Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-444-8
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Alain Badiou diğer kitapları
Sonsuz Düşünce, 2006
Başka Bir Estetik, 2010
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Platon’un Devleti, 2015
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Etik
Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme
Özgün adı: Ethics
An Essay on the Understanding of Evil
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Bülent O. Doğan
Kapak Resmi: George Grosz
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2004
4. Basım: Şubat 2016

Son yirmi-otuz yıldır ideolojilerin sonunun geldiği söylendi – aslında ima edilen sadece Sol’un sonuydu. Daha sonra aynı şekilde, temsilin, felsefenin, doğanın ve hatta insanın "sonu"nun geldiği ilan edildi, bazen arsız bir neşe, bazen de melankolik bir kederle. Badiou bu postmodernist mutabakatın dışında kaldığı için, uzun yıllardır yazmasına rağmen değeri yeni yeni teslim edilen büyük bir düşünür. Düşünce sistemine polemik mahiyetinde bir giriş sayılabilecek Etik kitabıyla kendisini Türkçede ağırlamaya başlıyoruz.

Badiou, bu kitabında son yıllarda postmodern düşünce iklimi içinde gittikçe öne çıkan anlayışın, bütün o ötekine/farklılığa saygı retoriğiyle sahici bir Etik’in gelişmesini nasıl engellediğini, mevcut neoliberal iktidar yapılarıyla nasıl bir suçortaklığı içine girdiğini gösteriyor. Düşüncenin farklılığa kayıtsız olduğunu, oysa asıl herkes için Aynı olanın, yani evrensel hakikatin önemli olduğunu söylemeye cüret ediyor! İnsanı aciz bir kurban olarak görerek onu maruz kalabileceği Kötülük’lere karşı korumaya dayalı bir insan hakları perspektifine temelden karşı çıkarak, "önce ortaya pozitif bir İyi anlayışı koymak gerekir," diyor. Bu anlayışı ise kendine özgü içerikler kazandırdığı olay, hakikat, sadakat, çokluk, durum gibi kavramlar etrafında geliştiriyor.

Son dönemin en özgün, en militan, en siyasi felsefe yapıtlarından biri. Hakikatin üretildiği dört alanı sayarken bilim, sanat ve siyasetin yanına aşk’ı da katan bir düşünür, "sonlar"dan bezmiş olan herkese taze bir "başlama" heyecanı bulaştıracaktır diye düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Çevirenin Önsözü, Tuncay Birkan
İngilizce Basıma Önsöz

Giriş
İnsan Var mıdır?
Öteki Var mıdır?
Bir Nihilizm Figürü Olarak Etik
Hakikatler Etiği
Kötülük Sorunu
Sonuç

Ekler:
Siyaset ve Felsefe: Alain Badiou'yle Söyleşi
İngilizceye Çevirenin Sonsözü
Bibliyografya
OKUMA PARÇASI

Tuncay Birkan, “Çevirenin Önsözü”, s. 7-10

Alain Badiou ilk kitabını 1972'de yayımlamasına rağmen yakın zamanlara kadar Fransa dışında pek tanınmış bir düşünür sayılmazdı. Lévinas, Lacan, Derrida, Foucault, Deleuze, Baudrillard, Kristeva, Lyotard, Irigaray gibi "star" düşünürlerin eserleri başta İngilizce olmak üzere peş peşe çeşitli dünya dillerine çevrilir, her birinin etrafında devasa bir "yorum sanayii" oluşurken, Badiou' nün temel eseri sayılan 1988 tarihli Varlık ve Olay İngilizcede ancak geçtiğimiz yıl yayımlandı. Daha önce çevrilmiş olan, Deleuze hakkındaki kitabı ve Etik de Anglosakson ülkelerinde sırasıyla 2000 ve 2001 gibi çok yakın tarihlerde yayımlanmıştı. Özellikle Etik kitabının gördüğü ilgi ve bir başka "star" düşünür Zizek'in kitaplarında sık sık Badiou'ye göndermeler yapması sayesinde (zaten Etik de editörlüğünü Zizek'in yaptığı bir dizi içinde yayımlandı İngiltere'de) önümüzdeki yıllarda sayısı 20'ye yakın kitaplarının birer birer İngilizceye çevrileceğini tahmin etmek için kâhin olmak gerekmiyor.

