Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-380-9
13x19.5 cm, 253 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Anthony Giddens diğer kitapları
Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori, 2000
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sağ ve Solun Ötesinde
Radikal Politikaların Geleceği
Özgün adı: Beyond Left and Right
The Future of Radical Politics
Çeviri: Müge Sözen, Sabir Yücesoy
Yayına Hazırlayan: Renan Akman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2002
2. Basım: Nisan 2009

Bugün politik olarak radikal olmak ne anlama gelebilir? Politik açıdan radikal biri, normalde klasik siyasi yelpazenin solunda duran ve muhafazakârlığa karşı çıkan biridir. Oysa günümüzde Sol savunmacı bir kimliğe bürünmüş, Sağ ise gelenek veya göreneğin önlerine çıkardığı engeller ne olursa olsun piyasa güçlerinin serbestçe işlemesini savunarak radikalleşmiştir.

Bu tuhaf perspektif kayması nasıl açıklanabilir? Giddens bu soruyu yanıtlarken, "felsefi muhafazakârlık" olarak adlandırdığı dünya görüşüne dayanan, ama bu bakış açısını, normalde solla bağdaştırılagelmiş değerlerle bütünleştiren yeni bir radikal politika çerçevesi sunuyor. Ekolojik kriz incelemenin merkezinde yer alıyor, ama Giddens bu olguyu genel geçer yaklaşımın dışında, toplumsal ve ahlaki bir düzen olarak modernliğin sınırlarına gelmiş bir dünyaya verilen bir tepki olarak yorumluyor. Geleneğin, ve insan müdahalesinden bağımsız bir varlık olarak doğanın sona ermesi, küreselleşmeyle birlikte, bugün üzerine gidilmesi, değerlendirilmesi ve başedilmesi gereken temel meseleyi oluşturuyor.

Sağ ve Solun Ötesinde, fundamentalizmin yükselişi, demokrasi, süregiden cinsiyet ayrımları ve normatif bir politik şiddet kuramı konularına güçlü bir yorum getiriyor. Karşı karşıya olduğumuz politik sorunlara yeni bir yaklaşım arayışı içinde olanlar için temel bir okuma...

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
1 Muhafazakârlık: Radikalizmin Kucaklanması
2 Sosyalizm: Radikalizmden Geri Çekilme
3 Zamanımızın Toplumsal Devrimleri
4 İki Demokratikleşme Kuramı
5 Refah Devletinin Çelişkileri
6 Yapıcı Politika ve Pozitif Refah
7 Pozitif Refah, Yoksulluk ve Yaşam Değerleri
8 Modernliğin Eksileri: Ekolojik Sorunlar ve Yaşam Politikası
9 Politik Kuram ve Şiddet Sorunu
10 Fail ve Değerler Sorunu
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-27

Bugün politik olarak radikal olmak ne anlama gelebilir? Bir zamanlar Avrupa burjuvazisinin uykularını kaçıran ve yetmiş yıldan uzun bir süre somut bir varlığa sahip olan hayalet, cehennemine geri döndürülmüştür ne de olsa. Radikallerin, Marx'ın deyişiyle insanların "gerçekten özgür" olabilecekleri bir toplum umudu artık boş bir hayal gibi görünmektedir.

Politik radikalizm düşüncesi uzun süre esas olarak sosyalist düşünceyle sınırlı kalmıştır. "Radikal" olmak tarihin doğasında bulunan olanaklar hakkında belli bir görüşe sahip olmaktı, geçmişin hükmünden uzaklaşabilmek demekti. Bazı radikaller devrimciydi aynı zamanda: Onlara göre devrim ve belki de yalnızca devrim daha önce olup bitenle keskin bir ayrım yaratabilirdi. Ama devrim kavramı hiçbir zaman politik radikalizmin tanımlayıcı özelliği değildi; bu özellik onun ilericiliğindeydi asıl. Tarih ele geçirilmek, insani amaçlara göre biçimlendirilmek için vardı, öyle ki önceki çağlarda Tanrı tarafından bahşedilmiş gibi görülen üstünlükler ve azınlığın ayrıcalıkları herkesin yararına geliştirilebilir ve düzenlenebilirdi.

Radikalizm, yani her şeyi kökünden ele alma, yalnızca değişimi ortaya çıkarma değil, aynı zamanda tarihi ileri götürmek için bu değişimi denetleme anlamına geliyordu. Bugün artık geçersiz görünen de bu projedir işte. Böyle bir duruma nasıl bir tepki gösterilmelidir? Bazıları radikal değişim olasılığının kalmadığını söylemektedir. Tarih, var olduysa bile, artık sona ermiştir ve sosyalizm çok uzak bir köprüdür. Yine de, değişim olasılıklarının önünün kapanmış olmasından değil, tersine bunların bolluğundan sıkıntı çektiğimiz söylenemez mi? Çünkü gerçekten de, sonsuz değişimin yalnızca rahatsız edici olmanın ötesinde kesinlikle zararlı da olduğu bir nokta gelir – ve toplumsal hayatın pek çok alanında bu noktaya kesinlikle ulaşıldığını ileri sürmek mümkündür.

Bu tür bir düşünce silsilesi genellikle radikal politik felsefeler olarak düşünülen şeyden uzaklaşıp muhafazakârlığa yönelmek gibi görünmektedir. Muhafazakâr düşüncenin ana çizgisi Edmund Burke'ten bu yana radikal bir değişimin çoğu biçimine ya da bütün biçimlerine şüpheyle yaklaşmak olmuştur. Ama burada açıklama gerektiren çok şaşırtıcı bir şeyle karşılaşıyoruz. Muhafazakârlığın Avrupa'daki, bir dereceye kadar da dünyadaki en etkili bazı çeşitlemeleri bir zamanlar reddetmeye kalkıştığı şeyi kucaklama durumuna gelmiştir: Rekabetçi kapitalizm ve kapitalizmin kışkırttığı dramatik ve geniş kapsamlı değişim süreçleri. Pek çok muhafazakâr tam da daha önce çok değer verdikleri gelenek bakımından artık etkin radikallerdir: "Geçmişten miras aldığımız fosillerden kurtulalım." Böyle bir düşünce en sık nerede duyulur? Solda değil, sağda.

Burada radikalleşen muhafazakârlık ile muhafazakârlaşan sosyalizm karşı karşıya gelmektedir. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte pek çok sosyalist enerjisini refah toplumunu maruz kaldığı baskılardan koruma işinde yoğunlaştırmaya başlamıştır. Gerçi bazı sosyalistler komünizmin yok olmasının bir felaketten çok umulmadık bir talih olduğunu ileri sürerek hakiki sosyalizmin hiçbir zaman denenmediğini söylemeye devam etmektedir. Bu görüşe göre, Batı Avrupa'da görülen türden reformcu sosyalizm kapitalizmi aşmaktan çok ona ayak uydurmaya çalışırken, ihanete uğramış bir devrimden türeyen komünizm de bir tür otoriter dogmatizm olmuştur. Ancak, bu tez artık tekrarlana tekrarlana eskimiştir ve çoğunlukla savunmaya itilen sosyalistlerin konumu "tarihe öncülük"ten daha alçakgönüllü bir görev olan refah kurumlarını korumaya indirgenmiştir.

Kuşkusuz soldaki radikallerin gözlerini çevirdikleri başka bir yön daha vardır: Feminizm, ekoloji, barış ya da insan hakları gibi yeni toplumsal hareketler. "Evrensel işçi", solun tarihsel özlemlerinin ağırlığını taşıyamamaktadır; belki de bu diğer hareketler işi ele alacaktır? Çünkü bu tür gruplar yalnızca "ilerici" görünmekle kalmamaktadır; seçilmiş politik örgütlenme tarzları ve ortaya koydukları toplumsal hareket, işçi sınıfını nihai zaferine taşıması beklenenle aynıdır.

Ama yeni toplumsal hareketlere sosyalizm adına sahip çıkılamayacağı yeterince açıktır. Bu tür hareketlerin bazı özlemleri sosyalist ideallere yakın dururken, amaçları tamamen farklıdır, hatta bazen taban tabana zıttır. Belki Yeşil hareketin bazı kesimleri hariç, yeni toplumsal hareketler, var olan düzenin ötesinde yeni bir toplumsal gelişme "aşama"sı vaat eden sosyalizmin olduğu (ya da eskiden olduğu) gibi "bütünleştirici" değildir. Örneğin feminist düşüncenin bazı çeşitlemeleri sosyalizm adını taşıyan her şey kadar radikaldir. Ama bunlar sosyalizmin daha hırslı türlerinin yaptığı biçimde geleceğin denetimini ele geçirmeyi öngörmezler.

