Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-412-7
13x19.5 cm, 142 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Silah Ticareti Kılavuzu
Özgün adı: The No-Nonsense Guide to the Arms Trade
Çeviri: Hayrullah Doğan
Yayın Yönetmeni: Roni Margulies
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2003

Silahlanma karşıtı mücadelelerin önündeki en önemli engel, bu alandaki bilginin az, erişimin zor ve kısıtlı olmasıdır. Silah ticareti bütün dünyada devletlerin güvenlik gerekçesiyle ayrıntılarını belli ölçülerde kamuoyundan gizli tutmayı tercih ettikleri bir alandır. Ama yine de dünya silah ticaretiyle ilgili birçok sorunun cevabı açık ve net bir şekilde verilebilir, bunlar bir sır değildir. Birçok demokratik ülkede devletin silahlanma harcamaları, parlamentolar ve görevli komisyonlar aracılığıyla kamuoyunun denetimi altındadır.

İşte bu kılavuz, en başta vergi veren yurttaş olmak üzere, silahlanma ve savunma politikalarını değerlendirmek isteyen herkes için kısa, özlü ama anlamlı temel bilgiler içeren bir kaynak... Silahları kimler satıyor? Kimler alıyor? Silah ticaretiyle yoksulluk, insan hakları ve borçlanmanın ilgisi ne? Silahların bedelini gerçekte kimler ödüyor? Silah ticaretinin ne kadarı yasal?

Ve hepsinden önemlisi: Silahlanma karşıtı mücadelelerde ve kampanyalarda başlıca hedefler neler olabilir? Ne yapmalıyız? Ne umabiliriz?

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Roni Margulies
Önsöz, Yvonne Ridley
Giriş
1 Genel Hatlarıyla Küresel Silah Ticareti
2 Çatışmalara Etkisi
3 İnsan Haklarına Etkisi
4 Kalkınmaya Etkisi
5 Silah Ticaretinin Faturasını Gerçekte Kim Ödüyor?
6 Kirli İşler
7 Ölüm Ticareti
8 Canavarı Dizginlemek: Kısıtlamak mı Yasaklamak mı?
Notlar
Kaynakça
Yararlı Adresler
OKUMA PARÇASI

Roni Margulies, Sunuş, "Silah Ticareti ve Küresel Eşitsizlik, Kapitalizm ve Savaş: Bağlantılar Kuran Bir Hareket", s. 7-10

Bu kitap, Irak'a Savaş'tan sonra, bu dizinin savaş hakkındaki ikinci kitabı. Ve sonuncusu olmayacak. Sırada, uzayın silahlandırılması ile, Ronald Reagan'ın Stratejik Savunma Girişimi'ne takılan adı kullanırsak "yıldız savaşları" ile ilgili bir kitap da var (Yıldız Savaşları, Metis, 2003). Büyük olasılıkla başkaları da olacaktır, ama hangileri olacağını belki de George W. Bush tayin edecek. Irak'tan sonra nereye, Suriye'ye mi, İran'a mı, Kuzey Kore'ye mi saldıracaklarını şimdilik bilemiyoruz.

Antikapitalist harekete kılavuzlar sunmayı amaçlayan bir dizinin savaşa, silahlara, silah ticaretine bu kadar yer vermesi tesadüf değil. Yazar, elinizdeki kitabın son paragrafında, Silah Ticareti Kılavuzu'nun silah sektörü ile adaletsiz, eşitsiz ve sömürücü küresel sistemin ne kadar iç içe olduğunu gösterdiğini umuyorum," diyor, "uluslararası silah ticaretini kısıtlamak, hatta tamamen ortadan kaldırmak, dünyamızı herkes için daha adil, eşitlikçi, sağlıklı ve güvenli bir yer yapma çabalarının küçük ama yaşamsal önemde olan bir parçasıdır. Seattle, Prag, Cenova ve başka yerlerdeki protestocularla birlikte silah ticareti karşıtı aktivistler de, daha etkili kampanyalar düzenleyebilmek için, silah sektörüyle küresel adaletsizlik arasındaki bağlantılardan yararlanabilirler."

