Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-403-5
13x19.5 cm, 186 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 7,00 TL
İndirim oranı: %65
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Yahya Koçoğlu diğer kitapları
Azınlık Gençleri Anlatıyor, 2001
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hatırlıyorum
Türkiye'de Gayrimüslim Hayatlar
Yayına Hazırlayan: Vehbi Ersan
Yayın Yönetmeni: Ruşen Çakır
Kapak Fotoğrafı: Esin Uysal
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Fotoğraflar: Baha Bal, Yahya Koçoğlu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2003
2. Basım: Ağustos 2008

Hatırlıyorum, gazeteci Yahya Koçoğlu'nun, Metis Siyahbeyaz dizisinde daha önce yer verdiğimiz Azınlık Gençleri Anlatıyor başlıklı röportajlarının devamı ve tamamlayıcısı niteliğinde. O röportajlar azınlık gençlerinin sorunlarını dile getirmeyi amaçlıyordu. Hatırlıyorum ise gayrimüslimlere yönelik olarak cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülmüş politikaların bireysel hayatları ne şekilde etkilediğini gözler önüne seriyor.

Altmış yaşın üzerindeki Rum, Ermeni ve Yahudi on beş kişinin hayat hikâyeleri ve tanıklıkları yer alıyor kitapta. Yakın tarihte azınlıkların yıkımına ve göçlerine neden olan Varlık Vergisi, 20 Kura Askerlik, 6-7 Eylül gibi olaylara dair yakın tanıklıklar bunlar.

Hatırlıyorum, Türkiye'de farklı dil, din ve kültürle varolabilmenin güçlüklerini ve her şeye rağmen bu toprakları kendi yurtları olarak benimsemiş gayrimüslim vatandaşların hayatta kalma direncini anlatan önemli bir çalışma.

İÇİNDEKİLER
Kitaba Dair

Diran Bakar:
"Hâkimliği Sadece Askerde Yapabildim"

Mari Tomasyan:
"Biz Terk Etmedik ki Çatalca'yı. Devlet Aldı Şam'a Götürdü"

Sarkis Çerkezoğlu:
"Her Şeyi Türk Yaptınız, Solu Bari Türk Solu Yapmayın"

Süren Baloğlu:
"Ağabeyimle Babamı Birlikte Askere Almışlar"

Vahan Kocaoğlu:
"Lisanımı Kaybetmiş Olduğum İçin Üzgünüm"

Virjin Mishakyan:
"Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları... Zenginken Bir Şeyimiz Kalmadı"

Dimitri Frangopulo:
"Türkiye ile Yunanistan'ın İlişkileri Gerginleşince Durumumuz Kötüleşiyor"

Eli Raftopulos:
"Kocam Hep Türkiye'de Kalacakmış Gibi Düşünüyordu, Ama Kovdular"

Emilia Pandelara:
"Rum Okullarındaki En Büyük Zorluk Öğretmensizlik ve Kitap Yokluğu"

"Varlık Vergisi Nedeniyle Sattığımız Evde Kiracı Olarak Oturduk"

Beki L. Bahar:
"Biz Ankara Yahudileri Harbiye Marşı'yla Heyecanlanırdık"

Berta Brudo:
"Önce Türk, Sonra Musevi'yim"

Leon Brudo:
"Askerde Yol İnşaatında Çalıştık, Havalimanı Yaptık"

"Yahudiler Milletvekili Seçilmekten Korkar"

İlya Beyar:
"Askere Yedek Subay Olarak Almıyorlardı"
OKUMA PARÇASI

“Kitaba Dair”, s. 7-11

Bu kitap, 2001'de yine Metis Siyahbeyaz'da yayımlanan Azınlık Gençleri Anlatıyor kitabının devamı olarak düşünülmeli. O kitabın amacı Türkiye'de yaşayan Ermeni, Yahudi, Rum ve Süryani gençlerin, toplum içinde karşılaştıkları davranışları ortaya çıkarmaktı. Kitap, en küçüğü 22, en büyüğü 38 yaşında olan 46 gençle konuşularak hazırlanmıştı. Kitabın tarihsel bilgiler verilen bölümünde de son yüzyılda, Türkiye topraklarındaki gayrimüslim nüfus azalmasının nedenleri anlatılmıştı.

Elinizdeki çalışmanın amacı ise 60 yaşından büyük Ermeni, Yahudi ve Rum Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadıklarına ışık tutmak. Çünkü bu kişilerin geçmişleri geleceklerinden uzundu. Bu çerçevede 1916 ile 1942 yılları arasında doğmuş 15 kişiyle görüşüldü. Görüşülen kişilerin en yaşlısı “Edirne 1333” (Miladi 1915) doğumlu İlya Beyar, en genci ise 1942 doğumlu adının açıklanmasını istemeyen bir Rum.

Bu çalışmada görüşülen kişilerden, doğdukları günden bugüne kadar yaşadıklarını anlatmalarını istedik. Bu yöntem, toplumun yaşadıklarının bireylerin yaşadıklarının toplamı olduğu gerçeğinden hareketle tercih edildi. Türkiye'de azınlık olarak yaşayan ve en genci 60 yaşında olan bu insanlar –özel nedenleri bulunan ikisi dışında– bu çalışma için ad ve kimliklerini açıklayarak yaşamını anlattı. Hepsi 6-7 Eylül olaylarının tanığı olan; Varlık Vergisi'yle ilgili doğrudan ya da dolaylı anıları bulunan bu kişilerin, kimliklerinin açık olması nedeniyle her şeyi tüm çıplaklığıyla anlatamamış olabilecekleri de dikkate alınmalı. Bir başka deyişle Rum'u, Ermeni'si, Yahudi'si ve Süryani'siyle 110 bin kişilik gayrimüslim topluluğun yaşadıklarının 15 kişinin anlatımıyla dile getirilemeyeceği gözden ırak tutulmamalı.

Kitabın en önemli eksiği, Süryani topluluğundan konuşmayı kabul eden kişi bulunamaması. Süryani toplumunca tanınan kişilerin araya girmesi ve aylarca süren çabalarımıza karşın İstanbul'da, Mardin ve Midyat'ta hiçbir Süryani görüşmeyi kabul etmedi. Görüşme için kapısı çalınan kişiler arasında Süryanileri temsile yetkili olanlar da bulunuyordu. Ancak iyi niyetli girişimler, hiç de haksız olmayan çekingenliklerini gidermeye yetmedi.

Bu eksiklik “Anadolu'da gayrimüslim olarak yaşamak nasıldır?” sorusunun yanıtsız kalmasına yol açtı. Çünkü Süryanilerin çok büyük bölümü, Mardin veya Midyat'ta doğmuş ve son yirmi yılda İstanbul'a göç etmiştir. Dolayısıyla Anadolu'da gayrimüslim olarak yaşamaya dair anıları henüz tazeliğini korumaktadır.

Çalışma değerlendirilirken ele alınan konuların psikoloji, sosyoloji ve tarih bilimleriyle bağlantıları olsa da bunun bir gazeteci çalışması olduğu unutulmamalı. Anlatılanların, anlatanları bağladığı, gazeteci olarak yapılanın, bir aktarım olduğu göz önünde tutulmalı.

Yöntem

Azınlık Gençleri Anlatıyor adlı kitapta görüşülen kişilerin adları, açık konuşmalarını sağlamak amacıyla gizlenmişti. Bu kitapta ise görüşülen kişilerin adlarının açıklanması esas alındı. Yaşlıların canlı tarih olduğu ve yaşadıklarının Anadolu'nun ortak tarihini oluşturduğu yaklaşımıyla hazırlanan kitapta görüşmelerin tamamı video kasetlere de kaydedildi. Ancak iki kişi, toplumları içinde yüklendikleri görev nedeniyle kayıt yapılmasını ve adlarının açıklanmasını istemedi. İsteklerine uyuldu.

