Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-383-0
13x19.5 cm, 296 s.
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 22,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
David Harvey diğer kitapları
Postmodernliğin Durumu, 1997
Umut Mekânları, 2008
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, 2012
Asi Şehirler, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sosyal Adalet ve Şehir
Özgün adı: Social Justice and the City
Çeviri: Mehmet Moralı
Yayına Hazırlayan: Sabir Yücesoy, Semih Sökmen
Kapak Resmi: Lucien Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2003
5. Basım: Nisan 2016

Sosyal bilimlerin gelişiminde öyle bazı dönemler vardır ki mevcut bakış açılarını derinden sarsan, dönüştüren kitaplar çıkar ortaya. Sosyal Adalet ve Şehir bunlardan biri. Mekân çalışmalarında klasikleşmiş bir yapıt. Kentsellikle ilgili kapitalist ve sosyalist formülasyonların ayrı bölümler halinde eleştirel bir incelemesini yapan Harvey, bir anlamda tarihsel maddeciliğin mekân çalışmalarına uygulanmasının ilk örneğini vermiş, sosyal adaletsizliğin mekân üzerindeki bölünme ve farklılaşmalarla nasıl örtüştüğünü göstermiştir.

Zenginlik ve yoksulluk coğrafya üzerinde nasıl dağılır? Farklı yerler, konumlar ya da bölgeler arasında adil bir dağıtım mümkün mü? Hangi araçlarla mümkün? Bu araçların kendisi adil mi? Bir kente ilk gelenleri "efendi", en son gelenleri "parya" yapan nedir?

Kapitalizm popüler bilinçte genellikle bir "köşe dönücülük" olarak görülür; Sosyal Adalet ve Şehir kapitalizmin gelişimine coğrafya üzerinde de bakılabileceğini, bakılması gerektiğini, kapitalizmin aynı zamanda mekân üzerinde oynanan bir "köşe kapmaca" da olduğunu kanıtlıyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Ira Katznelson
Giriş

Birinci Kısım: Liberal Formülasyonlar

Birinci Bölüm: Toplumsal Süreçler ve Mekânsal Biçim:
Kentsel Planlamanın Kavramsal Sorunları

Coğrafi Muhayyileye Karşı Toplumsal Muhayyile
Bir Toplumsal Mekân Felsefesine Doğru
Arayüzeydeki Bazı Yöntembilimsel Sorunlar
Arayüzeydeki Strateji

İkinci Bölüm: Toplumsal Süreçler ve Mekânsal Biçim:
Kentsel Sistemde Gerçek Gelirin Yeniden Dağıtılması

Gelir Dağıtımı ve Bir Kent Sisteminin Sosyal Hedefleri
Gelirin Yeniden Dağıtılmasını Yönlendiren Bazı Özellikler
İşyeri ve Konutların Konumlarını Değiştirmenin Yeniden Dağıtımcı Etkileri
Yeniden Dağıtım ve Mülkiyet Haklarının Değişen Değeri
Kaynakların Elde Edilebilirliği ve Fiyatı
Siyasi Süreçler ve Gerçek Gelirin Yeniden Dağıtılması
Toplumsal Değerler ve Kentsel Sistemin Kültürel Dinamikleri
Mekânsal Örgütlenmeler ve Siyasal, Toplumsal ve İktisadi Süreçler
Sonuçlandırıcı Bir Yorum

Üçüncü Bölüm: Sosyal Adalet ve Mekânsal Sistemler
"Adil Bir Dağıtım"
Bölgesel Dağıtımcı Adalet
Dağıtımın Adil Yollarla Sağlanması
Adil Yollarla Sağlanmış Adil Bir Dağıtım: Bölgesel Sosyal Adalet

İkinci: Sosyalist Formülasyonlar

Dördüncü Bölüm: Coğrafyada Devrimci ve Karşı-Devrimci Kuramlar ve Getto Oluşumu Sorunu
Devrimci ve Karşı-Devrimci Kuramlar Üzerine Ek Bir Yorum

Beşinci Bölüm: Kullanım Değeri, Değişim Değeri ve Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
Toprak ve Yapıların Kullanım Değeri ve Değişim Değeri
Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
Mikro-İktisadi Kentsel Toprak Kullanımı Kuramı
Kira ve Kentsel Toprağın Kullanımlara Tahsisi
Kullanım Değeri, Değişim Değeri, Kira Kavramı ve Kentsel
Toprak Kullanımı Kuramları – Sonuç

Altıncı Bölüm: Kentsellik ve Kent: Açıklayıcı Bir Deneme
Üretim Tarzları ve İktisadi Bütünleştirme Tarzları
     Üretim Tarzları
     İktisadi Bütünleştirme Tarzı
Kentler ve Artık
     Artık Kavramı ve Kentsel Kökenler
     Artık-Değer ve Artık Kavramı
     Artık-Emek, Artık-Değer ve Kentselliğin Doğası
     Kentsellik ve Artık-Değerin Mekânsal Dolaşımı
     Sonuçlar
İktisadi Bütünleştirme Tarzları ve Kentselliğin Mekân Ekonomisi
     Bir İktisadi Bütünleştirme Tarzı İçindeki Çeşitlilik
     Kentsel Mekân Ekonomisindeki İktisadi Bütünleştirme Tarzları Arasında
     Etki Dengesi ve Artığın Dolaşımı

Üçüncü Kısım: Sentez

Yedinci Bölüm: Sonuçlar ve Fikirler
Yöntemler ve Kavramlar Üzerine
Kentselliğin Doğası Üzerine

Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 15-24

Yazılışındaki bazı otobiyografik ayrıntılar bu kitabın okunması açısından önemli, çünkü yapısındaki bazı garipliklere de açıklık getiriyor. Explanation in Geography (Coğrafyada Açıklama) adı altında yayımlanan, coğrafyadaki metodolojik sorunlarla ilgili çalışmamı bitirdikten sonra, bu kitapta bilinçli olarak göz ardı ettiğim bazı felsefi konuları araştırmaya başladım. Özellikle, sosyal ve ahlaki felsefe alanındaki fikirlerin –genellikle o zamana kadar benim ilgimi çeken bilim felsefesinden farklı ve ayrı araştırma yolları olarak görülen fikirlerin– hem coğrafya araştırmaları hem de coğrafyayla birçok ortak noktası bulunan planlama ve bölge bilimi gibi entelektüel çabalarla nasıl bir ilgisi olabileceğini incelemenin uygun ve önemli olduğunu hissettim. Bir başlangıç varsayımı olarak, örneğin, mekânsal ve coğrafi ilkelerin kentsel ve bölgesel planlamaya uygulanması üzerinde sosyal adaletin bazı etkileri olabileceği fikri mantıklı görünüyordu. Konuyla ilgili hemen hemen hiçbir yayın bulamadığımdan, sonuçta ne kadar yetersiz olduğu görülürse görülsün, bir şeyler üretmeye çalışmanın gerekliliğini fark ettim. Bu genel amacı takip ederken, soyutlamalarla çalışılamayacağı açıkça ortaya çıktı. Bu yüzden çalışmalarımı, bir yandan bana aşina gelen bir bağlamda, diğer taraftan da maddi örnekler verecek ve gereğinde başvurulacak bir deneyim temeli oluşturabilecek bir bağlamda sürdürmeye karar verdim. O sıralar Baltimore'a yeni taşındığımdan, bu kenti ve bildiğim diğer bazı kentleri sosyal ve ahlaki felsefe düşüncesini coğrafi araştırmaların geleneksel matrisine yansıtmaktan doğan soruları incelemede bir zemin olarak kullanmak bana uygun göründü. Buradan da, kentsel planlama, kentsel sistemler ve sonuç olarak genelde kentsellikle ilgili bir düşünce faaliyeti doğdu.

