Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-470-7
13x19.5 cm, 224 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 5,25 TL
İndirim oranı: %71,62
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Hıdır Göktaş diğer kitapları
Vatan Millet Pragmatizm, 1991
Resmi Tarih Sivil Arayış, 1991
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kışladan Anayasaya Ordu
Siyasi Kültürde TSK'nin Yeri
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2004

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin anayasal düzende yeri neresi? Ordunun siyasi alandaki etkisi ve gücü nereden geliyor? 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’a rağmen ordu meşruiyetini nereden alıyor? Ordunun fiili yeri ile demokratik hukuk devleti bağdaşır mı? Türkiye’de toplum siyasi olarak reşit değil mi? Demokrasi TSK’nin vesayeti olmaksızın mümkün değil mi? Ya da bu vesayet altındaki şeye “demokrasi” denebilir mi? TSK’nin OYAK aracılığıyla iktisadi alanda oynadığı rol nedir?

Ve başka sorular: Silahlı Kuvvetler değişiyor mu, değişmeli mi, değişecek mi? “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarında somutlanan statükocu strateji yerini yeni bir role mi bırakıyor? Eğer varsa bu yeni rol ne? TSK dünya çapında olsun bölgesel olsun yeni bir rol üstlenebilir mi? ...ve tekrar aynı soru: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin anayasal düzende yeri neresi?

Gazeteci Metin Gülbay ve Hıdır Göktaş, yazar, hukukçu ve siyaset bilimci on altı kişiyle yaptıkları röportajlarda bu sorulara cevap arıyor. Son yıllarda Avrupa Birliği, Irak Savaşı, Kıbrıs gibi dış siyasal gelişmelerle olsun, siyasal İslam, “Ordu Göreve” mitingi ve fişleme konuları nedeniyle olsun Türk Silahlı Kuvvetleri hem tartışmalara konu oluyor hem de tartışmadaki bir siyasal muhatap gibi. Bu yüzden temel noktaları kayda düşen bu kitabı, demokratik kültür için tam zamanında ve değerli bir katkı olarak görüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Ahmet Altan
Silah siyasetin içinde olduğunda hiçbir müessese doğru dürüst işlemez.

Handan Koç
Erkeklere mahsus alanlar kadınlar üstünde üstünlük kurma aracı oluyor.

Andrew Finkel
Herkesin kafasında minik bir orgeneral var.

Tomris Özden
Komutan eşine yerinizi vermek zorundasınız. Bu bir kural.

Murat Belge
Avrupa Birliği'ne girersek ordu memleketin sahibi olmaktan çıkar.

İsmet Akça
OYAK'ın 37 şirketi var.

Serdar Şen
Ordu, her şeye rağmen korunması gerekenin temsilcisi!

Sönmez Köksal
O dönemki komuta heyetiyle gayet sıkı işbirliği içinde çalıştım.

Ömer Laçiner
Toplumun ordunun vesayetinden kurtulup özgüven kazanması lazım.

Nadir Devlet
ABD'ye bağımlılığın azaltılması lazım. Bunun için araştırma-geliştirme gerek.

Ümit Özdağ
TSK'nin Avrupa Birliği'ne inandığını düşünmüyorum.

Yalçın Akdoğan
Sistemin kırmızı çizgileri laiklik ve bölünmezliktir.

Mehmet Ali Kışlalı
Sistem Anayasa'da gibi işlese, askerin rolü çok azalır.

Ümit Cizre
Türkiye'de, Silahlı Kuvvetler'in etkisi ve gücü yalnızca yasalarla, kurumlarla ve kurullarla ölçülemeyecek büyüklüktedir.

Zafer Üskül
Demokratik sistemde rejimin teminatı tabii ki millet olmalı.

Mustafa Erdoğan
Silahlı Kuvvetler kendine bu anayasanın bile öngörmediği bir rol biçiyor.
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-15

"Almanya, Rusya'da Stalingrad ve Kuzey Afrika'da El Alamein yenilgilerinden sonra bile Türkiye için ölümcül bir tehdit unsuruydu. İstanbul neredeyse tümüyle hava savunmasından yoksundu ve Edirne'nin hemen arkasında konuşlanmış bir avuç Stuka bombardıman uçağı şehri viraneye çevirmeye yeterdi. Ancak Alman Genelkurmayı da hesap yapıyordu. Yugoslav direnişi Hitler'e tam bir tümen askere mal olmuştu ve Tito'nun partizanları Almanları kanatmaya devam ediyordu. Bu durumda Hitler'e rapor veren Genelkurmay Başkanı Hadler, 'Türkiye üç tane Yugoslavya olur' diyerek olası bir Anadolu harekâtının yüksek maliyeti konusunda Führer'i uyarmıştı."(1)

Tarihinin en kötü, en zayıf, en donanımsız döneminde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Ordusu, aynı günlerde dünyanın en korkunç savaş makinesi olan Hitler'in yıldırım ordularına "bulaşılmaması" gereken bir "bela" olarak görünüyordu.

Bu kitaptaki söyleşilerin yoğunlaştığı konu, orduya yukarıdaki alıntıda aktarılan "bulaşılmaması gereken" nitelikleri kazandıran etkenlerin neler olduğu değil.

Ancak kimden ve neden söz edildiğini çabucak açıklayabilmek için, Hitler'in Genelkurmayı'nın kendisini uyaran bu notuyla başlamak en iyisi olur diye düşündük.

Ordu nedir?

Sözlük anlamı olarak "ordu(2) (İsim, eski Türkler'de ordu, ortu, saray veya ordugâh'tan). Bir devlet silahlı kuvvetlerinin tümü. Teşmil (yayma, kapsama) yoluyla: Aynı amaç etrafında birleşen veya aynı işi yapan kimselerin meydana getirdiği topluluk. Mecazi olarak: Kalabalık, çok sayıda insan)" anlamına geliyor.

Peki ordu sözcüğünün Türkiye'de zihinlerde uyandırdığı anlam nedir?