Görüşülen kişilere tanıdıklar aracılığıyla ulaşıldı. En az 60 yaşında olmak, Türkiye'de yaşamak, görüşmenin ilk şartı sayıldı. Görüşmeler genellikle iki turlu yapıldı. 13 kişi, telefonla ya da yüz yüze yapılan ilk görüşmenin ardından “ret” yanıtı verdi. Üç kişi, kararlaştırılan randevu sırasında görüşme yapmak istemediğini açıkladı. İki kişi de çeşitli nedenlerle çalışmanın kapsamı dışında bırakıldı.

Dokuz kişiyle yapılan ilk görüşmelerde, çalışmanın amacı anlatıldı. Bu kişilere ortak tanıdıklar aracılığıyla ulaşılmasına karşın görüşmenin koşulları ele alındı. Ki bunlar soruların önceden bildirilmesi, görüşmenin metninin görülmesi gibi isteklerdi. İlk görüşmeler sonucu sadece yedi kişi kayıtla görüşmeyi kabul etti. Geri kalan altı kişiyle ilgili kayıtlar, ilk görüşmede gerçekleştirildi. İki kişi ise yaşamını kayıt yapılmaması koşuluyla anlattı.

Bunun yanında Yunanistan'a göç etmiş bir kişiyle anlattıkları kitaba dahil edilmemek koşuluyla görüşüldü. İki kişiden de içinde bulundukları toplum hakkında bilgi alındı.

Görüşmelerde anlatımların açıklığa kavuşturulması için benzer sorular farklı anlarda tekrar tekrar soruldu. Bunlara verilen yanıtlar tek yanıtta toplandı. Anlatılanlar, tekrarlar dışında hatalarıyla yer aldı.

Çalışmaya katılması için yapılan görüşmelerde, karşımızdakilerin en belirgin tavrının güvensizlik olması dikkatimizi çekti. Bazıları ikna görüşmesi sırasında bu sorunu aştı. Bazıları ise kayıtlı görüşmeyi kabul etmelerine karşın güvensizliği kıramadı. Güvensizlik yaşayanların kaygıları, anlatımlarına da yansıdı. Geçmişte olanlar nedeniyle hak verdiğimiz bu kaygının, bazı olayların detaylarının gizlenmesine yol açtığı izlenimi edindik. Ancak yaşadıklarından kaynaklanan güvensizlik, komşuları, ev sahipleri, müşterileri gibi tek tek Türklerle, Müslümanlarla olan ilişkilerini zedelememişti.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta görüşülenlerin bazılarının, gayrimüslimlere yönelik uygulamaların, bir zorunluluk olarak yaşandığına kendilerini inandırmış olmalarıydı. En azından böyle düşündüklerini inandırıcı biçimde söylüyorlardı. Bu sorunlar nedeniyle Türkiye'nin yurtdışında zor durumda kalmasına da razı olmuyorlardı. Onlara göre, yaşanmış bir şeyler vardı ama bunlar, aile içi bir sorundu ve ev dışına taşınmadan çözülmeliydi.

Bu kişilerle yaptığımız görüşmelerde edindiğimiz bir diğer izlenim de hemen hepsinin ortak özelliğinin ders verecek kadar vatanperver olmaları ve üzerinde yaşadığımız topraklara bağlılıklarıydı.

İlerideki sayfalarda anlatılanların tamamı yaşandı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşananların sadece anlatılanlarla sınırlı olmadığı göz ardı edilmemeli...

Devamını görmek için bkz.

Sarkis Çerkezoğlu, "Her Şeyi Türk Yaptınız, Solu Bari Türk Solu Yapmayın", s. 36-52

Eski tüfek komünist. Bu nedenle söyleşide, kendi yaşadıklarından çok geçmişte babasının, amcasının, ailesinin yaşadıklarını anlatmayı tercih etti. İki kez görüştük ve ikincisinde kayıt yaptım. 1916'da Suriye sınırları içinde Halep yakınlarındaki Cabul'da doğdu. Çünkü annesi "sürgündeydi". Karaman'dan tehcire gönderilen ailesi, 1920'li yılların başlarında yeniden Karaman'a döndü. Ancak ikinci kez sürgün edilince Ereğli'ye yerleşti. Aile Ereğli'de halen süren bir dostluk geliştirdi. Babası çok büyük paralar kazanan bir tüccardı. Öyle ki bölgede Çerkezoğlu pazarlığı adıyla bir ticari deyim amcasının üzerinden yaygınlaştı. Her gün olmasa da hâlâ çalışıyor. Geçimini marangozluk yaparak sağlıyor. 6-7 Eylül olaylarını anlatırken sonradan söyleşi yaptığım Mari Tomasyan' ların evinde oturduğunu öğrendim. Eğer tarih, iplerin birbirleriyle bağlanmasıyla dokunacak kumaşsa, bu tesadüf, bir ilmeğini oluşturuyordu. Soru sormama fırsat vermedi. Konuşmaya başladığı gibi kendi hayat hikâyesini anlattı.

• Kendinizden bahseder misiniz?

Ailem 1900'ün başlarında Kayseri Talas'tan Karaman'a yerleşmiş ve yaşamaya başlamış. Karaman'da ticaret yapıyorlarmış. Bir gün Karaman'a bir adam gelmiş ve kiliseye herkesi toplamış. "Herkes malının, canının güvenliği için bazı tedbirler alsın. Ne yapabilirse onu yapsın," diye birtakım önerilerde bulunmuş. Amcam o zaman çok ağır bir adam. Gelip konuşma yapan adamı, "Bu namussuz memlekette fesat çıkarıyor," diye kovmuş.

1909'da amcam Adana'da öldürülmüş. Babam 1915'te sürgüne gönderilmiş. Arabistan'a... Yani babam her şeyini kaybetmiş bir adamdı. Bir gün otururken bana dedi ki, "Biliyor musun Karaman'da kiliseye toplayarak bizi uyaran adam var ya o akıllıymış, biz eşekmişiz." "Neden baba?" dedim. "Ben isteseydim Karaman'da 500 tane Ermeni gencinin altına 500 tane at verirdim. 500'üne de 500 tane silah verseydim. Keşke öyle yapsaydık. Böyle onursuz öleceğimize şerefimizle ölürdük..."

Yani babamlar, sürgünü yaşayacaklarını düşünmemişler bile. Öldüğü günlerde iki paket köylü tütünü alacak parası yoktu. O ki bir zamanlar 57 bin sarı liranın sahibiydi. Bu bankerlik belgeleri halen elimde. Ben okuyamadım. Tahsili yarıda bıraktım. İstanbul'a geldim, çalıştım, marangoz oldum. Ereğli'ye gittim. Biraz şiir yazdım, biraz resim yaptım. Ama bunlarla geçinilmiyordu. Babamın ise bir işi yoktu. Akrabaların yanına gidiyordum. Marangozluğu öğrendim. Öğrendim derken işte akşam cebime iki paket tütün alıp eve giderdim. "Aferin oğlum. Benim de hiç tütünüm kalmamıştı," derdi. Halbuki alacak parası yoktu. Bunlar ailemizde hep yaşanmış şeyler. Ne yapmıştı bu adam? Suçu neydi? Kimse buna cevap veremez...

Ben bu nedenle hiçbir zaman Türk halkını suçlamıyorum. Yani genelleme yapamıyorum, ama iktidarlardan soracak çok şey var. O İttihatçılardan, o Sultan Hamit'ten... Onlar katliamların sorumlusu. Sultan Hamit yöresel katliamların mucidi. Ama İttihatçılar onun yarım bıraktığı işi tamamlamış. Üstelik de Ermeniler, Hareket Ordusu'nu coşkuyla karşılamıştı. Yeşilköy'e gidip de çiçeklerle karşılayan bir halktı. İşte Adana katliamı tam o günlere rastlar. Bu bir intikamdır. Gerici bir harekettir ve 27-28 bin kişi öldürülmüştür.