Bu tahmini yaparken yukarıdaki arızi etkenlerin yanı sıra, Almancadaki zeitgeist teriminin düz çevirisiyle "zamanın ruhu"nda yavaş yavaş yaşanmakta olduğunu düşündüğüm büyük değişimin de Badiou gibi düşünürlere yönelik ilgiyi artıracağını hesaba katıyorum. Böyle kısacık bir sunuş yazısında enine boyuna anlatılması imkânsız olan bu değişimi kabaca "otuz-kırk yıldır Batı düşüncesine ve kültür pratiğine hâkim olan postmodernizmin yerini başka bir şeye bırakması" diye özetleyebilirim. Şimdilik ve daha birkaç zaman adını koymaktan aciz olduğumuz ve olacağımız için bu şeye kabaca "post-postmodernizm" denebilir belki ironik bir biçimde. Başka kaynakların yanı sıra postmodernist düşünürlerin son zamanlarda gittikçe daha fazla mesai harcadıkları etik kaygılardan da (Lévinas son on-on beş yılda yeniden keşfedilmedi mi? Foucault'dan Derrida'ya, Habermas'tan Bauman'a, Agamben'den Zizek'e etiği sorun edinmeyen büyük bir düşünür var mı son zamanlarda?) filiz vermiş olan bu düşünce ikliminin en belirgin özelliğinin "Büyük Sorulara Dönüş" olduğunu düşünüyorum ben şahsen. "Hayat nedir, İnsan nedir, Canlılık ve Ölüm nedir, Bilinç sahibi olmak ne demektir? Nereden geldik, nereye gidiyoruz ve niye durmadan hep bu soruları soruyoruz?" gibi, geleneksel olarak dinlerin sahiplendiği ve cevap tekelini uzun bir süre elinde tuttuğu sorular bunlar.

Ekolojik bir felaketle yok olmanın eşiğine gelmiş, Zizek'in deyimiyle "dünyanın sonunun geldiğini rahatça düşünebildiği halde kapitalizmin sona erebileceğini düşünemez olmuş", kendi yarattığı Kültür Oyunu'nun ve "Dil Hapishanesi"nin içinde kısılıp kaldığı için kafayı Gerçek-Sanal ayrımıyla bozmuş (Matrix histerisini düşünelim), İslam gibi semavi dinlerde ya da Taoculuk ve Budizm gibi kadim Doğu dinlerinin "light", Batı'ya uyarlanmış versiyonlarında ümitsizce "huzur" arayan bir insanlık tablosu karşısında düşüncenin bu sorularla yeni baştan hesaplaşmaya yönelmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu: Bir yandan Dawkins, Dennett, Scruton, Crick gibi bilim adamları son dönemlerde Evren'in, Hayat'ın ve bütün bunların içinde Bilinç sahibi bir varlık olarak İnsan'ın yerinin ne olduğu gibi büyük metafizik sorulara, bilimden beslenen (kabaca şöyle diyebiliriz belki: Darwin'i ve kuantum fiziğini unutmayan) sağduyulu cevaplar geliştirmeye çalışıyorlar (Türkiye'de bu soruları gündeme ilk kez Saffet Murat Tura getirdi, hakkını verelim). Bir yandan da Zizek, Eagleton, Eric Santner gibi birçok "solcu" ve "materyalist" düşünür, inanç meselesiyle, Trajedi'yle, İnsan olmakla, Ölüm'le, özetle Din'le pozitivizme sapmadan hesaplaşmaya çalışıyorlar.

İşte Badiou'nün Etik gibi, Aziz Paulus ve Evrenselciliğin Temeli kitabı gibi felsefi çalışmaları da bu ikinci grubun en heyecan verici ürünleri arasında sayılabilir. (Aslında ciddi oranda matematiksel düşünceyle analojiler yaptığı için birinci gruba da kıyısından dahil edilebilir).