İşte bu zor yanıtlanabilecek bir soru.

Çünkü yanıtlar birden fazla. Hepsini biz de bilmiyoruz. Bir alan araştırmasıyla karşılık bulunabilir belki. Ama herkesin kafasında olan, ancak bir türlü "tam olarak" dile getirilmeyen bazı sözcüklerin kamuoyunda tartışılır hale gelmesinde büyük yarar var.

Tartışılmalı, çünkü kim ne derse desin dünyanın verili durumu göz önüne alındığında nitelik ve nicelikleri farklı da olsa her devlete bir ordu gerekiyor. Bunun donanımlı, enerjik, deneyimli bir ordu olması o devleti yerkürede diğerlerinden biraz daha farklı kılıyor. Çok farklı değil, çünkü kapitalizmin amansız yükselişi ve diğer birçok etkenin varlığıyla bu pek olanaklı da değil artık. Ama yine de farklı kılıyor. "Farklı kılmak" sözcüklerinden "daha iyi", "daha kuvvetli", "daha ileri" vb. anlamlar çıkarılmamalı. Bu, söz konusu devletin durumuna göre değişiklikler gösterebiliyor. Ancak eğer yukarıdaki özellikleri taşıyan iyi bir orduya sahipseniz, güç dengelerinde hesaba katılan bir devlet oluyorsunuz. Ancak kuşkusuz bu hesaba katma işinde de yalnızca bir tek bu etken rol oynamıyor.

Zaten hangi olayı tek başına açıklayabilirsiniz ki bu dünyada? Onlarca, yüzlerce, binlerce nedenin etkisi altında ortaya çıkan, gelişen bir olayı, bir veya birkaç etkenle açıklamaya çalışırsanız, kanserli hastayı sağaltmak için aspirin veren doktor durumuna düşersiniz.

Ordu sözcüğünün Türkiye'de yaşayan insanların kafasında uyandırdığı çağrışımlardan biri de "zor aracı, baskı aracı"dır. Ancak bunu söyleyenlerin bile zihinlerindeki son tahlilde "buruşturulup çöpe atılacak bir kâğıt parçası" değildir. Çünkü bilinen tarihte en az iki bin yıllık olan bu sözcük Türkler için önemli çağrışımlara sahiptir. Bu sözcüğü andığınızda onlar, yaşamlarının tamamını geçirdikleri bir hayat biçiminden başlayarak, yaşamlarının belirli bir dönemini, sonra daha kısa bir dönemini geçirdikleri bir hayat biçimine doğru evrilen bir "yaşam kesiti"ni anlarlar.

Türkiye'de ordu bir "ocak" olarak kabul edilir. Ocak gerçek anlamıyla binlerce yıldır insanlar için ateşin sürekli yandığı bir yer anlamına gelir. İnsanoğlunun yüz binlerce yıllık yaşamında ateşin hapsedilip belli bir yerde, arzu edilen çoklukta, istenilen süreyle yakıldığı yerdir ocak. Isıtan, üzerinde yemek pişirilen, aydınlatan, korkulan yaratıklardan koruyan bir araçtır ateş. Ateşin bir barınağın içine alınarak, giderek bir ocak haline dönüşmesi pek de uzun bir süreci gerektirmemiştir.

Ocak sözcüğünün çağrıştırdığı diğer anlam ise yetişilen yerdir. "Baba ocağı", "peygamber ocağı" gibi deyimler bu ülkede yaşayan her insanın kolaylıkla anlayabileceği deyimlerdir. İşte ordu da bu anlamda bir ocaktır ve Türkiye'deki erkekler, yalnızca silah kullanmayı, insan öldürmeyi öğrendikleri, itaat altına alındıkları bir yer olarak görmez orduyu. Daha doğrusu görmezdi. Okuma yazma da öğrenilen, bazı meslekleri de öğrenebildikleri, ağaç dikmeye de gittikleri, doğal afetlerde halkın yardımına da koştukları bir yer olarak görürlerdi. Ömürlerinin beş altı ve hatta on yılını geçirdikleri bu ocaktan ayrılma vakti geldiğinde üzülen çok olurdu. Ve bu insanların bazıları, hayatları boyunca köylerinde, kasabalarında askerlikte yükseldikleri rütbeyle anılırdı.

Ancak giderek durum değişti. "Zamana uydu" demek belki daha doğru olur. Değişen zaman Türkleri de değiştirdi. Değişen Türkler her kurumu değişime uğrattıkları gibi ordularını da değiştirdi. Değişen kurumların insanların zihinlerindeki anlamları da değişti doğal olarak. Beklentilerini karşılamayan hatta bu beklentilere zıt birtakım tavırlarla karşılaşan insanlar zihinlerindeki kavramları da değiştirdi. Yanıldıklarını anladılar. "Artık eskisi gibi değil" demeye başladılar. İşte bu zamana uymanın yarattığı "değişim" Türk Ordusu'nu da başka bir yere sürüklemeye başladı. Bu başka bir incelemenin konusu. Ancak Cumhuriyetin kurulmasının üzerinden 80 yıl geçmesine ve bunca "kafa karışıklığına" karşın, "ordu" sözcüğünün Türkler'in zihinlerindeki anlamında süre giden "olumlu" bir yanı hâlâ var.