Demek ki yirminci yüzyıl sonlarının dünyası, gelenek ve dogmayı yenerek tarihe yön vermeye çalışan sosyalizmin kurucularının bekledikleri gibi olmamıştır. Akla uygun bir düşüncenin sahibiydi onlar: Kolektif insanlık olarak bizler toplumsal ve maddi gerçeklik hakkında ne kadar çok şey bilirsek, bunları kendi çıkarlarımız doğrultusunda o kadar çok denetleyebiliriz. Özellikle toplumsal yaşam söz konusu olduğunda, insanlar kendi kaderlerinin yalnızca yazarları değil, efendileri de olabilirler.

Olaylar bu düşünceleri doğrulamamıştır. Bugün içinde yaşadığımız dünya sıkı bir insan hâkimiyeti altında değildir – solun ihtiraslarına ve denebilir ki sağın kâbuslarına malzeme olmamaktadır. Neredeyse tam tersine, oynak ve belirsiz bir dünya, "kaçak bir dünya"dır bu. Ayrıca, endişe verici biçimde, giderek daha büyük kesinlik sağlaması gereken şey –insan bilgisinin ve toplumla doğaya "kontrollü müdahale"nin ilerlemesi– gerçekte bu tahmin edilemezlikle derinden ilgilidir. Örnekler saymakla bitmez. Mesela insan etkinliklerinin iklim değişimi üzerindeki olası etkileriyle ilgili küresel ısınma meselesini alalım. Küresel ısınma oluyor mu, olmuyor mu? Muhtemelen bilim adamlarının çoğunluğu ısınma konusunda görüş birliği içindedir; ama bazıları da bu olgunun varlığını ya da onu açıklamak için geliştirilen kuramı sorgulamaktadır. Eğer küresel ısınma gerçekten oluyorsa, sonuçlarını değerlendirmek güç ve sorunludur – çünkü bu daha önce görülmemiş bir şeydir.

Bu şekilde yaratılan belirsizliklerden genel olarak imal edilmiş belirsizlik olarak söz edeceğim. Yaşam her zaman riskli bir iş olmuştur. İmal edilmiş belirsizliğin hayatlarımıza tecavüzü, bireysel ya da toplu varoluşumuzun eskisinden daha riskli olduğu anlamına gelmez. Riskin kaynakları ve konusu değişmiştir asıl. İmal edilmiş risk toplumsal yaşamın koşullarına ve doğaya insan müdahalesinin bir sonucudur. Yarattığı belirsizlikler (ve fırsatlar) büyük ölçüde yenidir. Eski yöntemlerle ele alınamazlar; ama Aydınlanma'nın "daha fazla bilgi, daha fazla denetim" reçetesine de yanıt vermezler. Daha kesin bir biçimde söylenirse, bugün uyandırabilecekleri tepki türleri sonu gelmeyen bir süreç olan artan denetimle olduğu kadar, genellikle hasar denetimi ve onarımıyla da ilgilidir.

İmal edilmiş belirsizliğin ilerlemesi modern kurumların uzun dönemde olgunlaşmasının sonucudur; ama en az son kırk-elli yıldır toplumu (ve doğayı) dönüştüren bir dizi gelişmeyle birlikte hızlanmıştır. Politik hayatın değiştirilmiş içeriğini kavrayacaksak, bunları kesin olarak belirlemek gerekir. Üç tür gelişme özellikle önemlidir; bunlar en çok endüstrileşmiş ülkeleri, ama giderek artan bir derecede bütün dünyayı etkilemektedir.

Küreselleşme, Gelenek, Belirsizlik

İlk olarak, gittikçe güçlenen küreselleşmenin etkisi vardır – çok fazla sözü edilen ama çok az anlaşılan bir kavram. Küreselleşme yalnızca, hatta birincil olarak ekonomik bir olgu değildir; ayrıca bir "dünya sistemi"nin ortaya çıkmasıyla da bir tutulamaz. Küreselleşme gerçekte mekânın ve zamanın dönüştürülmesiyle ilgilidir. Ben onu uzaktan etki olarak tanımlıyorum ve geçen yıllardaki gelişimini, anında küresel iletişimin ve toplu ulaşım araçlarının ortaya çıkmasıyla ilişkilendiriyorum.

Küreselleşme yalnızca büyük sistemlerin yaratılmasıyla değil, aynı zamanda toplumsal deneyimin yerel, hatta kişisel bağlamlarının dönüşümüyle de ilgilidir. Günlük etkinliklerimiz dünyanın ta öbür ucundaki olaylardan artan bir biçimde etkilenmektedir. Diğer taraftan, yerel yaşam tarzı alışkanlıkları küresel sonuçlar olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece, kendime bir giysi alma kararım yalnızca uluslararası işbölümünü değil, dünyanın ekosistemlerini de ilgilendirmektedir.

Küreselleşme tek bir süreç değil, çatışmalar, parçalanmalar ve yeni katmanlaşma biçimleri üreten, genellikle çelişkili biçimlerde hareket eden karmaşık bir süreçler karışımıdır. Örneğin, yerel milliyetçiliklerin canlanması ve yerel kimliklerin vurgulanması, karşı durdukları küreselleşme etkileriyle doğrudan bağlantılıdır.

İkinci ve kısmen küreselleşmenin doğrudan bir sonucu olarak, bugün bir gelenek sonrası toplumsal düzenden söz edebiliriz. Bu hiç de geleneğin ortadan kalktığı bir düzen değildir. Geleneğin statüsünü değiştirdiği bir düzendir. Geleneklerin kendilerini açıklamaları, sorgu ya da söyleve açık hale gelmeleri gerekmektedir. İlk bakışta, böyle bir cümle garip görünebilir. Modernlik ve gelenekler her zaman çatışma içinde olmamış mıdır? Geleneği alt etmek Aydınlanma düşüncesinin ana itkisi değil miydi?

Modernliğin yayılmasıyla birlikte, Aydınlanma düşüncesi gerçekten de her türden geleneğin dengesini bozdu. Ama geleneğin etkisi güçlü kaldı. Daha da önemlisi, modern toplumların gelişiminin ilk evrelerinde geleneğin yeniden pekişmesi toplumsal düzeni sağlamlaştırmada önemli bir rol oynadı. Milliyetçilik ve din gibi büyük gelenekler keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında aile, cinsiyet ve cinsellik gibi daha dünyevi geleneklerin yeniden yapılandırılması da en az bu kadar önemliydi. Yok olmayıp reform geçiren bu gelenekler kadınları sabit bir biçimde eve bağlayan, cinsiyetler arasındaki ayrımları güçlendiren ve cinsel davranışın belli "normal" esaslarını düzenleyen işlevler üstlendi. Geleneksel düşünce tarzlarına bütünüyle karşı gibi görünen bilimin kendisi bile bir tür gelenek haline geldi. Yani ikilemlerle yüzleşmek ya da sorunlarla başa çıkmak için pek sorgulanmayan bir "otorite" oldu. Buna karşılık, küreselleşen ve kültürel olarak kozmopolit bir toplumda gelenekler açıklığa zorlanır, nedenlerini ya da gerekçelerini sunmak gerekir.

Fundamentalizmin yükselişi gelenek sonrası toplumun ortaya çıkışı temelinde ele alınmalıdır. "Fundamentalizm" terimi yaygın kullanıma oldukça yakın bir tarihte kavuşmuştur – bu terim, 1950'ye kadar Oxford İngilizce Sözlük'te yer almıyordu. Bu durumda, başka örneklerde de görüldüğü gibi, yeni bir kavramın ortaya çıkması yeni toplumsal güçlerin ortaya çıkmasının sinyalini verir. Fundamentalizm nedir? Bence, geleneksel biçimde savunulan gelenekten başka bir şey değildir – ama bu savunma tarzının yaygın olarak sorgulandığı yerde. Geleneklerin özelliği bunları gerçekten de gerekçelendirmenin gerekmemesidir: Bunlar, inanan tarafından geçerli olduğu ileri sürülen kendi, törensel doğrularını taşırlar. Ancak küresel kozmopolit bir düzende böyle bir konum tehlike oluşturur, çünkü esas olarak diyaloğun reddedilmesidir. Fundamentalizm belli bir doktrin kümesinin saflığını vurgulamaya eğilimlidir, yalnızca onları diğer geleneklerden ayırmayı istediğinden değil, aynı zamanda kamusal alanda düşüncelerin diyalog yoluyla etkileşimine bağlı bir doğruluk modelinin reddi de olduğundan. Şiddet potansiyeline sahip olduğu için de tehlikelidir. Fundamentalizm, geleneğin olduğu gibi kabul edilmek yerine karar verilmesi gereken bir şey haline geldiği toplumsal hayatın bütün alanlarında görülebilir. Yalnızca din değil, birçok başka biçim altında ortaya çıkabilir – etnik aidiyet, aile ve cinsiyet gibi.

