Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-395-3
13X19.5 cm, 79 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Irak'a Savaş
Bush Yönetiminin Bilmenizi İstemediği Gerçekler
Özgün adı: War on Iraq
Çeviri: Çiçek Öztek
Yayına Hazırlayan: Renan Akman
Yayın Yönetmeni: Roni Margulies
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2002

Bu kitapçıkta, uzun yıllar Irak'ta Birleşmiş Milletler silah denetçisi olarak görev yapan Scott Ritter'la yapılmış bir söyleşi bulacaksınız. Ritter'ın açıklamaları, ABD yönetiminin Irak'a açacağı haksız savaşın "gerekçelerini" nasıl imal ettiğine ve savaşın neden olacağı yıkıma dair önemli bir belge niteliği taşıyor. Ritter'ın Bush yönetiminin Irak'a ilişkin iddialarını yalanlayan açıklamalarından bazı başlıklar:

• Irak'ın kimyasal, biyolojik ve nükleer silah üretme kapasitesi yok edilmiştir.

• BM denetçilerinin 1998'de Irak'tan çekilmesine neden olan olaylar provokasyondur.

• Irak geçen süre içinde bu silahları yeniden üretmiş olamaz.

• Saddam ile El Kaide arasında bağlantı olması mümkün değildir.

• Irak'ta rejim değişikliği demokrasinin yolunu açmayacaktır.

• Savaş Ortadoğu için büyük bir tehlike oluşturmaktadır ve nükleer silah kullanımı gündemdedir.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Roni Margulies
Bir Kıyamet Provası
20. Yüzyılda Irak: Kısa Bir Tarihçe
Scott Ritter'la Söyleşi
Ek
Teşekkür
Yararlı Adresler
OKUMA PARÇASI

Roni Margulies, Sunuş, "Küreselleşmenin Askeri Yüzü", s. 7-9

Antikapitalist hareketin bugüne kadar yaşadığı en büyük sınav, 11 Eylül 2001'de New York'ta İkiz Kuleler'e düzenlenen saldırı oldu.

11 Eylül'ün Batı'da, özellikle Amerika'da, yarattığı şaşkınlığı ve hemen arkasından gelen İslam (ve her tür koyu derili, "Doğulu") düşmanlığı, milliyetçilik, şovenizm dalgasını Türkiye'den bakınca tam anlamıyla kavrayabilmek zor. George W. Bush ve danışmanları, uygulamak istedikleri daha saldırgan, daha askeri, daha ödünsüz uluslararası politikaya en uygun ortamı nasıl yaratabileceklerini kırk yıl düşünseler daha uygun bir ortam bulabilirler miydi, kuşkuludur. Bush, yeni bir "Haçlı Seferi"nden söz ettiğinde uluslararası ilişkiler ve diplomasi açısından belki pot kırıyor, fakat Amerika ve Avrupa'da esen havayı gerçekçi bir şekilde yansıtıyordu.

Hareket duraklar gibi oldu; uluslararası sermayenin önde gelen gazeteleri Financial Times ve Wall Street Journal büyük bir keyifle antikapitalist hareketin ölümünü duyurdular. İkiz Kuleler saldırısını izleyen ortamda, temel özellikleri Amerika'daki "düzene" karşı çıkmak, bu düzenin dünyanın geri kalanında yaptıklarını eleştirmek olan bir hareketin duraklaması kaçınılmazdı. Düzen, "barbarların" hunharca bir saldırısına maruz kalmıştı, düzenin alternatifini kanlı, insanlık düşmanı, antidemokratik, gerici örgüt ve rejimler temsil ediyordu. Avrupa'da daha çok, Amerika'da daha az olmak üzere bu ikilemin sığlığını, anlamsızlığını görenler vardı elbet. Fakat genel kanı, yaygın kabul gören yaklaşım aylar boyunca bu oldu.

Savaşa karşı çıkmak, egemen sınıfların genç işçileri birbirlerini öldürmeye göndermelerini engellemeye çalışmak sosyalist hareketin bizzat kendi tarihi kadar eski ve onurlu bir geleneğidir. Ama antikapitalist hareket, kitleselliğiyle, bileşenlerinin çeşitliliğiyle sosyalist hareketi kat kat aşan, daha yeni, genç ve deneyimsiz bir hareket. 11 Eylül'ün hemen ertesinde Bush'un başlattığı savaş çığırtkanlığına karşı, savaşa karşı nasıl tepki gösterecek, milliyetçiliğe ve şovenizme karşı direnebilecek miydi?

Nasıl tepki gösterildiğini bir yıldır izliyoruz. Geçtiğimiz yıl içinde, hareketin tüm eylemleri savaş karşıtı eylemlere dönüştü. Antikapitalist hareket hemen hemen hiç fire vermeden, her yerde savaş karşıtı bir hareket halini aldı. On yıl önce Irak'a saldırıldığında, beş yıl önce Sırbistan'a saldırıldığında kitleselleşemeyen savaş karşıtlığı, bu kez, üstelik daha savaş başlamamışken, İtalya, İspanya, İngiltere'de yüz binlerce insanı defalarca sokağa döktü. Washington'da bile, en zor koşullarda, sokağa 30 bin kişi çıktı. Son olarak, 28 Eylül'de Londra'da yürüyen 400 bin kişi İngiltere tarihinin en büyük gösterisini gerçekleştirdi. Aynı gün, İtalya'nın 50'ye yakın kentinde toplam bir buçuk milyon kişi Bush'un savaşına karşı etkinliklere katıldı. Hareketin ağırlık merkezi Kuzey Amerika'dan Avrupa'ya kaymış ve sınav üstün başarıyla geçilmişti. Bu kitabın yayıma hazırlandığı günlerde, Floransa'da gerçekleşecek olan birinci Avrupa Sosyal Forumu'nun ana gösterisinin savaş karşıtı bir gösteri olması kararı alındı.

