Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-413-4
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Paul Virilio diğer kitapları
Hız ve Politika, 1998
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Enformasyon Bombası
Özgün adı: La bombe informatique
Çeviri: İ. Kaya Şahin
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2003

"Bundan böyle, ne kadar HAYIR derseniz deyin, EVET anlaşılacaktır."

Etik sınırları zorlayan, gitgide askerileşen, bilincini kaybetmiş bir bilim – bütün kürenin üzerine yayılan bir tele-gözetim ve denetim – seyreden, ama okuma yazma bilmeyen insan kitleleri – kültür sanat bahaneli pornografi – insan bedeninin yeni bir sömürgeciliğin odağı haline gelişi – çocuksuluğun hâkim olduğu bir kültür – uluslararası barışı parçalamaya yetenekli bir enformasyon bombası – yığınların içine sürüklendiği bir tekno-kült – siyasetin top modelleri – rekabet hırsıyla yaratılmış bir uzay çöplüğü – çocuk işçiler, kayıp çocuklar, çocuk-askerler – benzersiz bir ideolojik bulaşma olgusu olarak Internet – yeni iletişim teknolojileriyle kültürün başat öğesi haline gelen reklamcılık ve bir girişimcilik tekniği olarak seks-kültür-reklam kutsal üçlüsü...

Bütün bunlara HAYIR diyebilen binlerce insan var, ama onlar EVET anlamaya devam ediyorlar...

OKUMA PARÇASI

Bölüm III, "ABD'ye dair", s. 23-30

Bill Clinton 20 Ocak 1997 tarihli ilk başkanlık konuşmasında şu görüşü bir kez daha dile getirdi: "Geçen yüzyıl bir Amerikan yüzyılı oldu, önümüzdeki yüzyıl daha da büyük bir ölçüde Amerikan yüzyılı olacaktır... ABD yalnızca demokrasilerden oluşan bir dünyanın liderliğini yapacaktır..." Öte yandan başkan aynı konuşmasında, yıpranmış bir Amerikan modelinden, önlem alınmaması durumunda büyük bir siyasi faciaya sürüklenecek olan paramparça ve yıkıntı halinde bir demokrasiden de bahsediyordu.

Bu durumda dünyanın Amerikanlaşmasından mı yoksa tüm gezegene yayılan sözde bir Üçüncü Dünyacılık'ın karmaşalarının yaygınlaşmasından mı söz etmek gerekir acaba? Aslında her şeyden önce bir Amerikan yüzyılının, hatta Amerika'nın ne olduğunu sormak gerekir.

Ray D. Bradbury Amerika'nın ne olduğu sorusuna şu cevabı verirdi: "Amerika Rembrandt ve Walt Disney'dir." Ancak kısa süre önce Bill Gates ("get wired" –bağlanın– diyen adam) yaptığı ufak tefek tasarrufları değerlendirmek istediğinde satın aldığı şey bir Rembrandt değil, Leonardo da Vinci'nin Codex Leicester elyazması oldu... Bunun nedeni belki de ABD'nin en nihayetinde Hollandalı, Alman, Rus, Hispanik veya WASP'dan ziyade İtalyan olmasıdır. Herkesin bildiği gibi Amerika Floransalı gemici Amerigo Vespucci ve Cenovalı Cristoforo Colombo tarafından 15. yüzyılın sonlarına doğru icat edilmiştir. Aynı dönemde başka İtalyanlar, örneğin Cenovalı Leon Battista Alberti, Batı'ya perspektiften görme'yi öğretiyorlardı.

Bu nedenle ABD'de Batı'ya hücumun the ever changing skyline'ı, o sürekli değişen ufuk çizgisi, İtalyan Rönesansı'nın ufuk çizgisidir, kaçış noktasıdır. Perspectiva kelimesinin, tam olarak bir şeyin içinden öteyi görmek anlamına gelen bu kelimenin işaret ettiği şey budur. Amerikan ütopyasının asıl kahramanı kovboy ya da asker değil, öncüdür, bedenini bakışının ulaştığı yere taşıyan pathfinder'dır(1) – iz sürücüdür, izcidir.

Bu öncü, mekânı "insanlığın göçler tarihinde nadir rastlanan bir açgözlülükle" mideye indirmeden önce, gözleriyle yiyip yutmuştur. Amerika'da her şey bakışın açgözlülüğüyle başlar ve biter.