Annem Tokatlıydı. 1910 veya 1911'de İstanbul'da Gedikpaşa Ermeni Okulu'nda öğretmenlik yapmış biriydi. Babalarını kaybedince üç kız, bir erkek kardeş geçim derdine düşmüştü. Annem Tokat Katliamı'nın şahidiydi. Tarih 1895 olsa gerek. O olayları bize şöyle anlatırdı:

"Tokat'taydık. Vur emri geldi. Babam ve amcam terziydi. Amcam sakattı ve dükkânına eşekle gidip gelirdi. Katliam başladığı zaman babam amcamı kaptı geldi, ama amcamı kapının eşiğinde kestiler... Biz kundaktaki kardeşim Aram'ı bahçe duvarlarına merdiven dayayarak kaçırdık. Kendi canımızı da böyle kurtardık. Üç kız kardeş, annem ve babamla Fransız okuluna sığınarak kurtulduk. Dört saat sürdü. Dur emri gelince padişahtan, biz okulun penceresinden beygir arabalarıyla parçalanmış insan cesetlerinin taşındığını gördük."

Burada annemin bahsettiği Aram dayım; Birinci Cihan Harbi'nde Cemal Paşa'nın yanındaymış, Yunanistan'da albay olarak öldü. Sonra İstanbul'a gelmişler. Karaman Ermeni Okulu'na öğretmen ihtiyacı olmuş. Anasını da yanına alarak Karaman'a gitmiş annem. Orada babamla tanışmış. Babamlar, oranın zengin ve iyi bir ailesi. Yaşça biraz farkları da vardı, evlenmişler. Annem, "Hiç değilse şu fakirlik bitsin dedim ve 1911'de 18 yaşında babanla evlendim," derdi. Ablam Arşaluys dünyaya gelmiş. İlk önce adını Münevver koymuşlar, buraya gelince adı Arşaluys yapmışlar. Aradan çok vakit geçmeden Arabistan'a sürgüne gitmişler. Annem, babamların bir ay sonra döneceklerine inandıkları için paralarını bankaya yatırdıklarını anlatırdı. Yukarıda o paranın belgeleri bulunuyor. Külek Boğazı'ndan geçmişler. Babaannem, sürgüne giderken Kilis'te ölmüş. Arabistan'a sürgüne gitmişler. Orada Meskene denilen yerde Aram Andonyan Efendi'yi tanıyorlar. Babam bu olayı şöyle anlatırdı:

"Çadırların arasında bir deli vardı. Kıçını ellerlerdi, deli gibi bağırırdı. O adamın kimliğini bilen yoktu. Bir gün Kayserili bir arkadaşla Fırat'ın kenarında böyle otururken baktık ki bu deli geliyor. Ben 'Deli geliyor,' dedim. Arkadaşım, 'Çerkezyan, o deli değil. Bizim aydınlarımızdan Aram Andonyan Efendi' dedi. Geldi yanımıza, deli gibi davranıyor. Kayserili arkadaşı, 'Aram Efendi, böyle davranmana gerek yok. Bu arkadaş güvenilir bir arkadaştır. Sizin kim olduğunuzu söyledim,' demiş. Aram Andonyan, 'Söylemesen iyi olurdu,' diyerek oturdu. O günlerin kritiğini yaptı. Türklerin yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu, savaşın ne kadar süreceğini anlattı. Kimliğinden kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi ve yanımızdan uzaklaştı. 1918'de İngilizler Suriye'ye girdi. Mustafa Kemal Anadolu'ya kaçtı. Hatta o adam, 'Türkiye'nin kurtarıcısı bu adam olacak,' demişti. Ne ileri görüşlü adammış... Herkes Halep'e girip çıkamıyordu. Sadece askeriyenin erzağını taşıyan Ermeni arabacılar girip çıkıyordu. Aram Andonyan Efendi yanımıza geldi ve 'Söyleyin şu arabacılardan birine, beni Halep'e götürsün,' dedi. Birinin yanına verdik. Götürdü. Sorduklarında arabacı 'Halep'in yakınlarına kadar arabanın arkasında oturuyordu. Sonra baktık ki yok,' dedi."

Aradan zaman geçtikten sonra sürgün kararı kalkmış artık. Herkes gibi babam da yeniden memleketine, Karaman'a dönmek istiyormuş. O Kayserili arkadaşıyla karşılaşmış. Babam, Karaman'a dönmek istediğini ancak yeni hükümetin kurulduğunu, kimden izin alacağını bilmediğini söylemiş. Kayserili arkadaşı, "Çerkezyan, hani seninle Meskene'de konuşurken yanımıza gelen bir deli vardı ya, şimdi senin bu işini o deli, yani Aram Andonyan Efendi yapacak," demiş. İngiliz yönetimi, Halep'te Baron Oteli'ne yerleşmiş. Babam oraya gitmiş ancak kapıdakiler üstü başı döküldüğü için içeri almamışlar. Girmekte direnince çıkan sesi duyan Aram Efendi gelip babama sarılmış, öpmüş. Oradaki İngilizlere, "Benim kurtarıcılarımdan," diye babamı tanıtmış. Ağırlamış. Konuşmuşlar ve babama Karaman'a gitmemesi gerektiğini, çünkü Pozantı'dan öte tarafın geleceğinin belirsiz olduğunu söylemiş. Kâğıtlarını yapmış ve babam yola çıkmış. Adana'ya kadar gitmiş. Mağazaları varmış babamların, oraya gitmiş. Tanımadığı adamlar oturuyormuş. Bir tanesinde genç bir oğlan varmış. Babam bir şeyler almış ve "Oğlum bu mülkün sahibi kim?" diye sormuş. "Gövderelioğlu bilmem kim..." demiş çocuk. Babam, "Kaç paraya oturuyorsun?" diye sorunca çocuk kızmış ve "Yahu aldığın bir toplu iğne, demirin batmanını soruyorsun," diye terslenmiş. Babam da bunun üzerine sinirlenmiş ve o mağazaların hepsinin sahibi olduğunu ve kendisini sinirlendirdiği için dükkânından çıkaracağını söylemiş. Çocuk yeni evliymiş. Böyle bir olay da yaşayınca dükkânını erkenden kapatıp evine gitmiş. Kayınbabası, "Ne oldu, bu saatte eve geldin?" demiş. Olayı anlatınca, kayınbabası "Mülkün sahibi o adam. Sen ne yaptın öyle," diyerek telaşlanmış. Babam bir otelde kalıyormuş. Bir bakmış, bu çocuk ve yanında kayınbabası, bir tepsi baklavayla gelmişler. Dayım Cemal Paşa'nın yanındaymış. Paşa'ya bir gün "Ablam Arabistan'a sürgüne gönderildi. Bana izin ver de gidip onları alıp geleyim," demiş. Cemal Paşa, "Aram, gidip ablanı, yeğenlerini alabilirsin ama enişteni alamazsın. Erkeklere izin yok," diyerek dayımı göndermiş. Annemler Suriye'deyken bir bakmışlar bir subay, arkasında askerlerle Karamanlı Gazaros Çerkezoğlu ailesini arıyor. Korkmuşlar. Sonra tanımışlar dayımı ve sarılmışlar... Bütün muhacirler toplanmış etraflarına. Bir Ermeni subay gelmiş. Askerleri de göndermiş dayım ve o gece çadırda yatmış. Anneme "Buraya seni almaya geldim," demiş. Annem kocasını sorunca "Ona izin verilmiyor," diye cevap vermiş dayım. Annem, kocası için "Aram, bu adam her şeyini kaybetmiş. İki çocuğu var. Ben onları da alacağım elinden ve İstanbul'a götüreceğim. Olmaz. Öleceksek de beraber öleceğiz," demiş. O kadın işte bizi bugünlere getirmiş.