"Fikir için fikir" tarzı incelemeler ile maddi araştırmaların ve deneyimlerin sonuçları arasındaki karşılıklı etkileşimler, benim gerek genel kentsellik ve kentsel sorunlar kavramı, gerek mekânın doğası, kuramın doğası ve sonuçta genel olarak bilgi ve bilimsel araştırmanın doğası gibi farklı konulardaki görüşlerimde bir evrime yol açtı. Bu kitapta toplanmış olan denemeler, bir evrim sürecinin değişik noktalarında yazıldılar ve dolayısıyla, bir bakış açısının evrim sürecini temsil ediyorlar. Bu süreci –her ne kadar, muhtemelen yer yer böyle yorumlanabilecek bölümler varsa da– benim düşünce yapıma özel görmüyorum. Bir taraftan sosyal ve ahlaki felsefe, diğer taraftan da Batı dünyasının kentsel merkezlerinin ortaya koyduğu koşulların işaret ettiği maddi soruların oluşturduğu bakış açılarını bir araya getirmek için uygun ve yeterli bir yol bulmaya çalışan biri için bu süreç kaçınılmaz görünüyor.

Denemeler sırasında oluşan evrim, doğal olarak birtakım tutarsızlıklar ve uyumsuzluklar doğuruyor. İkinci kısımdaki genel yaklaşım birinci kısımdakilere kıyasla ciddi bir şekilde farklı (ve inanıyorum ki, ciddi bir şekilde daha aydınlatıcı).Yine de, ilerdeki bölümler, ortaya koydukları genel bakış açısına nasıl varıldığı anlaşıldığında daha çok anlam kazanıyor – buradan da, arayış sürecinin değişik denemeler yoluyla oluşumunun aşamalarını görmenin önemi anlaşılıyor. Birinci kısımdaki malzemenin, ikinci kısımdaki çalışmanın çatısının oluşmasıyla reddedilmediğini, bu çatının oluşmasına katkıda bulunduğunu ve yeni anlamlar kazandığını kaydetmek de aynı zamanda önemli.

Düşüncenin evrimi üzerine düşünürken, merkezi, değişmez ve baskın bir kaygının etrafında iç içe geçmiş dört temel konudaki evrimi tanımlayabiliyorum. Toplumsal süreçler ve mekânsal biçimler, çoğunlukla, gerçekte olmasa bile zihnimizde birbirlerinden ayrılmışlardır ve yıllardır düşüncemizde birleştirilemez gibi görünen iki analiz yöntemi arasındaki ayrımı onarmak benim için temel bir tasa olmuştur. Bu kitaptaki denemeler, sorunun kavranma tarzında ve çözümlerin incelenmesindeki bir evrimi ortaya koymaktadır. Örneğin, 1. Bölüm'de, sorun dilbilimsel açıdan ele alınmakta ve dilbilimsel çözümler incelenmektedir. Fakat 5. Bölüm'den başlayarak sorun (dilbilimsel sorunu da kapsayan) bir insan pratikleri sorununa dönüşmektedir ve dolayısıyla çözümler de insan pratikleri temelinde yatmaktadır. Toplumsal süreçler ve mekânsal biçim arasındaki ayrım gerçek değil, her zaman yapay bir ayrım olarak değerlendirilmekte, ama sonraki bölümlerde gerçek dışı oluşuna çok başka bir anlam verilmektedir. Burada mekânsal biçimler, içinde toplumsal süreçlerin oluştuğu cansız nesneler olarak değil, toplumsal süreçleri bu süreçlerin mekânsal olmasıyla aynı tarzda "içeren" şeyler olarak görülmektedir. İnsan âdetlerinden doğan toplumsal süreçler ve mekânsal biçimin birbirleriyle iç içe girmesinin en iyi nasıl canlandırılacağı, gerçeğin kendisiyle ilgili bir sorun olmaktan çok, insan pratiklerinin üstesinden gelmesi gereken bir sorundur.

Toplumsal süreçle mekânsal biçimin oluşturduğu merkezi konunun içinde sıklıkla kaybolan dört tema, bazı yaşamsal noktalarda analizi yönlendiren işaret levhaları gibi ortaya çıkıp özel ilgi gerektirmektedir. Bu dört tema, sanki büyülü bir atlıkarıncaya binmiş gibi etkileşim içindeler – şekiller gözümüzün önünden geçip duruyor, ama biçimleri ve renkleri öylesine değişik görünüyor ki, bunların aynı şekiller olduğunu, hatta birbirlerinden ayrı olup olmadıklarını kestirmek güç. Onlar böyle toplumsal süreç-mekânsal biçim ikilisi etrafında dans ettikçe okuyucunun bu şekilleri açık bir şekilde algılaması zorlaşacağından, bu şekillerin öne çıkan özelliklerini Giriş bölümünde ortaya koymaya çalışacağım. Bu yöntemin şöyle bir zorluğu var: Bu temalar birbirleriyle öyle karmaşık bir ilişki içindeler ki, onları tek tek ayırıp incelemeye kalkışmak, düşüncenin genel evrimini düzeltilemeyecek oranda bozacaktır. Buradaki amacım, savların özenli bir yanıtlanması değil, okurun yolunu bulabilmesi için bazı işaret noktaları oluşturmak olduğundan, her temanın başlangıçta nasıl görüldüğünü ve sonuçta ne olarak ortaya çıktığını tanımlamakla yetineceğim. Bu yolla okurun, kuramın doğasının, mekânın doğasının, sosyal adaletin doğasının ve kentselliğin doğasının analiz ilerledikçe nasıl ciddi bir şekilde değişik görüleceğini anlamasının kolaylaşacağını umuyorum.