Antikapitalist hareket, sadece küreselleşmenin olumsuz etkilerine, sadece küreselleşme sürecini şekillendiren ve dayatan uluslararası sermaye kurumlarına, sadece aşırı ekonomik eşitsizliğe ve çevrenin tahrip edilmesine değil, tüm bunlarla birlikte küreselleşmenin askeri yüzüne de karşı durarak, kapitalizm ile savaş arasındaki doğrudan bağlantıyı, küreselleşme ile emperyalizm arasındaki yakın akrabalık ilişkisini kavrayarak gerçek anlamda antikapitalist olduğunu kanıtladı.

Otomatik, kendiliğinden bir süreç değildi elbette bu. Hareket bir yıldır müthiş hararetli, uzun ve çok yönlü tartışmalar yaşıyor. Savaş tartışmasıyla birlikte, doğal olarak, kapitalizmin niye savaşlara yol açtığı, emperyalizmin niteliği, petrol, Filistin sorunu, terörizm, Siyonizm ve daha pek çok konu da hareketin gündemine giriyor. Bir tarafta, hareketin içinde bir süredir önemli bir kalabalık oluşturan sosyal demokrat partiler, en azından önderlik düzeyinde biraz daha tutucu olan, biraz daha kısıtlı bir gündemi savunan ATTAC gibi örgütler ile, öte tarafta, daha kapsamlı bir değişim perspektifine sahip olan sosyalistler arasında tartışmalar sürüyor.

Ama hareket bir yandan tartışırken, bir yandan da dev gösterilerde, yürüyüşlerde birlikte davranmaya, yüz binlerce, milyonlarca kişiyi harekete geçirmeye, radikalize etmeye, muhalifleştirmeye devam ediyor. Floransa'da bunu bir kez daha göreceğiz.

*

Bu kitabın önemli bir kısmını Birleşmiş Milletler eski silah denetçisi Scott Ritter'la yapılmış bir söyleşi oluşturuyor. Ritter, ne savaşa karşı, ne de kapitalizme. Amerikan ordusunda istihbarat subaylığından emekli, eski bir deniz piyadesi. Londra'da 28 Eylül gösterisine konuşmacı olarak katıldıktan sonra The Guardian gazetesinde 7 Ekim günü yazdığı yazıda şöyle diyor: "Bir deniz piyadesi olarak, ABD Anayasası'nı yabancı ve yerli tüm düşmanlardan korumak için yemin ettim. Bu yemini çok ciddiye alıyor ve bu anayasa için canımı feda etmeyi göze alıyorum. Bunu, asker olduğum süre boyunca, Çöl Fırtınası Harekâtı'nda aktif görev almak da dahil olmak üzere kanıtladım. Ben pasifist değilim, ama Başkan Bush'un Irak'la savaşa gitmesine bu kez karşıyım." Ritter, aslen, Bush'un ABD Anayasası'nı ihlal ettiğine inandığı için bu savaşa karşı.

Ritter'ın muhalefeti, içsel bir muhalefet olduğu, sistemin kilit noktalarında bulunmuş bir kişiden geldiği için özellikle çarpıcı, özellikle yararlı. Çarpıcı, çünkü muhalif olması beklenmeyen bir kişi ve görüşlerini normal muhalefet dili kullanmadan ifade ediyor; dolayısıyla, normalde muhalif olması beklenmeyen kişileri etkileme şansı daha fazla.

Yararlı, çünkü Ritter'ın sahip olduğu ve aktardığı bilgiler savaş karşıtlarının, antikapitalist hareketin normalde ulaşamadığı bilgiler. Bu bilgileri kullanmak, mümkün olan en geniş savaş karşıtı hareketi yaratmak, Türkiye hükümetine savaşa katıldığı takdirde iç sorunlar yaşayacağı mesajını vermek bize kalmış.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Sirmen, “Irak'ın Silahları!”, Cumhuriyet, 7 Aralık 2002

Eli kulağındaki Irak Savaşı için Amerikan şahinlerinin en büyük savları, Saddam Hüseyin 'in elinde, biyolojik, kimyasal ve kitle imha silahları olduğudur.

Acaba bunlar gerçekten var mı? Yoksa kurbanını yemeye azmeden kurdun geçersiz bahaneleri mi?

Elimde, bütün okurlarıma salık verebileceğim, Irak'a Savaş - Bush Yönetimi'nin Bilmenizi İstemediği Gerçekler adlı bir kitap var.