Günümüzde geleneğin dönüşümü doğanın dönüşümüyle yakından bağlantılıdır. Gelenek ve doğa eskiden toplumsal etkinliği yapılandıran görece sabit "manzaralar"dı. Geleneksel biçimde anlaşılan geleneğin çözülmesi doğanın ortadan kalkmasıyla iç içe geçer (burada "doğa" insan eyleminden bağımsız olarak verili çevreler ve olaylar anlamındadır). İmal edilmiş belirsizlik, böylece karar vermeye açılan bütün yaşam alanlarına zorla girer.

Modern toplumları etkileyen üçüncü temel değişim düşünerek-davranmanın (reflexivity) yaygınlaşmasıdır. Geleneklerin çözüldüğü bir toplumda bireyler yaşamlarıyla ilgili bütün bilgi türlerini süzmeye alışmak ve rutin davranışlarını bu süzme işlemi temelinde gerçekleştirmek zorundadır. Evlenme kararını ele alın. Böyle bir karar evliliğin son birkaç onyılda temelden değiştiği, cinsel alışkanlıkların ve kimliklerin eskisi gibi olmadığı ve insanların yaşamlarında daha fazla özerklik istediği göz önünde tutularak verilmek durumundadır. Üstelik, bu yalnızca bağımsız bir toplumsal gerçeklikle ilgili bir bilgi değildir: Uygulandıkça gerçeğin kendisini de etkiler. Düşünerek-davranmanın yaygınlaşması bilgi ve denetim arasındaki ilişkiyi karıştıran –imal edilmiş belirsizliğin başlıca kaynaklarından biri– önemli bir faktördür.

Düşünerek-davranmanın arttığı dünya bir zeki insanlar dünyasıdır. Bununla insanların artık daha akıllı olduklarını söylemek istemiyorum. Gelenek sonrası bir düzende, bireylerin hayatta kalabilmek için daha büyük bir dünyayla ilişki halinde olmaları gerekir. Uzmanlar tarafından üretilen bilgi (bilimsel bilgi dahil) artık belli gruplarla sınırlı kalamaz, sıradan insanların günlük eylemleri sırasında rutin olarak yorumlanır ve uygulanır.

Düşünerek-davranmanın yaygınlaşması ortak özellikleri az gibi görünen birçok değişim üzerindeki anahtar etkidir. Örneğin endüstriyel işletmelerde "post-Fordizm"in ortaya çıkması genellikle teknolojik değişim bakımından incelenir – özellikle bilgi teknolojisinin etkisi bakımından. Ama "esnek üretim" ve "aşağıdan yukarıya doğru karar alma"nın gelişmesinin altında yatan neden, bir düşünerek-davranma evreninin, işletme tarafından da fark edilip uyulması gereken daha büyük bir hareket özerkliğine yol açmasıdır.

Aynı şey bürokrasi ve politika için de geçerlidir. Bürokratik otorite, Max Weber'in de açıkladığı gibi, örgütsel etkinlik için bir koşuldu. İmal edilmiş belirsizlik ortamında işleyen, daha çok düşünerek-davranmaya göre düzenlenmiş bir toplumda ise durum artık bu değildir. Eski bürokratik sistemler, gelenek sonrası çağın dinozorları olarak ortadan kaybolmaya başlar. Politika alanında devletler artık vatandaşlarına kolaylıkla "teba" olarak davranamazlar. Politik yeniden yapılanma ve yolsuzluk ve yozlaşmaya son verilmesi talepleri ya da ortodoks politik mekanizmalara yönelik yaygın hoşnutsuzluk, toplumda gitgide güçlenen düşünerek-davranma eğiliminin kısmi dışavurumlarıdır hep.

Sosyalizm, Muhafazakârlık ve Neoliberalizm

Sosyalizmin sorunlarını açıklamaya bu değişiklikler açısından bakmalıyız. Sovyet Komünizmi (Doğu'da) ve Keynesçi "refah uzlaşması" (Batı'da) biçimindeki sosyalizm, riskin imal edilmiş olmaktan çok dışarıdan geldiği ve küreselleşme düzeyi ile düşünerek-davranma eğiliminin görece düşük olduğu zamanlarda yeterince işlevseldi. Bu koşullar artık geçerli olmadığı zaman sosyalizm ya çöker ya da savunmaya geçer – "tarih"in öncüsü değildir artık.

Sosyalizm toplumsal hayatın "sibernetik modeli" denebilecek, başta sözü edilen Aydınlanmacı görüşü güçlü bir biçimde yansıtan bir şeye dayalıydı. Sibernetik modele göre bir sistem (sosyalizmde ekonomi) en iyi şekilde yönetici bir akla (herhangi bir biçimde anlaşılan devlet) tabi kılınarak örgütlenebilir. Ama bu düzenleme daha tutarlı sistemlerde çok daha etkin olarak işleyebilirken –bu durumda, az çok sabit yaşam tarzı alışkanlıkları olan, düşünerek-davranma eğilimi görece zayıf bir toplum– çok karmaşık toplumlara o kadar uygun değildir.

Bu tür sistemlerin tutarlılığı büyük miktarda düşük düzey girdiye bağlıdır (piyasa ortamında bu, sayısız yerel fiyatlandırma, üretim ve tüketim kararıyla sağlanır). Belki insan beyni de böyle çalışmaktadır. Bir zamanlar beynin bir sibernetik sistem olduğu ve korteksin merkezi sinir sistemini bir bütün olarak birleştirdiği düşünülürdü. Ancak bugünkü kuramlar, etkin sinirsel bütünsellik sağlamada düşük düzey girdilerin önemini çok daha fazla vurgulamaktadır.

Sosyalizmin can çekişmekte olduğu önermesi şimdi birkaç yıl önce olduğundan çok daha az tartışmalıdır. Sanırım asıl aykırı olan, yapmak istediğim ikinci bir ispat: Muhafazakâr politik düşünce tam da şimdiki durumumuzla özellikle ilgili hale geldiği noktada büyük ölçüde çözünmüştür. Bu nasıl olabilir, muhafazakârlık sosyalizmi parçalama projesiyle dünya çapında başarılı olmamış mıdır? Burada muhafazakârlığı sağdan ayırmalıyız. "Sağ" farklı bağlamlarda ve ülkelerde pek çok farklı anlama gelir. Ama terimin bugünkü temel kullanım biçimlerinden biri muhafazakârlıkla bağları pek de kuvvetli olmayan neoliberalizmle ilişkilidir. Çünkü eğer muhafazakârlık bir anlama geliyorsa, muhafaza etme arzusu anlamına gelir – özellikle de "geçmişten miras kalan akıl" olarak geleneğin korunması kastedilir bununla. Neoliberalizm bu (oldukça asli) anlamda muhafazakâr değildir. Tersine, piyasaların sürekli genişlemesiyle uyarılan radikal değişim süreçlerini devreye sokar. Daha önce belirtildiği üzere, sol esas olarak muhafaza etmeye –örneğin refah devletinden kalanı korumaya– çalışırken, sağ artık radikal olmuştur.

Gelenek sonrası bir toplumda geleneğin korunması artık eskiden olduğu gibi geçmişin pek de düşünce ürünü olmayan bir biçimde korunması anlamını sürdüremez. Çünkü geleneksel biçimde savunulan gelenek fundamentalizm haline gelir: Toplumsal uyumun (ya da "tek millet") elde edilmesini ana varoluş nedenlerinden biri olarak gören bir muhafazakârlık için fazla dogmatik bir bakış açısı.

Öte yandan, neoliberalizm, içsel olarak çelişkilidir ve bu çelişki giderek daha açık bir biçimde görülmektedir. Neoliberalizm bir yandan geleneğe düşmandır – gerçekten de piyasa güçlerinin ve saldırgan bir bireyciliğin yükselişinin sonucu olarak her yerde geleneği süpüren ana güçlerden biridir. Diğer yandan, meşruluğunu korumak ve muhafazakârlıkla bağlantılı görünmek için geleneğin sürmesine bağımlıdır – ulus, cinsiyet, din ve aile alanlarında. Uygun bir kuramsal gerekçe olmadan bu alanlarda geleneği savunması normal olarak fundamentalizm halini alır. "Aile değerleri"yle ilgili tartışma bu konuda iyi bir örnektir. Liberal bireyciliğin piyasa ortamında egemen olması beklenir ve piyasaların alanı büyük ölçüde genişler. Ancak, bir piyasa toplumunun toptan genişlemesi aile yaşamını parçalayıcı kuvvetleri güçlendiren birincil bir kuvvettir. Neoliberalizm de fundamentalizm şapkasını giyip bu durumu teşhis eder ve buna şiddetle karşı çıkar. Gerçekten de dengesiz bir karışım.