O günlerde hükümetin bir marifeti daha var. Sürgüne gidenleri içeri almadılar. Gelenleri bir ay içinde yeniden göndermeye çalıştılar ve "Bir ay içinde giden gider, gitmeyenin başına geleceklerden biz sorumlu değiliz," dediler. Amcamın ailesi geri döndü Suriye'ye. Ailem Karaman'a döndükten sonra, babamı Karaman'dan yine sürmüşler. Bu kez Ereğli'ye gitmiş. Orada Deli Mustafa adlı bir ağa babama sahip çıkmış. Babam da telgraf çekmiş anneme, "Ben Ereğli'deyim. Eşyalarınızı müftüye emanet edin ve buraya gelin." Babam halıya çok meraklıymış. Halıları, yatakları, bütün eşyaları müftüye emanet etmiş ve Ereğli'ye gelmişler. Gelmişler de onlar gelinceye kadar babamı Ereğli'den de sürmüşler. Ereğli'de Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa ailemize sahip çıkmış. Ailesi bize kucak açmış. Babam, Ereğli'den de sürülünce kaçmış ve Toroslar'a gitmiş. Türk köylüleri babamı altı ay saklamış. Sonradan yanımıza geldi.

1932'de ablam evlenirken annemler gitmişler Karaman'a, müftüden "Kızımıza çeyiz yapacağız," diyerek eşyaları istemişler. Altlarına serdikleri yatak bizim, halılar bizim. Ama istediklerinde müftü, "Amcanızın bana borcu vardı. Ben o eşyaları ona saydım," diyerek hiçbir şey vermemiş. Müftü, amcamın İskenderun'a gittiğini ve orada kaldığını, gelemeyeceğini ve kendisini yalanlayamayacağını biliyordu. Amcam Hatay'ın ilhakında, 1939'da, Ereğli'ye geldi ve görüştük. Ben ülser nedeniyle hastanede yatıyordum. Babam amcama müftünün halı olayını anlattı. Amcam, "Ne borcu? Olsa olsa müftünün bize borcu vardır," dedi. Ardından da atla Karaman'a gitti. Bizim Karaman'da şadırvanlı bir hanımız vardı. Oraya gitmiş. Eskiler, bildikler gelip oturmuşlar etrafına. Amcam "Şu müftüye haber gönderin gelsin buraya," demiş. Amcamın Karaman'a geldiğini duyan müftü Karaman'ı terk etmiş. Amcam, Karaman'dan dönünceye kadar da gelmemiş.

Yıllar sonra Nişanca'da iki genç tavla oynuyordu. Biri bana "Bak bu senin hemşerin," dedi. Çocuk bana kimi tanıdığımı sordu. Aklıma bir tek Müftüzade Ahmet Efendi ismi geldi, onu söyledim. "Ha, halıcı mı?" dedi. Arkasından "O adam halıya öyle meraklı ki evinin içi tavan arasına kadar halı döşeli," dedi. "Döşer tabii" dedim, "o halıların sahibi, halıcılığının sermayesi biziz."

Ereğli'de artık bizim tahsil zamanımız geldi. Annem ne de olsa öğretmen geçmişi olan biri. Babamı sıkıştırıyor; bizi İstanbul'a götürsün de okutsun. Babam da biraz sert bir adamdı. Ben de biraz haşarıydım. Ara sıra döverdi beni. Gece yatarken bu tartışmalar oluyor, ben de "Şu İstanbul'a bir gitsem de şu dayaktan bir kurtulsam," diyorum. Neticede babamı ikna ettiler. O zavallı anacığım neler yapmadı? Pantolon dikti, basamak sildi, kapıcılık yaptı bizleri okutmak için. Ablam gelin gittikten sonra bizim okuma işi yarım kaldı. Ben Aram Pehlivanyan ve Ahmet Saydan'la yan yana oturmuşumdur Getronogan Lisesi'nde. Onlar devam ettiler, biz geri döndük Ereğli'ye. Çaremiz kalmamıştı. "Bir hayırsever bulalım da buna yardım etsin de okusun," dediler. Bahçekapı'da Arpacılar Camii var. Onun iki dükkân aşağısında kapının üstünde bir gözlükçü var. Bir kadın beni aldı o adama götürdü. O zaman bir lira veriyorsun bir hafta okulda yemek yiyorsun. O adam bana bir lira verdi aldık götürdük okula, bir hafta yemek yedim. Çok ağrıma gidiyordu. Dükkânın kapısının önünde geziyorum, adam görür de çağırır diye. Çağırmayınca ben giriyordum içeri. Bana neden geldiğimi soruyordu. Ben hatırlatıyordum gelme nedenimi. İsteksizce çekmeceyi açıp dilenciye verir gibi para veriyordu. Alıp okula veriyordum. O zaman hafta tatili cuma günüydü. Üçüncü hafta yine gittim adama, bana yine neden geldiğimi sordu. Parayı vermemek için "Amaan," dedi. Dükkân başıma yıkıldı sanki. Eve gittim. "Bu sene okul yok," dedim. Döndük Ereğli'ye. Okulların açılması zamanı gelince babam bizi İstanbul'a göndermeye çalıştı. Annem para olmayınca okumanın imkânsız olduğunu anlatınca babam düşündü düşündü, "Ben oğlumu okutacağım. Hem de Fransız okuluna göndereceğim," dedi. "Nasıl?" diye sordu annem. "Atımı satacağım," dedi. Annem, "Bu sene atını satacaksın, gelecek sene ne satacaksın Gazaros Efendi?" diyerek bu işin sonunun olmadığını söyledi. Babamın ağladığını hatırlarım. Kaldık ve marangoz olduk. Sonradan askere gittik. 1948'de İsmet Paşa bizi sürüm sürüm süründürdü. Askerden geldim, babam ölmüş. İstanbul'a taşındık. Arnavutköy'de ev tuttum. Bir kış boyunca eve dükkândan odun taşıdım. Dükkân Tavukpazarı'ndaydı. Tramvayla taşıdım her gün. Kız kardeşimi evlendirdik. Seneler geçti. Kumkapı'da dükkân açtım. Hayatım böyle, mücadeleyle geçti.

İstanbul'da yaşarken baktım ki yaşıtlarım, arkadaşlarım evlenmiş çocuklarını gezdiriyor. Bizim seneler geçmiş. Bir gariplik çöktü bana. Bir yılbaşı meyhanede içtim, kafayı buldum. Kumkapı'daki sokaklarda gezdim ve okula geldim. Duvarın üzerindeki demire başımı dayadım ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Kimse de yok, rahatladım. Hiç unutmam. Samatya'da bir Yozgatlının evine kapı takmaya gittim. Rahmetli eşim de o evde, küçük kardeşi kucağında. Birdenbire bir yakınlık duydum. Onlar da fakir bir aileydi. Oradan geçerken selamdı, bakmaydı derken nasipmiş 1952-53'te evlendik. Ben hayatta okuma yazma bilmeyen biriyle evlenebileceğimi düşünmezdim. Ama onun dışında öyle meziyetleri vardı ki o eksikliği bir şey değildi. İnsan iyisiydi. Adı Ağavni idi. 1969'da Güneydoğu'dan Ermeniler geldi. Sason civarından. Öyle bir yardım etti ki bizim hanım, hâlâ onlardan gelenler olur. Kumkapı'da oturuyordum. Evlendik. Kırk sekiz sene beraber kaldık. Sonradan ayrıldık birbirimizden. Kaybettim onu. Cenazesinde kimler yoktu ki patrik bile maiyetiyle birlikte indi ve konuşma yaptı. Patriğin sıradan bir cenazeye katılması görülmüş şey değil. Dedi ki "Bu kadına Avrupa' dan Amerika'ya kadar herkesin borcu var." Aynen bu ifadeleri kullandı. O doğal bir komünistti. Kendinin komünist olduğunu bilmezdi ama yaşantısıyla, uygulamasıyla eşitliğe olan düşkünlüğüyle doğal bir komünistti o.