İşte bu zihin değişiminin getirdiği kavram kargaşasını biraz olsun anlayabilmek için bu sözcüğü insanlara sorduk. Ancak bunu bu biçimiyle sormak doyurucu bir karşılık getirmeyecekti. Bu yüzden biz de işi olumlu yanından başlayarak yapmaya çalıştık. Türk Ordusu'nun bugünkü dünyada var olan durumunu "iyi" olarak kabul edip sorularımızı öyle sorduk. Tüm eksikliklerine rağmen bir bilanço çıkarılsa sonucun yine de "iyi" olacağı varsayımından hareket ederek hazırladık sorularımızı. Alacağımız yanıtların oldukça milliyetçi olacağından kuşku duyarak biz ön almaya çalıştık. Yani onlara tersten sorduk soruları. "Türk Silahlı Kuvvetleri bir marka haline gelmiş midir" sorusunun ardında yatan kaygı buydu. Marka olup olmadığını biz de bilmiyorduk, çünkü uzmanlık alanı bu olan kişilerin bile bu tür soruları yanıtlarken her türlü çekinceyi koyduklarını biliyoruz. Ama bu soruya karşılık olarak aldığımız yanıtlar genellikle olumluydu. Evet, içinde bulunduğu koşullar göz önünde tutulursa Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendi çapında bir marka olduğunu kabullenmek gerekiyordu. Henüz küresel bir marka olabilmiş değil. Henüz küresel bir aktör olabilmiş değil. Ancak yukarıda da söz ettiğimiz gibi hiçbir şey tek başına var olamıyor. Güçsüz bir devletin, nüfusça küçük bir ülkenin, güçlü bir orduya sahip olması nasıl pek mümkün değilse, ekonomik gelişmişlik, eğitilmişlik açılarından pek ileri durumda olmayan bir devletin de "iyi" bir orduya sahip olması beklenemez.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin herkesçe bilinen bir başka özel konumu daha var. Cumhuriyet rejiminin kurucu kadrolarının yetiştiği bir yer silahlı kuvvetler. Mustafa Kemal'in, İsmet İnönü'nün, Kâzım Karabekir'in ve daha nicelerinin yetiştiği bir kurum olma niteliğiyle TSK hemen her an, bu rejimi kendince tehlikede görme eğiliminde ve bu da halk ile arasına kalın bir duvar örüyor. Çünkü TSK böyle bir "duyarlılık" gösterince, halk sanki bu rejim kendinin değilmiş de kendisine dayatılmış gibi hissediyor. O zaman da "Benim olmayan bir şeyi ne diye koruyayım ki," sorusunu soruyor. İşte tüm sorun da buradan çıkıyor.

Açmaya çalıştığımız ikinci konu bu oldu. Sorduğumuz sorulara aldığımız yanıtlar bizi şaşırtmadı. Devlet yanlısı görüşler de sol görüşler de bu konuda birbirine yakınsıyor. TSK'nin rahat olması gerektiği, rejim konusunda inisiyatifi halka devretmesi gerektiği, eğer böyle yapmazsa bir süre sonra kurtarılacak hiçbir şey bulamayacağı gibi bir izlenim edindik yaptığımız söyleşilerden.

Dünyada ordular genellikle halkla pek sıcak ilişkiler kurmaz. Böyle bir gereksinimleri yoktur çünkü. Onlara yalnızca güvenlikle ilgili konularda gereksinim duyulur. Öncesinde ve sonrasında pek anımsanmazlar, ortada görünmezler, toplumca hissedilmezler. Biliyoruz ki Batı ülkelerinin tümünde durum böyle. Savaş zamanları dışında orduyu gören duyan yoktur...

Ama Türkiye'de durumun böyle olmadığı biliniyor. Ordu her yerde, her zaman var. Hangi konuya el atılsa karşınıza bir güvenlik kaygısı çıkıyor. Güvenlik kaygısıyla ilgili olunca iş, doğal olarak gözler derhal orduya çevriliyor. Ordu ne diyecek? Ordu nasıl karşılayacak? Kızacak mı? Darbe mi yapacak? Kimler yanacak bu durumda? Siyasal yapı nasıl değişecek? Kimler gözden düşecek? Şizofrenik bir durum oluşuyor böylece.

İşte bu sorunu çözmek aslında Türkiye'yi düzlüğe çıkaracak gibi görünüyor. Ancak söylemesi ne kadar kolaysa çözmesi ondan bin kat daha zor bir sorun bu. Bu yüzden de sorularımız arasına buna yanıt alabilecek biçimde düzenlenmiş olanları da koyduk. Aldığımız yanıtlar hiç iç açıcı değildi. Herkesi kaplayan, sarmalayan bir kötümserlik var aydınlar arasında. Ordu yanlısı kişilerin bile bu konuyu bir sorun olarak saptamaları bize çok ilginç geldi. Bunu oldukça önemsiyoruz. Çünkü daha bir sorun olarak saptanmayan "sorunlar" hiçbir zaman çözülemezler. Sanırız bu saptamada buluşanların yaratacakları ortak payda genişlerse, toplumu bir oydaşma ortamına götürürse, tüm ülke bundan sonsuz yararlar sağlayacak.

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, bakanlığının 2004 bütçesinin TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşülmesi sırasında, "2020'li yıllardan itibaren dünyanın yeniden iki veya çok kutuplu hale gelmesi ihtimal dahilinde görülmektedir. Bu oluşumda, ABD' nin yanı sıra dünya güç merkezleri olarak Avrupa Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu'nun ortaya çıkması beklenmektedir," görüşünü dile getirdi. Bu çerçeveden bakınca Türkiye'nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde bölgesel güç olabilmesi için nelerin yapılması gerektiği sorusuna da cevap aramaya çalıştık.

Herkesin kafasında minik bir orgeneral mi var?

Bir soruya daha açıklık getirmekte yarar var.

Türkiye'deki tüm sorunlar TSK'nin askeri düşünme tarzından mı kaynaklanıyor? Toplum sivil düşünüyor da yalnızca TSK mi askeri düşünüyor? Bu soruya da yanıt aradık. Çünkü TSK sonuçta Türkiye'nin ordusu. Türkiye nasılsa TSK de öyle. Sivil Türkler nasıl düşünüyorsa, asker Türkler de öyle düşünüyor. Bu konuda da bir oydaşma var aydınlar arasında. Bu da çok önemli. Çünkü sorunların tek kaynağının TSK olması olanaklı değil. Bu doğanın düzenine aykırı. Bir sorunun bir tek nedeni olamaz. Türkiye'de yaşayanlar son derece demokratik bir düşünceye sahip ama ne yazık ki orduları bağnaz, baskıcı, tutucu gibisinden bir açıklama yapılabilir mi? Sorunu böyle açıklayanlar düşüncelerini herhangi bir bilimsel temele oturtabilir mi? Bizce mümkün değil.