Badiou Etik'te, etiğin son yıllarda postmodern kültür ortamı içinde iyice öne çıktığına dikkat çekip hâkim postmodern etik anlayışının bütün o Öteki'ne/farklılığa saygı retoriğiyle sahici bir Etik'in geliştirilmesini nasıl engellediğini, mevcut neoliberal iktidar yapılarıyla nasıl bir suçortaklığı içine girdiğini gözler önüne seriyor. Düşüncenin farklılığa karşı kayıtsız olduğu, farkın zaten varolan bir şey olduğu, önemli olanın herkes için Aynı olan, yani evrensel hakikat olduğu gibi mevcut postmodern felsefi mutabakata kökten aykırı, skandal mahiyetinde şeyler söylüyor. Aciz, yaralanmaya açık, kurban olarak İnsan tasavvuruna karşı çıkıyor. Bu tasavvurun bu kurban-insanı maruz kalabileceği Kötülük'lere karşı korumaya dayalı bir insan hakları perspektifini beslediğini, halbuki ortaya bir İyi koymadan Kötü'nün apaçık bir şeymiş gibi görülemeyeceğini iddia ediyor. Bu İyi anlayışını da olay, hakikat, sadakat, çokluk, durum, küme gibi (felsefe, din ve matematik geleneğinden miras almakla birlikte yepyeni içerikler kazandırdığı) kavramlar etrafında örüyor. Yani, son dönemlerin en özgün, en militan, en siyasi felsefe eserlerinden birine imzasını atıyor. Ben kendi hesabıma uzun zamandır düşünceyi bu denli uyaran bir kitap okumamıştım. Hakikatin üretildiği dört alanı sayarken bilim, sanat ve siyasetin yanına aşkı da ekleyen bir düşünürle karşılaşmak beni heyecanlandırdı.

Umarım bu hacmi küçük ama son derece çetrefil kitabı Türkçeye hakkını vererek kazandırabilmişimdir. Ve yine umarım bu kitap, kışkırtıcı ve heyecan verici polemikçiliğiyle, Türkiye düşünce ortamında son dönemlerde etikle ilgili epeyce çeviri eser yayımlanmasına rağmen değişmemiş olan telif çalışma kıtlığının aşılmasına katkıda bulunur. Yukarıda çok hızlı özetlediğim sorular sadece Batılıların sorunu değil, aksine Doğu-Batı gibi karşıtlıkların kofluğunu hemen gösteriveren, belki tarihte ilk defa sahiden ortak bir "insanlık" ufku içinde düşünüp eylemeye imkân verebilecek sorular. Neden biz de Türkçede bu maceraya özgün ürünlerle katkıda bulunmayalım ki?

Kitap yazarının da onayıyla İngilizceden çevrildi. Özgün Fransızca metinde olmayan katkılarla zenginleştirilmiş olduğu için özellikle bu yola başvuruldu. Kitabı İngilizceye çeviren Peter Hallward'ın Badiou'yle yaptığı ve yazarın ilgi alanlarının çeşitliliğini ve siyasi militanlığını gayet iyi yansıtan söyleşinin ve yine Hallward'ın Badiou'nün düşüncesini Derrida, Lévinas, Irigaray ve Spivak gibi son dönemin en öne çıkan filozoflarının fikirleriyle karşılaştırarak enine boyuna serimlediği sonsözün ülkemizde hiç tanınmayan bu özgün düşünürü kavramaya yardımcı olacağını düşündük.

Terimleri çevirirken tutarlılık kadar Türkçeye uygunluk kaygısı da gözettim. Hatta bazen bu kaygı daha öne geçtiği için sözgelimi "singular" terimini yerine göre "tekil, müstesna, münferit" diye karşılamaktan çekinmedim. Bazı yerlerde iki-anlamlı kelimelerin iki anlamını birden gösterebilmek için aralarına eğik çizgi koyarak ikisini de kullanmam gerekti: Yasa/Şeriat, Öteki/Başka, eleman/unsur, kimlik/özdeşlik gibi. "Çok" anlamına gelen "multiple" kelimesini Türkçede eğilip bükülmeye daha elverişli olduğu için "çokluk" diye çevirmeyi tercih ettim.

Devamını görmek için bkz.