İki oğlum var, ikisi de üniversite tahsili yaptılar. Oğlumun birinden iki torunum var.

1941 Haziran ayının 10'unda askere aldılar. Ben 20 Kura Askerlik uygulamasına denk geldim. Yani, benim normal askerlik zamanımda bu uygulama da yapıldı ve 1312 (Miladi 1897) doğumlulardan 1332 (Miladi 1917) doğumlulara kadar 20 yıllık tertibi askere aldılar. Koca koca adamlar vardı asker olarak.

• Bunu neden yaptılar sizce?

Bunun altında İttihatçı gelenek vardır. Çünkü bizi, gayrimüslimleri potansiyel düşman olarak görürler ya, maazallah memleketi satarız! Kimler yoktu ki mühendisi, kimyageri, doktoru... Hepsinin eline kazmayı, küreği verdiler. Kürtlere de "Siz muhafızsınız," diyerek ellerine sopayı verdiler, "Yürü lan," diyerek taş taşıttılar. Armenak Bezirciyan vardı. Ordulu, Robert Kolej mezunu. Bizden çok büyüktü ama bizlerle beraber geldi askere. Teyzemlere gelirdi, oradan tanırdım. O mühendis Armenak'ın sırtına sopayla vurduklarını iyi hatırlarım. "Yürü lan," diyerek el arabasıyla toprak taşıtıyorlardı.

• Varlık Vergisi'ni nasıl yaşadınız?

Varlık Vergisi bizi etkilemedi. Neyimiz vardı ki? Babam ölmüştü, ben de Ankara'da demiryolunda askerdim o yıllarda. Aşkale'ye götürülenler trenlere doldurulmuş halde Ankara'dan geçerdi. Ankaralılar da toplanıp sirkte hayvan seyreder gibi Aşkale'ye götürülenleri seyrederdi. Hatta "Yeter artık yaşadığınız," diye laf atarlardı. Yaşlı yaşlı insanları götürüyorlardı.

Celal Bayar'ın yaptığı 6-7 Eylül. Tepeden iner gibi adını Demokrat Parti koydu ve partiyi kurdu. Halk demokrasinin ne olduğunu bilmiyor. "Batı'yı nasıl kazıklarız," hesabıyla demokrat oldular. Halk demokrat diyemiyordu ki, "Demir kırat," dedi, "Komatrik," dedi, bilmem ne dedi. Ondan sonra da Kore'ye asker gönderdi. 7-8 bin askerimiz Kore dağlarında mezarsız kaldı. Bunları üstüne basa basa yazmak lazım. Kapatıyorlar tarihi, çulla üzerini örtüyorlar. Çünkü kendileri, onların vârisleri.

• Sürgüne gittikten sonra mallarınıza el konulmuş. Mallarınıza halk mı el koydu yoksa devlet mi?

Devlet... Devlet tarafından... Halk neden yapsın ki? Bizim halkımız devletin müsaadesi olmazsa bir şey yapamaz. Ama yol gösterilirse en ötesini yapar.

• Askerdeyken neler yaşadınız?

Babamın ölüm günü ben askerdim. Güllübağ denilen tren yolunda bir yerde çadırda yatıyordum. Rüyamda babam geldi yanıma. Siyahlar giymiş. "Oo, baba gel şöyle otur," dedim. Babam bana cevap vermedi, hiç konuşmadı. Meğerse babam o gün ölmüş. Annemin mektubu kesildi. Halbuki dağın başına gitsem bile mektubu gelirdi. Bana mektup yazabilmek için bu eski yazıyı öğrendi annem. Eski yazıyla gönderdiği bazı mektupları hâlâ duruyor. İçime de doğuyordu. Mektupta soruyordum "Babam nerede?" diye. Annem cevabında "Köyden hasta geldi. Baban onunla oturuyor. Mektup yazamıyor ama imzasını atıyor," diye yazmış. Annem babamın imzasını bir taklit etmiş, aynısı. Ben buna da inanmadım. Zaten birliğe de babamın ölüm haberi gelmiş ama arkadaşlar bana söylemiyorlar. Ben "Kaçacağım, eve gideceğim. Babamı merak ediyorum," diye söyleniyorum. Bir gün Fırat Nehri'nin kenarındayız. Bölük komutanı çalıların içinden çıktı. Selamlaştık. Beni çağırdı yanına ve konuşmaya başladı: "Hayatta acılı günler de var, tatlı günler de..." Böyle daha önce hiç söylemediği laflar ediyor. "Kaçacağım, demişsin. Seni severim ama görevimi de severim. Kaçarsan seni mahkemeye veririm, askerliğin yanar," dedi. Sonra da kaçmamam için "Bizim bölük Balıkesir'e gidecek. Seni giderken Kayseri'de bırakırım. Bir hafta kalırsın. Sonra da bize yetişirsin," çözümünü önerdi. Bir süre sonra bölüğümüz yola çıktı ve Kayseri'de mola verdi. Ben komutanın yanına çıktım ve verdiği sözü hatırlattım. İzni koparttım. Sabahleyin Ulukışla'dan Ereğli'ye gittim. Bir kalaycı Kirkor vardı. Karşılaştık. O istasyona gidiyor ben şehre... Ama babamın durumunu soramadım. "Eğer babam öldüyse bu adam dönüp bana hüzünlü hüzünlü bakar," dedim. Yürürken geri döndüm, Kirkor dönüp bana baktı. Anladım. Eve girdim, babamın bir arkadaşı tenekeci Artin, bir danayı ağaca bağlamaya çalışıyor. Anam siyahlar giyinmiş. Koşup geldi. Sarıldık. İçeri girerken kapının önünde babamın ayakkabılarını gördüm. Babamı sordum, akrabalardan birinin hasta olduğunu ve babamın onu İstanbul'a götürdüğünü söyledi. Şaşırdı ne diyeceğini, yalan söylemeye çalıştı. Ben de "Yalınayak mı gönderdiniz? Babamın ayakkabıları burada," deyince annemin gözyaşları boşandı.

Askerden dönüp geldim. Marangozluğa başladım. Bizim Ereğli'nin İvriz Köyü'nde köy enstitüsü açılmıştı. Ben de oraya masalar yaptım, dolayısıyla da enstitüye gidip gelirdim. O hareketi yerinde izledim. Genç köylü çocukları, saçları kısa kesilmiş köylü kızları, ayaklarında kalın postallar, erkek arkadaşlarıyla şehre yürüyerek gidip gelirlerdi. Binalarını kendileri yapıyorlardı. Mandolin çalıyorlardı. Köyle, halkla ilişki kurabiliyorlardı. Ama iktidarların bu hoşuna gitmedi. Önce bazı dedikodular çıkarıldı. Sonra da kapatıldı. Onları kapattılar ki imam hatipleri açsınlar. Bunu aydınlar da görmüyor. O güzelim hareketi boğdular. Yeniden bu yönde adım atılması lazım. "Türk çocuğu Müslüman olursa komünizme karşı olur," dediler. Şimdi de şeriatçılarla uğraşıyorlar. Türkeş, "Benim militanlarım güvenlik güçlerinin yardımcıları," diyordu. Şimdi hepsi çete oldular.