Çünkü "Türkiye'de yaşayan herkesin kafasında minik bir orgeneral var." Bu tümceye söyleşilerden birinde rastlayacaksınız. Bir yabancının bu saptamada bulunması ise durumu daha da ilginç kılıyor. Gerçi diğer söyleşilerde de aynı anlama gelen birçok cümle bulunabilir ancak bu kadar özlüsünü biz bile kuramamıştık.

Silahlı kuvvetlerin Türkiye'nin dönüşüm sürecine katkılarını da sorularımızla irdelemeye çalıştık. Cumhuriyetin kurucusu ve buna paralel olarak da "koruyucu ve kollayıcı" unsuru olarak görülen ordu, 28 Şubat sürecindeki müdahalesiyle cumhuriyetin temel niteliklerinin korunması ve Batılılaşma hedefine ulaşılması ve "karşı devrim" olarak görülen sürecin geriletilmesi amacıyla bir dizi önlemlerin alınmasını Milli Güvenlik Kurulu Kararı olarak tarihe geçirirken, neden diğer yanda bazı kesimlerce Avrupa Birliği sürecinde engelleyici rol oynadığı eleştirilerine muhatap oluyordu. Neden, Türk Silahlı Kuvvetleri yetkililerinin çeşitli platformlarda dile getirdiği "TSK Avrupa Birliği'ne karşı değildir" içeriğindeki açıklamalarına rağmen bu görüşler gündemden düşmüyor? Bu sorulara da yanıt arandı söyleşilerde.

Ayrıca ordunun rolünün bu kadar ön plana çıkmasında, sivil siyasetçilerin gereği gibi politika üretememesi, dünyadaki ve bölgedeki gelişmelere uygun davranış biçimleri sergileyememesi ve karar alma süreci oluşturamamasının da etkilerinin olup olmadığı, bu şekilde davranmanın siyasetçilerin bir tercihi olup olmadığı sorusunu da yönelttik görüşme yaptığımız kişilere. Buna bağlı olarak, ordunun bir ideoloji üretim ve toplumu şekillendirme merkezi olup olmadığı, son dönemde bu etkisinde geçmiş yıllara göre bir azalma olup olmadığı da yanıt aranan sorular arasındaydı.

Silahlı kuvvetlerin sadece güvenlik işini üstlenmediği, cumhuriyetin yeni bireyini yaratma sürecinde zorunlu askerlik eğitimi süresini verimli şekilde değerlendirmeye çalıştığı, ayrıca askerlik için kışlaya gelen kişilere askerlik eğitimi ve yurttaşlık eğitimi dışında meslek kazandırma gibi bir işlevi de üstlendiği, ağaçlandırma ya da sosyal afetlerde üstlendiği görevler nedeniyle yarattığı etkiyi, bu etkinin son on yılda azaldığı olgusunu –ki bunu sık sık gündeme gelen bedelli askerlik tartışmalarından ve para vererek askerlik hizmetini kısa sürede yapıp kurtulma anlayışının ön plana çıkmasından anlamak mümkün– ve bu etkinin kamuoyunda yarattığı havayı da tartışmaya çalıştık söyleşilerde.

Dünyadaki gelişmeler orduların yapılarında da değişime yol açtı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu değişime ayak uydurup, uyduramayacağı, teknolojik dönüşümü sağlayıp sağlayamayacağı, bölgesel güç olması, olabilmesi için neler yapması gerektiği ve sistemin kurucusu olarak onu şekillendirme anlayışından uzaklaşarak profesyonel ve dinamik bir yapıya kavuşması gerektiği yolundaki söylemleri de tartışmaya çalıştık.

Not yerine

Böyle bir not yazmak gereksinimi bu kitabı oluşturmak için yola çıktıktan sonra başladı. Ancak bu notu buraya biraz utanarak düşüyoruz. Ancak tarihe not düşmek adına da bunu yazmaya zorunluyuz. Türkiye'de 2003-2004 yıllarında bu sorunlar olanca ağırlığıyla yaşanıyor. Yirmi otuz yıl sonra bu kitabı bir başvuru belgesi olarak kabul edeceklere yazılmıştır aslında bu not.

Söyleşi önerisi götürdüğümüz herkes çağrımıza olumlu yanıt vermedi. Üzerimizdeki vebali birkaç cümleyle kaldırmak için söyleyelim. Çünkü biliyoruz ki "Böyle bir kitap hazırladınız da neden şununla, şununla konuşmadınız," diyecek olanlar çıkacaktır.

İstedik konuşmayı... Ancak reddedildik. Daha açık rakam verelim: Söyleşi önerilerimizden dördü reddedildi. Biri de yapıldıktan sonra iptal edildi. Söyleşi önerimizi reddedenler arasında askerler de var.

Herkesi büyük bir anlayış ve saygıyla karşılıyoruz. Ancak bu konuda söylenmesi gereken şeyler var, diye düşünüyoruz. Ordu konusunda konuşmaktan kaçınanların sığınabilecekleri barınağın "korku barınağı" olduğunu söylemek işin kolayı olur. Ancak görüşme talebinin görüşülmesinde bile yaşanan sıkıntılar, ordunun hâlâ "tabu" olduğuna işaret ediyor.

Yine de anlıyoruz. Ama bir de vatandaş olarak görevlerimiz var değil mi? Demokratik bir ülke yaratmak öyle kolay bir şey değil. Demokrasiye ulaşmak zorluklara göğüs germeyi gerektirir. Bu göğüs germe işinin büyük bir kısmını aydınlar yerine getirir çoğu ülkede. Bu da aslına bakarsanız doğanın gereği gibidir. Çünkü bir ülkede hemen her şeyden haberdar olan kesim aydınlardır. Her türlü bilgiye sahip olmak iyi bir şey değildir belki de bu açıdan bakınca. Çünkü bu bilgiler arasında, yolsuzluklar, usulsüzlükler, hortumlamalar, işkenceler ve daha niceleri vardır. Bunlara karşı çıkmayı da gerektirir haberdar olma durumu. Ama karşı çıkanlar her zaman çıkmayanlardan azdır. Türkiye'de daha da azdır. Bunu da garipsemiyoruz.