1 Kuramın Doğası

Kuram hakkında ilk görüş, metodolojinin felsefeden yapay olarak ayrılmasıyla doğar. Bu ayrımı hiçbir zaman bir kolaylık aracı olmaktan öte değerlendirmedim ama, kolaylığın işi ne kadar uzağa sürükleyebileceğini görmek şaşırtıcı oluyor. Bu ayrımdan hareketle, olgulara değerlerden, nesnelere öznelerden ayrı, "şeylere" insan algılama ve eylemlerinden bağımsız bir kişilik sahibi gibi ve "özel" olan keşfetme eylemine "kamusal" olan neticeleri yayma eyleminden ayrı bakma eğilimi oluşmaktadır. Bütün bu eğilimler Explanation in Geography'de açıkça sergilenmektedir; bu kitabın da ilk iki bölümünde onları işbaşında görüyoruz. Ben artık, bu ayrımları, görünürde zararsız birer kolaylık aracı olarak kullanıldıklarında bile analize zarar verdikleri için reddediyorum. Başlangıçta ben de kuram inşasının, olgular "hakkında konuşmak" için mantıksal açıdan tutarlı şekilde kullanılabilecek belirli tanımları ve anlamları olan, yeterli ve uygun bir dil oluşturmayı gerektirdiği fikrine sarılmıştım. Tanımların sonuçları dikte edebileceğini ve belirli tanımların, belirli kategoriler ve ilişkilerin üzerine inşa edilmiş bir düşünce sisteminin dünyayı anlamamıza yardımcı olacak yerde bunu zorlaştırabileceğini fark etmiştim. Ancak bunlar bana bir bütün halindeki bilimsel araştırma sürecinin sahip olduğu ikincil sorunlar olarak göründü. Şu anda kategorileştirme eylemlerinin temel olgular olduğunu savunuyorum: Kategorilerin nasıl oluşturulduğu ve özellikle kullanım esnasında nasıl değişikliğe uğradıkları ve anlam kazandıkları yaşamsal önemdedir. Bu yüzden ikinci kısımda, bağlamsal ve ilişkisel olarak yerleşmiş anlamları –diğer bir deyişle, keyfi ya da tesadüfi değil ama toplumun bazı düşünce yöntemlerini, bazı eylemleri diğerlerine kıyasla daha haklı gösterme çabası doğrultusunda, değişken görülen anlamları– savunma eğilimi var.

Doğrulamaya yaklaşımda da buna paralel bir evrim var. Doğrulamanın (bazı genel olarak kabul edilmiş yöntemlerle) soyut önermelerin ampirik uygunluk ve uygulanabilirliğinin saptanması sorunu olarak görüldüğü başlangıç konumundan, genelde sosyal uygulamadan ayrılamayacağı görüşüne ilerliyorum. Toplumsal bağlamda belirli bir şekilde ayrılmış işlevleri olan değişik kuram tipleri ve her tipin de kendine bağlı doğrulama yöntemleri var. Statükocu, devrimci ve karşı-devrimci kuramlar arasındaki (4. Bölüm'ün sonunda belirtilen) genel ayrım, doğrulama sorununa ışık tutmaktadır. Doğrulama uygulamayla sağlanabilir, bu da demektir ki, çok önemli bir anlamda, kuram uygulamadır. Kuram ancak ve ancak kullanarak uygulamaya dönüştüğünde gerçekten doğrulanabilir. Bu görüşün ve aslında bu denemelerde bulunan kuram kavramının evriminin altında yatan, özel tarihi bağlamlarda ortaya çıkan fikirlerin yorumlanma tarzının felsefi idealizmden materyalist yoruma kaymasıdır.

2 Mekânın Doğası

Mekân hakkında değişik şekillerde düşünebiliriz. Kentsel olguları ve genelde toplumu anlayabilmek için uygun bir mekân kavramı tanımlamak yaşamsal önemdedir, ama yine de mekânın doğası, sosyal araştırma açısından bir sır olarak kalmıştır. Mekânı mutlak bir kavram olarak görürsek, maddeden bağımsız bir "kendinde şey" haline gelir. Olguları ayırt edebileceğimiz ve sınıflandırabileceğimiz bir yapıya sahip olur. Göreli mekân görüşü ise, onun sadece birbirleriyle bağlantı halindeki nesnelerin varlığı sayesinde var olan, bu nesneler arasındaki bir ilişki olarak anlaşılmasını gerektirir. Mekânın göreli olarak bakılabileceği başka bir yön daha var ve ben bunu ilişkisel mekân olarak adlandırmayı seçtim: Mekânın, Leibniz'in bakışıyla nesnelerin içinde görülmesi ve bu anlamda nesnelerin de ancak kendi içlerinde başka nesnelerle ilişkiler içererek ve bunları temsil ederek var olduğunun kabul edilmesi. Bu kitaptaki denemelerin ilkinde, bir göreli mekân görüşü ortaya konuyor. Ama bu, özel bir şekilde tartışılıyor: "Mekân nedir?" sorusunun yanıtını bulmaya yönelik ontolojik bir tartışma. Ayrıca, bu felsefi sorunun başka her şeyden bağımsız felsefi ve dilbilimsel bir çözümü olduğu düşünülüyor. Kabul edilen yaklaşım şu: Bir kez mekânın ne olduğunu anlar ve onu göstermenin yollarını bulursak, o zaman insan davranışları anlayışımızı genel bir mekân kavramının içine oturtup, kentsel olguların analizine girebiliriz. Bu yaklaşım sonraki denemelerde (özellikle 5. Bölüm'de) önemini yitiriyor ve mekân, analiz sürecinden önce tanımladığımız değil, bu süreç esnasında ona yüklediğimiz anlamı taşımaya başlıyor. Ayrıca mekân kendi başına mutlak, göreli ya da ilişkisel değil, ama duruma göre bunlardan bir ya da birkaçı olabiliyor. Mekânın uygun kavramlaştırılması sorunu insan pratiklerinin onun karşısındaki durumuna göre sonuçlandırılıyor. Başka türlü söylemek gerekirse, mekânın doğasından doğan felsefi sorulara felsefi yanıtlar yok – yanıtlar insan pratiklerinde. Bu durumda "mekân nedir?" sorusunun yerini "değişik insan pratikleri nasıl değişik mekân kavramlaştırmaları yaratıp kullanıyor?" sorusu alıyor. Örneğin, mülkiyet ilişkisi tekelci denetimin içinde işleyebileceği mutlak mekânlar yaratıyor. Nüfus, mal, hizmet ve bilgi hareketleri göreli mekânda oluşuyor, çünkü mesafenin direnişinden kurtulmak para, zaman, enerji ve benzerlerini gerektiriyor. Arazi parselleri de getiri sağlıyor, çünkü başka parsellerle ilişkileri var; demografi, piyasa ve perakende satış güçleri bir kentsel sistem içinde yeteri kadar gerçektirler ve ilişkisel mekân, kira biçiminde toplumsal insan pratiklerinin önemli bir unsuru olarak vücut bulur. Kentsellik ve toplumsal süreç-mekânsal biçim konularını anlamak, insan faaliyetinin belirli mekân kavramları ihtiyacını nasıl doğurduğunu ve günlük toplumsal pratiğin mekânın doğasına ve toplumsal süreçle mekânsal biçim arasındaki ilişkiye dair derinmiş gibi görünen felsefi sırları nasıl kolayca çözüverdiğini anlamamızı gerektirmektedir.

