Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-409-7
13x19.5 cm, 315 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kültür ve Ruh Sağlığı
Küreselleşme Koşullarında Kültürel Psikiyatri
Çeviri: Sabir Yücesoy
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Renan Akman
Kapak Fotoğrafı: Kevin Carter
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2003
2. Basım: Şubat 2012

Kültürel psikiyatrinin temel önermesi, içinde yaşadığımız kültürün ruhsal rahatsızlıkların oluşumunda, biçimlenmesinde ve dışavurumunda etkili olduğu tezidir: Yeme içme alışkanlıklarımızdan çocuk yetiştirme pratiklerimize, duygularımızı ifade ediş ya da gizleyiş tarzımızdan yaşlılık ya da gençliği algılayış biçimimize kadar hayatımızın her cephesine nüfuz eden kültür, "insan ruhu" için bir değişken olarak değerlendirilmelidir.

İşte bu kitapta bir araya gelen makalelerin tümü, ruh sağlığına ve ruhsal rahatsızlıklara klasik yaklaşımdaki temel bir eksiği telafi etme, kültürel pratiklerin rolünü bakış açılarına dahil etme kaygısı taşıyan metinler. "İnsan bireyi" şeklindeki evrenselci soyutlama yerine, belli bir coğrafyada, belli bir kültürün içinde yaşayan insan bireyi...

Böyle bir yaklaşım, günümüzün "küreselleşme" koşullarında daha da önemli bir hale geliyor: Farklı kültürlerin birbirleriyle eskiye oranla çok daha fazla ilişkiye girdikleri bu dönemde, bireylerin, kültürel farklılıklarla ve küreselleşmenin getirdiği kutuplaşma ve eşitsizliklerle de başetmeleri gerekiyor. Bakışına "kültürü" de dahil edebilen bir psikiyatri bu koşullarda insanlara ne tür bir yardım sunabilir? Kitaba katkıda bulunan yazarların tümünün, kültürel özcülüğe düşmeme dikkatiyle yanıt aradıkları temel soru bu...

İÇİNDEKİLER
Önsöz, Kemal Sayar
Giriş, Arthur Kleinman

Tehlike, Sinirlilik ve Etnografi: Psikoterapik Süreçlerin Kültürel ve Ahlaki Bağlamı
Arthur Kleinman

Kültür ve Psikoterapi:
Kültürlerarası Araştırmaların Psikoterapi Uygulamaları Açısından Önemi
Byron J. Good

Psikoterapi ve Kültürel Kişi Kavramı
Laurence J. Kirmayer

İktidar, Psikopatoloji ve Kimlik Müzakeresi:
Psikanaliz ve Antropolojinin Kesişme Hattında Bazı Güncel Meseleler
Katherine Pratt Ewing

Hangi Terapi? Çağımızda Benliğin Dönüşümü
Kemal Sayar

Antropoloji ve Yeni Psikiyatri: Kültüre Bağlı Sendromlarda Fail ve Zorunluluk
Roland Littlewood

Uluslararası Psikiyatrinin Kavramsal Sorunları
Horacio Fabrega Jr

Kültürel Psikiyatrinin Geleceği: Uluslararası Bir Bakış
Laurence J. Kirmayer

Kültür ve Depresyon: Türkiye'den Bir Bakış
Can Cimilli

Kültür ve Tıpta Psikosomatik Gelenek
Horacio Fabrega Jr

Deneyimin Çağrısı, İmgelerin Dehşeti: Günümüzde Acı Çekmenin Kültürel Belirlenmişliği
Arthur Kleinman ve Joan Kleinman

Çin'de İntihar ve Toplumsal Acılar
Joan Kleinman

Kültür, Maneviyat ve Psikiyatri
Horacio Fabrega Jr

Semptom Olarak Rüya, Mit Olarak Rüya: Rüya Öykülerine Kültürlerarası Bir Bakış
Katherine Pratt Ewing