Yazar, Irak'ın çok kısa bir tarihçesini verdikten sonra, Körfez Savaşı'na deniz piyadesi olarak katılmış olan eski bir Amerikan subayı, daha sonra da UNSCOM (Birleşmiş Milletler Silah Denetimi Özel Komisyonu) üyesi olan W. Scott Ritter ile 16 - 19 Ağustos tarihleri arasında, yani Bağdat'ın BM Güvenlik Konseyi kararına uyarak silah denetçilerini ülkesine kabul etmesinden önce, yaptığı söyleşiyi naklediyor.

Dilerseniz Irak'ın elindeki silahlarla ilgili söyleşiyi satır başlarıyla verelim.

''PITT - Irak'ın kitle imha silahları var mı?

RITTER - ...Hiç kuşku yok ki Irak, Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararında (687 sayılı kararı kastediyor) belirtilen silahsızlanma yükümlülüklerine tamamen uymuş değil. Ama öte yandan Irak'ın kitle imha yeteneğine sahip silahlarının yüzde 90 - 95'inin yok edildiği tespit edilmiştir...

...Başkan Yardımcısı Irak'ın iki yıl içinde nükleer bomba yapabileceğini söylüyor. Eğer bizim bilmediğimiz bazı şeyler bilmiyorsa boş konuşuyor. Bir şeyler biliyor gibi de görünmüyor, çünkü Başkan Yardımcısı'nı ve Bush Yönetimi'nin diğer yetkililerini sıkıştırırsanız, benim eski patronum Avusturyalı diplomat Richard Buttler (eski UNSCOM Başkanı) ile Saddam'ın bomba imalatçısı olduğu ileri sürülen ve sonra saf değiştiren Iraklı Hıdır Hamza 'nın ifadelerine sarılıyorlar. Tabii bu da doyurucu olmuyor, hele hele elimizde Birleşmiş Milletler'in Irak'a 1991'den 1998'e kadar süren silahsızlandırma kayıtları varken. Bu kayıtlar tartışma götürmez. Belgelenmiştir. Biz nükleer programı ortadan kaldırdık. Irak'ın bunu sil baştan tasarlayabilmesi için istihbarat örgütlerince kolaylıkla tespit edilebilecek faaliyetlere girişmesi gerekir.

PITT -...Irak'ın sözgelimi gaz santrifüj tesislerini, bunların ihtiyaç duyacağı enerji ve yayacağı ısı yüzünden gizleyemeyeceğini mi söylüyorsunuz?

RITTER - Sadece ısı değil. Santrifüj tesisleri pek çok başka frekansın yanı sıra gama ışınları yayar. Bu da tespit edilebilir. Irak'ın bunu saklamasına imkân yoktur. ,

****

PITT - Peki ya kimyasal silahlar?

RITTER - Irak sinirleri etkileyen üç tür kimyasal silah üretti. Bunlar Sarin, Tabun ve VX. Irak ile savaşmaya can atanlar, Amerikalılara karşı kullanılabilecek Sarin ve Tabun sinir gazlarıyla dolu 20.000 bomba başlığından söz ediyorlar. Ne var ki olgular bu iddiaları doğrulamıyor. Sarin ve Tabun'un ömrü beş yıllıktır. Irak bu miktar sinir gazını depolarda gizleyebilmiş olsa bile, şu anda depoda beklediği varsayılanlar zararsız, hiçbir işe yaramaz bir çöp yığınından ibarettir...

PITT - VX gazı daha büyük bir kaygı nedeni değil mi? RITTER - VX gazı farklıdır... Iraklılar bunu önce gizlediler... Sonra geri adım attılar, 'Haklısınız, VX gazını kararlı hale getirdik...' dediler.

...Bütün bunlar sorunların ne kadar çetrefil olduğunu gösteriyor. Irak'ta VX sorununu hâlâ çözemediğimiz açıktır... Size yalan söylenen yerde çalışmanız zor. Ama yalanın etkisinden uzaklaşıp eldeki kanıtlara baktığımızda, yıkılmış bir araştırma geliştirme tesisi, imha edilmiş kimyasal maddeler, imha edilmiş silahlar ve imha edilmiş bir fabrika görüyoruz.

...Irak kararlı VX gazını elinde tutsa bile bugüne kadar etkisi kalmazdı... Asıl soru şu: Irak'ın bugün kitle imha silahı var mı? Kesinlikle yok.

PITT - Peki ya biyolojik silahlar?

RITTER - Tıpkı nükleer ve kimyasal silahlar konusunda olduğu gibi, Irak'ın biyolojik silah kapasitesi hakkında bilmediğimiz çok şey var. Ama bildiğimiz çok şey de var. Aralık 1998 itibariyle Irak'ın elinde biyolojik silahlar olduğuna ve bu yolda çalışmaları sürdürdüklerine dair bir kanıt bulunmadığını söyleyecek kadar bilgimiz var. Aslında elimizde Irak'ın şartlara uyduğuna dair pek çok kanıt bulunuyor.''

İşte iddialar ve bu iddialara karşı Amerikan yurttaşı eski asker bir UNSCOM yetkilisi uzmanın yanıtları.

Daha fazla söze ne hacet!

Devamını görmek için bkz.