"İngilizce Basıma Önsöz", Nisan 2000, s. 11-15

Bu kitabın ilginç bir öyküsü var. Kitaba aslında sipariş üzerine, lise ve üniversite öğrencilerine yönelik bir dizinin parçası olarak başladım. Kitabı yazmayı, projenin ardındaki şahısla, bugün ismine layık çok az sayıdaki editörden biri olan Benoit Chantre ile aramdaki dostluk sayesinde kabul ettim. Kitabı 1993 yılında taşrada, Benoit Chantre'ın aralıksız telefonlarının teşvikiyle iki hafta içinde yazdım. Nitekim o sıralarda benimsediğim yaklaşım, kuralları dışarıdan belirlenen bir alıştırma yaklaşımıydı: Kelime sayısını sınırlı tutma zorunluluğu, uzman olmayan okurların anlayabileceği seviyede kalma gereği, güncel olaylara atıfta bulunma yükümlülüğü vs. vs.

Yine de asıl güçlük başka bir yerden, çelişkili haleti ruhiyemden kaynaklanıyordu. Bir yandan sahici bir öfkenin yönlendirmesi altındaydım. Dünya bir "etik" çılgınlığına boğazına kadar batmış haldeydi. Herkes siyaseti fikirsiz bir ilmihalin ikiyüzlülüğüyle karıştırmakla meşguldü. Ahlaki terörizm kılığına bürünmüş entelektüel karşı-devrim, Batı kapitalizminin rezaletlerini yeni evrensel model diye dayatıyordu. Sözde "insan hakları", yeni özgür düşünce biçimleri yaratmaya yönelik girişimleri her alanda yok etmeye hizmet ediyordu. Sonuç olarak, kitabım bir tür risale olup çıktı. Editörüm ve dostum Chantre birkaç kere dilimi yumuşatmamı istemek zorunda kaldı. Gelgelelim, kitabın gündeme getirdiği bazı sorunlar incelikli ve yaratıcı bir düşünce disiplinini gerektiriyordu. Beş yıl önce, L'Être et l'événement (Varlık ve Olay, 1988) adlı kitabımda ortaya koyduğum hakikatler ontolojisinin bütün pratik sonuçlarını –bu arada, etik sonuçlarını da– henüz çıkarmış değildim, o yüzden bu kitapta geliştirilen birçok nokta, benim için bile, yeni ve belirsizdi.

Böylece risale yazarının basitleştirici eğilimleri ile kavramsal yeniliğin zorunlu katılığı arasında kaldım. Çözüm –tabii eğer bir çözümse– ideolojik öfkeyi felsefi inşa sürecine yavaş yavaş yedirmekti. Kitap, bu haliyle, insan hakları ideolojisine karşı siyasi bir saldırı ve 1960'ların anti-hümanizminin bir savunusu olarak başlıyor. Bir hakikatler etiği taslağıyla da bitiyor; bu taslakta (sahip olduğu "haklar" kolayca saptanamayan) insan denen hayvanı, öznenin kendisinden, bir hakikat-usulünün kısmi parçası olarak ve bir olayın ölümsüz yaratımı olarak kavranan özneden ayırıyorum.

İşin en şaşırtıcı yanı, ideolojik bir akıma (ahlakçılık, genelleştirilmiş bir kurbanlaştırma konusunda o sıralarda bir mutabakat vardı) karşı verilen kavga ile kavramsal şematikleştirmenin bu biraz tuhaf bileşiminin, özellikle de liselerde dikkate değer bir başarı kazanması oldu. Etik, şu ana kadar Manifeste pour la philosophie (Felsefe Manifestosu) ile birlikte, en çok satan kitabım. Kimi zaman olduğu gibi, birçok insan söylemenin kolay olmadığı şeyleri açık yüreklilikle söyleme riskine girdiğim için bana minnet duydular. Aynı insanlar –ve belki başkaları da– dikkatleri üzerime çekmek için değil sadece sahici bir felsefi girişimin bakış açısından kalkarak, sahiden acil nedenlerle bu riske girdiğimi de biliyorlar. Yeri gelmişken söyleyeyim, aslına bakarsanız, ben dikkatleri üzerime çekmekten hoşlanamayacak kadar utangaç biriyimdir.