Hareketin temel özelliklerinden biri, tam da, bağlantılar kuran bir hareket olması. "Hareketlerin hareketi", "kampanyaların kampanyası" olma özelliğini taşıdığı için, başından beri, Seattle'dan bu yana, silah ticaretine karşı kampanya yürütenlerle çevrecileri, Üçüncü Dünya'nın Batı bankalarına borçlarının silinmesi için mücadele edenlerle sendikacıları, Filistin halkıyla dayanışma kampanyacılarıyla devlet hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı çalışanları bir araya getiren ve bütün bu farklı mücadele alanları arasında bağlantı kurabilmelerini sağlayan bir hareket – hem pratik bağlantılar (iletişim, ortak düzenlenen eylemler, ortak tartışmalar), hem de bu pratik bağlantılar sonucunda daha da pekişen teorik bağlantılar. Bu kitapta da belirtildiği gibi, "Silah ticareti karşıtı kampanya... diğer sosyal adalet kaygılarından yalıtılmış olarak düşünülmemelidir ve düşünülemez... Silah ticareti çevre tahribatı, eşitsizlik, göç ve sığınma, toplumsal cinsiyet ve kültürel haklar, özelleştirme ve işçilerin sömürülmesi gibi konularla da yakından bağlantılı."

Bu bağlantıların pek çoğunu görebilmek, anlayabilmek için sosyal bilimci olmak gerekmiyor. Örneğin, Dünya Ticaret Örgütü'nün dayattığı neoliberal yasalarla çevre tahribatı arasındaki, aynı yasalarla dev çokuluslu şirketlerin çıkarları arasındaki, çokuluslu petrol şirketlerinin çıkarlarıyla Afganistan ve Irak'a yapılan saldırılar arasındaki bağlantılar antikapitalist hareketin geniş kitlelerini oluşturan genç kuşak için çok açık. Ve nihayet, bütün bunlarla, üretimin insanların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla değil, kâr amacıyla yapıldığı bir sistem arasındaki bağlantı, hareketin tümü değilse de, çok geniş kesimleri açısından aşikâr.

Silah şirketlerinin kârları ile savaş arasındaki doğrudan ilişkiyi görmek de kolay. Irak'ın 1991'de Birinci Körfez Savaşı sırasında attığı SCUD füzelerini havada patlatan Patriot silahının üreticisi Raytheon şirketi yöneticilerinin, silahların ilk kez başarıyla kullanılması karşısında medyada sevinç ve gururla (ve gözlerinde dolar işaretleri çakarak) boy gösterdiği pek çoğumuzun aklında. Keza, George Bush'un Texaslı bir petrolcü olması, danışmanlarının birçoğunun büyük Amerikan petrol şirketlerinde çalışmış olmaları ve Condoleeza Rice'ın hükümete girmeden önce petrol şirketlerine yaptığı katkılar karşılığında bir süpertankere The Condoleeza Rice adının verilmiş olmasına bakıp Amerika'nın Irak'a saldırmasıyla petrol şirketleri arasında bağlantı kurmak da doğal.

Bağlantıların bazıları ise, belki de o kadar açık değil. Savaşın sadece şu veya bu şirketle, şu veya bu hükümetle değil, bizzat kapitalist sistemin kendisiyle doğrudan ilişkisini kurmak daha karmaşık bir adım. Kapitalizmin, iç içe geçmiş iki rekabet biçiminden oluştuğunu, bunlardan birinin şirketler arasındaki rekabet, diğerinin ise devletler arasındaki jeopolitik rekabet olduğunu ve bunların ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu kavramak, daha teorik, daha siyasi bağlantılar kurmayı gerektiriyor. Sonuç olarak, savaşın petrol şirketlerinin açgözlülüğünden kaynaklandığını düşünmek, çözüm olarak bu şirketlerin yönetici ve tüzüklerinin değiştirilmesini, bu amaçla şirketlerin faaliyetlerini denetleyen yasalar geçirilmesini gündeme getirir. Savaşın kapitalist rekabetten, kapitalist sistemin doğasından kaçınılmaz olarak kaynaklandığını düşünmek ise, bizzat sistemin kendisini değiştirmek gerektiği sonucuna yol açar.

Antikapitalist hareket, bu görüşlerin arasındaki yelpazenin, bir uçta reform ile diğer uçta devrim arasındaki çok çeşitli çözüm önerilerinin tümünü kapsıyor. Hareketin canlılığı, çeşitliliği, dinamizmi tam da bundan kaynaklanıyor zaten.