Zamanın Dokusu: Bir Var Kalma Poetikası
Laurence J. Kirmayer

Cinsiyet ve Ruh Sağlığı: Devlet İdeolojileri ve Devlet Politikaları
Mary-Jo Del Vecchio Good

Azınlıklar, Irkçılık ve Psikiyatri
Roland Littlewood
OKUMA PARÇASI

Kemal Sayar, Önsöz, s. 7-9

Psikiyatrlar insan doğasının tüm veçheleri üzerinde uzmanlaşmış kişiler değillerdir, hayatın kırılganlığının cisimleşmiş ifadeleri olan kişilere –hastalara– yardımcı olmaya çalışırlar. Ruhsal hastalığın birkaç düzlemde kurgulanması mümkündür: Depresyon, erken çocukluk yaşantılarındaki yoksunlukların bir sonucu olarak görülebileceği gibi, nörokimyasal iletkenlerdeki azalma ve değişkenliklerin ve hatta toplumsal bazı etkenlerin sonucu olarak da değerlendirilebilir. Kültürel psikiyatrinin temel önermesi, içinde yaşadığımız ve yeme içme alışkanlıklarımızdan çocuk yetiştirme pratiklerimize kadar hayatımızın her cephesine nüfuz eden kültürün ruhsal rahatsızlıkların oluşumunda, biçimlenmesinde ve dışavurumunda etkili olacağıdır. Kültür gündelik hayatımızı biçimlediği kadar onun tarafından biçimlenir de; bu yönüyle sürekli bir evrim gösterir. Son yıllarda dünya toplumları küreselleşme süreciyle birlikte giderek daha iç içe geçiyor ve bağımsız, tutarlı ve istikrarlı bir kültür fikri giderek anlamını yitiriyor. Küreselleşmeyle birlikte farklı kültürel kökenlerden gelen insanlar birbirleriyle buluşup etkileşiyorlar. Pop kültürün yaygınlaşmasından, internet topluluklarının ortaya çıkmasına, çokuluslu şirketlerden yeni birliklere (Avrupa Birliği, vb.), kabaran göç dalgasından oluşan yeni diasporalara, turizmin kazandığı yaygınlıktan küresel kurumların oluşmasına kadar pek çok durum bu buluşmanın zeminini hazırlıyor. Küresel sürecin insan tekine nasıl yansıdığıyla ilgili çalışmalar artık kültürel ikiliklerin üzerinden bazı analizlere girişmekle olmayacak; melezleşmenin arttığı bir zaman diliminde artık klasikleşmiş bu tür ikilikçi anlayışların da bir hükmü kalmamış gibi görünüyor. Batı ve Doğu'yu birbirinden bütünüyle bağımsız iki ayrı bütün olarak değerlendiren tarihsel görüş artık eleştirilmektedir. Bu görüş milletlerin, toplumların ya da kültürlerin içsel olarak saf, katışıksız ve mütecanis; dışarıdan bakıldığında da kolayca birbirinden ayırt edilebilir özellikler taşıdığı yolunda naif bir önermeden beslenmektedir. Melezleşme olgusu kültürel bağların doğal bir sonucu olarak karşımızda durmakta ve içsel olarak mütecanis/dışsal olarak farklı kültürler fikrini sigaya çekmektedir. Kültürlerarası süreçlerle, var olan biçim ve uygulamalar yeni biçim ve uygulamalara dönüşebilir. Melez olgular var olan kültürel uygulamaların yenilerine dönüşmesiyle ortaya çıkar. Amsterdam'da Thai boksu yapan Faslı kızlar ya da Londra'da Batılı biyotıpla kendi geleneklerini harmanlayarak İngiliz hastalara hizmet veren Hintli doktorlar, İstanbul'da tavernalarda Rum müziği eşliğinde tabak kıran Türkler, milli takımlarının galibiyetini sokaklarda klakson çalıp bayrak sallayarak "Türk usulü" kutlayan Almanlar gibi. Küreselleşme konusunda yaygın olarak paylaşılan bir görüş, kültürel hareketlerin Batı'dan Doğu'ya doğru tek yönlü olarak gerçekleştiği ve bunun da Batı'nın dünyanın kalan kısımlarını egemenliği altına almasından başka bir anlam taşımadığı yolundadır. Ancak bu tek yönlü etkileme fikri, Batı kültürünün yerli kültürler tarafından metabolize edilme, sindirilme, belki daha yerinde bir tabirle ehlileştirilme sürecini görmezden gelmektedir. Yerel kültürler Batı'dan gelen bu dalgayı olduğu gibi kabul etmemekte, sıklıkla onu yerli kültüre uydurarak benimsemektedir. Küresel çağda "kaygan kimlikler"den bahsedilmektedir: Kendilerini hikâye etme kudreti ellerinden alınmış halklar "ustanın araç gereciyle ustanın evini yıkmayı" denemekte, melez kimliklerinin kendilerine sağladığı güvenle sömürgeciliğin dilini deşifre etmektedir. Müphemliğe tahammülün öne çıktığı bir dünyada, kültürel psikiyatri de eski önkabullerinden sıyrılmış ve toplumları içeriden anlamayı görev bilmiştir. Bu içeriden bakış, ekonomik ve askeri gücü elinde tuttuğu için Batı kültürüne bilgi hiyerarşisinde daha üst bir konum vermez: Her toplumun kendi yerel geleneklerinden beslenen bir ruh sağlığı pratiği vardır ve bu pratik o kültür içinde tutarlıdır. Ruhsal rahatsızlıkların bir bölümünün belirtileri toplumdan topluma değişmezken farklı toplumlarda çok farklı belirtilerle seyreden rahatsızlıklar da vardır. Batı kültüründe mündemiç olan beden ve zihin ayrılığı fikri; ruhsal rahatsızlıkların kavramlaştırılmasında, psikiyatrik bilginin yapılmasında da etkili olmakta ve sözgelimi, depresyonun duygusal bileşeni bedensel bileşenine yeğ tutulmaktadır. Oysa dünyanın Batılı olmayan bölgelerinde depresyon sıklıkla bedensel belirtilerle seyredebilmektedir.