3 Sosyal Adaletin Doğası

Başlangıçta sosyal adalet sorularına, sanki sosyal ve ahlaki felsefe mutlak etik ilkelerin, ahlak yasalarının tüm gücüyle ortaya konabileceği bir araştırma alanıymış gibi yaklaşılmıştır. Bu ilkelerin, bir kere ortaya konduktan sonra, olayların kentsel bağlamda değerlendirilmesinde kullanılabileceği varsayılıyor. Bu yaklaşımda aynı zamanda, bir tarafta gözlem, diğer tarafta da bizim ahlaki onayımız ya da reddimizi temellendiren değerler ayrımı vardır. Olgu ile değer arasındaki bu ayrım (ki bu da metodoloji ve felsefe arasındaki ayrımla tutarlıdır) birçok filozofun da söylediği gibi Rönesans sonrası Batı felsefesini kaplayan sayısız ikiliklerden biridir. Bu ikilikler, yaşamın gerçekleri olarak kabullenilebilir, ya da bir şekilde uzlaştırılabilir. Örneğin Kant, ikilikleri tutarlı bir felsefeye bağlayacak ayrıntılı bir düşünce sistemi inşa etmiş, ama bu arada a priori öğretisine başvurmak zorunda kalmıştır. Oysa Marx ayrımları yıkar ve böylece her çeşit felsefenin sonunu ilan eder (çünkü, bilinen anlamıyla felsefe yapacak pek bir şey kalmamıştır). Marx'ın analizinden sonra felsefe hiç sarsılmadan yoluna devam etmişse de, ben bu konuda Marx'ın bakışını kabul etme eğilimindeyim. Bu, etiğin gereksiz olduğu anlamına gelmiyor, çünkü bir çeşit Marx etiği de vardır. Ama bu etik, sosyal adalet ve ahlak kavramlarının ebedi gerçeklere nasıl bağlanacağı tartışmaları yerine, bu kavramların nasıl insan pratiklerinden kaynaklandığı ve bunlarla nasıl ilişkilendiğiyle ilgilenir. Marx için gözlemleme eylemi değerlendirme eylemidir ve bunları ayırmak insan pratiklerinde gerçekte var olmayan bir ayrımı zorlamaktır.

Bu denemelerdeki evrimi gayet güzel gösterdiği için, sorunun başka bir yönünün daha ayrıntılarına girmeye değer. İkinci Bölüm'de kentsel bir sistemde gerçek gelirin yeniden dağıtılmasını yönlendiren güçler incelenmektedir. Bu bölüm boyunca, dağıtım sorunu sanki üretim sorunundan tamamen bağımsızmış gibi incelenmiştir. Bu, liberalizmin tipik bir yaklaşımıdır (Birinci Kısım'ın başlığı da bu yüzden "Liberal Formülasyonlar" olmuştur) ve tanınmış bir temsilcisi de, "Bir Adalet Kuramı" (A Theory of Justice, 1971) başlıklı kapsamlı çalışmasında üretimden söz etmeden dağıtım adaletinin doğası hakkında açık ifadeler veren John Rawls'tur: Sorunun piyasa ekonomisi yoluyla halledileceği kabul edilmektedir. Rawls'un görüşleri 3. Bölüm'de açık bir şekilde irdelenmiştir, ama bu deneme, üretim ve dağıtımın birbiriyle ilişkili olduğu ve birindeki verimliliğin ötekindeki eşitlikle ilişkili olduğunun kabul edilmesi anlamında, bir tür geçiş oluşturuyor. Ancak 6. Bölüm'de üretimin dağıtım, verimliliğin ise dağıtımda eşitlik demek olduğu kabul edilmektedir. Burada da sonunda, gelirin tanımının (dağıtım adaletinin de ilgilendiği budur) yine üretimle yapıldığı ortaya çıkmıştır. Tüketimin ihtiyaç yaratma ve benzer yollarla zorlanması, böylece, ürünlere etkili bir talebin sağlandığı bir sürecin parçası olarak görülür.

Üretim ve dağıtım, verimlilik ve sosyal adalet arasındaki ayrımın çökmesi, Marx'ın yaklaşımının ve analiz yönteminin kabul edilmesiyle sağlanan bu çeşit ikiliklerin genel çöküşünün bir parçasıdır. Bu denemelerdeki evrim süreci, sorunun liberal kavranışından sosyalist (Marksist) kavranışına bir geçiştir. Sosyal adaletin ebedi adalet ve ahlak sorunu olarak gördüğüm başlangıç konumundan, bir toplumu genel olarak kapsayan toplumsal sürecin içinde gördüğüm bir konuma geçmekteyim. Bu demek değildir ki sosyal adalet, her durumun koşullarına göre oluşan ihtiyaçlara uydurulmak üzere kaydırılabilecek salt pragmatik bir kavramdır. Adalet duygusu birçoğumuzun zihninde (benimki de dahil olmak üzere) derin yer etmiş bir inançtır. Ama Marx, "bu inançlar neden" sorusunu sormuştur. Ve bu, rahatsız edici ama tamamen geçerli bir sorudur. Bunun yanıtı, soyutlamalardan hareketle şekillendirilemez. Mekân sorusunda olduğu gibi, felsefi soruların felsefi yanıtları olamaz – sadece insan pratiklerinin araştırılmasıyla şekillendirilen yanıtlar olabilir.