Eğer sosyalizm ve muhafazakârlık dağılmış durumdalarsa ve neoliberalizm de paradoksal ise, kişi, örneğin Francis Fukuyama tarzı kendi haline bırakılmış liberalizme (kapitalizm artı liberal demokrasi, ama Yeni Sağ'ın fundamentalizmleri olmadan) dönebilir mi? Kitapta liberal politik kuramı detaylı olarak ele almıyor olsam da, daha sonra açıklayacağım bazı nedenlerden dolayı böyle düşünmüyorum. Sürekli genişleyen bir kapitalizm yalnızca dünyanın kaynakları bakımından çevresel sınırları değil, imal edilmiş belirsizlik biçiminde modernliğin sınırlarını da zorlar; seçimli bir parti sistemine dayanan ve ulus devlet düzeyinde işleyen liberal demokrasi, küreselleşen bir dünyada düşünerek-davranan yurttaşların taleplerini karşılamak için yeterince donanımlı değildir ve kapitalizmle liberal demokrasinin bileşimi toplumsal dayanışma yaratmanın çok az aracını sağlar.

Bütün bunlar eldeki politik ideolojilerin tükenmişliğini yeterince açık bir biçimde göstermektedir. O halde bazı postmodernistlerin dediği gibi Aydınlanma'nın kendini tükettiğine inanıp dünyayı bütün gaddarlıkları ve sınırlamalarıyla aşağı yukarı olduğu gibi kabul etmemiz mi gerekiyor? Elbette hayır. Şu anda en son ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir tür Ortaçağcılık, bizden büyük güçlerin karşısında bir âcizlik itirafı. Radikal çözümlere ihtiyaç duyulan, radikal biçimde hasar görmüş bir dünyada yaşıyoruz.

Ancak, yüzleşilmesi gereken son derece gerçek ve zor bir konu var: İmal edilmiş riskin yayılmasında bir örneğini gördüğümüz, bilgi ile denetim arasındaki sorunlu ilişki. Politik radikalizm, sosyalizmin yaptığı gibi, çöpe atılmış bir geçmiş ile insanca bir gelecek arasındaki boşluğa kendini sıkıştıramaz artık. Ama neoliberal radikalizmle de –piyasa güçlerinin kararsız oyunuyla geçmişin terk edilmesi– tatmin olamaz. Radikal bir politika olasılığı, hatta gerekliliği yok olup giden her şeyle birlikte kaybolmamıştır – ama böyle bir politika solun klasik yönelmeleriyle de yeterince tanımlanamaz.

"Felsefi muhafazakârlık" denebilecek şey –bir kollama, muhafaza ve dayanışma felsefesi– bugün politik radikalizm için yeni bir önem kazanmaktadır. Felsefi muhafazakârlığın uzun zamandır vurguladığı, kusurla birlikte yaşama fikri, burada radikal bir yaklaşıma dönüştürülebilir. Radikal bir politik program imal edilmiş riskle yüzleşmenin "aynısından biraz daha" biçimini alamayacağını fark etmelidir, çünkü bugünün ya da geçmişin korunması pahasına geleceğin sonu gelmez bir biçimde incelemesidir böyle bir şey.

Bunların, tam da sol radikalizmin vârisi olduğunu en fazla iddia edebilecek politik güç olan yeşil hareketin temaları olması tesadüfi değildir. İşte bu iddia, özellikle "derin ekoloji" de dahil olmak üzere ekolojik düşünüş ile felsefi muhafazakârlık arasındaki aslında oldukça açık benzerlikleri belirsizleştirmiştir. Her ikisinde de muhafazakârlık, restorasyon ve onarım üzerinde bir vurgu vardır. Ancak yeşil politik kuram, "doğalcı düşünme hatası"na düşer ve kendi fundamentalizmlerinin esiri olur. Başka bir deyişle, önermeleri "doğa"ya geri dönüş çağrısına dayanır. Ama artık doğa yok! Doğayı doğal biçimde savunma imkânımız geleneği geleneksel biçimde savunma imkânımızdan daha fazla değildir – oysa her ikisi de oldukça sık bir biçimde savunulmaya muhtaçtır.

Ekolojik kriz bu kitabın merkezi bir konusudur ama ortodoksluktan oldukça uzak bir biçimde anlaşılmıştır. Bu kriz ve ona yanıt olarak ortaya çıkan birçok felsefe ve hareket, küreselleştikçe ve "kendine karşı döndükçe" kendi sınırlarına dayanan bir modernliğin ifadeleridir. Böylece önümüze açılan pratik ve etik düşüncelerin büyük bir bölümü yeni değildir, ama bunları çözmek için yeni stratejilere ve önermelere şüphesiz ihtiyaç vardır. Bunlar, modern kurumların sürekli genişleme ve denetleme eğilimleriyle etkin olarak bastırdıkları ya da "haciz koydukları" ahlaki ve varoluşsal ikilemleri ifade ederler.

Radikal Politika İçin Bir Çerçeve

Doğayla –ya da artık doğa olmayanla– ilişkimiz modernliğin kurumsal boyutlarından biridir ve özellikle endüstri, bilim ve teknolojinin etkisiyle bağlantılıdır. Bu boyut ekolojik kaygıların ve tartışmaların odağını oluştururken, diğerleri de radikal politikanın reformasyonu açısından eşit derecede önemlidir. Bu boyutlardan biri de, malların ve işgücünün birer meta olduğu rekabetçi bir piyasa sistemi olarak tanımlanan kapitalizmdir. Sosyalizmin muhalefet gücü körleşmişse, kapitalist bir sistem meydan okuma olmadan hüküm sürebilir mi? Ben sanmıyorum. Denetlenmeyen kapitalist piyasalar bir büyüme etiğinin hâkimiyeti, evrensel metalaşma ve ekonomik kutuplaşma gibi Marx'ın işaret ettiği zararlı sonuçlar vermeyi sürdürmektedir.

Bu eğilimlerin eleştirisi elbette her zaman olduğu kadar önemlidir, ama bugün sibernetik bir sosyalizm modelinden türetilemez artık. Kapitalizmin "öte yanında" çok özel biçimde tanımlanmış bir kıtlık sonrası düzenin ortaya çıkabildiğini görüyoruz. Bir kıtlık sonrası düzenin sınırlarını incelemek, sosyalizme olduğu kadar felsefi muhafazakârlık ve ekolojik düşüncenin bileşik etkisine de bakmak demektir. Burada geliştirdiğim kadarıyla kapitalizm eleştirisi ekonomik baskı ve yoksulluk üzerinde odaklanmaya devam eder; ancak sosyalist düşünce için alışılmış olandan farklı bir bakış açısına sahiptir.

Marx konuyla ilgili ne söylemiş olursa olsun, modernliğin başka bir boyutu olan politik ve yönetici iktidar, doğrudan üretim araçlarının denetiminden türemez. Denetleme gücüne bağlı olarak, böyle bir iktidar otoriter bir yönetimin kaynağı olabilir. Politik otoriterliğe karşı durmak bugünün gözde terimi olan demokrasinin bir etkisidir. Bugün kim demokrat değil ki? Ama ne tür bir demokrasi bu? Şu anda liberal demokratik sistemler her yana yayılır gibi görünürken, bunların ortaya çıktıkları toplumlarda gerilim altında olduklarını görüyoruz.

Demokrasi sorunu modernliğin başka bir boyutu olan şiddet araçlarının denetimiyle yakından bağlantılıdır – ya da ben öyle olduğunu ileri süreceğim. Şiddetin idaresi bugünlerde sol, sağ ya da liberal olsun, politik kuramın alışıldık biçimlerinin parçası değildir. Oysa mevcut toplumsal koşullarda olduğu gibi pek çok kültürün birbiriyle iletişime geçmeye itildiği bir durumda, fundamentalizmlerin sert bir biçimde çarpışması önemli bir konu haline gelmektedir.

Bu yorumlar temelinde, felsefi muhafazakârlığa yönelen ama şimdiye kadar sosyalist düşünceyle birleştirilmiş çekirdek değerlerden bazılarını da koruyan, yeniden yapılandırılmış radikal bir politika için altı noktada toplanabilecek bir çerçeve öneriyorum.