Kitabın altbaşlığı olan "Küreselleşme Koşullarında Kültürel Psikiyatri" ifadesi, bu çalışmanın temel yönelimini de ortaya koymaktadır. Makalelerin tümü, kültürün ruh sağlığının ve ruh hastalığının anlaşılmasında bize ne şekilde yardımcı olabileceğine dair ipiçları sunma amacını taşımaktadır. Bu kitap ruhsal rahatsızlıkların doğasına ilişkin bir sosyal okuma vaat etmektedir, kültürel yaklaşımın içinde öteden beri var olan sorgulayıcı ve eleştirel tutum da bu makalelerde açık bir biçimde hissedilmektedir. Bu sorgulama Batı psikiyatrisinin tek mümkün ruh sağlığı kuramı ve pratiği olduğu yolundaki sömürgeci anlayışa ciddi itirazlar getirmektedir.

Bu kitapta yer alan makalelerin önemli bir kısmı, Trabzon'da 6-7 Eylül 1999 tarihlerinde gerçekleştirdiğimiz Uluslararası Kültürel Psikiyatri Sempozyumu'nda yapılmış olan konuşmaların metinleridir. Bu sempozyuma çağırdığımız bilimci ve düşünürler, sadece sahalarının dünyaca kabul gören otoriteleri değillerdi; onlar 17 Ağustos depremini izleyen o sıkıntılı günlerde bizimle dayanışma duygusunu çoğaltmak için de gelmişlerdi ve işte bu yüzden, soylu kişiler olarak da selamlamak isteriz onları...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ilgın Sönmez, “Kültürün ruh sağlığına katkısı”, Milliyet, 21 Mayıs 2003