Peki ama sorun o zaman nasıl çözülecektir? Sanırız korkarak değil. Yapıcı eleştiriler yönelterek. Bu yüzden, "biraz cesaret göstermeli" diyoruz. Bizce TSK'nin de bundan çıkarması gereken bir sonuç var. Orduyla ilgili konuşmaktan kaçınanlar, ne kadar haklı olurlarsa olsunlar, bu nasıl yanlış bir şey ise, onları bu derece korkutan bir "olgu" olmak da TSK için o derecede düşündürücü olmalı. Sevilen ve saygı duyulan değil, korkulan, çekinilen bir kurum olmak iyi bir şey olmasa gerek.

Sorgulanmayan, deşilmeyen, içselleştirilmeyen hiçbir şey, ki bu bir kurum da olabilir, gerçeklere uygun hareket edemez. Eleştirilere kapalı bir kurum, gerçeklerden kaçan bir kurum, hayata karşı olan bir kurum, kendini anlatmaktan kaçınan bir kurum insanların zihinlerinde "yararlı bir kurum" olmaktan çıkar.

Son söz

Ve geldik son söze. Söyleşi yaptığımız herkese düşüncelerini ifade etmekte gösterdikleri medeni cesaretten dolayı sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu kitabın ortaya çıkması onlar sayesinde gerçekleşti. Biz yalnızca soruları yönelttik. Konuyla ilgili hazırlık çalışması yaparken öyle olduğunu "sandığımız" bilgilerin doğru olduğunu da gördük. Bunlardan ilki TSK ile ilgili çalışmaların azlığıydı. Ordusuyla övünen bir milletin onunla ilgili neredeyse hiçbir çalışma yapmamış olması neyle açıklanabilir bilmiyoruz! (Demek ki bu savda da bir sorun var...)

Söyleşiler bitince kitaba bir de askerler açısından baktık. Kendilerini üzecek birçok düşünce yer aldı kitapta. Konuştuğumuz kişilerin fikirleri bunlar. Ancak "okumuş yazmış" kesimin fikirlerinin bir ülke için ne derecede önemli olduğunu sanırız askerler de biliyor artık. Onların eleştirilerine kulak vermenin hemen her zaman iyi sonuçlar verdiğini kabul etmek TSK'yi yüceltecektir. Yapılan her eleştirinin doğru olması gerekmiyor. Ama tüm eleştirileri soğukkanlılıkla karşılamak gerekiyor. Aslına bakarsanız TSK'nin bu alandaki son birkaç yıllık performansı insanı iyimserliğe itiyor. Evet, yine her tür sorunla ilgili Genelkurmay açıklamaları birbirini izliyor. Rejimin tehlikeye düştüğüne dair uyarılar birbirini izliyor. Ancak onlar da sanki artık zihinlerdeki değişimin farkında. Her şeyi bilen, her şeye kadir insanlar olmak evrenin neresinde olursanız olun mümkün değil. Kendi işinizi bilmek gerekiyor artık. Ama bu konuda uzmanlaşmış olmak da gerekiyor. Yani işinizi bilmek değil, iyi bilmek de değil, çok iyi bilmek gerekiyor. TSK mensuplarının da olaya böyle bakacakları ümidini taşıyoruz.

Kitapta yer alan söyleşilerden Prof. Zafer Üskül, Prof. Murat Belge, Prof. Nadir Devlet, MİT'in ilk sivil müsteşarı büyükelçi Sönmez Köksal, yazar Ahmet Altan, feminist yazar Handan Koç, Güneydoğu'da vurulan albay Rıdvan Özden'in eşi Tomris Özden, gazeteci Andrew Finkel, TSK üzerine kitaplarıyla tanınan yazar Serdar Şen, OYAK üzerine doktorasını hazırlayan İsmet Akça ve yazar Ömer Laçiner ile yapılanları Metin Gülbay; Prof. Ümit Cizre, Prof. Mustafa Erdoğan, ASAM Başkanı Prof. Ümit Özdağ, gazeteci Mehmet Ali Kışlalı ve yazar Yalçın Akdoğan ile yapılanları ise Hıdır Göktaş gerçekleştirmiştir.

Notlar


(1) Selim Deringil, "Hasta Adamın Dinç Evlatları", Toplumsal Tarih, sayı 121. Yukarı
(2) Meydan Larousse, cilt 9. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Altan, "Silah siyasetin içinde olduğunda hiçbir müessese doğru dürüst işlemez.", s. 17-26

Sözünü sakınmayan insanlar vardır hani, dobra dobra konuşurlar hiçbir şeyden çekinmeden. Altan Ailesi'ne bu "alışkanlık" sanırız baba Çetin Altan'dan geçmiştir. Oğul Altanlar da sözünü sakınmadan söylemeleriyle ünlüdür. Ahmet Altan bir yazar bilindiği gibi; Türkiye'nin her yapıtı onlarca baskı yapan yazarlarından biri hem de. Onunla çok okunan bir yazar olduğu için değil, cesur söylemi dolayısıyla söyleşi yaptık. Biliyorduk ki Ahmet Altan bu konuda da sözünü sakınmadan söyleyecektir ve umduğumuz gibi de oldu. Biz ne kadar "acaba yanlış mı anladık" diye soruları yineleme gereksinimi duyduysak da, o lafını hiç evirip çevirmeden aynen tekrar etti.

• Türkiye'ye bakınca neler görüyorsunuz? Ordu hemen göze çarpıyor mu?