Tarihçi Frederick J. Turner 1894'te şöyle yazıyordu: "Amerikan gelişmesi sınır boyunun sürekli olarak değişmesiyle beslenen daimi bir yeniden başlama hali oldu. Bu sürekli yeniden doğuş, Amerikan hayatının bu akışkanlığı Amerikan karakterinin temel güçlerini sağlayan şeydir. ... sınır, etkili bir Amerikalılaştırmanın en hızlı çizgisidir ... çöl koloninin efendisidir." Biz eski Avrupalılar bugün bile kendi coğrafi konumunun herhangi bir sürekli stratejik değerini reddeden bir devletin barış ve huzur içinde olabilmesini, insansız bir ufuk çizgisine doğru tüm gücüyle yol alan ve bir dizi sanal güzergâhtan oluşan bir ulusun varolmasını tasavvur etmekte zorlanırız.

Başlangıçtan bugüne Amerikan devletinin sınırları sabit olmamıştır, çünkü bu sınırlar siyasi değil astronomiktir: Avrupa'dan yola çıkan filoların Batı'ya, Japonya ve Çin'e uzanan yolda Yeni Dünya'yı keşfetmelerinin nedeni dünyanın yuvarlak olmasıdır.

Yine dünyanın yuvarlak olması nedeniyledir ki öncülerin sürekli değişen ufuk çizgisi'ne hiçbir zaman ulaşılamaz, kendisine doğru ilerledikçe bu çizgi elden kaçar ve geriler... Bu çizgi yalnızca bir yemdir, sönüp giden bir optik yanılsamadır, bir görünüm değil bir görünüm-ötesidir.

Hiçbir yerde ve her yerde, burada ve başka yerde, ne içeride ne de dışarıda: ABD o döneme kadar adı olmayan bir şeydi, antik kolonilerin ötesiydi, off shore, kıyı ötesi, bir ulustu. Amerika'nın eski diyasporalarla veya bozkırda hızla yol alırken geri dönüş yolunu bulabilmek için çevresini gözlemleyen eski çağlar göçebesinin göçleriyle hiçbir gerçek ilişkisi yoktur. Amerika geri dönüşsüzlüğün ve tek yönlü gidişin ülkesidir; özgürlük, ilerleme ve modernlik fikirlerine bağlı bitişsiz bir yarışın tekinsiz bir karışımıdır.

Turner ünlü analizini sonuçlandırırken yine de şu gerçeğe değinmek zorunda kalmıştı: "Amerika'nın keşfinden 500 yıl sonra bugün Batı'daki sınıra varılmıştır. Bizler bugün tarihimizin ilk bölümünün sonuna doğru yol alıyoruz."

Böylece ABD tarihinin fütürist perspektifi sona eriyor, bu perspektif kıtanın sınırında, Pasifik'in ufuk çizgisinde durmuşa benziyordu.

İşte bu nedenle, Bill Clinton'un ilk konuşmasında bahsettiği Amerikan yüzyılının eşiğinde, ABD açlığını doyuramamış bir haldeydi. Bu açlık arazi açlığı değil güzergâh açlığıdır, hareket oburluğunun ortaya konmasıdır, Amerikalı olmayı sürdürmek için hareket etmeyi sürdürmektir.

*

Geçenlerde bir gün Francis Ford Coppola'ya kötü Amerikan sinemasının her şeye rağmen neden tüm dünyada insanları hayal etmeye sürükleyebildiği soruldu. İtalyan-Amerikalı film yönetmeninin yanıtı şu oldu: "İnsanları hayal kurmaya sevkeden şey filmler değil, kendisi büyük bir Hollywood haline gelen Amerika'dır."

Nitekim öyle filmler vardır ki insan bu filmleri üç boyutlu zannettiği için filmlerin içine girme ihtiyacı hisseder...

Bundan önce Lumière Kardeşler dünyanın dört köşesine sinemacı-muhabirler yollayarak daha 19. yüzyılın son yıllarında sinemanın insanın görme yetisinin bir ikamesi olduğunu, retinaya düşen imgelerin yarattığı yanılsama sayesinde ZAMAN ile oynamanın yanında gerçek MEKÂN'ın mesafeleri ve boyutları ile de oynadığını herkese göstermişlerdi. Sinema gerçekten de siz hareket etmeseniz de bakışınızı hareketlendirebilen YENİ BİR ENERJİ'ydi.

Napoléon Bonaparte "Önce gözlere hitap etmelidir," diyordu. Amerika'nın sözde demokrasisinin itici gücü olan sürekli değişen ufuk çizgisi'nin arızalandığı şu dönemde, perspectiva'ya tâbi olan Amerika'nın –Amerika için "durmak ölmek demektir"– bu sahte hareket tekniğinden ne gibi kazançlar sağlayacağı ortadadır.

Başkan William McKinley bu durumu daha görevine başlarken ortaya koymuştu: "Amerikan halkı geriye gitmek istemiyor!"