Prof. Dr. Altay Gündüz, “Ölüm Taciri ve Irak'a Savaş...”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2002

Bugünlerde ülkemizi yakından ilgilendiren konuları içeren iki kitap okudum: Ölüm Satanlar ( Mehmet Coral , Büke, 2000) ve Irak'a Savaş ( Scott Ritter ve William Rivers Pitt , Metis, 2002). Coral, Amsterdam Üniversitesi ve Lahey Uluslararası Akademisi'nde ekonomi uzmanlığı kazanmış bir araştırmacı. Bu çalışmasını sürdürürken, dünyanın çoğu ülkelerine satış ve dağıtım yapan uluslararası dev organizmaların, özellikle silah üretimi ve satışından beslendiğini fark etmiş ve bu konuyu irdelemeye karar vermiş. ABD'deki üniversite kitaplıklarından, ABD devlet kayıtlarından, uluslararası araştırma kuruluşlarından sağladığı verilerle anılan kitabı yazmış. Scott Ritter ise Amerikan ordusunda istihbarat subaylığından emekli, eski bir deniz piyadesi, Birleşmiş Milletler'in silah denetçiliğini yapmış. Savaşa ve kapitalizme karşı değil ama Başkan Bush 'un Irak'a savaş açmasına karşı. Kitabın büyük bir bölümünü Pitt'in Ritter'le yaptığı bir söyleşi oluşturuyor.

Coral'ın kitabını iki yıl önce notlar alarak okumuştum. Notlardan kimi şöyle: Dünyanın, tartışmasız, bir numaralı silah satıcısı ABD, 1997 rakamlarıyla dünyadaki konvansiyonel silah ticaretinin ulaştığı hacim 23 milyar Amerikan Doları, ABD'nin payı bu rakamın yaklaşık yüzde 60'ı, 13 milyar dolar. ABD'nin müttefiklerinde sakladığı nükleer silahların 1995 yılı için toplamı 480 adet. Bunun 75'i Balıkesir ve İncirlik hava üssünde. ABD'de ''savunma ürünleri'' üreten firma sayısı yaklaşık 1500. Bunların yalnızca yirmisi dışsatım yapıyor. Adları gizli tutulan, ama bilinenlerin bazıları şunlar: United Aircraft, Chrysler, Lockheed, Northrop, Boeing, General Motors, General Electric, ITT, AVCO, IBM... Bunların yanı sıra kimi bankalar bu dışsatıma doğal olarak karışır. Örnekse, First National City Bank, Chase Manhattan Bank gibi. ABD hükümeti yabancı uluslara ilişkin silahları da depo eder. CIA (ABD Merkezi Haber Alma Örgütü), örnekse, bir ülkede düzeni değiştirmek isteyen sol gruplara, komünist kisvesine bürünerek, Rus ya da Çek yapımı silahları verir. Sonra tutucu hükümetin yayın organlarınca, bunun bir komünist işi olduğunu yayar.

ABD Dışişleri, özgür bir ülkenin komünizmin kucağına düşmesine göz yummayacağını söyler. Ardından, dolaylı ya da dolaysız ABD silah satışı ya da yardımı ülkeye girmeye başlar... İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'nin bombaladığı ülkelerin sayısı da 21 (Guardian, Weekly, 28 Kasım 2002). Bu ülkeler şunlar: Çin 1950-3; Kore 1950-3; Guatemala 1954, 60, 67-9; Endonezya 1958; Küba 1959-61; Kongo 1964; Peru 1965; Laos 1964-73; Vietnam 1961-73; Kamboçya 1969-70; Lübnan 1983-4; Grenada 1983; Libya 1986; El Salvador 1980 ve ardışık; Nikaragua 1980 ve ardışık; Panama 1989; Bosna 1995; Sudan 1998; Eski Yugoslavya 1999; Irak 1991-2000'ler; Afganistan 1998, 2001-2. Anlaşılan ABD, canı sıkıldıkça, yönetiminden rahatsız olduğu ülkeleri bombalıyor(!?). En son da Basra'da bir petrol şirketini bombaladı; 4 ölü, 27 yaralı, tümü sivil (Cumhuriyet, 2 Aralık 2002).

Ritter'in Pitt'in sorularına verdiği yanıtların kimileri şunlar: ''ABD Bağdat'ı dize getirmek zorunda; 5 milyon nüfuslu bir kentsel alandan söz ediyoruz... 30.000-40.000 sivil öldüreceğiz. İnanılmaz sayıda sivil can kaybından söz ediyoruz, hayatını kaybedecek on binlerce Irak askeri ve güvenlik görevlisi de var... Biz dünyada herkesten daha etkin şekilde adam öldürebiliriz... Eğer her şey sarpa sarar ve 70.000 Amerikan askeri Irak'ta kuşatma altında, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa, o zaman atom bombası atarız. Bundan şüphe olmasın. Bu, her açıdan kötü bir savaş. Bu savaşta kazanan olmayacak.''

Amerikalı ünlü muhalif Prof. Noam Chomsky de ABD'nin Irak'a karşı savaş girişimi bağlamında şunu söylüyor (Noam Chomsky, Sam Amca Ne İstiyor, Minerva, 2000): ''ABD açıkça şunu söylüyor: Ben ne istersem onu yaparım, başka bir şey beni ilgilendirmez; ne uluslararası hukuk, ne Uluslararası Adalet Divanı, ne Birleşmiş Milletler ne de bölge ülkelerinin ve halklarının görüşleri... Eğer amacıma diplomasi yoluyla ulaşabilirsem, diplomasiye başvururum; yok eğer amacıma ulaşmam için kuvvet kullanmam gerekirse kuvvet kullanırım.'' öte yandan ABD yönetimi, söz konusu savaş için kitle iletişim araçlarını (medyayı) kullanıyor. Aptal kitleleri ''gerekli yanılsamalar'' la aldatarak rızalarını almaya çalışıyor. Önemli ölçüde başarılı da oluyor.

