savaş sonrası Washington Post'un bir değerlendirmesinde, ABD ve müttefiklerin hava harekâtında "Irak'a yağdırılan 85.000 ton bombanın yüzde 70'i hedefini vuramamıştı". Genelkurmay Başkanı General Colin Powell ise bunu, "Air Supremacy ile Air Superiority'i birbirine karıştırmayalım. Biz de zaten yüzde 100 isabet sağladık dememiştik..." diyerek savuşturmaya çalışmıştı.

Körfez Savaşı'nın sicili başka alanlarda da inanılmaz yalanlarla doluydu. 1 Ağustos 1990 günü Kuveyt'in işgali ardından, Kuveyt'ten kaçan ya da yurtdışında yaşayan Kuveytliler tarafından kiralanan bir ABD'li halkla ilişkiler şirketi (Hill and Knowlton) tam 10 milyon dolar karşılığında "üretim"e geçmişti. ABD Kongresi'ne ifade veren "Neyyire" takma adlı bir Kuveytli genç kız, yürek parçalayıcı bir gösteriyle "Yeni doğmuş bebeklerin, Kuveyt kliniklerindeki kuvözlerden (incubator) çıkarılıp öldürüldüğü, kuvözlerin Iraklı askerlerce çalınıp ülkelerine taşındığını" anlatıyor, dünyaya naklen yayılan bu ifade, herkesi gözyaşlarına boğuyor, yüz milyonlarca insan "Vahşi Saddam'a artık bir ders verilmesi" (Amerikan jargonunda "Kick his ass!") gerektiğine iyice inandırılıyordu.

Bu yalanın ortaya çıkarılması ve özür dilenmesi için de "mumların yatsıya kadar yanması" bile beklenmedi.

Yine Saddam Hüseyin yönetiminin Körfez kıyılarındaki petrol tesislerini havaya uçurup denizi "bir daha tarih boyunca temizlenemeyecek düzeyde kirlettiği" yalanı, müttefik ağızlarca ortaya atıldığı gibi, CNN başta olmak üzere Amerikan "network"leri petrole bulanmış zavallı deniz kuşlarının filmlerini saatlerce yayımlayarak "sadece insanlara değil, hayvanlara bile eziyet eden Saddam" imajını perçinlemeye kalkıştı. Sonradan bu filmlerde görünen kuşların aslında yıllar önce Exxon-Valdez adlı tankerin yaptığı kaza sonucu (Alaska'da) denize yayılan petrolden kirlenen kuşlar olduğu ortaya çıktı ve yine "özür" dilendi.

Bağdat yakınlarındaki Ameriyya kentinde süttozu fabrikasını "kimyasal silah üreten tesis" diyerek 13 Şubat 1991 günü bombalayan müttefik uçaklarının bombaları ile yüzlerce sivil öldüğünde, bunu İngiliz ve Amerikan televizyonlarında eleştirenler "vatan hainliği" ile suçlandı. Avam Kamarası ve Kongre'de öfkeli sesler, karargâhları ya da pilotları değil, sivillerin ölümünü duyuran gazetecileri suçlamaya kalktı.

Yine savaş sonrası, Iraklı sivil kayıpların sayısı konusunda General Colin Powell "takriben 250.000" rakamını verirken, bir resmi yazışmada bu rakam "sadece 100.000" olarak kaydedildi.

Daha bütün bunların tartışması soğumamıştı ki, Balkanlar birbirine girdi. Eski Yugoslavya'nın parçalanması, Bosna Hersek'in bölünmesi, Sırp-Hırvat-Boşnak üçgenindeki kanlı tarihi hesaplaşmalar sırasında da her cepheden ve tabii duruma müdahale edip yine kan döken "ABD öncülüğündeki Batılı barışçıl ittifak"tan birbiri ardına "enformasyon" adı altında gerçekle ilgisi olmayan propaganda malzemesi akışı sürdü.

1999 yılına gelindiğinde, Kosovalı Arnavutların dramı, yeni bir uluslararası krize dönüşmüş, yüz milyonlarca insanın yollara doküldüğü bir mülteci dramı yaşanmaya başlanmış, NATO ittifakı harekete geçmeye çağrılmış ve Slobodan Miloseviç'in yönetimindeki Belgrad rejimi, tüm namluların hedefi olmuştu. Yine rakamlar havalarda uçuşmaya, ölü sayıları, yaralı sayıları, göçmen sayıları birbiri ardına propaganda merkezlerinden yağmaya başladı. Ama İngiliz gazeteci Mark Steyn'in soğukkanlıkla yaptığı hesaba göre, "25 Mart 1999 harekâtına kadar geçen üç yıl içinde etnik saldırılar sonucu ölen insan sayısı en cömert hesapla 3000'in biraz üzerindeydi. Bu da New York, Washington, New Orleans, Las Vegas veya Dallas'ta nüfus başına işlenen cinayetten daha düşük bir rakam"dı. Kayıp Kosovalı Arnavutların sayısı ABD hükümetince önce 19 Nisan'da 500.000 olarak açıklandı. Kısa bir süre sonra 16 Mayıs'ta bu rakam Savunma Bakanı William Cohen tarafından 100.000'e düşürüldü. 17 Haziran'da İngiltere hükümeti aynı rakamı 10.000'e kadar geriletti.

ABD'nin "hassas lazer güdümlü bombaları" yine "iğne deliğinden geçip, kimsenin kılına bile dokunmadan askeri hedefleri vuracak"tı. NATO karargâhındaki brifinglerde verilen "Vurulan Scud ve tank sayısı"na ilişkin rakamlar hiç birbirini tutmadı. Savaş sonrasında bombaların çoğunun da hedefini şaşırdığı anlaşıldı. Hatta çoğu zaman televizyonlardan naklen izlendiği gibi, bir sivil yolcu treni, köprüde vuruldu. Bir sivil mülteci konvoyu, "askeri konvoy" olarak algılanıp, kıyımdan geçirildi. Miloseviç'in askerleri kurtulurken, "kurtarılacağı varsayılan mülteciler" hedef alındı. Belgrad'daki TV merkezi, "askeri karargâh" diye vurulup çok sayıda gazeteci katledildi.

Kısacası, savaşın asıl kurbanı her defasında "GERÇEKLER" oldu. Kimi gazeteciler, kimi zaman bilerek, kimi zaman bilmeyerek, kimi zaman da işlerine öyle geldiği için bu yalanlara alet oldular ve olmaya devam ediyorlar.

Önemli olan, kamuoyunu yanlış bilgilendirmekten kaçınmasını bilerek karargâhların ya da resmi ağızların verdiği bilgileri, birkaç kez hem de "çok sıkı" süzgeçten geçirerek, emin olmadığınız bilgileri "kaynağına atıfta bulunmadan" vermemek.

Gazetecilik mesleğinin ilkelerini unutup, "Gazeteci mi, asker mi?" sorusunu sordurmadan, okuyucu, seyirci, dinleyici kitlesinin aldatılmasına alet olmamak.

Yeni bir harekâtın eşiğinde, dünya basını (daha önce defalarca sınıfta kalmış olsa da) yepyeni bir sınavla karşı karşıya.

Bu kez, İngilizcede çok yerinde kullanılan bir deyimle, (To take it with a pinch of salt) önümüze konulan her yemeği, tadına bakmadan ve biraz tuzlamadan yememek dileğiyle...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.