Çözüm kendi kendine çıkacaktır ortaya bu durumda: yalana karşı yalan, yanılsamaya karşı yanılsama, motora karşı motor. Neden olmasın ki?

Eğer kendisine doğru gidilecek bir ufuk yoksa artık, sahte ufuklar, ikame ufukları icat edilecektir.

Amerikan halkı tatmin olacak, geriye gitmeyecek, öteye doğru hareket etmeyi sürdürecektir.

Yine McKinley, "Amerikan halkının beni seçmesinin nedeni sınai bir ulus olmak istemesidir," diyordu.

"Amerikan tarihinin ikinci bölümü" yalnızca kıtanın Doğu kesiminde, üretim hattı üzerinde çalışmanın 1914 civarında Ford fabrikalarında ilk defa kullanıldığı Detroit'te, makina fabrikalarında değil, kıtanın Batı'sında da başladı. Soyadı Wilcox olan bir zat 1903 yılında Kaliforniya eyaletinde 700 kişinin yaşadığı bir bölgeyi HOLLYWOOD adıyla kaydettirdi. Bu yerleşime Hollywood adını veren bayan Wilcox, bunun nedeninin "çobanpüskülünün (holly) uğurlu gelmesi" olduğunu söylüyordu.

Amerikan ulusu Los Angeles'ın bu merkezden uzak mahallesinde bitimsiz yarışını, geri dönüşşüz yolculuğunu başka araçlarla devam ettirecekti: westernler, trail-movies, road-movies, güldürüler, müzikaller. Yakın zamanda çekilen Speed (Hız) adlı seri filmlere kadar uzanan bu liste, bütün bu hızlanım sineması "hakiki bir Amerikanlaşma'ya" mümkün olabilecek en büyük hızı kazandıracaktı.

O dönemde Sovyet sinemasından farklı olarak Amerikan sinemasının devletleştirilmesi söz konusu olmadıysa da, bu durum Hollywood'un yüksek bir siyasal ve ideolojik gözetim altında yaşadığı gerçeğini değiştirmez: 20'li yılların sansür kralı Will Hays, William Randolph Hearst'ün her şeye kadir basını, yüksek rütbeli polis görevlileri, ordunun etkili mensupları, sivil kuruluşlar ve dini gruplar, son olarak da 50'li yılların tekinsiz havası, McCarthycilik'in kara yılları.

1936'da Blaise Cendrars çeşitli çabalardan sonra Amerikan endüstriyel sinemasının bir kaleyi andıran stüdyolarına sızmayı başardığında ülkenin geri kalanında olduğu gibi orada da bir aldatmanın sürdüğünü sezinlemişti: "Ne güzel şaka!" diye yazar Cendrars, "burada, bu demokraside kimi aldatmaya çalışıyorlar ki, egemenliği elinde bulunduran halkı değilse kimi?"

*

Bireyciliği üreten, "karmaşık toplumları ortadan kaldıran ve ailelerin (hayatta kalmayı başaran grupların) lehine bir antisosyallik doğrultusunda gelişen" bir "sınır etkisi"nden söz eden Turner'ın analizini kabul edecek olursak, bu "Amerikan yüzyıl sonu" döneminde gördüğümüz toplumsal çöküşü, genelleşmiş siyasal yıkımı da sahte sınır etkilerini aşırı doz raddesinde çoğaltan endüstriyel sinema yaratmış demektir.

Yirmili yılların Hollywood'u ile başlayan şey aslında sanayi sonrası dönemdi, dünyanın gerçeksizleşmesi felaketiydi. Dönemin yönetenleri açısından Batı'ya doğru hücum belirsiz bir Western'den, göz yanılsamasından ibaret bir sınırdan ibaretken, bu optik yanılsama tarafından istismar edilen göçmenler Pasifik'e doğru kitlesel olarak akmayı sürdürüyorlardı.

Öyle ki 1930'lu yılların başında Kaliforniya eyaleti bu insan selinin altında boğulmamak için kendini Birlik'ten yalıtmak durumunda kaldı. Eyaletin çevresi blockade denilen bir kapama sistemiyle çevrildi, üç polis tümeni artık iç sınırlar haline gelmiş olan Oregon, Arizona ve Montana sınırlarını gözetmekle görevlendirildi. "Amerikalı işsizlerin ekmeğini yemeğe gelen" Meksikalılar'a yönelik devasa tasfiyeleri ve sert sınırdışıları da unutmamak gerekir. Yerliler, işsizler, farklı ırklardan insanlar, yalnız kadınlar, terk edilmiş çocuklar, hastalar, hastalık taşıyan kimseler çöldeki kamplara atılarak acımasızca bastırıldı ve yalıtıldı, bu süreçte tıbbi uygulamalar ile toplumsal ve ırksal düşünceler iç içe geçti.