Kısa bir süre önce Irak, var olan silahlarıyla ilgili 12 bin sayfalık bir belgeyi Birleşmiş Milletler silah denetçilerine verdi. Ne var ki bu belge, ABD ve İngiltere hükümetlerinin Irak'a savaş konusundaki kararlılığını etkilemeyecek gibi. Nitekim, bu yazının yazıldığı hafta bir ABD askeri teknik heyeti Irak harekâtında kullanmak istediği havaalanlarımızı incelemek için Türkiye'ye gelecek.

ABD, Kuzey Irak'a geçirmek istediği 60 bin askerden 30 binini Hakkâri'nin güney bölgesine konuşlandırmak istiyor (Cumhuriyet, 17 Aralık 2002). Avrupa Birliği'yse -İngiltere dışında- savaş istemiyor.

Peki bizim deneyimsiz ve devlet adamlığı olgunluğuna ulaşmamış siyasilerden oluşan hükümet ne yapıyor? Ne yapacak, bir yandan AB'ye girmek istiyor ya da öyle gözüküyor; öte yandan kargayı kılavuz alıyor. Kısaca ikilem içinde ya da ikili oynuyor. Türkiye'yi, sonu büyük olasılıkla olumsuz bir serüvene sürüklüyor, görünümünde. Aldanmış olmayı dilemekteyim.

Devamını görmek için bkz.

Arif Gülderen, “Kabahatin çoğu Amerika’da”, Virgül, Sayı 56, Kasım 2002

Bu satırların yazıldığı günlerde ABD’nin Irak’a saldırıp saldırmayacağı belli değildi. Medyada bu konuda tahmin yürütenler oluyordu. Denge hesapları, coğrafi konumlar, petrol rezervleri, askeri taktikler, stratejiler vs. Son birkaç aydır “Saddam ABD’nin saldırı planını sabote ediyor”, “Collin Powel barış yanlısı tutumunu yumuşatabilir” gibi başlıklar okumuştuk gazetelerde. İlgili ilgisiz pek çok köşe yazarı “ABD Irak’a saldırırsa ne olur?”, “Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulursa ne yaparız?” gibi sorulara cevap aradılar. Diyanet İşleri Başkanı’nın, Başbakan’ın verdiği demeçlerden anlaşıldığı kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti savaşa taraftar değildi. Ferahlatıcı bir durum. Bunun medyamızdaki yaratıcı dil oyunlarını törpüleyeceği kesin. Ne var ki hayal gücü büyük ölçüde ABD kurgusuyla beslenen medyamızın Saddam düşmanlığını, ABD yönetiminin ve medyasının terimleriyle sürdüreceği de bir o kadar kesin.

Peki, politik sermayesinin esaslı bir bölümünü Irak’la savaşmaya yatıran Bush yönetimi saldırıya gerekçe olarak neleri göstermektedir? 1. Saddam’ın elinde kitle imha silahları var. 2. Bu silahları El Kaide militanlarına verir. Bu kadarı yeter. ABD halkının çok büyük bir kesimi için Saddam Hüseyin’in El Kaide’ye silah vereceğini işitmek, dünyanın bir bölgesinin yerle bir edilmesine razı olmak için yeter de artar bile. Bu iki soruya evet diye cevap verilseydi, Bush yöntemi Avrupa’nın ve muhtemelen dünyanın büyük bir kısmının desteğini alabilecekti.

ABD’de bu iki soruya da hayır diyenler var. Örneğin, Birleşmiş Milletler adına Irak’ta silah denetçisi olarak yedi yıl görev yapan Scott Ritter. Ritter, ABD Deniz Piyadelerinde görevli subaymış. 1988-90 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde silah denetçisi olarak çalışmış. 1990 Ağustosunda Irak Kuveyt’i işgal ettikten sonra, Deniz Piyadelerinin Irak’a saldırma ihtimalleri üzerine çalışan bir birime atanmış. O yılın sonlarına doğru General Norman Schwartzkopf’un Suudi Arabistan’daki karargâhında SCUD füzelerini izlemekten sorumlu bir istihbarat subayı olarak çalışmış. Körfez Savaşının sonuna kadar, Irak’ın İsrail’e füze saldırısı düzenlemesini engellemekle görevli askeri birimlerde çalışmış. Haziran 1991’de ordudan ayrılmış. Daha sonra Birleşmiş Milletlerin Irak’ta kitle imha silahlarını denetlemek için kurduğu Özel Komisyonda görev almış. Irak’ın kimyasal, biyolojik ve nükleer silah üretim tesislerinin yanı sıra mevcut stoğunun da imha edilişini denetlemek üzere yedi yıl çalışmış. Bush yönetimi Irak’a savaş açmayı kafasına koyalı beri televizyonlarda, gazetelerde ve halka açık toplantılarda, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddialarını bir bir çürütüyor.