Doç. Dr. Kemal Sayar, Kültür ve Ruh Sağlığı'nın önsözünde son derece ince, narin, erdemli bir laf etmiş: "Psikiyatrlar, hayatın kırılganlığının cisimleşmiş ifadeleri olan kişilere, -hastalara- yardımcı olmaya çalışırlar." Nörokimyasal etkenleri saymazsak üfürükten nem kapan, radarı hassas, her an incinmeye müsait insanlar hastalanırlar gerçekten de! Çıldırırlar, çünkü etraflarındaki her şey onları dehşete düşürür. Çıldırırlar, çünkü üzerlerine bombardıman halinde hücum eden ‘karşıt güçler’ karşısında çaresizlik bacayı sarar! İyi de küreselleşen yeni dünya koşullarında, farklı kültürlerin etkileşmesi sonucu ortaya çıkan ortam ‘çıldırmaya müsait kırılganları’ nasıl etkiliyor dersiniz? İçinde bulunduğumuz tutarsızlıklar çağını, melez çağı kastediyoruz. Kültürel psikiyatrinin temel önermesi de böyle bir şey zaten. İçinde yaşadığımız koşulların, yediğimizin, içtiğimizin, terbiye ediliş, çocuk yetiştiriş biçimimizin, yani kültürün her türlüsünün, ruhsal rahatsızlıkların oluşumuna, biçimlenmesine ve dışavurumuna etkilerini araştırıyor. Kültürlerarasılaşılan bu dönemde, herkesin horozu kendi çiftliğinde ötemiyor. Yan çiftlikteki horoz ya ötmek için ziyarete geliyor ya da tüm horozların sesleri birbirine karışıyor. Çağdaş horozlar farklı ötme teknikleri ve uygulamaları geliştirmek durumunda! Artık horozlar melez! Kırk yılın jiletçi Müslüm Baba’sının Teoman şarkısı söylemesinden tutun, Saddam’ın oğlu Uday’ın gizli odasında ele geçen Amerikan pornolarına, New York’taki Çin Mahallesi’ne, Londra’nın en pahalı otelindeki Türk hamamına, akupunktur yaptıran İsveçli’den, Mozambik’teki kabile reisinin ayağındaki Converse ayakkabıya, Taiçi ile stres atan Avrupalı kadına kadar bu dünyada her şey birbirine girmiş durumda. Bu yüzden kültürel psikiyatri uzmanları da kendilerini toplumun fertlerini içeriden anlamaya adamış işte!

Kültür ve Ruh Sağlığı'nda, kültürün ruh sağlığı ve ruh hastalığının anlaşılması aşamasında bize ne şekilde yardımcı olduğu, sorgulayıcı ve eleştirel bir yaklaşımla açıklanıyor. Büyük çoğunluğu 1999’da Trabzon’da gerçekleştirilen Psikiyatri Sempozyumu’nda yapılan konuşmaların metinlerinden oluşan bu kitap, Batı psikiyatrisinin ve kültürünün mutlakiyetine itiraz ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Zehra Başar, "İmgelerin Dehşeti ve Kültürel Psikiyatri", Kitap-lık, Babil Kulesi, Temmuz-Ağustos 2004

Kültür ve Ruh Sağlığı - Küreselleşme Koşullarında Kültürel Psikiyatri isimli kitap, Trabzon'da, 6-7 Eylül 1999'da gerçekleşen Uluslararası Kültürel Psikiyatri Sempozyumu'nda yer alan ruhbilimciler ve düşünürlere ait makalelerle hazırlanmış. Sempozyumdaki konuşma metinlerinin iyi yapılmış çevirileri. Kültür ve Psikoterapi, Antropoloji ve Yeni Psikiyatri, Kültürel Psikiyatrinin Geleceği, Çin'de İntihar ve Toplumsal Acılar, Zamanın Dokusu, Kültür ve Depresyon; üzerinde düşünmeye değer düşüncelerin, araştırma sonuçlarının bulunduğu makalelerden bazıları...