Bugün neredeyse yedi yıl önce çıkmış bu kitaba iki farklı açıdan bakabiliyorum: İdeolojik polemik açısından ve teorik inşa açısından.

Birinci açıdan, pişman olduğum bir şey yok. O zamandan beri Batılı bombacıların Sırbistan'a müdahalesine, Irak üzerindeki katlanılmaz ablukaya, Küba'ya karşı tehditlerin devam etmesine tahammül etmek zorunda kaldık. Bütün bunlar hâlâ inanılmaz bir ahlakçı vaaz tufanıyla meşrulaştırılıyor. Uluslararası Adalet Divanı, silahlı muhafızlığını NATO'nun (yani Amerika Birleşik Devletleri'nin) yaptığı Yeni Dünya Düzeni'ne karşı çıkmaya kalkışan herkesi, her yerde, "insan hakları" adına tutuklayıp yargılamaya hazır. Bugün, "demokratik" totalitarizmimiz daha da sağlam bir biçimde yerleşiklik kazanmış durumda. Bu kölece düşünme tarzına karşı, uğruna dünyanın egemen halini ve mutlak adaletsizliğini kabul etmeye mecbur edildiğimiz bu sefil ahlakçılığa karşı, özgür düşünebilen herkesin ayaklanması bugün her zamankinden daha çok gereklidir. Belki mutabakatın yavaş yavaş zayıflamakta olduğunu söyleyebiliriz. Sırbistan'a yapılan müdahale en azından bir tartışmaya yol açtı ki Bosna ya da Irak'la ilgili olarak böyle bir tartışma yapılmamıştı. Amerikan emperyalizmi ve Avrupa'nın ona kul köle oluşu birkaç yıl öncesine kıyasla artık daha sık kınanıyor. Otoriter sosyalizmin çöküşüyle rahatlamış olan düşman, her yere hâkim durumda elbette. Ama hem özgürleştirici siyasi düşünce için hem de ona tekabül eden fiili pratik güçler için uzun bir yeniden oluşum dönemine girmekte olduğumuz da doğrudur. Bu yeniden oluşumu tamamlayan parolalar olarak, bugün için iki temel buyruğu ilan etme konumundayız: NATO'nun dağıtılması ve Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi'nin lağvedilmesi.

Teorik inşaya gelince, bu küçük kitabın fikirleri, doğru bir yöne meyletseler de, bir taslaktan öte bir şey değildirler. Şu anda bu fikirleri, en azından şu dört noktayı göz önünde bulundurarak geliştirme ve bazen de değiştirme süreci içindeyim.

1. Genelde etik diye bir şey olamayacağını, sadece tekil hakikatlerin etiği, dolayısıyla tikel bir duruma özgü bir etiğin olabileceğini savunduğum için durum kavramı özellikle önemlidir. Artık bir durumun sadece bir çokluk olarak (yani, bir küme olarak) kavranamayacağını kabul ediyorum. Ayakta tuttuğu ilişkiler ağını da hesaba katmamız gerekir ki bu bir çokluğun durum içinde nasıl ortaya çıktığını anlamayı da gerektirir. Demek ki bir durum hem (Varlık ve Olay'ın savıyla uyumlu bir biçimde) varlığı içinde, saf bir çokluk olarak, hem de görünüşü içinde, aşkın bir yasamanın sonucu olarak kavranmalıdır. Bütün bu konular, Varlık ve Olay'ın devamı olarak tasarladığım "Logiques du monde" (Dünyanın Mantıkları) başlıklı, yakında çıkacak olan kitabımda geliştirilecektir.