1) Hasar görmüş dayanışmaları onarmak isteyen ve bazen geleneği seçici bir şekilde korumayı, hatta belki de yeniden oluşturmayı gerektiren bir düşünce olmalıdır. Bu görüş bireysel hareketleri yalnızca gruplara ya da devletlere değil, daha küreselleşmiş sistemlere de bağlayan bütün düzeyler için geçerlidir. Bununla, bugünlerde solun bazı kesimlerinde oldukça popüler olan sivil toplumun yeniden canlandırılması fikrini karıştırmamak önemlidir. Bireyle devlet arasında yatan bir "sivil toplum" kavramını bugünkü toplumsal koşullara uygulamak daha sonra açıklayacağım nedenlerden dolayı kuşkuludur. Bugün daha çok, elbette toplumsal ayrılma biçimleri üreten ama dayanışmalar yaratmak için yeni temeller de sunan, yeniden düzenlenmiş bireysel ve toplumsal hayat koşullarından söz etmeliyiz.

Günümüz toplumunda bireyciliğin doğasına ilişkin dikkatli bir değerlendirme, uygun bir başlangıç noktası olacaktır. Neoliberalizm, sosyalist kuramın itibarını yitirmiş "kolektivizm"iyle karşılaştırdığı bireyciliğe büyük önem verir. Ancak, "bireycilik"ten anladığı, piyasa ortamındaki çıkarcı ve azami kâr elde etmeye yönelik davranışlardır. Bence bu, düşünerek-davranmanın yaygınlaşması olarak anlaşılması gereken şeyin yanlış bir biçimde ifade edilmesidir. Düşünerek-davranmanın arttığı bir dünyada birey, hayatta kalmak ve bir yaşam sürdürebilmek için belli bir derecede özerk olabilmek zorundadır, ama özerklik egoizmle aynı şey değildir, karşılıklılık ve birbirine bağımlılık ima eder. Bu yüzden, toplumsal dayanışmaları yeniden yapılandırma konusu bencilce işleyen piyasanın sınırlarında toplumsal uyumu koruma konusu olarak görülmemelidir. Toplumsal yaşamın ekonomiyi de içeren çeşitli alanlarında özerklik ve karşılıklı bağımlılığı uzlaştırma meselesi olarak anlaşılmalıdır.

Örneğin gelenek çözülmesinin süratle ilerlediği başlıca alanlardan biri olan aileyi ele alalım. Neoliberaller aileyi etkileyen parçalayıcı eğilimlerle ilgili endişeleri oldukça düzgün bir biçimde ifade etmişlerdir ama "geleneksel aile değerleri"ne doğrudan geri dönme düşüncesi bir başlangıç noktası değildir. Bunun bir nedeni, yakın geçmişteki araştırmalardan öğrendiğimiz bir şey: Eskiden, aile yaşamının, oldukça sık sözü edilen, çocukların fiziksel ve cinsel istismarı ve kadınlara kocaları tarafından şiddet uygulanması gibi karanlık bir yanı vardı. Başka bir neden de şudur: Ne kadınlar ne de çocuklar kazandıkları –kadınların özelinde ücretli işgücüne yaygın katılımı da içeren– haklardan vazgeçmek niyetinde değillerdir.

Elimizde hiçbir gerçek tarihi örnek olmadığı için, aile yaşamını özerklik ve dayanışmayı dengeleyecek biçimde etkin olarak yeniden yapılandırmanın ne kadar mümkün olabileceğini bilmiyoruz. Ama böyle bir amaca hizmet edebilecek araçlar epeyce açık hale gelmiştir. Geleneklerin çözüldüğü bir toplumda artan dayanışma, etkin güven olarak ifade edilebilecek ve başkalarına karşı kişisel ve toplumsal sorumluluğun yenilenmesiyle de ilişkili bir şeye dayanır. Etkin güven önceden belirlenmiş toplumsal konumlara ya da cinsiyet rollerine bağlı ayrıcalıklardan kaynaklanmaz, kazanılması gereken bir güvendir. Etkin güven özerkliğe karşı durmaktan çok onu varsayar ve toplumsal dayanışmanın güçlü bir kaynağıdır, çünkü bu durumda uyum geleneksel kısıtlamalar tarafından dayatılmayıp serbestçe oluşmaktadır.

Aile yaşamı bağlamında, etkin güven başka birine ya da başkalarına karşı yükümlülüğü içerir; bu yükümlülük zamana yayılmış zorunlulukların tanınmasını da gerektirir. Aile yükümlülüklerinin ve zorunluluklarının güçlenmesi, bunlar etkin güvene dayandıkları sürece, artık bütün endüstrileşmiş toplumlarda ortaya çıkan aile biçimlerinin çeşitliliğiyle bağdaşmaz görünmemektedir. Yüksek ayrılma ve boşanma oranları muhtemelen kalıcı olacaktır ama bunların toplumsal dayanışmayı yıkmaktan çok zenginleştirdiği sık görülen bir şeydir. Örneğin çocuk haklarının önceliğinin çocuklara olan sorumluluklarla birlikte tanınması, çevremizde gördüğümüz yeni akrabalık bağlarını sağlamlaştırmaya yarayabilmektedir – aynı zamanda üvey anne babalar olan iki anne baba ve ortak çocuklarının durumunda olduğu gibi.

2) Yaşam politikası dediğim şeyin politik düzenin hem resmi hem de daha az ortodoks alanlarında artan önemini fark etmeliyiz. Solun politik bakış açısı kurtuluş fikriyle her zaman yakından bağlantılı olmuştur. Kurtuluş, özgürlük ya da daha doğrusu değişik türlerde özgürlükler anlamına gelir: Geleneğin keyfi müdahalesi, keyfi iktidar ve maddi ihtiyaçların dayattığı kısıtlamalar karşısında özgürlük. Kurtarıcı politika yaşam şanslarıyla ilgili bir politikadır, bu yüzden hareket özerkliğinin yaratılmasında merkezi bir rol oynar ve açıktır ki radikal politik program için hayati önem taşır. Ne var ki bugün, daha önce incelenen değişikliklerden kaynaklanan bir dizi endişeyle birleşmiş durumdadır: Küreselleşen, kozmopolit bir düzen bağlamında gelenek ve doğanın dönüşümü. Yaşam politikası yaşam şanslarının değil, yaşam tarzının politikasıdır. Eskiden doğa ya da gelenek tarafından belirlenen şeyin artık insanın kararlarına tabi olduğu bir dünyada (bireyler ve toplu insanlık olarak) nasıl yaşamamız gerektiği hakkındaki tartışmalar ve çabalarla ilgilidir.

3) Toplumda düşünerek-davranmanın genelleşmesine bağlı olarak, etkin güven, bir yapıcı politika anlayışı gerektirir. Yapıcı politika devleti toplumun bütünündeki düşünerek-davranma pratiğine bağlayan alanda var olur. Daha önce tartışılan nedenlerle, devlet ancak sınırlı ölçüde sibernetik bir zekâ olarak işlev görebilir. Ancak, neoliberalizmin sınırları da, küçültülmüş devlet düşüncesiyle birlikte çok açık hale gelmiştir. Yapıcı politika bütün toplumsal yönelimler ve hedefler kapsamında bireylere ve gruplara bir şey olmasından çok onların bir şeyleri yapmalarına olanak sağlamak isteyen bir politikadır.

Yapıcı politika kamusal alan politikasını savunur, ama kendini devlet ile piyasa arasındaki eski karşıtlığın içine yerleştirmez. Toplumsal düzeyde bireyler ve gruplar tarafından alınan yaşam politikası kararları için maddi koşullar ve örgütsel çerçeveler oluşturarak çalışır. Hem devlet kurumlarında hem de ilgili diğer kuruluşlarda etkin güvenin kurulmasına dayanır böyle bir politika. Bu kitabın temel savlarından biri de, yapıcı politikanın günümüzde yoksulluk ve toplumsal dışlanma sorunlarını etkin biçimde ele almanın başlıca aracı olduğudur.

Yapıcı politika her derde deva değildir. Devletin değişen karakteri ve aşağı yukarı bütün nüfusun devlet ve hükümet kuruluşlarıyla aynı "söylemsel uzay"da yaşıyor olması önemli yeni politik ikilemler ve çelişkiler üretir. Örneğin, ulusal politik faaliyetin bireyin yaşamındaki çeşitli ilgi noktalarından yalnızca biri haline geldiği koşullarda, pek çok insan zihinsel olarak şimdi daha tutarlı bir temelde "temas halinde" olabilecekken, politik alanda olup bitenlere genellikle "kulak vermemektedir". "Kulak asmama" politikacıların maskaralıkları karşısında bir hoşnutsuzluğu ifade edebilir, ama aynı zamanda kişinin dikkatini önemli saydığı sorunlar üzerine yoğunlaştırdığını da gösterebilir. Güvenin huzursuz bir bileşim halinde kinizmle karışabildiği durumlardır bunlar.