Türkiye'nin yaşadığı sorunların ve birçok çarpıklığın temelinde ordunun siyasetteki yeri gelir. Türkiye'nin bütün toplumsal yapısını, bütün toplumsal dengesini, Türk toplumunun normalliğini engelleyen bir denge bozukluğu var bu ülkede. Çünkü bu ülkenin en büyük gücü, olmaması gereken bir yerde duruyor. Toplum içinde herkesin bir görevi var, bir işbölümü var, herkesin durduğu bir yer var. Her kişinin, her grubun, her mesleğin durduğu yer binlerce yıl içinde insan aklından süzülerek belli bir aşamaya ulaşmıştır. Her meslek kendi yerinde durduğu zaman toplum belli bir dinamizmle çalışabiliyor, üretebiliyor. Ama toplumu yapan öğelerin durduğu yerleri değiştirirseniz o dengeyi bozuyorsunuz. Bir biçimde kan dolaşımını bozar gibi. Orada artık bir pıhtınız oluyor. Türkiye'nin kan dolaşımındaki pıhtı, bence, ordunun siyasetin içinde durmasıdır. Bu taa İttihatçılara kadar gidiyor. Abdülhamit dönemine kadar gidiyor. Bu öyle bir şey ki... Siz orduyu siyasete soktuğunuz andan itibaren o toplumdaki neredeyse her şeyi bozuyorsunuz. Mesela tarih bununla ilgili bir şey değil diyeceksiniz, tarihi bile bozuyorsunuz ama. Okullarda okutulan Osmanlı Tarihi'ne baktığınız zaman çok garip bir şeyle karşılaşacaksınız. Deli İbrahim de dahil Abdülaziz'e kadar gelen bütün padişahlar iyidir. En azından onlara belli bir sempati ile yaklaşır bizim tarihimiz. Sonra birden bire bakarsınız ki Abdülaziz'den sonra özellikle Abdülhamid ile birlikte bütün padişahlar kötüdür. Bu nasıl olur yahu? Ekonomik tablolara bakarsanız en kötü dönem de değildir hani! Peki bu nasıl olur?

Çünkü Abdülhamid İttihatçılar'ın siyasi rakibidir. Daha sonra gelen tüm padişahlar da onların siyasi rakibidir. Ve okuduğumuz yakın tarihimiz İttihatçı gözüyle yazılmış bir tarihtir. Yani ordu gözüyle yazılmış bir tarihtir. Arkasından bir 31 Mart Olayı yaşanıyor. 31 Mart Olayı hâlâ yalan bir şekilde anlatılıyor. Yani tarih bozuluyor. Sadece tarihin bozulmuyor, hukuk sistemin de bozuluyor, çünkü senin hukuk anlayışın orduyu siyasetin içinde tutamaz. Çünkü siyasetin içinde silah olmaz. Silah siyasetin içine girerse hukuk olmaz. Hukuk olmayınca toplumun bütün iç ittifakları dağılır, ki dağılıyor bugün. O zaman senin medyan olmuyor. Silahı siyasetin içinde gördüğün vakit, tarih dahil, hukuk dahil, bütün müesseselerini berhava ettiğini gördüğün vakit, bunun, senin gelişmenin önüne geçeceğini görüyorsun. Ekonomini engelleyeceğini görüyorsun. Milli Savunma bütçesini sorgulayamıyorsun. Türkiye'de milli savunma bütçesinin ne olduğunu bilen kimse yoktur. Bu bütçeye bir bütçeden para gelir bir de kimsenin bilmediği fonlardan para gelir. Bunun ne kadar olduğunu kimse bilemez. Böyle olunca parlamentonun yapısı da tuhaflaşıyor. Parlamento gerçekten tek karar merkezi mi diyorsunuz, "Hayır değil," oluyor o zaman yanıtınız. Siyaset bozuluyor, hukuk bozuluyor, tarih bozuluyor, en korkuncu medya bozuluyor. Çünkü ya bunun karşısına çıkacaksın ve diyeceksiniz ki "Bu böyle olmaz, bu toplumun önünde duran blok, bu pıhtı, ordunun silahlı gücünü siyasetten çıkarmazsak normalleşemeyiz", ya da bunu söylemeyeceksin, bu çarpıklığa kendini uyduracaksın ve bundan nemalanacaksın. Türk medyasının bugün yaşadığı birçok ölçüsüzlük, hatta alçaklık diyebileceğim şeyler bu çarpılmanın kireçlenmesinden ortaya çıkıyor. Türk medyası bugün insanlara çok rahat iftira atan bir medya halinde. Generallere karşı aşırı saygılı, siyasetçilere ve sıradan insanlara karşı aşırı saygısız, saldırgan ve iftiracı. Böyle bir medya mı olur? Medyan da çarpılıyor tabii. Medya oysa ki toplumun aynası. Ne oluyor? Toplum aynaya bakıyor başka bir şey görüyor. Toplumun kendi kendisiyle ilişkisi bozuluyor.

"Silahın siyasete girmesine hukuk izin veremez normalde!"

• Medyanın sermayenin eline geçmesinin bunda payı ne kadardır acaba diyeceğim ama dünya örneklerine bakınca da...

Dünya örneklerinde çok daha büyük patronların elinde medya. Önemli olan kurumların çalışmasıdır. Türkiye'de hukuk kurumu çalışsa medya bu hale gelemez. Ama hukuk kurumu da bu şartlar altında çalışamaz, zaten çalışamıyor da.

• Hukukta da bir çarpılma var diyorsunuz...

Başka türlü olamaz. Silahın siyasete girmesine hukuk izin veremez ki normalde. Sen siyasetin içinde silahın bulunduğu duruma uygun bir hukuk uyduruyorsun. Buna göre yasak ediyorsun fikri mesela. Oysa fikir yasağı yok evrensel hukukunun içinde. Kendi hukukunu, yerel bir hukuk icat etmek zorunda kalıyorsun. Halbuki hukuk, fizik gibi, kimya gibi evrensel ölçüleri olan bir bilim dalıdır. Bunun yereli olmaz. Yerel tıp olmayacağı gibi yerel hukuk da olmaz. Ama senin dünyanın standartlarına uymayan bir demokrasi anlayışın, bir toplum-devlet ilişkin olduğu için tutup kendi hukukunu da çarpıtıyorsun. Mecbursun... Silah siyasetin içinde olduğu zaman o toplumda hiçbir müessese doğru dürüst işlemez. İşte üniversitelerin, doktorların, hukukçuların hali...