Avedis Aharonyan vardır. 1918 Ermenistan Cumhuriyeti kurulduğu zaman Dışişleri Bakanlığı yaptı. Hatta Türkiye'yle bazı anlaşmalar imzalamaya gelmiştir. Onun Türkçeye Fedailer adıyla çevrilen bir kitabı var. O kitapta bir Kör Âşık var. Her dizesinin arkasında "Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa bütün dünya bizi ayıplasın," diyor. Aslında Türk okuru Ermeni edebiyatına çok uzak kaldı. Bir gün Karagözyan Yetimhanesi'nin salonunda Hagop Mintzuri ile ilgili bir toplantı vardı, Aziz Nesin de gelmişti oraya. Dedi ki, "Bu Hagop Mintzuri'yi biz tanımıyoruz. Ama kabahat da bizim değil, sizindir. Siz tanıtmadınız bize..."

Ama düşünebiliyor musunuz, 287 tane aydınını kaybeden bir halk, o çekingenliğin, yılgınlığın içinde yaşadı. Yeni yeni bir çığır açıldı.

Ne düşünürüm biliyor musun? Anadolu insanıyız. Amerika'ya gittim 1987'de. Washington'da pikniğe gittik. Bir sürü insan toplandı geldi yanıma. Koklayacaklar neredeyse. Çünkü biz Türkiye'den gelmişiz. Kimisi Harputlu, kimisi bilmem nereli. Herkes kayıplarını arıyor. "Şöyle bir isim duydun mu?" diye soruyor. Bu çok acı bir duygu. Bir arkadaşım var, kendisi emekli bir albay. Onunla konuşurken bana asılan Levon Ekmekçiyan'ı sordu. Ben de "Bu adama hem acıyorum hem kızıyorum," dedim. Türkiye'ye gelip iki tane Türk öldürünce sanki Türkiye batacak. Zavallılığına acıyorum. Ama biliyor musun, bu adam Anadolu insanı. Muhacirlikten sonra bu adamları sokmadılar Türkiye'ye. İçeriye almadılar. Çünkü malları filan hep kapışılmış. Herkes sahiplenmiş malları. Gelince malını isteyecek, o yüzden gelemezsin dediler. Arabistan filan Ermeni kaynıyor. Gelenleri de geri gönderiyorlar, gitmeyenler de babam gibi oldu. "Nasıl düzelir bu iş?" diye sordu. "Çaresi var ama onu yapacak yapıda insan yok Türkiye'de. Herkesin aklı bir karış havada... Eğer birisi çıkıp da kanun çıkarsa, 'Şu tarihe kadar burada yaşayanların çocukları, torunları Türkiye vatandaşı olabilir,' diye, bakalım geliyorlar mı gelmiyorlar mı?" dedim. Emekli albay arkadaşım, "Gelirler mi Sarkis?" dedi. "Bir deneyin. Ben o hasreti gördüm," dedim. Bir tanesi geldi Van'da otel açtı. Herifin başına gelmedik kalmadı.

Koca bir tarihin üzerine çul örtmek istiyorlar. Hitler Yahudilere bu işi yaparken "Türkler yaptı Ermenilere, kim hesap sordu?" deyince bizimkiler karşı çıkıyor "Hitler böyle bir şey söylemedi," diye. Ben hatırlıyorum dediğini.

• 6-7 Eylül'ü nasıl yaşadınız?

6-7 Eylül'de büyük oğlum kundaktaydı. Yedikule'de oturuyordum. Yeni taşınmıştım, bir Ermeni aileden yeri kiralamıştım. Gençağa Caddesi üzerinde otururduk biz. Kumkapı'da dükkânım vardı. Bütün vilayetlerde mitingler yapıldı. Nutuklar atıldı. Radyolar bangır bangır bağırdı. "Palikarya geliyoruz," filan diye bir kamuoyu oluştu. Karaköy'de Tünel'in karşı sırasında birbirine yakın iki dükkân yapıyordum. Akşam gazeteleri "Atatürk'ün evine bomba atıldı," diye yazdı. Zaten kamuoyu oluşmuştu. Ben Kumkapı'ya dükkânıma geldim. Köşede dükkânın üzerinde Demokrat Parti vardı. Tevfik Bey, meydanda halkı tahrik ediyordu. Hızla eve gittim. Köşe başında bir hareket de başlamıştı. Eve girdim. Annem "Ne o yahu, bunlar yine kudurdu," dedi. Ben "Aman sus," dedim. Hemen bir bayrak uydurduk astık. Anneme de "Sen de Müslüman karısı gibi örtün," dedim. Karıyı da "Sen çocuğu al, yukarı çık, gözükme," diyerek üst kata gönderdim.

Yeni taşınmış olduğum için mahalleli beni tanımıyor. Tek güvencem o. Bayrağı asınca çıkıp sokak kapısına oturdum. Yanıma da ufak bir kamam vardı onu aldım. Karıya kıza da saldırmaya başlamışlardı. Öyle bir şey olursa kapıyı kapatıp içeride işlerini bitireceğim, niyetim o. Kırıp dökmeye başladılar. Üç kişi benim evin önüne geldiler. Konuşurken sarkık bıyıklı biri bizim evi gösteriyor. Anladım, o semtin adamı. Hıristiyan evlerini gösteriyor. Hemen gittim, adamın omzuna elimi koydum. "Ne oluyor?" dedi. "Üçünüzün arasındaki konu, bu evdir. Bu evin sahibi Ermeni'dir. Şimdi yazlıktadır. Ama size hatırlatayım ki bu evde şimdi ben oturuyorum," dedim. Bana "Sen kimsin?" diye soramadılar. Gittiler.

Bir süre sonra bir genç geldi. Eve bakıyor filan. "Ne bakıyorsun?" diye sertçe çıkıştım. "Burası gâvur evi," dedi. Onu da "Hadi lan oradan, aşağıda ben oturuyorum," diye küfrederek kovaladım.

Kırdılar, döktüler. Karşı evden bazı Rum kadınlar sokağa kaçtılar. Başka evlere girdiler. Bir grup amele, kendi yaptıkları binayı söktü. Akşam oldu, gece oldu, saat 1'de Yedikule'ye giderken yol üzerindeki kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim eve geliyor. Sinirler gergin. Sakin olmak durumundasın. Bir de baktık ki askeriye köşe başından düdük sesleriyle müdahale etti. Yağmacıları başıma toplamıştım. Annem kahve pişirmişti. Kahve içiyorduk. Bizim ev iyice girilmez olmuştu. Yağmacıların kiminin koltuğunun altında makine kafası, kiminin halılar, kiminde de bilmem ne; düdüğü duyunca oraya buraya kaçışmaya başladılar. Biri de bizim eve girmeye kalktı. "Çık ulan!" diye attım bunu dışarı. O da şaşırdı. O ana kadar kahve yapmışım, su vermişim, şimdi evime sokmuyorum. Bir yüzbaşı geldi üç askerle. Elimde kahve fincanı vardı. "Delikanlı sizi tebrik ederim," dedi, "tam kahvenin tadını çıkaracak zamanı bulmuşsun. Her Türk sizin gibi olmalı... Ama artık askeriye müdahale etti, lütfen kahvenizi içeride için."

Ben eve girdim ama bütün bina başıma yıkılıyor. Hem öfkeliyim, hem üzüntülüyüm, hem de sakin olmak zorundayım. O gün şöyle düşündüm: "Dünyada başka yerler var ki oralarda çocuklar başlarını yastıklarına koymuşlar, hiçbir tehlike duygusuna kapılmadan huzur içinde uyuyorlar. Öyle bir ülkenin hasretini çekiyorum ben. Ben bu ülkede olmanın acısını çektim."

• Türkiye'deki gayrimüslimlerin çoğu yurtdışına gittiler. Siz hiç gitmeyi düşündünüz mü?