ABD’nin kendi halkını ikna etmek için ileri sürdüğü ikinci gerekçe Saddam Hüseyin’in elindeki kitle imha silahlarını El Kaide militanlarına vereceğidir. Bunun da bir yalan olduğunu öğreniyoruz. Çünkü Saddam Hüseyin laik bir liderdir ve El Kaide militanlarının baş destekçisi olan kökten dinci İslami militanlara karşı savaşmıştır.

ABD nefret edermiş gibi göründüğü Saddam Hüseyin’in en büyük destekçisidir aynı zamanda. Körfez Savaşından sonra General Schwartzkopf, Saddam Hüseyin’in helikopterlerinin kendi birliklerinin üstünden uçup Kürtleri ve Şiileri bombalamasına izin verirken, Saddam muhaliflerinin silah depolarına girmesine izin vermedi. Irak’ta Sünni azınlığa dayalı bir iktidarı destekliyor. Tabii böyle bir iktidarın sürmesi aşiret yapılarının ayakta kalmasına bağlı. Kötülük kötülüğü doğuruyor.

Körfez Savaşına doğrudan katılmış, Irak’ta silah denetçisi olarak çalışmış bir ABD’li emekli “üstelik bir zamanlar Cumhuriyetçi Partinin üyesi olmuş” subay, Bush yönetiminin Irak’a savaş açmasına ısrarla karşı çıkıyor: “Bu savaşın galibi olmayacak!”

Bizim medyamızın kelime oyunbazlarının da bu kitabı okumasında yarar var. Hep kötünün yanında yer almak zorunda değiller. Sadece medyabazlar değil!.. Demek büyük devletlerde emekli subaylar yönetime karşı çıkabiliyormuş. (Gerçi onların büyük medyası da Ritter’ı bu karşı çıkışından ötürü hain ilan etmiş durumda. Türkiye’deki medyabazlar tabii ki hain ilan edenlerin safında yer alacaktır. Kötüler hep kötüleri doğuruyor.)

Devamını görmek için bkz.

Ebru Kılıç, “Dünya 'Amerikan kâbusu'ndan kurtulabilecek mi?”, Radikal Kitap Eki, 29 Ekim 2004

ABD, salı günü bir dört yılını daha oğul Bush'un ellerine teslim edip etmeyeceğine karar verecek. Amerikalıların yapacağı seçimin tüm dünya için önemli olduğuna kuşku yok. Ne de olsa geçen dört yılda Bush yönetiminin Amerika'nın dünya liderliğini tescillemek üzere izlediği siyaset, 11 Eylül sonrası safları güçlendirmek amacıyla sarf ettiği "Ya bizim yanımızdasınızdır ya değil" sözünü bir tokat gibi yüzüne patlatırcasına dünyanın dört bir köşesinde Amerikan karşıtlığını canlandırdı. Hemen hepimiz, "Dünyayı babasının çiftliği gibi yönetmeye kalkan şu Teksaslı kovboy, seçmenlerin izniyle sahneden çekilse," diye bekliyoruz. Rakibi John Kerry, ayrıntılı dış politika hedefleri sunmamış, Bush ve ekibinin körüklediği Ortadoğu yangınına nasıl derman olacağını ortaya koymamış olsa dahi. Hatta zamanında, Irak'a savaş için Bush'a yetki verilmesi yönünde oy kullanmış olsa dahi.

Yine de neresinden bakarsak bakalım Bush yönetiminin politikalarıyla büyük katkıda bulunduğu bir alan var: Kitap dünyası. ABD'yi şu veya bu yönüyle mercek altına alan yayınların yanı sıra, Afganistan'dan Irak'a 'ilgilendiği' ülkeler, benimsediği ya da benimsemediği stratejiler, kapitalist küreselleşme ve Washington'ın dünya liderliği hatta imparatorluğu üzerine son dört yılda yayımlanan kitapların sayısında da ciddi bir artış gözleniyor. Washington'ın izlediği dış politikanın elim bir sonucu olarak görülen 11 Eylül saldırılarının, bu saldırıların sorumlusu Kaide ağına, radikal İslamcılığa karşı başlatılan, bir ay geçmeden Afganistan'ın aylar sürecek bir bombardımana tutulmasına varan 'terörle savaş'ın, hızını alamayan Bush yönetiminin çeki düzen hevesiyle Irak'a dalmasının dış politikayı gündelik sohbet konularımızdan biri haline getirdiği malum. Yayınevlerinin de bu sohbetleri kuru sıkı atışlardan azade tutmaya yönelen, gerek ABD'ye gerek yaşadığımız coğrafyaya ilişkin ezberlerimizi bozan bir çaba içinde olmaları da çok sevindirici.