4 Kentselliğin Doğası

Birinci ve 6. bölümlerin okunması, kentsellik kavramının bu denemeler arasında bir hayli değişikliğe uğradığını gösterecektir. Başlangıçta kentsellik, "kendinde şey" olarak görülür ve (disiplin bölünmeleri ve akademik emperyalizmin oluşturduğu engelleri aşabilmemiz koşuluyla) böyle anlaşılır. Altıncı Bölüm'de kentsellik, bir bütün olarak toplumdaki süreçlerin göze çarpan özelliklerini inceleyebileceğimiz bir gözleme noktası olarak ortaya çıkar – böylece, toplumun diğer unsurlarının yansıdığı bir ayna olur. Değişiklik kısmen kentselliğin ilişkisel olarak tanımlanmasıyla oluşur. Örneğin, kentsel merkez bir çevre "kapsar" gibi görülür, çünkü çevresiz merkez olamaz ve her ikisi de diğerinin tanımlanmasında yardımcı olur. Üretim ve dağıtım arasındaki ayrımın çökmesi de kentselliğe bakış biçiminde çok etkili olmuştur. Başlangıçta "kendinde şey" olarak kentselliğe duyulan ilgi, ilişkisel olarak tanımlanmış bir kentsellik kavramının etrafında yapılanmış, insan, toplum, doğa, düşünce, ideoloji, üretim ve benzerleri gibi birçok yönleri olan bir ilgiye dönüşmüştür. Kentsellik bu durumda, önemli ama görüntüde ilintisiz birçok konuyu bir araya getirecek bir tartışmaya önayak olmaktadır. Kentselliğin karmaşıklığı olayların kendi karmaşıklığına bağlanamaz, çünkü bu sadece, kentsellik kavramının etrafına ördüğümüz karışık tartışmalar ağının yansımasıdır. Buradan çıkan şudur ki, disiplinlerarası bir araştırmayla kentsellik anlayışına varamayız, ama kentselliğin incelenmesiyle disiplinlerin katkılarını daha iyi anlayabiliriz. Toplumsal ve mekânsal dönüşümler ve kentsellik, evrim süreçleri içinde, toplumsal-coğrafi kuram için katı bir deneme alanı oluştururlar. Ve 5. Bölüm'ün gösterdiği gibi, kuramlarımızın birçoğu bu zorlu deneme ortamında hiç de başarılı değildir. Öyleyse kentsellik analizine kentsel kuram analizi de eşlik etmelidir.

Burada temel hatları çizilen bu dört temanın birbirinden bağımsız gelişmediklerini tekrarlamakta yarar var. Betimlenen evrimler arasında benzerlikler ve ilişkiler bulunmaktadır. Sosyal adalet ve mekân kavramlarındaki değişmeler kurama yaklaşımdaki değişmelerle tutarlıdır. Mekân, sosyal adalet ve kentsellik, başta, "kendi içlerinde" soyutlanarak bakılabilecek konular olarak görülür – bir kere mekânın ne olduğu tespit edildiğinde, bir kere sosyal adaletin ne olduğu tespit edildiğinde, kentselliğin analizine geçebileceğimiz kabul edilir. Bu konuların birbirinden ayrı anlaşılamayacağının ve Batı düşünce tarzına özgü yaygın ikiliklerin aşılamayıp sadece yıkılabileceklerinin kabullenilmesi, her cephede eşzamanlı düşünce evrimlerine yol açar. Ve kuşkusuz, farklı konular arasındaki böyle bir uzlaşmayı ve analiz üzerindeki denetimi kaybetmeden ikiliklerin yıkılmasını sağlayan, Marx'ın analizinin gücüdür. Marx'ın analizinin araştırmalara rehber olarak ortaya çıkması (bu durumda, tahmin ederim ki, ben de bir çeşit Marksist olarak sınıflandırılabilirim) biraz daha açıklama yapmayı gerekli kılmaktadır. Marksizm'e yönelmem, onun üstünlüğüne dair önsel hislerden dolayı değil (her ne kadar doğal olarak kendimi, onun değişim varsayımına ve inancına yakın hissetsem de), fakat yapmaya koyulduğumu sonuçlandıracak ve anlaşılması gerekenin anlaşılmasını sağlayacak başka yol bulamamamdandır. Örneğin 1. ve 2. bölümler bazı açılardan hâlâ yeterli olsalar da, her iki bölümde de çözülemez gibi görünen sorunlar ortaya çıkmaktadır. Birinci Bölüm'de mekân sorununa yaklaşım çözülemez bir ikilem yaratmakta ve çaresiz, biçimsiz bir göreciliğe dönüşmektedir. Kentsel topluma 2. Bölüm'deki bakış, "kentsel süreç" içinde işleyen bazı önemli mekanizmaları anlamak için yararlı bir çerçeve oluşturuyor; ama aynı zamanda "kaynaklar üzerinde egemenlik" olarak gelir kavramını etkilemesi açısından, olgu ve değer arasındaki ayrım, yine önemli soruların, inatçı ahlaksal dayatmalardan başka yolun görünmediği çaresiz, biçimsiz bir göreciliğe takılıp kalmasına neden oluyor. Üçüncü Bölüm, sosyal adalet ve mekân sorusuna odaklanan bir çaba içerse de, su yüzüne çıkan çözümler hep sosyal adaletin doğasının keyfi nitelendirmelerine dayanmakta. Eski yaklaşımlardan kurtuluşun işaretlerini veren 4. Bölüm, kaba, ama canlı bir yöntemle soruları çözüm, çözümleri de soru olarak yeniden tanımlama sürecini başlatırken, 5. ve 6. bölümler, uygun görülen her yerde Marx'ın analizini açıkça kullanarak, oluşmakta olan iskeleti sağlamlaştırmaya çalışıyor. İşte bu son üç bölümde bazı temel düşünce hatları ve düşünme yolları açılmaktadır.

Birinci Kısım'da mı, yoksa İkinci Kısım'da mı daha üretken analizlerin olduğuna karar vermeyi okuyucuya bırakıyorum. Bu kararı vermeden önce iki noktayı belirtmek isterim. Birincisi, kabul ediyorum ki İkinci Kısım'da yapılan analiz yeni düşünce hatları açan bir başlangıç noktasıdır. Analiz bir hayli yabancıdır (zorunluluktan ötürü), ama benim için yeni olması, bazen kaba, bazen de gereksiz ölçüde karmaşık görünmesine neden olmuş olabilir. Bu konuda biraz anlayış bekliyorum. İkincisi, Marx ideolojiye özel bir tanım verir – ideolojiyi belirli bir toplumsal duruma esas teşkil eden fikir ve inançların bilinçsiz ifadesi olarak yorumlar; oysa Batı'da genellikle bunun tersine, fikirlerin kendi toplumsal bağlamında bilinçli ve eleştirel ifadesine ideoloji denir. İkinci Kısım'daki denemeler Batılı anlamıyla, Birinci Kısım'daki denemeler ise Marksist anlamıyla ideolojiktir...

Devamını görmek için bkz.