1973'te benim Sovyetler Birliği vatandaşlığı emrim geldi. Ama çevremdeki insanlar "Bizi, davayı yarım bırakıp gidiyorsun," diye çok söylendiler. Velhasıl olmadı. Ben burada mücadele sürerken Sovyetler Birliği'ne gitmeyi kaçma gibi, bir utanç gibi gördüm. Senelerce konsolosluğun önünden geçerken bir suçlu gibi geçtim. Müracaat etmiştim onlar da kabul etmişti. Çocuklar ufaktı orada okuyabilirlerdi. Gitsek olurdu. Ama biz de burada partiliydik. Çevrede tanınmıştık. Emeğim vardı. Helali hoş olsun, ne yapabildiysek... Yine de unutulmadık...

• Yaşamınız boyunca Türkçe bir ad kullandınız mı?

Hayır, öyle bir şey olmadı hiç. Hep Sarkis oldum. Ama partide, illegalitede bir adım vardı.

• Ermeni olduğunuz için bir zorluk yaşadınız mı?

Türkiye'de iktidarlar açısından Ermenilik ayrı bir şeydir. Hâlâ öyle. "Kanun nazarında bütün vatandaşlar eşittir," bunların hepsi palavra. Bir tane çöpçü yok, bir devlet dairesinde memur yok. Atatürk, sembolik olarak bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni'yi TBMM'ye sokardı. O da göstermelik bir şeydi. Şimdi o da yok. Solcularımız bile yaptı bu ayrımı. Mihri Belli, Türk Solu dergisine yazı yazmamı istedi benden. Dedim ki "Kırk yıllık İtalyan Pirelli'yi alıp Türk Pirelli yaptınız. Philips'i alıp Türk Philips yaptınız. Solu bari Türklüğe mahkûm etmeyin," dedim ve yazmadım. Ben bir zamanlar planör kursuna yazılmak istemiştim. Havacılığa çok meraklıydım. Beni Ermeni olduğum için almadılar. Düşün ki ben 1932'de helikopter tasarlamıştım.

• Peki başka hiç başvuruda bulundunuz mu?

Hayır ben meslek sahibiydim. Böyle herhangi bir başvuruda bulunmadım. Ama başvuruda bulunsaydım da olmazdı, çünkü örneği yok. Hâlâ yok. Ermeniler yeteneksiz adamlar mı yahu? Ama yok. Aram Andonyan'ın Balkan Harbi kitabında, o zamanki iktidarlar için diyor ki, "Kendilerine doğruyu ve güzeli anlatan çevre leri vardı. Ama onlar aklıselimi bir tarafa attılar ve ahmaklıklarında ısrar ettiler."

• Geçen konuşmamızda söz ettiğiniz "Papazı dövdürmeyecektik" hikâyesi nedir?

Bu benim babamdan dinlediğim bir hikâyedir. Sanki bugünleri düşünerek anlatmış gibi.

Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. "İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın," diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. "Kaç paraysa veririz," diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk.

Dönmüş Ermeni'ye, "Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt'tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?" demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt'ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış.

Bağ sahibi biraz sonra Kürt'e dönmüş. "Müslüman'sın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk'tür. Kardeşimdir," diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk'ün hoşuna gitmiş.

Biraz sonra Türk'e dönmüş ve "Tamam anladık Türk'sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?" diyerek Türk'e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt'e dönmüş ve "Biz," demiş "papazı dövdürmeyecektik".

• Ereğli'yle bağlantınız sürüyor mu?

Evet, hâlâ geldiklerinde arayıp sorarlar. Oradaki Deli Mustafa, tehcirde Ermenileri kurtaran kişidir. Gökbudak ailesinin lideriydi. İyi insanlar. Biz Ereğli'ye geldikten sonra onlarla aynı avluda beraber oturduk. Sürgüne gidileceği yıllarda Deli Mustafa Karaman'a gitmiş. Eşraf, ağayı misafir etmiş. Konuşurlarken eşraf, Deli Mustafa' ya "Biz Ermenileri çıkaracağız buradan. Siz ne yapacaksınız?" diye sormuş. Deli Mustafa, "Sizin asaletinize o yakışır. Biz çıkarmayacağız," demiş. Ereğli'ye gelince ailesi de Ermenilerin sürülmesi işini söylemiş. Deli Mustafa, "Biz öyle bir şey yapmayacağız," demiş. Deli Mustafa sonra şu benzetmeyi yaparak sormuş:

"Bir pilav pişirmek için su yerine tereyağı koysam ama tuz koymasam o pilav yenir mi?"

"Hayır, yenmez," diye cevap vermişler. "Ulan Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni'yi koymazsak o pilav yenmez. Onlar bu memleketin hem tadı hem tuzu. Gâvursuz memleket mi olurmuş?" demiş.

Ereğli Ermeni'sinin büyük çoğunluğu muhacirliğe gitmemişti. Malları mülkleri kaybolmamıştı. Çoğu sattı, buraya geldiler. Bir ara İstanbul'da 150 hane Ereğli Ermeni'si vardı.

Ereğli'de Ermeni mezarlığı var, temizlemişler, etrafını çevirmişler, demir kapı takmışlar, bekçi koymuşlar. Gittim, genç bir oğlan geldi. "Gezmek ister misin?" dedi. Beni gezdirdi. Tanıdıklarımın olup olmadığını sordu. Deli Mustafa'yı sorunca bana torununun benzin istasyonunu gösterdi. Gittim, Deli Mustafa'nın torunu Mustafa'yı buldum. Genç Mustafa bana kim olduğumu sordu. "Babanın arkadaşıydım. Çerkezoğlu Gazaros'un oğlu Sarkis," dedim. Adamlar bir anda ayağa kalktılar, beni yere göğe sığdıramadılar.

Devamını görmek için bkz.

Çerçeve, "1915 Ermeni Tehciri", s. 24-28

Birinci Dünya Savaşı'nın başından itibaren Doğu'da Ruslarla savaşan Osmanlı İmparatorluğu, sürekli toprak kaybetti. İmparatorluğun yaklaşık 150 yıldır süren toprak kayıplarına tahammülü kalmamıştı ve Van'ın Rusların eline geçmesi bardağı taşıran son damla oldu. Van ayaklanması öncesinde Ermeni çetelerin Müslüman köylere baskın düzenlemeleri sıklaşmış ve bu baskınlarda binlerce Müslüman yaşamını yitirmişti. Rus ordusu, Ermeni gönüllüler öncülüğünde Van ve Bitlis yöresinde köyleri basarak Müslümanları katletmiş ve evlerini yağmalamıştı. Birçok köylü bu nedenle evlerinden kaçmış ve "kesilmekten" kurtulmuştu. Bu bölgede sağ kalabilen Müslümanlar, Türk ordusunun geri çekilmesi sırasında orduyla birlikte kaçanlardır. (Justin Mc-Carthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 208.)

Van'ın düşmesinde bölgedeki Ermenilerin parmağının da olduğunu düşüncesiyle önde gelen Ermeni aydınlarını tutuklayan İttihat ve Terakki yöneticileri, mayıs ayı sonuna kadar toplam 2 bin 345 Ermeni'nin tutuklandığını açıkladı. Tutuklananlardan bazıları gözdağı amacıyla halka açık yerlerde idam edildi. Hükümet, tehcir kararı aldı.

Resmi olarak tehcir kararı 27 Mayıs 1915'te alınmış, 1 Haziran'da da Resmi Gazete'de yayımlanmıştı. Tehcir kararı uyarınca 16 ile 55 yaş arasındaki bütün Ermeniler, Bağdat Demiryolu hattından en az 25 kilometre uzağa, (Bu maddenin ilk hali "herhangi bir demiryolunun 25 kilometre uzağı" denmekle birlikte o dönemde Ermenilerin gönderildiği Suriye'de var olan tek demiryolu buydu) şu anda Suriye sınırları içinde olan bölgeye gönderilecektir. Ermeniler, yeniden yerleştirildikleri yörede nüfusun yüzde 10'unu geçemeyecektir. Gidilen yerde Ermenilere eski koşulları sağlanacak, bırakacakları mallar satılacak, sahip oldukları toprak kadar toprak verilecekti.