O dönem öyle büyük ve şanlı bir dönemdir ki, Wall Street'in 1929'daki çöküşünün ardından Amerikan halkının yüzde ellisi yoksulluk sınırına yakın bir noktaya gelmiş, nüfusun yüzde kırkı ancak asgari bir sağlık hizmetinden yararlanabilir olmuş, işşiz sayısı 18 ila 28 milyonu bulmuştu. Elbette bu ABD'ye özgü bir başka "büyüme krizi"ydi. Ancak bu defasında ABD'liler kendileri için artık çok küçük hale gelen dünyayı da bu krize sürüklemişlerdi.

Nihayet krizin ardından bir teknokratlar hükümeti, Franklin Delano Roosevelt'in New Deal politikası geldi. Roosevelt'e "yeni Musa" deniliyordu, çünkü Roosevelt "halkını yoksulluğun çölünden kurtarmıştı"... Elbette bu kurtarma ancak Roosevelt'in 1943'te Casablanca toplantısında ABD'yi yeni bir bütüncül savaş'a sürüklemesine kadar sürebildi.

*

Berlusconi, akıllardan kolayca çıkmayacak İtalyan usulü seçim kampanyasında "Televizyonu sevmeyen Amerika'yı da sevmiyordur!" diye iddia etmişti. Geçmişte bu ifade sinemadan hoşlanmayanlar için kullanılabilirdi. Bugün ise aynı ifade Internetten veya geleceğin enformasyon otoyollarından hoşlanmayanlar, tekno-kültürün metafizikçilerinin hezeyanlarına körlemesine inanmayı doğru bulmayanlar için söylenmektedir.

Batı Yakası'nın gurularından biri bize şöyle seslenmektedir: "Siber döneme girerken halkın bir bölümünün kendi kaderiyle başbaşa bırakılacağı doğrudur ama tekno bizim kaderimizdir. Yüksek teknolojili aletlerin bugün bize tanıdıkları özgürlük onların potansiyeline EVET diyebilmektir."

Öte yandan bugün karşımızda duran asıl sorun geleceği haber verilen bu "daha da Amerikan" yüzyıla HAYIR deme özgürlüğüne sahip olup olmadığımızdır. Perspectiva'nın ve görünüm-ötesinin Amerikası'nın altmış altı yıldan bu yana kurageldiği nihilist söyleme HAYIR deme özgürlüğüne sahip olup olmadığımızdır... "Siber yeni bir kıtadır, Siber fazladan bir gerçekliktir, Siber bireylerden oluşan bir toplumu yansıtmak zorundadır, Siber evrenseldir, bir sorumlusu ve başı yoktur."(2)

Bu arada Bill Gates satın aldığı Codex'i büyük bir mutlulukla Paris'teki Luxembourg Müzesi'nde sergiliyordu. Vinci' nin meşhur gelecek tasavvurları arasında dünyanın sonunun su baskınlarıyla gelişini gösteren bir betimleme vardır. İtalyan usta belki de bir parça yanılmıştı. Dünyanın sonu su baskınlarıyla değil, ses ve görüntü dalgalarıyla gelecektir belki de.

Notlar


(1) Bu deyiş "yapay tırmanış"ın mucitlerinden biri olan Gaston Rébuffat'ya ait. Yukarı
(2) Bu sözler 1996-97'de Cannes'da düzenlenen Salon du Milia toplantılarındaki konuşmacıların sözlerinden, özellikle de Electronic Frontier Foundation'ın yöneticisi John Perry Barlow'un söylediklerinden alınmıştır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Tüleylioğlu, "Dehşetin Dengesi, Bilginin Trajedisi", Milliyet Sanat, Kasım 2003

Paul Virilio, Enformasyon Bombası adlı kitabında, çağımızı çeşitli biçimlere sokmaya çalışan küreselleşmeyi temel alarak, saf teknolojiden tekno-kültüre, daha sonra da totaliter bir tekno-kült'e kayışın trajik yazgısına tanıklık ediyor. Modern bilimin felsefesinin temellerinden uzaklaştığını ve farklı yollara saptığını söyleyen yazar, silahlanma yarışına alet olan bilimin bugün artık yalnızca sınır performanslar peşinde koştuğunu, bunu yaparken de insanlığa faydalı, tutarlı bir şey keşfetme çabasını da bir kenara bıraktığını belirtiyor. Çünkü ona göre, modern bilim giderek tekno-bilim haline dönüşüyor. Böylece bilim, kendi çöküşünü hazırlarken bir yozlaşmaya doğru da sürükleniyor; kendi sözde gelişmelerinin aşırılığı içinde kayboluyor ve artık kaydedilen ilerlemenin azlığı ya da çokluğuyla değil, yol açtığı teknik facialarla anılıyor. Yazar, bu durumu "aşırılık bilimi" olarak niteliyor ve bunun her tür bilimin tamamen ortadan kalkması gibi, hesaplanmayacak kadar büyük bir risk aldığını, tüm nesnel gerçekliği reddeden, ansiklopedik değil, sibernetik bir bilgi türü ortaya çıktığını iddia ediyor.