Ira Katznelson, Önsöz, 1988, s. 9-14

Sır olarak kalmış bir konuyu açabilecek kadar zaman geçtiği kanısındayım. 1972 yılında, Sosyal Adalet ve Şehir İngiltere'de baskı aşamasındayken, John Hopkins Üniversitesi Yayınları da kitabın Amerikan baskısını yayımlamayı düşünüyordu ve benden kitap hakkında isimsiz bir eleştiri yazmam istendi. Anlaşıldığı kadarıyla, taslak değişik yorumlar almıştı. Bana söylenen bunun sıradan bir akademik kitap olmadığıydı: Kitap "yakıcı" ve "sıradışı"ydı, ama acaba iyi miydi? İşi kabul ettim.

Yayınevinin editörüne, benim tecrübesiz ve küçük rütbeli bir öğretim görevlisi olarak daha önce bir üniversite yayınevi için taslak eleştirisi yapmadığımı söylemedim. Bunun üzerinden on beş yıl geçti; bu arada daha birçok eleştiri yazdım. Hiçbiri de Sosyal Adalet ve Şehir kadar canlı ve önemli değildi. Büyük ve ağır zarfı Columbia'daki ofisimde aldığımı, eve götürdüğümü, zarfı açıp yabancısı olduğum birçok konu, kaynak ve anıştırma içeren uzun bir metinle karşılaştığımı hatırlıyorum.

Çalışmaya koyuldum. Birkaç sayfa okuduktan sonra, bütün çekingenliğimi attım. Kitabı yalayıp yuttum. Bu karmaşık ve yer yer de zor metni iki çok uzun seansta okudum. O kadar temel ve derin görünmüştü ki, kitabı elimden bırakamadım. Sınırları, kategorileri ve geleneksel kent biliminin kendinden memnun halini yıkıyor, yanıtladığından da çok yeni soru atıyordu ortaya. Kitap hakkında aldığım notların yanında pek kısa kalan eleştirimde de söylediğim buydu.

Bu tür bir etki amaçlanmıyor değildi. Harvey coğrafyanın amaçlarını genişletip yeniden tanımlamak ve konuyu kuramsal bir projeye oturtmak istiyordu. Bu amacının haberini, kapsamlı ve etkileyici metodolojik bir araştırma olan ve 1969'da yayımlanan ilk kitabı Explanation in Geography'de (Coğrafyada Açıklama) vermişti. Kitabının sonsözünde, gelecek onyılın gündemini belirlemek amacıyla, orada kullandığı teknik ve metodolojik sorunlardan, kendi deyimiyle, coğrafyanın kuram ve felsefesine doğru kaymak gerektiğini öne sürüyordu. Şöyle diyordu Harvey:

Bu yüzden şunu açıkça anlamak gerekir: Metodoloji, coğrafya sorunlarının çözümleri için gerekli bir koşul sunarken, felsefe yeterli bir koşul sunmaktadır. Felsefe dümen mekanizmasını oluştururken, metodoloji bizi hedefimize yaklaştıracak gücü temin eder. Metodoloji olmazsa hareketsiz kalırız, felsefe olmazsa amaçsızca dönüp durabiliriz. Şimdiye kadar elimizdeki güç kaynaklarıyla ilgilendim. Ama metodoloji ve felsefe arasındaki ara birime dönerek bitirmek istiyorum...

Kuram olmadan olayların denetimli, tutarlı ve rasyonel bir açıklamasını elde etmeyi umamayız. Kuram olmadan, kendi kimliğimizi bildiğimizi iddia etmemiz bile zor olur. Bu durumda bana öyle geliyor ki, önümüzdeki onyılda önceliğimizin geniş ve yaratıcı bir ölçekte kuram geliştirmek olması gerekir. Bu göreve soyunmak cesaret ve hüner gerektirecektir. Ama bunun, kuşağımız coğrafyacılarının cesaret ve zekâlarının ötesinde olmadığına inanıyorum. Belki de 1970'lerde duvarlarımıza iliştirmemiz gereken slogan şudur: "Bizi kuramlarımızdan tanımalısınız."

Bunu izleyen dört yıl içinde Harvey böyle bir kuram buldu, yani Marksizm; coğrafya alanında bu kuramın analizi için de bir konu, yani kent.

Bu buluş ve konuyu Sosyal Adalet ve Şehir'de ortaya koydu. Entelektüel değişiminin bir güncesi olan bu kitap, Harvey'in liberal formülasyonlar diye adlandırdığı, coğrafyanın mekânsal farklılaşma, nüfus dağılımları ve mekândaki faaliyetler gibi yönlerinin araştırıldığı denemeler ile sosyalist formülasyonlar diye adlandırdığı, daha çok mekânsal olgular ve üretim biçimleriyle ilgili denemeler arasında bölüştürülmüştür. Harvey bu yöne kayarken, coğrafyanın dar morfolojik karakterine, olgu ile değeri kesinkes ayırmasına, veri ve sayı sorunlarına olan bağımlılığına ve bölük pörçük yapısına karşı çıkmayı amaçlıyordu. Kitabının kentsel araştırmalar üzerinde ani ve sarsıcı bir etkisi oldu. Coğrafyanın çalışma alanını sağlam bir şekilde genişleterek kentsel analizin amaçlarını yeni baştan tanımladı ve bir dizi yeni soru ortaya attı. Kısacası, Sosyal Adalet ve Şehir temel bir metin oldu.

Kitap, her şeyin ötesinde, hem liberal hem de sosyalist kısımlarıyla, toplumsal süreçleri ve mekânsal biçimleri analitik olarak ve eyleme rehber oluşturacak şekilde bir araya getirmenin mümkün olduğunu kanıtlamayı ve bunların yorumunu göstermeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu kitapta, mekânsal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekânsaldır. Bu iki parçayı birleştiren dört anahtar tema görülür: Kuramın doğası (burada Harvey, metodoloji ve felsefe arasındaki, yapay olduğunu düşündüğü ayrımı kırmayı ve okuru kategorileştirme eyleminin kendisi ve sonuçları konusunda bilinçlendirmeyi hedefler); mekânın doğası (burada da, bildik "Mekân nedir?" sorusunun yerine "Değişik insan pratikleri nasıl değişik mekân kavramlaştırmaları yaratıp kullanıyorlar?" sorusunu koymaya çalışır); sosyal adaletin doğası (burada ise "adaleti, ebedi adalet ve ahlak sorunu olarak görüldüğü konumdan çıkartır, onu toplumun bütünündeki sosyal süreçlerle bağlantılı olarak gören bir yaklaşım içine" taşır); ve kentselliğin doğası (bir kendinde şey olarak değil, topluma bir bakış açısı oluşturan bir şey olarak görülür). Harvey kitabın "liberal" ve "sosyalist" kısımları arasında bağlantı kuran bu konularla ilgilenirken, önsel gerekçelerle değil, elindeki sorunları çözmesini sağlayacağını düşündüğü için Marksizm'e başvurmuştur.