Hükümetin aldığı kararla Doğu'daki vilayetlerde yaşayan Ermeniler, 1915 Mayıs ile Ağustos ayları arasında topluca sürgüne ve ölüme gönderildi. Bunu Batı'dakiler ve Trakya'dakiler izledi. 1917'ye gelindiğinde Anadolu'da Ermeni nüfus neredeyse kalmadı. Kalanlar da ya Müslümanların yanına sığınan çocuklar ve kadınlar ya da parçalanmış ailelerdi.

Aynı tarihlerde ilk tehcir kararlarının uygulandığı Zeytun ve Dörtyol'da da Ermeniler askere gitmemek için çeteler oluşturmuş ve dağa çıkmışlardı. Çeteler işi öylesine azıtmışlardı ki Ermeni halkı bile bunlardan rahatsızdı. (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınları, Mart 1999, s. 316.)

Sürgün ve öldürmeler, tehcir kararının alınmasından çok önce başladı.

Osmanlı hükümetinin bu kararı verirken görünürdeki amacı, Ermenileri savaş bölgesinden uzaklaştırmak, bulundukları bölgede yoğunlaşmalarını önlemekti. Göç sırasında meydana gelebilecek olaylardan göçün idarecileri sorumlu tutulacaktı. Karar, uygulama ve gidilen yerdeki koşullar, kâğıt üzerinde mükemmeldi. Ancak uygulama farklı oldu.

Resmi Türk tezi, tehcir kararının, savaş bölgesinde Ermenilerin varlığının askerlerin güvenliğini tehlikeye düşürmesi nedeniyle zorunlu olduğunu savunmaktadır. Bu teze göre tehcir kararı, Ermeni çetelerin Türk ordusunu Ruslarla savaşırken arkadan saldırılar düzenlemesi nedeniyle alınmıştır. Yani askeri bir zorunluluktur tehcir kararı. Resmi teze göre, "1915'te bölgede Ermenilerin öldürüldüğü doğrudur ancak bu, Ermeni çetelerinin Türk köylerine yaptığı baskınların misillemesidir. Yani bölgede yaşanan bir 'mukallite'dir, karşılıklı boğazlaşmadır. Bu boğazlaşma sırasında yarım milyon Türk hayatını kaybetmiştir. Oysa tehcir dahil Ermenilerin ölü sayısı 300 bin civarındadır. Bu rakamlar bile Ermeni katliamının olmadığını ispatlamaktadır. Ölenlerin büyük çoğunluğu yolda hastalıklardan kırılmıştır. Bazı kafilelere saldırılar olmuş ve bu saldırılarda Ermeniler öldürülmüştür.

Tehcir uygulaması nedeniyle Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı yönetimi, galip devletlerin baskılarıyla 1397 memuru hakkında dava açtı. 40 kişinin idam edildiği bu davalarda yargılananların birçoğu, Anadolu'da ulusal kurtuluş mücadelesinin başlamasıyla birlikte kaçmış ve herhangi bir ceza almamışlardı.

Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkan Birinci Dünya Savaşı öncesinde 1912 yılında Anadolu'da, patrikhaneye göre 2 milyon 100 bin Ermeni yaşamaktaydı. Bunlardan 1 milyon 170 bini Doğu illerinde, 400 bini Kilikya'da, 530 bini de imparatorluğun Avrupa topraklarında yaşıyordu. Osmanlılara göre ise Ermeni nüfusu 1 milyon 300 bindi. Bunların 600 bini Doğu vilayetlerinde yaşıyordu.

Ermenilerin nüfusu ve tehcir kararının uygulandığı Ermenilerin sayısıyla ilgili tartışmalar sonuçlanmış değildir. Tüm tehcir eylemi sonucunda ne kadar insanın öldüğü bilinmemektedir. Bu konuda verilen genel sayı, tehcirden sonra Ermeni nüfusunun 600 bin civarında olduğudur. Bunların 150-200 bini sürgünden sağ kalanlar, İstanbul ve İzmir'de oturduğu için 200 bini sürgüne yollanmayanlar, 250 bini de sürgün öncesinde ve sürgün sırasında Rusya'ya sığınanlar olarak sayılmaktadır. Bu arada Türk ve Kürt ailelerine dağıtılan, kaçırılan kadın ve çocukların sayısını tahmin etmek olanaksızdır. Bu konuda 200 bin gibi bir tahminde bulunulmaktadır.

Savaş öncesi nüfus, sağ kalanlarla karşılaştırıldığında tahminler yapılabilmektedir. 1919'da İttihat ve Terakki önderlerinin yargılamalarında öldürülen Ermeni sayısı 800 bin olarak verilmektedir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Doğan Hızlan, “Azınlık Hayatları”, Hürriyet, 22 Şubat 2003

Rum, Ermeni ve Yahudilerin, Türklerle bazen bir arada yaşamalarının, iktidarların dürtüsüyle ve siyasal rüzgarlarla bazen de bir arada yaşayamamalarının tarihi. Ailelerin anlattıklarının, yakın tarihimizdeki azınlaklar meselesi için önemli tanıklıklar olduğunu bu kitap gösteriyor. Çoğu bu ülkeyi kendi vatanları olarak görmüşler, öyle algılamışlar. Kitabı okurken, bazı dönemlerde azınlıkların ya da gayri müslimlerin çektikleri eziyetleri de öğreniyorsunuz. Varlık Vergisi, 20 Kura Askerlik, 6-7 Eylül gibi olaylara da tanıklık yapmış bu kişilerin, yakın tarihi doğru yorumlamamızda yardımcı olacağı kanısındayım. Sarkiz Çerkezoğlu'nun söyledikleri, siyasetçilerin hatalarını yansıtması açısından üzerinde durmaya değer:

‘‘Ben bu nedenle hiçbir zaman Türk halkını suçlamıyorum. Yani genelleme yapamıyorum ama iktidarlardan soracak çok şey var. O İttihatçılardan, o Sultan Hamit'ten.... Onlar katliamlarının sorumlusu, Sultan Hamit yöresel katliamların mucidi. Ama İttihatçılar onun yarım bıraktığı işi tamamlamış.’’

Her iki kitabı da okurken, elbette karşı tezleri de düşünmek, karşılaştırarak yargıya varmak gerekir. Resmi tarihin sorgulanmasından yanayız ama, resmi tarih fobisi ile de tarihi gerçeklere tepki göstermemeliyiz.

Her iki kitap da yakın tarih için önemli belge niteliği taşıyor.

Devamını görmek için bkz.

Kerem Öncül, “Hatırlıyorum: Türkiye’de Gayrimüslim Hayatlar”, Virgül, Sayı 60, Mart 2003

Gazeteci Yahya Koçoğlu’nun daha önce aynı yayınevinden çıkan Azınlık Gençleri Anlatıyor kitabının devamı niteliğindeki bu kitapta 60 yaşın üzerindeki Rum, Ermeni ve Yahudi on beş kişinin hayat hikâyeleri ve tanıklıkları yer alıyor. Kendileriyle söyleşi yapılanlar yaşları itibariyle Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, mübadele, 20 kura askerlik gibi olaylardan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen, bu olayları yaşayan insanlar. Söyleşilerin arasında, söz konusu olaylara ilişkin kısa bilgiler de kitabın içine serpiştirilmiş. Tarih diye bilinegelen olayların insanların hayatında nasıl yer ettiğini görmek için okumalı: Sadece acılar değil, ilginç ve eğlenceli anılara da rastlanıyor kitapta.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.