Örneğin, hareketin önde gelen isimlerinden biri, Fransa'daki Attac'ın kurucu üyelerinden Bernard Cassen, geçen Kasım ayında Floransa'daki Avrupa Sosyal Forumu'nda savaşın tüm diğer konuları gölgede bırakmış olmasından şikâyetçi: "Floransa'da 'Başka Bir Avrupa Mümkün' temasının yanı sıra savaşın da başlıca temalardan biri olacağı konusunda hepimiz anlaşmıştık. Ama sonra baktık ki, yürüyüş için hazırlanan pankartların hepsi savaştan söz ediyor, Avrupa'ya değinmiyordu bile. Forum İtalya'da değil de Fransa'da olsaydı, böyle olmazdı. Savaş gündemde olurdu, ama böylesine saplantılı bir biçimde değil". Bir dahaki Avrupa Sosyal Forumu bu yıl Kasım ayında Paris'te yapılacağına göre, hareketin içindeki bu tartışma devam edecek kuşkusuz.

Benzer bir tartışma, yine hareketin öncü isimlerinden biri olan Naomi Klein'ın Arjantin'den yazdığı bir yazının da arkaplanını oluşturuyor. Latin Amerika'da yoksul halkın hem açlık ve sefalete hem devlet baskısına karşı zaten günlük hayatın her anında savaş verdiğini çarpıcı ayrıntılarıyla anlatan Klein, "Irak'a karşı uygulanan şiddet, Arjantin veya Güney Afrika gibi ülkelerde piyasaların açılması ve borç ödemelerinin aksamadan sürdürülmesi için uygulanan şiddetin aşırı bir biçimidir sadece. Günlük hayatın savaş gibi olduğu yerlerde, barış aktivistleri bu vahşete karşı militanca mücadele edenlerdir," diyor. Kuşkusuz doğrudur bu. Ama Klein'ın günlük mücadeleyi, aylardır özellikle Avrupa'yı kasıp kavuran savaş karşıtı kampanyanın önüne çıkaran iması en temel bağlantıyı gözden kaçırıyor: Dünyanın en büyük kapitalist gücü, Irak'a sadece küresel hegemonyasını pekiştirmek ve enerji kaynakları üzerindeki denetimini sağlamlaştırmak için değil, aynı zamanda neoliberal ekonomik siyasetlerini dünyanın her yanına dayatmayı kolaylaştırabilmek için saldırdı. Amerika'nın Irak'ta kazanacağı bir zafer, neoliberalizme karşı direnişin en yüksek olduğu Latin Amerika'da da daha saldırgan olmasına yol açacaktır. "Akıllı bombaların", B-52 uçaklarının askeri zaferi, dünyanın her yanında eşitsizliğe, yoksulluğa ve açlığa karşı mücadeleyi biraz daha zorlaştıracaktır.

Antikapitalist hareket bir yandan bütün bunları tartışırken, bir yandan da, 11 Eylül'ü izleyen çok kısa bir duraklamanın ardından ve hemen hemen hiç fire vermeden, savaş karşıtı bir harekete dönüştü. 15 Şubat 2003, kuşkuya hiç yer bırakmayacak şekilde, dünya tarihinin en kitlesel, en yaygın direniş günü oldu. Irak'a saldırının başladığı 20 Mart günü, saldırıyı başlatan ülkeler de dahil olmak üzere, tüm dünyada kitlesel protestolara sahne oldu. Tarihte hiçbir savaş, daha başlamadan önce bu şekilde protesto edilmemiş, hiçbir savaşın başladığı gün aynı zamanda bir uluslararası protesto günü olmamıştır.

Antikapitalist hareket, 11 Eylül 2001 ile 20 Mart 2003 arasında, silah ticaretiyle yoksulluk, petrol şirketleriyle küresel eşitsizlik, savaş ile kapitalizm arasındaki bağlantıları kavradığını gösterdi. Ve olgunluğunu kanıtladı.

Devamını görmek için bkz.