Manuel Castells'in La question urbaine'de (Kent Sorunu) yaptığı gibi, Marksizm ile kenti, Henri Lefebvre'in 1960'ların sonu ve 1970'lerin başında yayımlanan Le droit à la ville (Şehir Hukuku), La révolution urbaine (Kentsel Devrim) ve La pensée marxiste et la ville (Marksist Düşünce ve Kent) adlı çalışmaları üzerinden ilişkilendirmeyi denemiştir. Kendilerine özgü değerlerinin yanında bu çalışmalar, Marksizm'in içinde bir asırdan beri uyumakta olan kentsellik konusunu hayata döndürmeleri açısından da önemliydiler. Coğrafyanın güvenli anayol ortamını terk ettiği anda Harvey, Marksizm'in içinde, kendine başka model ya da rehber bulamamıştı.

Lefebvre'den esinlenmesine karşın, onun mekânsal ilişkilere atfettiği bağımsız, belirleyici nitelikleri tamamen reddetti. Harvey için mekân, varlıkbilimsel (ontolojik) bir kategori değil, insanı biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen toplumsal bir boyuttu: "Mekânsal biçimler, içinde toplumsal süreçlerin oluştuğu cansız nesneler olarak değil, toplumsal süreçleri, bu süreçlerin mekânsal olmasıyla aynı tarzda 'içeren' şeyler olarak görülmektedir."

Yayımlanmalarından bu yana yirmi yıl geçmiş olmasına karşın Sosyal Adalet ve Şehir'deki denemeler, gelişmelerine yardımcı oldukları kuramlarla beslenebilen kentsel incelemelerin dirildiği de göz önünde bulundurulduğunda, hâlâ dikkatlice okunmayı hak ediyorlar: Birinci kısımda, kentsel planlama ve gelir dağılımı konularında, kentsel mekânsal ilişkilere Rawlsçu (John Rawls) bir bakış getirdikleri için (örneğin "bölgesel adalet" tartışmasında ve merkeziyetçi/ademi merkeziyetçi yönetim arasındaki denge konusunda) ve ikinci kısımda, değişik üretim tarzlarında artık-değerin dolaşımı ve iktisadi bütünleştirme bağlamında, kentsel tarihin kapsamının yeniden değerlendirilmesiyle ilgili olarak Marksist araştırma gündemini ortaya koydukları için. Harvey'in ilk "liberal" formülasyonlarda mekân ve anlam sistemleri hakkında gösterdiği olağanüstü duyarlılık, Marksist dönüşümünden sonraki çalışmalarında da varlığını sürdürmüştür. Bu duyarlılık kişiler, gruplar ve onların toplumsal mekânları arasındaki ilişkiyle, değişik insan pratikleri ve onların farklı mekânları arasındaki bağlantıyla, toplumsal düzenin göstergeleri olarak mimari ve kentsel peyzajla, iş-konut bağlantısıyla, kentsel analizde işlevselciliğin yeriyle, ve piyasa toplumunda devletin olanaklarının sınırlarıyla ilgili kaygıları da kapsamaktadır.

Şunu da belirtmek gerekir ki Sosyal Adalet ve Şehir'in ikinci kısmı, Marksizm'in "bilimsel" ve "eleştirel" kampları arasında gidip gelen, erken ve bazı bakımlardan çok şematik ve olgunlaşmamış bir girişimdi. Bu Marksist kısım, Amerika'daki siyahların gettolaşmalarının temelinin, bir dizi "masum" girişimci müdahaleyle oluşturulduğunu gösteren bir yazı ile, Marksizm'de uzun süredir göz ardı edilmiş kira ile toprak ve mekânın mikro-ekonomisi hakkındaki, –kiranın nasıl herkes tarafından ihtiyaç duyulan, çoklu kullanım ve manalara açık, seyrek ama kesin olarak el değiştiren, kalıcı ve taşınmaz bir mal olan toprak için pay tespit edici araç olduğunu gösteren– bazı tartışmaları güçlü bir şekilde kullanarak, toprağın kullanım ve değişim değerlerinin çarpıştığı "katalitik an"a odaklanan, kentsel toprak kullanımı kuramı üzerine önemli bir yazıyı, ve insanlık tarihi boyunca kentsel gelişmeye –sosyal artığı oluşturan ve dağıtan çeşitli mekanizmaların karşılaştırıldığı– toparlayıcı bir genel bakışı içermektedir. Burada kent, tarihsel açıdan "etrafında belirli bir üretim tarzının örgütlendiği bir eksen, kurulu düzene karşı bir devrim merkezi ve (başkaldırılacak) bir güç ve ayrıcalık merkezi" olarak kavramsallaştırılmaktadır. Kentler, "iktisadi bütünleştirme tarzının üretmek ve yoğunlaştırmak zorunda olduğu toplumsal artık-değer üretiminin coğrafi yoğunlaşması yoluyla" oluşurlar. Karl Polanyi'nin iktisadi eşgüdüm mekanizmaları kategorilerini –karşılıklılık, yeniden dağıtım ve piyasa değişimi– Marx'ın üretim tarzı kavramıyla birlikte kullanarak Harvey kenti, toplumsal artık-değer, iktisadi örgütlenmenin egemen tarzı ve toplumun mekânsal örgütlenmesi arasındaki ilişkiler alanı bağlamında ele almıştır. Kapitalizm kapsamında kent, birikimin ve çelişkilerinin hem yeri hem de dengeleyicisidir.

Bu denemeler, kavrayış ve araştırmayı teşvik açısından tekrar okunmaya değer olmaları ve kent için Marksizm'in, Marksizm için de kentin yeniden keşfini göstermeleri nedeniyle önemlerini koruyorlar. Sonraki on beş yıl boyunca Harvey, Marx'ın kapitalist birikim üzerine çalışmalarını genişletmek ve ilerletmek, onlara açık bir mekânsal boyut kazandırmak için Sosyal Adalet ve Şehir'in araştırma gündemi doğrultusunda dikkatli, düzenli ve seçici bir çalışma sürdürmüştür.