• Romancılar bu tabloya bakıp biraz vicdan azabıyla hareket ediyor mu sizce?

Bu tabloya bakıp öyle davranan aydın tipi yeni ortaya çıkıyor daha. Genel olarak bizde "aydın" denilen kesim ne yazık ki bu tablonun doğal bir parçası haline gelmiştir. Hatta burada o kadar kavramlar karıştı ki, bugün ordunun siyasetin içinde olmasını destekleyen ve olması için mücadele eden ve kendilerine "solcu" diyen insanlar var. Sen orduyu siyasete sokmayı istiyorsan, yerini, daha ziyade siyasetin sağ uçlarında, faşizme doğru bir yerlerde arayacaksın. Solculukta arayamazsın. Bu ülkede her şey çarpıldığı gibi bir de adları da değiştiriliyor. Bunun solla hiçbir alakası yoktur. Hiçbir gerçek solcu parti ordunun siyasete girmesini, demokratik bir ülkede desteklemez, bunun için mücadele etmez. Bugün sosyal demokrat denilen CHP neredeyse sırf bunun sözcülüğünü yapıyor. Bunu burada tutabilmek için çok ciddi bir problem daha yaratıyorlar: Din-toplum ilişkisi. Çünkü silahın siyasetin içinde bulunmasını açıklamak için bir mazerete ihtiyacın var. Bu eskiden komünizmdi, bitti, Kürt meselesiydi, bitti. Şimdi din meselesi çıktı ortaya. Bir şey çıkmak zorunda. Din evvel eski hep el altında bulundurulan bir konudur aslında. Din tehlikesi dediğin anda sen toplumla din arasında ciddi bir sürtüşme başlatıyorsun. Ve kendi diniyle barışık olmayan bir toplum huzursuz bir toplum haline geliyor.

"Ordu siyasetten çıkarsa, din olayı da çok büyük ölçüde rahatlayacaktır."

• Şu anda da olan bu mu diyorsunuz?

Çok huzursuz yani, Türkiye'de insanların dini normal yaşayabildikleri kanaatinde değilim. Ya aşırı tuhaf dinsel taleplerde bulunuyorlar ordu ile rekabet içinde, ya da dinden nefret eden, kuşkulanan, dinin toplumu mahvettiğine inanan başka bir uçtalar. Türkiye kendi dinini normal bir şekilde yaşayamıyor ki!

• Dolayısıyla toplumda ruhsal dengeler de bozuluyor doğallıkla...

Bir toplum diniyle barışık olmazsa, diniyle bu kadar kavgalı olursa, diniyle bu kadar sorunlu olursa, tabii belli bir vicdan azabı da çekiyor bir yerde diniyle barışık olamadığı için. Bunu bir ucundan serbest bırakmak gerekiyor. Sen orduyu siyasetten çıkar, din olayı da çok büyük ölçüde rahatlayacaktır. O zaman türban falan bu kadar manalı hale gelmeyecektir. Bunun anlamı kalmayacaktır. Şu anda dini kullanarak bundan yarar sağlayan bir siyasetçi kesimi de var ortalıkta. O da normal değil tabii. Dediğim gibi silah siyasetin içine girdiği andan itibaren o toplumda hiçbir şey normal kalamaz.

• Son zamanlarda bu aydın tipi ortaya çıkmaya başladı dediniz. Bu durumdan rahatsız olup da kendilerinde depresyona yol açan bir hal yaratmıyor mu bu durum?

Depresyona yol açtığını söylemek pek mümkün değil. Biz her şeyin normal durduğu bir hayat tarzını bilmiyoruz. Çarpıklık bizde depresyon yaratmaz kolay kolay. Ben sana anlattığım şu şeyleri görüyorum ama bunları görmek bende depresyon yaratmaz, ben bunun içinde büyüdüm. Burada yaşıyorum. Şartları bu olan tuhaf bir ülkenin insanıyım. Bana duygusal manada o kadar tuhaf gelmiyor. Kimseye tuhaf gelmez. Biz, düşünce olarak bunun tuhaf olduğunu saptayabiliyoruz.

• Ama doğru olanı da biliyoruz...

Doğru olanı biliyoruz ama doğru olanı yapmaya gücümüz yetmiyor. Çünkü silaha karşı kimse bir şey yapamaz. Ama daha korkuncu medya ve Türkiye'nin aydın kesimi denilen kesim silahın siyasetten çıkmasını isteyen insanlara karşı ahlaksızca saldırıyor. Yani sol maskesiyle saldırıyor. Türkiye'de Genelkurmay'ın andıçlama eylemlerine alet olan insanlara bir bakarsanız, bunların çoğunun sol maskesi kullandığını göreceksiniz. Andıçlama sadece 28 Şubat'ta başlamadı bence. Taa Turgut Özal'ın iş başına geldiği zamanları da bir daha gözden geçirmek lazım. Oralara bir daha bakmalı. Devletin yeni bir yapıya kavuşmasını, liberalleşmesini, ordunun siyasetten çıkmasını isteyenlere karşı kimler nasıl saldırdı, onların devletle ilişkisi neydi? Bu ilişkiler daha sonra ortaya çıktı zaten. Türkiye'de aydınlar ne yazık ki ahlaksızca bu çarpık yapıyı savunuyor, hem de sol maskesiyle savunuyor. Ve siz Türkiye'nin normalleşmesini istediğiniz zaman müthiş bir saldırı ile karşılaşıyorsunuz.

• Doğruların böyle olmadığını gören ama silah karşısında bir şey yapamayan insanlarda nasıl bir şey yaratıyor bu durum? Siz bunu duymuyorsunuz, yazıyorsunuz cesurca ama...