Yvonne Ridley, "Önsöz", s. 11-12

11 Eylül 2001'den bu yana kendimi barış ve adalet için çalışmaya adadım. Bu süre zarfında, Amerika ve Britanya'nın da aralarında bulunduğu birçok ülke bombalar yağdırmakla ve yeni savaşlara hazırlık yapmakla meşguldü. Kara mayınları yüzünden kollarını, bacaklarını kaybetmiş birçok Afganlıyla görüştüm. Bu insanların yanlış zamanda yanlış yerde bulunmaktan başka bir suçları yoktu.

Ailelerini beslemek için tarlalarını sürmek isteyen, ama ölümcül misket bombaları yüzünden bunu yapamayan acılı Afgan çiftçilerle konuştum. Misket bombaları sarı kutular şeklindeydi ve ABD'nin attığı, ülkenin açlık çeken halkının İslam'a aykırı olduğunu düşündüğü fıstık jölesiyle ve başka yiyeceklerle dolu sarı kutularla aynı bölgeye atılmıştı.

İşim gereği Filistin'de, yıkılmış Ramallah ve Nablus şehirlerinde de bulundum. Mayıs 2002'de, silah gücünün silahsız insanların yaşadığı Cenin mülteci kampını yerle bir edişine tanıklık ettim. İsrailliler 13 bin savunmasız Filistinlinin yaşadığı Cenin'e F-16 savaş uçaklarından bombalar attılar, Apache saldırı helikopterlerinden füzeler gönderdiler, tanklarla evleri ateşe tuttular ve tahrip ettiler. Cenin'deki kaos ve katliamı arkamda bırakarak ayrılırken insanlar hâlâ binaların enkazlarını kazıyor, yakınlarını bulmaya çalışıyorlardı.

Bütün dünya, Keşmir yüzünden çekişen, ikisi de nükleer silahlara sahip olan Pakistan ve Hindistan arasındaki gerilimin yükselmesini kaygıyla izliyor. Ama benim için belki de en sarsıcı görüntü, 1991'deki Körfez Savaşı'nda El Amiraye sığınağında öldürülen 408 Iraklı kadın ve çocuktu. Metal tavana yapışan minik parmakların görüntüsü hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmeyecek.

Birçok kişinin demokratik biçimde seçilmediğine inandığı

George W. Bush, Irak'a saldıracağını, çünkü hiç kimsenin seçmediği Saddam Hüseyin'i iktidardan indirmek istediğini söylüyor. Böyle bir savaş, yeni bombalar, yeni silahlar, boş yere yeni ölümler demek.

Tüm bu vahşetlerin ortak bir noktası var. Hepsi de dünyanın dört bir yanında üretilen ölümcül silahlarla gerçekleştiriliyor. Öfkeyle ateşlenen silahlar, ne korkunçtur ki çoğu zaman masum sivilleri hedef alıyor. Siyasetçiler ve ordu yetkilileri "ikincil hasar" gibi çirkin bir biçimde yumuşatılmış ifadelerle bu üzücü istatistiklerin göz ardı edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Bir yandan timsah gözyaşları dökerlerken bir yandan da dur durak bilmeyen savaş makinesini beslemek için silah almayı ve satmayı sürdürüyorlar. Birçok silah anlaşmasının tamamıyla yasal ve kurallara uygun olduğu söyleniyor, ama Gideon Burrows bu kitapta paralel bir evrende aynı anda sürüp giden yasadışı silah piyasasında yaşanan çirkin oyunları da ortaya çıkarıyor.

Kitapta, silahların tedarikçiyle alıcı arasındaki siyasi ilişkilerden daha uzun ömürlü olduğu Afganistan örneği gibi bazı çarpıcı ironilere de yer verilmiş (tedarikçi CIA, alıcı Usame bin Ladin).

Silah Ticareti Kılavuzu, bu ticaretin işleyişine ve silahların anlaşmalar sona erdikten sonra da nasıl kullanılabildiğine ilişkin ürpertici bilgiler sunuyor.

* Yvonne Ridley, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra İngiltere'nin Sunday Express ve Daily Express gazeteleri için muhabirlik yapmak üzere gittiği Pakistan'da Afganistan'daki Taliban güçleri tarafından tutsak alındı.

Devamını görmek için bkz.