Bu çalışmasında Harvey olağanüstü başarılı olmuştur. Daha sonraki çalışması olan The Limits to Capital (Sermayenin Sınırları) ise Marx'ın Kapital'indeki kira üzerine fikir verici ama yüzeysel pasajları geliştirerek sermaye birikimi döngülerinin analizine doğrudan mekânsal unsurlar katar. İki ciltlik Studies in the History and Theory of Capitalist Development (Kapitalist Gelişmenin Tarihi ve Kuramı Üzerine İncelemeler) adlı eseri Sosyal Adalet ve Şehir'deki temel temalara tekrar ve ayrıntılı şekilde eğilen olgun bir bakışı, ama aynı zamanda kentsel mekân ve kapitalist birikim arasındaki girift ve düzgün ilişki üzerine çalışırken göz ardı ettiği, düzenleme, dil, anlam, kültür ve fail sorularını araştırarak konuyu geliştirme çabasını içerir. Ama Harvey'in Sosyal Adalet ve Şehir'de koyduğu hedeflere ulaşmadaki başarısı, sadece onun kendi araştırmalarıyla sınırlı değildir. O bu kitabın, kentsel araştırmaların değişmesine ve Marksist toplumsal kuramın hacminin artmasına ne kadar yardımcı olduğunu görme mutluluğunu da yaşamıştır.

Kitabın etkisi coğrafyanın sınırlarının çok ötesine geçmiş, sosyoloji, siyasal bilimler, iktisat, tarih ve antropolojide kent düşüncesini harekete geçirmiş, Marksizm'in kentle güçlü bir şekilde yeniden ilgilenmesini sağlamıştır. Kitabın yazıldığı zamanın tersine, şu anda Marksist gelenek çerçevesinde kent hakkında birçok çalışma görülmektedir. Sıcak bir şükran duygusuyla Harvey, kitabın temel temalarını ve kazanımlarını şöyle özetler:

Olaylar tarafından kamçılanan Marksistler, 1960'larda kentsel sorunların doğrudan analizine yöneldiler. Kentsel, cemaat tabanlı sosyal hareketlerin siyasal ve iktisadi anlamlarını ve bunların –kendileri için geleneksel ilgi odakları olan– emek-tabanlı hareketlerle ilişkilerini anlamaya yöneldiler. Kent, değişik açılardan üretim, realizasyon (tüketim dolayısıyla fiili talep), işgücünün yeniden üretimi (burada, yerel yönetim tarafından desteklenen fiziksel ve toplumsal altyapıların –konut, sağlık hizmetleri, eğitim, kültürel yaşam– desteklediği aile ve cemaat kurumları kilit rol oynamışlardır) alanları olarak incelendikçe, üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki ilişkiler yoğun bir şekilde ele alınmış oldu. Kent aynı zamanda, üretim, değişim ve tüketimi kolaylaştıracak inşa edilmiş bir ortam, (üretim ve yeniden üretim için) mekânın toplumsal örgütlenmesinin bir şekli ve kapitalizm (üretime karşı mali sermaye, vb.) içerisinde işbölümünün ve işlev çeşitlenmesinin belli bir tezahürü olarak da incelenmiş oldu. Ortaya çıkan genel kavram, kapitalizmin bütün bu veçhelerinin en çelişkili birliği olması anlamında kentselleşmedir.

Harvey, bu konudaki çalışmaların değerini güçlü bir biçimde vurgulamıştır. Bunda da haklıdır. 1970 ve 1980'lerde Marksist geleneğe göre çalışan kentsellik uzmanları olmasaydı, kent üzerine bugün yapılan çalışmalar daha az açıklığa ve kuramsal güce sahip olacaktı; Sosyal Adalet ve Şehir yazılmamış olsaydı, bugün bu konudaki çalışmalar çok daha zayıf temellere dayanıyor olacaktı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

E.Zeynep Güler, ''David Harvey kitapları: Kent hakkından kent için mücadeleye'', Sol Kitap Eki, 10 Nisan 2013

1935 doğumlu Harvey akademik yaşamı boyunca sosyal teori, kentsel gelişme, antropoloji ve coğrafya konularında araştıran, yazan ve dersler veren üretken, çalışkan bir bilim insanı. Harvey Türkçede daha önce yayınlanan Postmodernliğin Durumu, Marx’ın Kapitali İçin Kılavuz, Sermayenin Sınırları, Yeni Emperyalizm gibi kitaplarıyla tanınıyor. Uzun yıllardır Amerikan üniversitelerinde Marx’ın Kapitali ile ilgili dersler vermeyi sürdürüyor.

Bütün tarihsel süreç içinde hangi üretim biçimi geçerli olursa olsun ilk ortaya çıktığı dönemden beri kentler, artı değerin yaratıldığı, yönetildiği ve paylaşıldığı mekânlar olmuştur. Artı değer toplumsal yapıyı sınıflara bölerek bir ayrışma oluşturmuş ve kent, artı değerin harekete geçirilmesine dayalı bir yapıya dönüşmüştür. Harvey bu nedenle kapitalizmin gelişimi ile kentleşme arasında yakın bir bağlantı kuruyor. Ekonomik eşitsizlik, sosyal adalet ve kentsel deneyimleri tartıştığı Sosyal Adalet ve Şehir’de coğrafya disiplininin kapsadığı alanın sınırlarını genişletip topluma yönelik bir bakış açısı sağlayacak kapsam ve niteliğe kavuşturmayı hedefliyor. Burada “mekân nedir” yerine, farklı insan pratikleri nasıl farklı mekânsal oluşumlar yaratır sorusuna yanıt aranıyor. Mekânın toplumsal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantıları aranıyor.

Umut Mekânları

Karl Marx’ın Komünist Manifesto ve Kapital eserleri nerede geçer? Bu konu çoğunlukla Marx’ın analizinin Batı Avrupa mahreçli olduğu ya da daha ileri giderek Avrupa merkezci bir yaklaşımı bulunduğunu ileri süren tezlerde ve tartışmalarda ele alınır. Dünyanın diğer yerlerine dair söylenenler, daha doğrusu eserinin evrensel temaları ve genelleştirme kapasitesi ile yerel hareket noktaları, ayağını yere bastığı noktalar, kişisel tarihler, hep birbirine karıştırılır. 2008’de yayınlanan Umut Mekânları kitabının ilk bölümünde yer alan “Manifesto’nun Coğrafyası” ve “Tüm Ülkelerin İşçileri Birleşin!” başlıklı iki makalede yukarıdaki konular üzerinde duruyor, Manifesto’nun küreselleşme ile ilgisini araştırıyor. 1970’lerden itibaren Kapital’in birinci cildi üzerine verdiği derslerden hareketle yazmış olduğu makalelerde bu iki önemli esere bir başka açıdan daha bakmamızı öneriyor. Üstelik hiç de anlamsız ve boşuna olmayacak böyle bir çaba ile her iki eserin yöntemsel katkılarının yanı sıra mekân algısı bakımından da hiç de boş olmadıklarını kanıtlıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.