Onlarca kitabın arasında öne çıkanlardan, kitaplıklarımızda muhakkak bulunduralım dediklerimizden biri Metis Yayınları'ndan Kasım 2002'de yayımlanan Irak'a Savaş: Bush Yönetiminin Bilmenizi İstemediği Gerçekler. ABD yönetiminin kitle imha silahlarını bahane ederek Irak'a saldırmasından birkaç ay önce Roni Marguiles'in önsözüyle çıkan bu incecik kitap, gazeteci William R. Pitt'in Irak'a ilişkin sunduğu kısa tarihçenin ardından BM Eski Silah Denetçisi Scott Ritter'la yaptığı bir söyleşiden oluşuyor. ABD yönetimi tarafından neredeyse 'vatan haini' ilan edilen Ritter'ın açıklamaları, dış politikayı yakından takip edenlerin gayet aşina olduğu, hiç de yeni olmayan bilgiler sunuyor. Ancak bu durum kitabın değerinden eksiltmiyor. Birçoğumuz, Saddam yönetiminin kitle imha silahları üretiyor olmasını, savaşın bahanesi olarak görmekte hemfikirsek de, Ritter'ın 1998'de, Irak'ın Körfez Savaşı sonrası konulan yaptırımlara uyumluluğunu denetlemekle görevli UNSCOM'dan (BM Özel Komisyonu) ayrılmasından beri verdiği demeçler, yaptığı açıklamalar, dikkat çektiği noktalarla bu kanaate varmamızda başlıca rol oynayan kişiliklerden biri olduğuna kuşku yok. Pitt'in yaptığı röportajda da, Irak'ın Körfez Savaşı'nı izleyen yıllarda nasıl bir denetim sürecinden geçtiğini, denetimlerin sona erdirildiği 1998'den savaşın başladığı 2003'e dek neden yeni kitle imha silahları üretmiş olamayacağını da ayrıntılarıyla açıklıyor. Birinci elden çok kıymetli bilgiler. 'Antikapitalist Hareket İçin Kılavuzlar' serisinin üçüncü kitabı olan Irak'a Savaş'ın kimilerinin en faydalı bulacağı yönü ise alternatif küreselleşme hareketinde yer alan oluşumların adreslerini sunması.

Türkiyeli uzmanların gözüyle

Dikkat çekici kitaplardan biri de, Irak savaşının bir yılı doldurmasına kısa bir süre kala Ocak 2004'te Ümit Yayıncılık'tan çıkan Kartal'ın Kanat Sesleri: 'ABD Dış Politikasında Yeni Yönelimler ve Dünya'. Prof. Dr. Toktamış Ateş'in derlediği bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ile İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden akademisyenlerin kaleme aldığı makalelerden oluşuyor. Kitap, 'Yeni Cesur Dünya: Uluslararası Sistemin Dönüşümü', 'Günümüz ABD Dış Politikasının Güvenlik Anlayışı: Birkaç Kötü Adam ve Felsefe', 'Amerika ve Dünya: Senden Nefret Etmeyi Seviyorum', 'Siyasi ve Ekonomik Boyutlarıyla ABD'nin Gücü: Hegemonyanın Diyalektiği', 'Irak Harekatı ve Amerika: Çamura Batmanın ABC'si başlıklı beş bölümden oluşuyor. Bölüm başlıklarından da anlaşıldığı gibi ABD'nin son dört yılına odaklanıyor görünse de, makaleler Washington'ın son dört yılda izlediği dış politikayı tarihsel bir perspektife oturtma, bu politikanın izleklerini çıkarma çabasıyla dikkat çekiyor. Halit Kakınç'ın küreselleşme kavramını tartıştığı makaleyle açılan kitap, Deniz Ülke Arıboğan'ın Soğuk Savaş'tan günümüze güvenlik ve barış anlayışlarını incelemesiyle devam ediyor. Ardından, Burak Gülboy'un, 19. yüzyılda dönemin en büyük emperyal gücü İngiltere'nin denizlerde sağladığı üstünlüğe dayalı Pax Britannica'yı incelemesi geliyor. Gülboy'la birlikte, İngiltere'nin 19. yüzyılda emperyal bir güç konumuna yükselip sonra bu konumdan gerileyişine, ABD'nin yükselişine yakından bakıyor, dönemin ABD Başkanı Wilson'ın bu yükselişi taçlandıracak 'Pax Americana'yı hayata geçirme hevesinin hüsrana uğramasına tanıklık ediyoruz. Gülboy, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası sağladığı askeri ve ekonomik üstünlükle, şekillendirdiği yeni düzene 'pax' yakıştırması yapılıp yapılamayacağının tartışmalı olduğunu söyleyerek makalesini noktalıyor. Ahmet K. Han da bizi, yeni muhafazakar ekibin ABD dış politikasına hükmedişini bir komploya bağlayan düşünme biçimlerini sorgulamaya davet ediyor. 11 Eylül'ün neden bir milat olduğundan, ABD iç politikasının derinliklerine uzanan bir makale bu. Ardından Kaan H. Ökten'in ABD'nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni incelemesi geliyor. Sırf bu önemli belgenin çözümlemesi bile bu çalışmaya kitaplıklarımızda yer ayırmamıza yeter. Adil Baktıaya'nın tüm dünyada Amerikan karşıtlığının yükselişini mercek altına aldığı makalesinin ardından, Galip Beygü İsen'le savaşın beraberinde getirdiği önemli sorulardan birine dalıyoruz: Zoraki demokrasi olur mu? İlker Aktükün ise Soğuk Savaş'ın bitimiyle birlikte başgösteren hegemonya bunalımına bizi geri götürerek, bugünü o günlerde baba Bush yönetiminin ortaya attığı Yeni Dünya Düzeni retoriğiyle yeniden okumamızı sağlıyor. Gündüz Fındıkçıoğlu ise ABD'nin siyasi bakışıyla ekonomik durumu arasında paralellikler çizen bir fotoğraf koyuyor önümüze. Galip Beygü İsen'in Amerikan gücünün entelektüel arka planını eleştirdiği makalesinin ardından, kitap en ilginç ve doyurucu çalışmalardan biri olan Ahmet K. Han'ın "Irak savaşı bir petrol savaşıdır" önermesini, ABD'nin petrole bağımlılığını ve petrol piyasalarının durumunu inceleyerek yanlışladığı, savaşın neden çıktığı üzerine bizi biraz daha düşünmeye zorlayan makalesi geliyor. 11 Eylül öncesi ve sonrası ekseninde ABD'yi fotoğraflayan bu makaleler albümü, tarihin önemli bir dönüm noktasında cereyan eden tartışmaları bir kapak altında toplamasıyla dikkati hak ediyor.