Paul Virilio, bugün hiç durmadan yinelenen küreselleşme teriminin altında nelerin yattığını araştırıyor. Yaşadığımız yüzyılın, iddia edilenin aksine "imgenin" yüzyılı değil optiğin, özellikle de optik yanılsamanın yüzyılı olduğunu ortaya koyuyor. Ona göre, dalgaların sınır-hızlarının kullanılması sayesinde canlı yayının, "doğrudan"ın belirişi, bildiğimiz televizyonu uzaktan görmeyi bir büyük gezegen optiği haline getirmiş. Yerelliği dışlayan küreselleşme ise, yalnızca "ulusal" değil, "toplumsal" kimliğin de doğasını etkiliyor, ulus devletten çok kentin kendisini ve ulusların jeopolitikasını sorguluyor. Bunun sonucunda bilgisayar ekranı, çeşitli verileri almaya değil küreselleşmenin ufkunu, küreselleşmenin giderek hızlanan sanallaşmasının mekânını seyretmeye yarar bir pencere haline dönüşüyor. Klasik afişlemelerle, radyo ve televizyon programlarının akışı içinde verilen reklamlarla yetinmeyen küresel reklamcılık bu arada birer teleaktör ve telemüşteri haline gelen televizyon izleyicilerine kendi "ortam"ını dayatmak istiyor. Hiçbir şey gerçekleşemiyor, her şey geçiyor. Geçmişte bir araya getiren ve yakınlaştıran şeylerin yerini bugün uzaklaştırılan, dışlayan, reddeden, bölen alıyor.

Amerikan reklamcılarının planına göre dünyanın bütün büyük şehirleri birkaç saat içinde aynı afişle baştan aşağı donatılacak. Böylece insanlar kendi isteklerine rağmen, kendilerine sunulan değil dayatılan şeyi görmek zorunda kalacaklar. Oysa bu, enformasyon tekniklerinin insafına bırakılmış, yabancı ve edepsiz hale getirilmiş bir dünyanın içeriden sömürgeleştirilmesi demek. Yalana karşı yalan, yanılsamaya karşı yanılsama, motora karşı motor çözümünü benimsemiş olan ABD'nin bu açlığı, arazi açlığı değil, güzergâh açlığı. Hareket oburluğunun ortaya konması...

Paul Virilio bu noktada ilginç görüşler öne sürüyor: Ulaşımın ve haberleşmenin hızlanması dağınık insan topluluklarına hükmedecek. Dünyanın sonu su baskınlarıyla değil, ses ve görüntü dalgalarıyla gelecek. Bilim maceracılık batağına saplanacak. Sözde bireycilik, liberal hedonizm artık yalnızca canını sevenin kaçması gerektiği anlamına gelecek. Siberoptik hem Avrupa modernitesinin yarattığı eski estetiği, hem de Batı demokrasilerinin etiğini parçalayacak. Teknolojik gelişmeler, sahte gündüz ile yapay bir güneşi beraberinde getirecek ve bu, yeni bir çağ açan bir acil durum aydınlatması olacak...

Paul Virilio, dünyanın Amerikalılaştırılmasına karşı çıkıyor. Başkan Clinton'ın zamanında söylediği "iç politika ile dış politika arasında bir fark yok" sözlerini küresel hale gelen bir gücün meta-siyasal boyutunu ortaya koyan sözler olarak değerlendiriyor ve Amerika'nın geri dönüşsüzlüğün, tek yönlülüğün ülkesi; özgürlük, ilerleme ve modernlik fikirlerine bağlı bitişsiz bir yarışın tekinsiz bir karışımı olduğunu vurguluyor. Ancak bununla da yetinmiyor, dönüp dolaşıp, küreselleşme olgusuna geri dönüyor ve sonuç olarak "Küreselleşme tarihin hızlanmasının tamamlanması değil sonlanmasıdır, dünyanın sunduğu imkânlar alanının kapanmasıdır," diyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.