2. Bugün, bir olayın etkilediği durum içinde bıraktığı tek izin söz konusu olaya verilen ad olduğunu artık savunamam. Bu fikir, esasında, bir değil iki olay olmasını (olay-olay ve olay-adlandırma) ve keza bir değil iki özne olmasını (olayı adlandıran özne ve bu adlandırmaya sadık kalan özne) gerektiriyordu. Bu yüzden artık, olay ile olayın kendisi ortadan kaybolduktan sonra da olduğu gibi kalacak olan bir önerme arasına mesafe koymak anlamında, bir olayın içerimleyici olduğunu savunuyorum. Sözünü ettiğim önerme daha önce karara bağlanmamış durumda, yani belirsiz bir değerdedir. Olay, onun değerini gerçekleşirken belirler (olay önermenin doğruluğunu belirler ve bunu yaparken de durumun bütün mantığını –bütün aşkın rejimini– değiştirir). Başka bir deyişle, burada da ontolojik olay teorisinin mantıksal bir teori ile tamamlanması gerekir. 1996-97 ve 1997-98 yıllarında verdiğim seminerlerde ayrıntılı olarak geliştirdiğim bu noktalar "Dünyanın Mantıkları"nda yeniden işlenecektir.

3. Özne, münhasıran olaya sadık kalan özne olarak tasarlanamaz. Özellikle bu noktanın önemli etik içerimleri vardır. Zira daha önce gerici yeniliklerin ortaya çıkışını açıklayamıyordum. Bütün teorim yeniyi hakikat-usulleriyle sınırlıyordu. Ama son tahlilde, gericiliğin ve hatta ölüm güçlerinin bile bir olayın yaratıcı gücüne sahip olabilecekleri açıktır. Nazizmin komünizme, daha doğrusu Ekim 1917 Devrimi'ne atıfta bulunmadan açıklanamayacak bir şey olduğunu zaten vurgulamıştım. Buradan yola çıkarak olayın açtığı öznel alanda sadece ilerici ve hakikatli/doğru sadakat figürünün değil, olumsuz olmakla birlikte her yönüyle en az onun kadar yenilikçi başka figürlerin de –mesela gerici figürün, ya da "karanlık özne" adını verdiğim figürün– yerlerini aldığını kabul etmek zorunda kaldım.

4. Son olarak, bir hakikatin yörüngesi, sadece durumun çoklu tutarlılığına ya da "bilgiler ansiklopedisi"ne bağlanamaz. Mantıksal dönüşümlerle nasıl başa çıktığını anlamamız gerekir. Bu da bizi hakikatlerin nasıl ortaya çıktıkları sorununa geri götürür ki ben şimdiye kadar sadece hakikatlerin varlığını (yani türsel çokluklar olmalarını) ele almıştım.

Anlayacağınız üzere, bu kitabın teorik zemini bir şekilde evrim geçirmiş durumda. Ama kitap bence temel noktalarda hâlâ sağlamdır ve çağdaş felsefede nelerin tartışma konusu olduğunu yeniden tanımlayacağını umduğum geniş kapsamlı bir girişime uygun, canlı bir giriş sunmaktadır hâlâ.

Bu önsözü, hem entelektüel ve siyasi bağlılıkları için Verso' ya, hem de gerçek bir dost olan ve teorilerimle sık sık fikir ayrılığına düştüğü için dostluğunun değeri gözümde daha da artan Peter Hallward'a teşekkür etmeden bitirmek olmazdı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

“Etik-Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 12 Haziran 2004

Paris'te Uluslararası Felsefe Okulu ve Fransa'nın seçkin üniversitesi Ecole Normale Superior'de dersler Badiou'nun kitabı Türkçeye çevrildi. Fransız düşünür, insanın varlığı, nereden ve nasıl geldiği, canlılık ve ölümün ne olduğu, bilincin kaynağı gibi insanlığın çok temel sorunları üzerinde kendi düşüncelerini açıklayıp tartışma yaratıyor.

Alan Badiou, özellikle günümüzde, egemen neoliberal siyasal ve ekonomik düzenin ve savunucularının ikiyüzlü etiğini yerden yere vuruyor. Düşünür, bilimi önemsiyor, "Hakikatin üretildiği dört alanı sayarken, bilimin, sanatın ve siyasetin yanına, aşkı da ekliyor".