4) Küreselleşen, düşünerek-davranılan bir toplumsal düzende liberal demokrasinin kusurları demokratikleşmenin daha radikal biçimlerini geliştirme ihtiyacını öne çıkarır. Bununla vurgulamak istediğim, diyalojik demokrasinin önemi. Günümüzdeki tartışmalarda demokrasinin pek çok biçimi ve yönü üzerinde durulmaktadır. Bunlar arasında demokratik bir düzenin iki ana boyutu ayırt edilebilir. Demokrasi bir yandan çıkarların temsili için bir araçtır. Diğer yandan, tartışmalı konuların –ilkesel olarak– yerleşik iktidar biçimlerinden çok diyalog aracılığıyla çözülebildiği ya da en azından ele alınabildiği kamusal bir alan yaratmanın yoludur. İlk özellik belki daha çok dikkat çekmiştir ama ikincisi de en azından onun kadar önemlidir.

Diyalojik demokrasinin genişletilmesi demokrasinin demokratikleştirilmesi olarak anılabilecek bir sürecin (tek olmasa da) bir parçasını oluşturacaktır. Toplumda düşünerek-davranma düzeyi oldukça düşükse, politik meşruiyet büyük ölçüde geleneksel sembolizme ve önceden var olan faaliyet biçimlerine dayanmayı sürdürür. Ancak –insanların eğer isterlerse resmi politik arenayı az çok görmezden gelebildiği– daha seçici bir düzende bu tür uygulamalar sorgulanmaya daha yatkındır.

Hükümetin daha şeffaf olması demokrasinin demokratikleştirilmesine yardım edecektir, ama bu aynı zamanda resmi politik alanla sınırlı kalmayan bir konudur. Devlet arenası dışında da diyalojik demokrasinin birçok bakımdan geliştirilebileceğini düşünebiliriz. Kişisel yaşam alanındaki ilişkilerin –ebeveyn-çocuk ilişkileri, cinsel ilişkiler, arkadaşlık ilişkileri– mevcut iktidar ilişkilerinden çok diyalog yoluyla düzenlenmesi ölçüsünde, diyalojik demokrasi de yükselecektir. Benim "duygular demokrasisi" dediğim şey daha önce sözü edilen özerklik ile dayanışmanın bütünleşmesine bağlıdır. Keyfi güç uygulamaları yerine tartışma ve görüş alışverişi yoluyla etkin güvenin seferber edilip sürdürüldüğü kişisel ilişkilerin gelişmesini gerektirir.

Varlık kazandığı ölçüde, duygular demokrasisi resmi, kamusal demokrasiye önemli katkılar sağlayacaktır. Kendi duygusal yaradılışlarını iyi tanıyan ve başkalarıyla kişisel bir temelde etkin iletişim kurabilen bireyler geniş yurttaşlık görevleri ve sorumlulukları için daha hazırlıklı olacaktır.

Diyalojik demokrasi, inisiyatif gruplarının ve toplumsal hareketlerin etkinlikleri aracılığıyla da seferber edilebilir. Bu tür hareketler ve gruplar hem yerel hem de küresel düzeyde toplumsal etkinliğin düşünerek kavranma boyutundaki yükselişi ifade eder, aynı zamanda da buna katkıda bulunur. Modern toplumlarda, inisiyatif gruplarına dahil insanlar politik partilere üye olanlardan çok daha fazladır. Toplumsal hareketlerin ve inisiyatif gruplarının demokratik niteliği büyük ölçüde, ilgili oldukları konularda kamusal diyaloğa alan açıyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Bunlar daha önce tartışılmayan ya da geleneksel yollardan "halledilen" kimi toplumsal meselelerin söylem alanına kaymasını sağlayabilirler. "Resmi" tanımlara karşı muhalif bir eğilim oluştururlar. Pek çok inisiyatif grubunun yanı sıra feminist, ekolojik ve savaş karşıtı hareketlerin hepsi de başarmıştır bunu.

Bu hareket ve gruplardan bazıları gerçekten küresel boyutlara sahiptir ve demokratik biçimlerin yaygınlaşmasına katkıda bulunabilirler. Bir dünya devleti düşüncesi pek de olası olmadığına göre, yalnızca devletler ve uluslararası kuruluşlar aracılığıyla değil, birçok başka gruplaşma aracılığıyla da işleyen diyalojik demokrasi mekanizmaları merkezi önem kazanmaktadır.

5) Refah devletini bütünüyle yeniden düşünmeye –ve bunu küresel yoksulluğun geniş çaplı meseleleriyle ilişkilendirerek ele almaya– hazır olmalıyız. Pek çok ülkede sosyalist ideolojiden geri kalan ne varsa, refah devletini neoliberallerin saldırılarından korumaya yönelmiştir. Aslında, kısıntıların ya da özelleştirmenin olası tahriplerine karşı gerçekten de korunması gereken bazı temel özellikleri olabilir refah devletinin. Örneğin, güven ve dayanışma bakımından, sosyal destek ya da hizmetlerin birçoğu piyasaya daha fazla öncelik veren ticari bir yönelişin benimsenmesi halinde anlamsızlaşacak taahhütler içerir.

Ancak, refah devleti şimdi önemli derecede değişmiş olan belli toplumsal koşullar altında, bir "sınıf uzlaşması" ya da bir "dengelenme" olarak biçimlenmişti ve güvenlik sistemleri imal edilmiş riskten çok dış tehlikelere karşı tasarlanmıştı. Refah devletinin önemli sorunları, kısmen neoliberal eleştirmenlerin çalışmaları sayesinde yeterince açık bir biçimde tanımlanmıştır. Refah devleti yoksulluğa karşı mücadelede ve gelir ya da zenginliğin yaygın dağılımını sağlamada pek etkili olamamıştır. Eve ekmek getiren bir erkeğin olmadığı ailelere yönelik "ikinci dereceden" programlarla, ücretli işgücünde erkek katılımını esas alarak geleneksel cinsiyet rolleri anlayışında takılıp kalmıştır. Her yerde olduğu gibi refah devleti bürokrasileri de katı ve gayri insani olma eğilimindedir. Sosyal yardım bağımlılığı yalnızca neoliberalizmin bir icadı değil, kısmen gerçek bir olgudur belki de. Hem zaten refah devleti savaş sonrası dönemde, kronik işsizliğin geri gelmeyecek gibi göründüğü bir sırada oluşmuştu.

Bugün acil olarak yeni bir "dengeye" gereksinim var; ama bu artık yukardan aşağıya yardım dağıtma biçimini alamaz. Sonuçta sınıflı bir toplum olarak kalan şeyin kutuplaştırıcı etkilerine karşı çıkmayı hedefleyen refah önlemleri "dağıtılmış" olmakla kalmayıp yetki de vermelidir. Daha önce sözü edilen, aile ve kent düzeyinde toplumsal dayanışmanın yeniden yapılandırılmasıyla ilgili olmalıdır. Yalnızca sınıfa değil, cinsiyete de gerekli önemi veren bir denge gereklidir.

İmal edilmiş belirsizlikle baş etme işi refah devletinin reformu bakımından yeni bir sorunlar –ve her zaman olduğu gibi, fırsatlar– yelpazesi yaratmaktadır. Burada pozitif refah modellerine uygun bir yeniden yapılanma düşünülmelidir. Refah devleti insanların "başına gelen" talihsizliklere karşı bir koruyucu olarak gelişmiştir – toplumsal güvenlik söz konusu olduğu sürece, kaza olduktan sonra asıl işi parçaları toplamaktır. Pozitif refah ise tersine, kişisel ve kolektif sorumluluklarla özerkliği bir kez daha birleştirmeyi hedefleyen yaşam politikası önlemlerinin seferber edilmesi üzerinde daha fazla durur.

6) Bir radikal politika programı insani olaylarda şiddetin rolüyle yüzleşmeye hazırlıklı olmalıdır. Bu konuyu kitabın sonuna bırakıyor olmam kesinlikle onu daha az önemli saydığım anlamına gelmez. Devralınmış politik kuram çerçevesinde uğraşması en zor konulardan biridir bu. Sağcı düşünce şiddeti insan hayatının gerekli ve kalıcı bir özelliği olarak görmeye eğilimliyken, ne sosyalist düşünce ne de liberalizm normatif bir politik şiddet kuramı üretmeye yarayacak perspektifler ya da kavramlar oluşturmuştur.