Şahinlerin yükselişi

Yeni muhafazakar ekibin yükselişine, Soğuk Savaş sonrası ABD iç siyasetindeki gelişmelere ilişkin daha net bir fotoğraf görmek isteyenler, Los Angeles Times gazetesi muhabirlerinden James Mann'ın İlk Yayınları'ndan çıkan Şahinlerin Yükselişi: Bush'un Savaş Kabinesi'nin Gerçek Hikâyesi başlıklı kitabına müracaat edebilir. Mann'ın Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden (CSIS) aldığı davet üzerine kaleme aldığı bu çalışma, Bush kabinesinin önemli isimlerinin kariyerlerini ayrıntılı bir tarzda, bir macera romanı tadında sunuyor.

Irak savaşının, ABD ile Türkiye ilişkilerindeki gizli gerilim noktalarını açığa çıkardığına şüphe yok. Mustafa Balbay'ın Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan Irak Bataklığında Türk-Amerikan İlişkileri başlıklı kitabı, Irak, özellikle de Kuzey Irak dolayımının Türk-Amerikan ilişkilerinde sebep olduğu iniş çıkışları neredeyse günü gününe diyebileceğimiz bir titizlikle ortaya koyuyor. ABD'nin Türkiye'ye bakışına, nasıl görmek istediğine dair ipuçları sunan bu çalışma, Türkiye'nin sadece Irak üzerinden ABD ile ilişkilerinin değil, bulunduğu coğrafyadaki mevcut yerinin ve ilişkilerinin de bir panoramasını sunuyor. Amerika'nın Türk heyetlerine verdiği Irak brifinglerinin gizli belgeleri, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a geçişini öngören tezkerenin reddi öncesinde ve sonrasında Batı basınında yayımlanan karikatürler, kitabın belgesel niteliğini güçlendiren ekler.

Seçkimizin son sırasında, 1945'ten beri dünya sisteminin başını çeken hegemonik güç Amerika Birleşik Devletleri'nin gerilediğini, 11 Eylül ve sonrasındaki olayların bunun en belirgin kanıtı olduğu tezini savunan bir kitap yer alıyor: Immanuel Wallerstein'ın, Metis'ten Tuncay Birkan'ın çevirisiyle çıkan Amerikan Gücünün Gerileyişi başlıklı kitabı. Wallerstein, "Bana kalırsa 11 Eylül, ABD ile ilgili beş gerçeği dikkatimize sunmuştur: ABD'nin askeri gücünün sınırları, dünyanın geri kalanındaki ABD karşıtı hissiyatın derinliği, 1990'larda yaşanan ekonomik işret meclisinin verdiği akşamdan kalmışlık hissi, Amerikan milliyetçilerinin çelişkili baskıları ve sivil özgürlükler geleneğimizin zayıflığı. Bunların hiçbiri, hayallerimizde yaşattığımız Amerikan rüyasına uymaz.

Bush yönetiminin politikaları da bu çelişkileri şiddetlendirmektedir," diyor. Küreselleşmeden, ırkçılığa, İslam'dan demokrasiye, entellektüellere düşünme biçimlerini ve gerçeklikleri karşı karşıya getiren Wallerstein, dünya sisteminin hiçbir zaman olmadığı kadar insan iradesine, tercihlerimize açık hale geldiğini savunuyor. Bir başka deyişle Irak savaşına giden yolda, ABD'nin köşeye sıkışmış bir kedi gibi oraya buraya pençe atar hale geldiğine, askeri, ekonomik ve siyasi gerçekliklerle ışık tutuyor. Kitabın son bölümü özellikle sola yönelik. Wallerstein, bu bölümde mevcut durumda dünya solunun on dokuzuncu yüzyıl boyunca geliştirdiği stratejiyi eğrisiyle doğrusuyla sorguladıktan sonra, bugünler için bir stratejinin temel çerçevesini çiziyor:

Porto Alegre ruhunu yaygınlaştırın; seçimde savunma taktikleri kullanın; hep daha fazla demokratikleşme için çabalayın; liberal merkezin teorik öncülleri gerçekleştirmesini sağlayın; ırkçılığa karşı olmayı demokrasiyi tanımlayan ölçüt haline getirmeye çalışın; metalaşmadan kurtulma yönünde çalışın; mevcut dünya sisteminden farklı bir şeye geçilen bir geçiş çağında yaşadığımızı her zaman hatırlayın. Kitap kurdunun en merak ettiği şey kitabın sonu, en nefret ettiği şey de sonunun söylenmesidir herhalde. Biz de noktayı, Wallerstein'ın son olarak dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğini sorguladığını çıtlatarak koyalım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.