Giriş, s. 13-14

Çoğu kişi 11 Eylül 2001'de, teröristlerin uçaklarla Dünya Ticaret Merkezi'ne ve Pentagon'a çarptıklarını nerede öğrendiğini hatırlayacaktır. Ben o sırada, bin kadar kişiyle birlikte, Londra'nın güneyinde, Britanya topraklarında gerçekleştirilen en büyük silah fuarı olan Uluslararası Savunma Sistemleri Teçhizatı Fuarı'nın (DSEi) önünde bir protesto eylemindeydim.

Akşama doğru polisler bize bir saygı ifadesi olarak haftanın geri kalan kısmında eylemimizi iptal edip etmeyeceğimizi sordular. İçlerinden biri bana, olaylardan sonra hâlâ orada olduğumuz için "ruh hastası" olduğumuzu söyledi. Biz de silah fuarının durdurulup durdurulmayacağını sorduk; olaylardan sonra dünyanın çeşitli yerlerindeki birçok etkinlik iptal edilmişti.

DSEi 2001 iptal edilmedi. ABD, İsrail ve 14 farklı Arap ülkesinden alıcılar yoğun koruma önlemlerinin alındığı fuar merkezinde hep birlikte tüfekler, bombalar, elektronik silah aksamı, antitank mayınlar, misket bombaları, savaş uçakları, tanklar ve sayılamayacak kadar çok çeşitte başka silahlar aldılar. Can düşmanları birbirlerine karşı kullanacakları silahları hep beraber satın aldılar.

Bu girişi yazdığım günün sabahı, dünyanın en büyük silah şirketlerinden BAE Systems'ın yıllık genel kuruluna katıldım. Tek bir "sembolik" hissem olduğu için genel kurula katılmaya hak kazanmıştım. Tıka basa kahve içip bisküvi yedikten sonra lüks konferans salonuna alındık ve BAE'nin ne kadar başarılı, toplumsal sorumluluklarının ne kadar bilincinde bir şirket olduğuna dair bitmez tükenmez nutuklar dinledik.

Yönetim kuruluna insan hakları, çatışmalar, üçüncü dünyanın borçları ve kalkınma, rüşvet ve yolsuzluk, siyasi etkiler ve devlet desteklerinin adaletsiz dağılımı gibi konularda sorular yönelttik; silah ticaretinin 11 Eylül saldırılarına yol açan koşulları yaratmakta rolü olup olmadığını sorduk. Çoğu ölüm-kalım meselelerine ilişkin olan tüm bu sorular göz ardı edildi, duymazdan gelindi veya yanıltıcı ve saçma cevaplarla geçiştirildi. Günümüzde silah ticareti iyi niyetli ve saygın bir görüntüye sahip, ama gerçekte her zaman olduğu kadar karanlık, gizli kapaklı ve ahlakdışı.

Silah Ticareti Kılavuzu bu soruların geri planını sergilemek, bazı soruları cevaplamak ve aktivistler veya başka kişiler için, dünyanın farklı yerlerinden silah şirketlerine, hükümetlere ve ordulara sorulacak başka sorulara malzeme sağlamak amacıyla yazıldı. Bu bir ders kitabı değil, duygusal bir kitap. Amacım bilgilerin yayılması ve gelecekteki kampanyalarda kullanılabilmesi.

Küreselleşme nedeniyle artık çok küçülen dünyada silah şirketleri bazı ülkelerden bile daha büyük hale geldi. Baskımızı sürdüreceksek biz aktivistlerin yanıtı da benzer şekilde olmalı; şiddete başvurmadan barış, adalet ve daha hakkaniyetli bir dünya için çalışan diğer hareketlerle, kampanyalarla ve bireylerle bağlantı kurmalıyız.

"Bunun ne anlamı var?" diye soran herkese aynı cevabı veriyorum: Bu sorunların üstüne gitmeliyiz, yoksa bundan sonra ne olacağını hiç kimse bilemez. Aktivistler silah satışlarının kısıtlanması ve dünyanın daha adil ve istikrarlı bir yer olması için mücadele etmezlerse, kim bilir daha kaç Tiananmen Meydanı'yla, Doğu Timor'la, Kongo'yla karşılaşırız.

Silah şirketlerinin "biz satmazsak başka birileri satacak" şeklindeki eski ve zayıf savını kendimize uyarlarsak, biz sorgulamaya, karşı çıkmaya, doğrudan eyleme, protestoya ve siyasi lobiye devam etmezsek başka birileri bunu yapacak mı?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.