Konu geniştir. Şiddetin etkisi, sonuç olarak, kadınlara yönelik erkek şiddetinden sokaktaki günlük şiddete ve büyük ölçekli savaşa kadar uzanır. Bu çeşitli durumları birbirine bağlayarak bir barış kuramının yolunu açabilecek açılımlar var mıdır? Bence vardır ve bunlar bizi fundamentalizm ile diyalojik demokrasi temalarına geri götürür.

Herhangi bir toplumsal ortamda bir değer çatışmasını çözme yolları sınırlıdır. Bunlardan biri coğrafi ayrışmadır. Çelişen tavırlara sahip bireyler ya da düşman kültürler, birbirleriyle doğrudan temasları çok azsa ya da hiç yoksa, elbette bir arada var olabilirler. Daha etkin bir yol ise uzaklaşmadır. Birbiriyle geçinemeyen birey ya da gruplar boşanmalarda olduğu gibi ilişkiyi kesebilir ya da ayrılabilir. Bireysel ya da kültürel farkla başa çıkmanın üçüncü bir yolu da diyalogdur. Bir değer çatışması diyalog ortamında ilkesel olarak olumlu bir yaklaşımla ele alınabilir – iletişimin artmasının ve kendini anlamanın bir aracı olabilir. Başkasını anlamak kişinin kendini ya da kendi kültürünü de daha iyi anlamasını sağlar ve bu da daha fazla anlayış ve karşılıklılık getirir. Son olarak, bir değer çatışmasını çözmenin bir yolu da, güç ya da şiddet kullanmaktır.

Bugün içinde yaşadığımız küreselleşen toplumda bu dört seçenekten ilk ikisi büyük ölçüde geçersizleşmiştir. Hiçbir kültür, devlet ya da grup kendini küresel kozmopolit düzenden başarıyla soyutlayamaz; çekip gitme bazı durumlarda bireyler için mümkün olsa bile, daha büyük toplumsal birimler için genellikle söz konusu değildir.

Çeşitli fundamentalizm olasılıklarının yanı başında yer alan diyalog-şiddet ilişkisi böylece özellikle keskin ve gerilimli olur bizim için. Seçeneklerin azalması tehlikelidir, ama aynı zamanda umut kaynakları da sunar. Çünkü diyaloğun bazen şiddetin yerini alabileceğini ve bunun hem kişisel hayatta hem de çok daha geniş toplumsal ortamlarda mümkün olduğunu biliyoruz. Şiddet uygulayan erkeklerin eşlerine ve belki de genel olarak kadınlara karşı sürdürdükleri "cinsiyet fundamentalizmi", en azından bireysel durumlarda, kendini daha iyi anlama çabası ve iletişim aracılığıyla dönüştürülebilir. Kültürel gruplarla devletler arasındaki diyalog hem doğrudan fundamentalist doktrinlere karşı etkin bir güç, hem de şiddet kullanmanın yerine konuşmayı geçiren bir araçtır.

Ama madalyonun bir de öbür yüzü var tabii. Şiddet genellikle çıkar çatışmalarından ve iktidar uğruna silaha sarılmaktan doğar; bu nedenle şiddete karşı koymak ve şiddeti azaltmak için değiştirilmesi gerekecek kesinlikle maddi pek çok koşul vardır. Ayrıca, bugün toplumların kendi içlerindeki ve aralarındaki merkezkaç kuvvetler küçük ve büyük çaplı şiddet patlamaları olmadan denetlenemeyecek kadar büyük olabilir. Yine de özerklik, dayanışma ve diyalog arasındaki sözünü ettiğim bağlar gerçektir; üstelik küresel düzende olduğu kadar yerel etkileşimlerde de gözlenebilir değişimlere tekabül ederler.

Sonuç: Fail Sorunu

Son olarak, bir de fail sorunu var: Radikal politika için hâlâ bir gündem olduğunda uzlaşılsa bile, bunu uygulayacak olan kimdir? Ya da çok daha zor görünen bir soru: Böyle bir gündeme hangi değerler kılavuzluk edebilir? Bugün önüne geçilmez biçimde çoğulcu bir değerler evreniyle uğraşmak zorunda olduğumuzu düşünenler az değil ne de olsa; hem zaten duruma bağlı ya da yerel olanlar dışında, bütün değer yargılarının askıya alınması gerçekten de kozmopolitikliğin koşuludur. Öte yandan değerlerin göreliliğini eleştirenler "kozmopolit" terimine biraz umutsuzlukla bakmaktadır: Eğer bütün yaşam tarzlarına bunlar eşit derecede otantik diye göz yumulursa, herhangi bir olumlu değer nasıl olur da kalabilir?

Ancak, bu iki görüşe karşı da, evrensel değerlerin ortaya çıkışına belki de tarihte ilk kez tanık olduğumuz söylenebilir – hemen herkes tarafından paylaşılan ve hiçbir anlamda kozmopolitliğin düşmanı olmayan değerler. Bu tür değerler belki de Hans Jonas'ın "korkunun keşfettirdiği" dediği türdendir her şeyden önce: Olumsuz bir işaret altında, insanlığın kendisi için yarattığı toplu tehditler altında keşfederiz onları.

İnsan yaşamının kutsallığı, evrensel insan hakları, türlerin korunması ve hem bugün hem de gelecekte çocuklara özen gösterilmesi, belki savunma eğiliminden doğmuştur, ama kesinlikle olumsuz değerler değillerdir. Çıkar bölünmelerinin üstünde yer alma iddiası taşıyan bu değerler bireysel ve kolektif bir sorumluluk etiği gerektirir. Sorumluluk görev değildir ve bazıları bu yüzden, göreve çağrının "gerçek inanan" üzerindeki buyurucu gücüne sahip olmadığını ileri sürmektedir. Ancak görevle karşılaştırıldığında, sorumluluk kör bir sadakat değil, nedenlerin dile getirilmesini talep eder. Fanatikliğe karşıdır, ama gönüllü olarak üstlenilen yükümlülükler genellikle, yalnızca geleneksel olarak verilenlerden daha fazla bağlayıcı güce sahip oldukları için, kendi zorlayıcı gücü vardır.

Sorumluluk aynı zamanda fail meselesinin anahtarıdır. Bugün artık kayracılık fikrini reddetmeliyiz, yani "insanların önlerine yalnızca çözebilecekleri sorunları koydukları" düşüncesini. Bununla, tarihin mülksüzleştirilmiş olanlar tarafından "yapıldığı" şeklindeki metafizik kavrayış da dahil olmak üzere, tarihin amaçlarını yerine getirmek için gönderilmiş vekiller ya da failler olduğu düşüncesini bir yana atmalıyız. Riskin yok edilemez olduğunu fark etmek, garantiler içermeyen bir eleştirel kurama sahip olmak anlamına gelir. Ancak bu farkındalık özgürleşmenin de bir kaynağıdır. Marx'ın işçi sınıfından beklediği gibi, insanlığın umutlarını taşıyabilecek tek bir fail, grup ya da hareket yoktur; ama iyimser olmak için sağlam nedenler sunan pek çok politik çaba ve girişim vardır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hasan Bülent Kahraman, “Sağ ve Solun Ötesinde”, Radikal Kitap Eki, 29 Kasım 2002

Yirminci yüzyıl çok uzun ve zengin bir zaman parçası olmasına karşın siyasal kuram alanına daha önceki 18 ve 19. yüzyıllarda olduğu kadar büyük bir katkıda bulunamadı. Örneğin estetik alanında geçen yüzyılın birikimi ve onu doğuran heyecanlar kendisinden önceki bütün yüzyıllarla karşılaştırılabilecek bir düzeyde ve güçtedir. Aynı etkinliğin son derecede karmaşık ve hatta dramatik olaylara (örneğin iki dünya savaşına) sahne olmasına karşın niye siyasal kuram alanında gösterilmediği ciddi biçimde ele alınması gereken bir soru olarak duruyor ortada.