Fransız düşünür, kitabının önsözünde, çağımız egemenlerine şu sert sözlerle saldırıyor: "Ahlaki terörizm kılığına bürünmüş entelektüel karşı-devrim, Batı kapitalizminin rezaletlerini yeni evrensel gerçek diye dayatıyordu. Sözde 'insan hakları', yeni özgür düşünce biçimleri yaratmaya yönelik girişimleri her alanda yok etmeye çalışıyordu... Bugün 'demokratik' totalitarizmimiz daha da sağlam bir biçimde yerleşiklik kazanmış durumda. Bu kölece düşünme tarzına karşı, uğruna dünyanın egemen halini ve mutlak adaletsizliğini kabul etmeye mecbur edildiğimiz bu sefil ahlakçılığa karşı, özgür düşünen herkesin ayaklanması bugün her zamankinden daha fazla gereklidir."

Devamını görmek için bkz.

Ebubekir Aykut, “Özne ve mücadeleyi anlamak”, Birgün Kitap Eki, 1 Mayıs 2010

1980 sonrası dönem, emeğin sömürüsünde kapitalizmin altın çağından farklı olarak yeni biçimlerin ortaya çıkışına tanıklık etmiştir. Özelleştirmeler, ekonomik ve sosyal hakların budanması vb. neoliberal politikaların sonucu olarak taşeronluk, mevsimlik işçi, sözleşmeli personel gibi esnek istihdam koşulları artı-değer üretiminde baskın konuma yerleşmiştir. Bu istihdam biçimleri sadece sömürü koşullarını değiştirmekle kalmamış, sınıf mücadelesini de hedef almıştır. Sınıf mücadelesi, mücadele nesnesini (sömürü koşulları) yitirmiş, farklı ilgilere (din, dil, ırk vb) dönük toplumsal mücadeleler içinde dağılmıştır. Ancak 2000’li yıllar ile birlikte neoliberal politikalara karşı sınıf temelli hareketlerde canlanma yaşanmıştır. Tekel Direnişi Türkiye açısından yeni sömürü koşullarına karşı yükselen sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı noktayı temsil etmektedir.

Neoliberal politikaların yıkıcı toplumsal etkilerinin derinleştiği dönemde beliren Tekel Direnişi, sınıf mücadelesi olgusunun yeniden hatırlanmasına sebebiyet vermiştir. Bu yazıda bu hatırlatmaya yapısalcı Marksizm üzerinden müdahil olmaya çalışmaktadır. Sınıf-özne kuramı ve sınıf mücadelesi kuramı arasındaki gerilimli ilişki yazının teorik bağlantı noktasını oluşturmaktadır.

Tarih ve öznesi

Marksizm yapısalcı versiyonlarında tarihi ve toplumu açıklamada ve anlamada sınıf mücadelesi olgusunu başlangıç noktası alır. Bu doğrultuda Marx’ın gerek kendi, gerekse Engels ile birlikte kaleme aldığı iki eserde sınır çizgisini çeken iki cümle mevcuttur. İlki, bir başlangıç noktası oluşturmak adına, Manifesto’daki o çok vurgulanan sözlerle; “günümüze kadarki bütün toplumları tarihi, sınıf savaşımları tarihidir”. Sınıf mücadelesine atfedilen önemi çekip çıkartabileceğimiz ikinci tespit ise, 18. Brumaire’de “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi seçtikleri durumlar içinden serbestçe seçilmiş öğelerle değil–ama geçmişin verdiği ve geçmişten miras aldıkları, önlerinde hazır buldukları durumlar içinde yaparlar” cümlesidir.

Bu bağlamda vurgulanan iki temel noktadan söz edebiliriz. Birincisi; "tarihin 'öznesi' nedir?" olarak sorulacak bir soru ve buna verilecek bir cevap. İkincisi ise; "insanların, sınıfları oluşturan bireylerin, ya da sınıfların tarihteki rolleri nedir?" soru-cevap hattı üzerinde ortaya çıkan bağlamdır. Bu iki soru birbirinden farklıdır. İkinci soru bir yargı, insanların özneler olarak –diğer deyişle toplumsal pratiklerin etmenleri (taşıyıcıları) olarak– verili koşullar altında tarihte etkin olduklarını belirtir. Birincisindeki yargı ise tarihi açıklamada sınıfın değil sınıf mücadelelerinin rolüne vurgu yapar; “tarihin devindirici gücü sınıf mücadelesidir.” (Loius Althusser, John Lewis’e Cevap, İthaki, 2004).