Makaleler, insanın kültür içindeki yerinden, ruh hastalıklarının anlaşılmasında ve sağaltılmasında kültürün öneminden söz ediyor. Toplumları içeriden anlamaya çalışan kültürel psikiyatri, hastalığı "şey"leştiren Batı kültürünü ve uluslararası psikiyatriyi sorguluyor. Tanıları netleştirilmiş, semptomları belirlenmiş, farmakolojik yanıtları bilinen, ölçülüp biçilebilen, evrenselleştirilmiş ruhsal hastalıkların; değişik kültürlerde yaşayan hemen herkese uygulanması yerine, yerelleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Analist ve analizan ilişkilerinin de kültürel koşullara göre değişmesi gerektiğini...

Kitabı hazırlayan psikiyatri doçenti Kemal Sayar, "kişi"nin "sosyal olarak inşa edildiği"ni ve "içine doğduğu ekonomik düzen, inanç ve akrabalık sistemi ya da ilişkiler ağı gibi farklı etmenlerce biçimlendiği"ni söylüyor. "Tarihten ve kültürden bağımsız bir benlik yoktur, evrensel bir benlik kuramı yerine, yerel kuramlar vardır" diyor.

Kitapçıdan çıkıp işyerine döndüğümde elbette henüz Arthur Kleinman'ın psikolojik süreçlerin toplumsal süreçler tarafından derinlemesine etkilendiğini anlatan "Tehlike, Sinirlilik ve Etnografi" adlı makalesini okumamıştım. Kitabı masamın üzerine koydum. Ara sıra başımı kaldırarak kapağına merakla göz atıyordum. Kapaktaki fotoğrafa, kocaman bir akbabanın gagasını uzatarak işaret ettiği yere, toprağın üzerindeki o simsiyah biçime bakıyordum. Ancak onun ne olduğunu anlayamıyordum. Kitabın yanından geçenin kitaba eğilip "Aaa... bunu televizyonda gördük ya... Hani şu Afrika'da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun fotoğrafı..." dediğini duydum. Açlık nedeniyle göç eden ya da açlıktan ölmüş bir annenin akbabanın sivri gagalarına terk etmek zorunda kaldığı küçük kızına gözümü iyice yaklaştırdım. Sarsıldım... "Sarsılmış olma hissi, içimizde etkiler yaratan bir dış kuvveti hissetmektir..." diyordu Arthur Kleinman, aynı makalede.

Sonra, "Kapak resmi: Kevin Carter, Sudan, 1993" yazısını okudum. Bu fotoğrafın neden kapağa konduğunu düşünüyordum. Hem de akbabanın yaklaşmayı beklediği avın küçük, siyah bir kız çocuğu olduğunu saatlerdir nasıl anlamadığıma şaşıyordum. İçimde, acı çekmemi istemeyen koruyucu güçler mi vardı? Ama fotoğraftaki öyle bir gerçekti ki, en koruyucu gücün bile onunla yüz yüze geldiğinde güçsüz kalacağı açıktı. Utanç vericiydi. O çocuğu orada bırakmıştık işte... Acı çekiyordum...

"Deneyimin Çağrısı, İmgelerin Dehşeti" isimli makalesinde, "Çekilen acıları gösteren imgelerden hem küresel kamuoyuna hem de yerel topluluklara duygusal ve ahlaki çağrıda bulunmak için yararlanılabilir" diyordu Kleinman. Bütün gün masamın üzerinde duran kitabın kapak fotoğrafını görenlerin tepkilerinde "deneyimin duygusal ve ahlaki çağrısını" bekliyordum. O fotoğrafı daha önce televizyonda görmüş olmanın, onu daha önce biliyor olmanın neredeyse hazzı dışında duyacağım anlamlı bir şeyler... Açlığa, ölüme terk edilmiş küçük siyah kıza, fotoğrafın gösterdiği gerçeğe biraz empati duyulmasını bekliyordum...