Belki bu durumu açıklayabilecek bir spekülatif cevap, 20. yüzyılın çok uzun bir döneminde daha önceki yüzyıllarda üretilmiş ideolojilerin bir tür sınama alanı olmasıyla ilgilidir. Liberal demokrasinin Batı (kapitalist) blokunda tek seçenek olarak görülmesi, sosyalizmin geniş ölçüde Marx ve Engels'in kurguladığı yörüngede gelişmesi bu sürecin farklılıkları kapsayan iç dönüşümlerle yaşanmasını engellemiştir. Bu anlamda 20. yüzyılın çok büyük bir bölümü kapitalizmle sosyalizm, liberal demokrasiyle daha sert otoriteryen / totaliter / devletçi modeller arasındaki çarpışmalara tanıklık etti. Şimdi içinde bulunulan dönemde 'galip' gelmiş olan liberal demokrasinin sosyalizmi bir bütün olarak yok sayması, dışlaması ise ne türden sonuçlar doğuracağını bilemediğimiz bir süreci açıyor önümüze. Ne var ki, burada ortaya çıkan sorunla büyük siyaset kuramlarının, Lyotard'ın deyişiyle, büyük anlatılar olarak biçimlendiği dönemin sorunu aynıdır. Bütün siyasal kuramlar insanların mutluluğunu ençoklaştıracak bir model arayışı içindedir. Sorun bunun makro yaklaşımlarla mı yoksa daha mikro anlayışlarla mı gerçekleştirilebileceğidir.

Bu açıdan bakılırsa 20. yüzyılın asıl meselesinin modernite olduğu iddia edilebilir. 20. yüzyılın farklı toplumlar ve siyasal modeller içinde olsa da ağırlık verdiği şey budur. Düğüm, bütüncül bir modernleşmenin hangi bağlamda, hangi yöntemle sağlanacağı söz konusu olunca atılır. Bu bağlamda 20. yüzyılın kendisine cevap aradığı ikinci soru demokrasinin ne olduğudur.

Burada da gene liberal doktrinle ona alternatif oluşturan öteki modeller arasında önemli gerilim hatları meydana gelir. Onun başında da cemaatçi yaklaşımlar bulunmaktadır. Üstelik, 20. yüzyıl belki yeni ve büyük bir anlatı geliştirememiştir ama demokratik kuramın zenginleşmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Toplulukçu, liberal yaklaşımlar ve daha mikro yönelimler 20. yüzyıl demokrasi kuramlarının gelişmesine emek harcamıştır.

Bütün bunlar 1980'lerden başlayarak yeni bir siyasal / toplumsal dönemin karşımıza çıkmasına yol açmıştır. Sovyetler Birliği'nde meydana gelen dramatik değişiklik bu yolun açılmasında öncü olmuştur. Özellikle Berlin Duvarı'nın yıkıldığı tarihten başlayarak liberal demokrasinin giderek egemenleştiği bir ortamda yeni bir siyasal süreç kendisini gösterir olmuştur. Bu dönem bir çok düşünüre göre postmodern dönemdir. Başkalarına göre 'apolitik' bir çağdır. Küreselleşmenin yarattığı yeni evreleri içeren bir zaman parçasıdır. Fakat hiç şüphe yok ki, modernitenin ve demokrasinin yeni bireşimlerini içeren belki post-Marxist bir tarihe dünya tanık olmaktadır.

Bu gelişmeyi ilk okuyanlardan birisi Anthony Giddens'tır. 1990'lı yıllara son derecede saygın bir toplumsal kuramcı ve toplumbilimci olarak giren Giddens bu dönemde yayınladığı iki kitapla birdenbire daha farklı bir yönelim içinde bulunduğunu çevreye gösterdi. Giddens, önce modernitenin sonra da egemen büyük anlatıların köklü bir eleştirisine girmişti.

Giddens'ın 3. Yol politikaları özünde sosyal demokrasi düşüncesinin (neo) liberal yaklaşımlarla da toplulukçu bir anlayışla da yeniden harmanlanmasını ve bu yapının post-modern dönemin getirdiği bir dokuyla kaynaştırılmasını öngörüyor. Giddens'ın bu eğilimini anlamanın temel metni ise Metis Yayınları'nın Türkçesini bastığı Sağ ve Solun Ötesinde isimli yapıttadır. (Ben 'Sağın ve Solun Ötesinde' veya 'Sağ ve Sol Ötesinde' diye çevrilseydi keşke diye düşündüm. Çünkü, 'Sağ ve Solun Ötesinde' deyince sanki kitap özellikle 'sağ'ı anlatıyor ve onu 'zaten' 'solun ötesinde' bir yere yerleştiriyormuş gibi bir anlam doğuyor.)

Giddens bu yapıtta post-modern kuramın getirdiği bütün açılımları kendi düşüncesini üzerine oturtacağı bir zemin olarak görür. Bu anlamda Giddens da modernitenin yeni bir döneme girmiş olduğunu kabul etmekte, bunun özellikle siyasal yansımaları üstünde durmaktadır. Bu bağlamda Giddens, yapıtında yeni bir güç ve etkinlik kazanan Muhafazakarlık, yeniden değerlendirilmesi gereken Sosyalizm üstünde durduktan sonra demokrasinin içinde bulunulan dönemdeki niteliğini ele alır. Bu son derecede önemli bir olgudur. Çünkü, Giddens, bu yapıtında çok önemli bir temel kavram geliştirecektir. Bu 'yaşam politikası' kavramıdır. Giddens, burada daha önce Beck ve Lash'le birlikte yazdığı 'reflexive modernleşme (bu kitabı çeviren Sözen ve Yücesoy, bu kavramı 'düşünerek davranmaya dayanan modernleşme' diye Türkçeleştirmiş) düşüncesinden hareket ederek ve gene Beck'in geliştirdiği 'risk toplumu' anlayışını kendisine eksen alarak ortaya koyduğu bir kavramdır. Buna göre geleneğin ve doğanın çözülmesiyle birlikte karar alma / verme süreçleri karmaşıklaşmıştır. Bu da yeni bir kimlik, benlik ve toplumsallık üretilmesini gerektirmektedir.

Bu yaklaşım Giddens'ın modernleşmeyle yaşadığı sorunsal ilişkiyi belirtmeye yeter. Çünkü, Giddens, modernleşmenin hemen tüm alanlarda sorunlar yarattığını, çöküntülerle karşılaştığını ve giderek 'negatif gösterge altında' tanındığını (çevirmenler bunu 'modernliğin eksileri' diye çevirmiş) belirtmekte, yeni bir sürecin buradan başlatılması gerektiğini savunmaktadır. Sağ ve Solun ötesinde yaklaşımı da buradan türemektedir. Çünkü, bu yeni düzenin 'standart' sistemlerle aşılması olanaksızdır. Yeni bir sürecin temel dayanakları arasında da yeni bir toplulukçu anlayış ve diyalojik demokrasi görülebilir.

Amaç, bir 'yaşam politikası' oluşturacak süreci en geniş değerler sisteminin üstüne oturacak şekilde kurmaktır.

Giddens'ın kitabı 1994'de yayınlanmıştı. Göreli eski yapıtlarından birisi niteliğini taşıyor. Fakat buna rağmen özellikle Türkiye gibi kendisine yeni bir yol arayışı içinde bulunan ve hâlâ modernleşme ihtiyacını derinden hisseden toplumlarda kitabın üstlendiği işlevsel anlamdır. Yeni İşçi Partisi iktidarının ilk dönemine doğru yazılmış olması nedeniyle Giddens'ın da kitabı böyle bir alt yaklaşımla hazırladığı bellidir. Çok ayrıntılı felsefe çözümlerinden öte Giddens daha pragmatik bir sistem kurucusu kimliğindedir. Ayrıca 1990'ların ilk yarısı küreselleşmenin etkisinin henüz hissedilmeye başlandığı bir dönemdi. Kitap bu olguyu kuşatmaz. Ama buna karşın modernite sonrası dönemin risk, şiddet, ayrımcılık gibi olumsuz yanlarının üretken, 'olumlu refah poltikaları'na dayalı (Giddens bugüne kadarki refah politikalarını 'olumsuz' diye nitelendirmektedir), yoksullaşmayı aşan, katılımcı, çevreye karşı duyarlı, kuşatıcı bir anlayışla nasıl dönüştürüleceğini, kısacası bir 'yaşam politikası'nın temel kurgusunu bu yapıtta ortaya koymaktadır.

Giddens, bugünlerde çok tartışmalı bir isim. Bu onun evrensel öneminden kaynaklanıyor. Hiç kuşku yok, kendisi, içinde bulunduğumuz dönemlerin en yaratıcı düşünürlerinden birisi. Bu kitabı hem bir modernite eleştirisi hem de bir çözüm önerisi olarak mutlaka okunmalıdır. Bir küçük ayrıntı: Ben, İngilizce baskıda yer alan 'İçindekiler' düzeni korunsaydı daha iyi olurdu kanısındayım. Giddens, her bölümü alt başlıklara ayırmıştır. Bu alt başlıklar özgün metnin içindekiler bölümünde veriliyordu. Bakınca insan hem aradığını daha kolay buluyor hem de kitabın bütünlüğünü ve yapısını daha iyi kavrıyordu.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.