Bu iki tespit (öznelerin toplumsal pratiklerin taşıyıcısı olduğu ve tarihin “Özne”si olarak sınıf mücadelesi) sınıf-özne, bilinçli olarak eyleyen sınıflar ve bunların tarihe yön verebileceği düşüncesini dışlar. Böylelikle yapısalcı düşünce içerisinde Tarihin “Özne”si sorusuna verilen cevap, “sınıf mücadelesi dışında özneler yoktur” tespitini yapmamıza cevaz verir. Klasik okumaların dışında, eleştirilere her daim açık olan, bu okuma karşısında şu ilave-soruları sormak mümkündür: Tarihte toplumsal pratiklerin taşıyıcıları olarak eyleyenler ile sınıf mücadelesi kavramında geçen sınıf arasındaki ilişki nedir? Tarihte etkin olan bu taşıyıcılar nasıl etkin olmaktadır?

Tarihin kolektif öznesi

Althusser'in öğrenci ve izleyeni olan Badiou, “olay”, “hakikat” ve “sadakat” kavramları dolayımıyla tarihsel-toplumsal dönüşüm üzerine düşünürken, sınıf mücadelesi içerisinde “özneleşme” süreçleri hakkında ipuçları verir. Olay, “durumdan, kanaatlerden, kurumlaşmış bilgilerden ‘başka bir şey’ ortaya çıkaran... bir eklentidir”. Olay, olan (durum) içerisindeki “boşluk”un (kapitalist toplumda emektir bu) yarattığı etkiler dolayımıyla kurulur. Sadakat ise verili konumdan içkin ve sürekli kopuş sürecini belirtir. Hakikat ise bu kopuş, olaya sadık kalma sürecinde ortaya çıkan, bir araya gelen şeydir. Bir sadakatin taşıyıcısına yani bir hakikat sürecini taşıyan kişiye ise “özne” denir. ...[Ö]zne hiçbir surette süreçten önce varolmaz... Durum içinde kesinlikle yoktur... [sadece] hakikat süreci bir özneye sebep olur” (Alan Badiou, Etik, Metis, 2006).

Bu bağlamda da devrimci siyasetin öznesi militan-birey hele sınıf-özne denilen "hayal" hiç değildir. Bu hakikat sürecini taşıyan(devrimci siyasetin) özne(si), tarihsel olarak bazen “Parti”, bazen “Sovyetler”, bazen de “İşçi konseyleri” adını alan kolektif öznelerdir. Elbette militan özneler olarak birey insanlar bu kolektivitenin parçası olurlar ancak bu kolektif özne tek tek militanların toplamını aşan bir şeydir (Badiou, 2006). Tekel Direnişi örneği üzerinden düşünürsek de; Tekel işçileri öncelikle kendi ekmek kavgalarını vermektedir, ancak onların bu mücadeleleri neo-liberal dönemdeki yeni sömürü biçimlerine karşı bir mücadeledir ve onlar kendi mücadelelerin ötesinde bir öznenin parçasıdırlar.

Sonuç olarak bu yazı Tekel Direnişinin hatırlattığı sınıf olgusunu sınıf-özne kuramı ve sınıf mücadelesi kuramı arasındaki gerilimli ilişki de sınıf mücadelesi kuramına dayanarak çözümlemeye çabalamıştır. Bu bağlamda da sınıf mücadelesinin mücadele eden sınıf-öznelere önceliğini vurgulamıştır. Sınıflar (ve sınıfları oluşturan insanlar); sınıf mücadelesi içerisinde kurulurlar ve olaya sadakatleri doğrultusunda tarihte etkin özneler olarak eylerler. Tekel Direnişi de işaret etmektedir ki tekel işçileri varsayıldığı gibi devrimci siyasetin (sınıf mücadelesini siyasal biçiminin) militan işçileri olarak direnmeye gelmemiş, tam tersine mücadele içerisinde militanlaşmışlardır. Ama kolektif bir öznenin yokluğunda olaya sadakatlerini, verili koşullar dönüşmedikçe, yitirmeye de açıktırlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.