Kitabı hızla karıştırıp fotoğrafın öyküsünü aradım. Güney Afrikalı gazete fotoğrafçısı Kevin Carter'ın güney Sudan'da, iç savaşın neden olduğu kıtlık sırasında çektiği fotoğraftı. Bu fotoğrafıyla Pulitzer ödülü kazanan fotoğrafçı, birkaç ay sonra intihar etmişti. Nedeni, bu fotoğrafın çevresinde dönen tartışmalar mıydı? Akbabaların aç bedenlere uzanan gagalarını yakından görmek mi? Önceden düşünüyor olsaydı bile ölümü, Kevin Carter'ın ruhsal durumuna, bu toplumsal gerçeğin yaptığı etkiyi düşünmemek imkânsızdı. Carter'ın yalnızlığı, küçük kızın yalnızlığıyla beslenmiş olmalıydı. Yaşama duyduğu çaresizlik, küçük kızın çaresizliğiyle... Ölümü, onun ölümüyle... Bir kez daha sarsılıyordum. Fotoğrafın, bu kitabın kapağına neden konduğunu, belki de anlıyordum. Yanılıyor olsaydım bile, işte, fotoğraf, ruhsal sürecimizin toplumsal süreçlerle nasıl derinden etkilendiğini deneyimlememize imkân veriyordu.

"Uluslararası Psikiyatrinin Kavramsal Sorunları" isimli makalesinde Horacio Fabriga Jr, "nörobiyolojik indirgemeciliğin, bilimsel psikiyatrinin temeli olduğunu" söylüyor. "Deneyimler ve davranışların kültürü, insanın üzerinden kabuk gibi soyularak" insan, ağırlıklarından arındırılıyor. İçinden biyolojik öze, esasa, göstergelere varılıyor. Kabuğun altındaki evrensel varlığa... Böylece uluslararası psikiyatrinin "halka özgü dünya tasavvurunu, anlam ve değer sistemlerini hesaba katmadığını" savunuyor.

Makaleler kültüre ulaşma yollarının güçlüğünden de söz ediyor. Kültür hiçbir zaman homojen ve bütünsel değil. Dengeli ve değişmez değil. Kültür soyut ve göreceli. İnsan cinsine göre, ekonomik ve eğitim farklılıklarına, din, inanç farklılıklarına göre değişmekte. Hem kültür çoğu zaman yer değiştiriyor. Dünya çeşitli nedenlerle yerinden yurdundan edilenlerle dolu. Sürgünler, mülteciler, göçmenler; kısacası köksüzleştirilmişlerin zihnine yaklaşmak, ulusal sınırların ötesine taşıdıkları kültürü tanımakla, köklerini araştırıp bulmakla mümkün.

Ruh biliminde nörobiyolojik indirgemecilikten kaçınıp yerel kültürlere eğilirken, bu kez de indirgemeci, toplumsal stereotipler yaratma tehlikesini tartışıyor makaleler. Farklılıkları mutlaklaştırarak, aynı bölge içinde yaşayanların bireyselliklerini gözden kaçırmak da mümkün. Ayrıca yerel kültürlere ait tanımlamalar, bir grubu aşağılama riskini de taşıyabilir.

Makalelerde tartışılan sorulardan önemli bulduğum bazıları şunlar: Batı'nın rasyonel, indirgemeci mantığıyla davranan uluslararası psikiyatri, geleneksel kültürleriyle yaşayan, mitlere, rüyalara, masallara inanan Batılı olmayan uygarlıklara nasıl yaklaşacak? Ruhsal hastalıkları sağaltılırken, ilişkileri içinde ele alınan insanın biyolojisinin ve bireyselliğinin, yerel kültürüyle ilişkisi nasıl olmakta? Küreselleşmenin, psikiyatri üzerindeki etkileri nelerdir?

"Kültür ve Depresyon" isimli makalesinde Can Cimilli, "Türkiye'deki egemen ideolojinin, gerçekliği mutlak olarak algılama eğiliminde" olduğunu ve "kültürel alt grupların etnik ve dinsel farklılıklarının gündeme getirilmesinden hoşlanmadığını" söylüyor. Türkiye'de yapılan depresyon araştırmaları hakkında bilgi veriyor. Hastalar daha çok Doğu toplumlarına has bir özellik olan somatik belirtilerle başvuruyor. Baş, mide, beden ağrıları, halsizlik gibi... Bu yüzden tanı koyma güçlüğü yaşanıyor. Ancak Batı toplumlarının özelliği olan intihar düşünceleri ve suçluluk duyguları oranı da az değil. Cimilli, araştırmalardan çıkan bu sonuçlarla "Türkiye'nin geleneksel toplum ile modern toplum arasındaki geçiş aşamasını yaşamakta olduğunun" söylenebileceğini belirtiyor.

Kitap psikiyatrinin, ruh hastalıklarını salt öze indirgenmiş bireyselliğin ötesinde, yerel kültür ilişkilerini de kapsayacak biçimde, yeni bir biçimde tartışıldığını gösteriyor. Sinir sistemimiz elbette, birey olarak sosyalleşme tarihimizin, kültürel olarak edindiklerimizin etkisinde... Salt bedenimizdeki biyolojik örgütlenmeyle ifade edilmemiz bizi zayıflatıyor. Daha ötesi, insan olarak aşağılıyor. Bizi ve hastalığımızı "şey"leştiriyor. Yalnız bırakıyor ve çaresizliğimizi artırabilir. O "şey"e, o hastalığa sahip olduğumuz için kendi kendimizi suçlayabiliriz. Biyolojik "yetersizliğimiz", kendimizi başkalarından ayrı tutma, aşağılama eğilimimizi güçlendirebilir. Tam da bu nedenle, hasta olan yalnız kalmak istemiyor. Onda olanın, sadece onun yüzünden olmadığını bilmek istiyor. Hem ayrıca, akbabanın gagasını uzattığı, "açlıktan ölmek üzere olan siyah küçük kız" düşüncesini paylaşmak istiyor. Çünkü ruhunun hastalığında, o fotoğrafın bir kez daha hatırlattığı dünya gerçekliği de var. Bu yüzden, görüştüğü ruh bilimcisine çaresizlikle soruyor: "Neden ben? Yalnız ben miyim? Sağlıklı olmayı bile beceremedim işte... Bana, diğerlerinin de hasta olduğunu söyleyin..."

Psikiyatriyi kültürle ilişkilendirmek, kültürden söz etmek, açıklıkla, yaşanan dünyadan söz etmek. Dili politikleştirebilir. Farkındalığı artırabilir. Yaşananların yükünü bireye yüklemek yerine, varoluşun armağanlarını ve cezalarını kültürle birey arasında paylaştırabilir. Bireye iktidarı gözden geçirme, sorgulama, hesap sorma ayrıcalığını verebilir. Politik, ekonomik, toplumsal meselelerin topyekûn, mutlak olarak algılanmasını isteyen egemen güçlerle insanın arasına mesafe koyabilir.

Analistler, her bireyin dünyayı kendi öznelliğiyle yaşadığını göz ardı etmeden, ruh biliminin inceliklerini terk etmeden, bizi daha geniş ve derinlemesine çizilen bir gerçekliğin içine çağırabilir. Bizimle aynada görünenin seyrine dalıp gitmişken, bize, görünenin çevresindekine, ardındakine de bakmayı hatırlatabilir.

Böylesi, belki de yalnızlığımızı ötekilere ve küçük siyah kızın yalnızlığına biraz daha yaklaştırabilir...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.