Şöyle şanslarım var aslında, benim büyük dedem paşa. Yani general veya ordu lafı beni "Aman Allahım" diye irkiltecek bir şey değil. Ben paşanın ne olduğunu biliyorum. Ayrıca çok eski bir ailenin çocuğu olmak gibi bir şansa sahibim. Ben buranın sahibi hissediyorum kendimi. Hani buranın sahibi bir başkasıymış gibi bir durum içine girmem. Onun için çok fazla rahatsız olmam.

• Peki yazarken hakikaten hiçbir şey düşünmüyor musunuz?

Yani otosansür yapacak olursam yazı yazmam. Bana sorarsan düşündüğün şeyi yazamıyorsan yazma. Çünkü insanlar senin düşündüğün her şeyi yazdığını düşünüyorlar. Onları buna inandırıyorsun. Onları buna inandırıp düşündüklerini yazmazsan bu ahlaksızlık olur.

• Hiç yazmamaktan bahsediyorsunuz...

Yazmam, o zaman derim ki "Ben yazamıyorum arkadaş".

• Hiç böyle bir şey olmadı ama değil mi?

Hayatım boyunca olmadı. Ben düşündüğüm her şeyi yazdım. Bunun bir bedeli var, onu da ödedim.

• Kafanızdan neler geçiyor? Bir şey yazarken "bu olsa olsa şöyle bir şeye gider" falan diyor musunuz?

Öyle bir şey hiç aklımdan geçmez. Ben yazarken başka hiçbir şey düşünmem. Zaten eğer onları düşünürsen yazı yazamazsın. Birçok insanın yazı yazıp da yazı yazamamasının nedeni, yazarken, yazıdan başka şeyler düşünmeleridir. Onun için çok parlak yazar olamıyorlar.

• Peki konu seçiminde de böyle bir şey olmadı mı?

Bir seçim olsa seninle bunları konuşmazdım. Hiçbir şey benim daha önce yazmadığım bir şey değil.

"Düşündüğümü söylemezsem kendimi aşağılanmış hissederim!"

• Ben şimdi Türkiye'nin en korkusuz yazarlarından biriyle konuştuğumu sanıyorum. Ama onun bile korktuğu bir şey olamaz mı? Korkmaktan tabii ki tir tir titremeyi kastetmiyorum ama "şuna el atmayayım" dediğiniz oldu mu, ya da bir konuyu düşünüp, "Bunu şimdi boşver daha bunun vakti gelmedi, beş yıl sonra yazarım," dediğiniz olmadı mı hiç?

Benim bugüne kadar böyle bir şey hiç aklıma gelmedi. Ama tesadüften dolayı değil. Ben cesur bir adam olduğumu söyleyemem. Hakikaten de değilim.

• Düşündüklerinizi yazdığınıza göre cesursunuz ama...

Onun cesaretle bir alakası yok. Düşündüğümü söylemezsem kendimi aşağılanmış hissederim. Kendimi aşağılanmış hissetmekten de hiç hoşlanmam.

• Türkiye'de edebiyat dünyasına baktığınızda bu korkunun izlerini görüyor musunuz?

Edebiyat dünyası ödlektir bizim. Bizim entelektüeller ödlektir. Kavga büyüdüğü zaman hepsi saklanır. Küçük kavgalara karışmaya çalışırlar sadece. Büyük kavgaların içinde hiçbir zaman yanımda çok fazla adam görmedim ben.

• 12 Eylül'den sonra Aydınlar Dilekçesi vardı mesela, ama bir tane daha deseniz sayacak bir şey yok...

Ben şuna bakarım, kavga büyüdüğünde tüymemek lazım. Çok cesur adamlarımız var, hakikaten bu toplum için düşündüğünü söylemek isteyen adamlar var. Ama geneline baktığımda ben bunların ödlek olduğunu düşünüyorum. Ben kendim yaşadım. Ben bu ülkede yazı yazan bir adamım. Büyük bir holdingin gazeteleri ve televizyonları bana iftira atıp saldırdığında yanımda pek fazla adam görmedim. Jandarma Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı "Bunu hapse atın" diye mahkemeye beş sayfa yazı yazıp da ben orada yargılanırken yanımda çok az insan vardı.

• Ödlekliğe bağlıyorsunuz...

Başka neye bağlayabilirim ki? Ayrıca bana saldırmayı becerebildiklerini görüyorum. Onun için onlara cevap bile vermem. Bu adamlar büyük kavgalarda gerçekten yerlerini alabilselerdi, benim veya başka bir yazar için yazdıklarını insanlar ciddiyetle okurdu. Ama sen bir yazara iftira atıldığında kenara çekilirsen...

• Korkunun büyüklüğüyle açıklanamaz mı peki...

Olmaz. Ondan sonra şunu eleştiriyorum, bunu eleştiriyorum, diye ortaya çıktığında seni kimse ciddiye almaz.

• Türk Silahlı Kuvvetleri'ne salt askeri bir güç olarak bakın desem bakabilir misiniz?

Anlattığım tabloda bütün müesseseler bozulduğu gibi ordu da bozuluyor. Ben generallerin mesleklerini çok sevdiğini düşünmüyorum. Mesleklerini çok sevseler mesleklerini yaparlar. Siyasetin çok fazla içindeler.

• Farkındalar mı peki bunun?

Şimdi bakın şöyle bir genelleme yapılıyor ki bu genelleme ne yazık ki doğru. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra demokrat ülkelerle demokrat olmayan ülkeler arasındaki mücadelelerin hepsini demokrat ülkeler kazanıyor. Neden? Bunun yanıtına bakmak lazım. Niye demokrat olmayan ülkelerin orduları demokrat ülkelerin ordularından daha güçsüz? Öncelikle, bir, demokrat olmayan ülkelerde ordular denetim dışı. Ne silah aldığını, silahların miadının ne zaman dolduğunu, gerçekten o silahlara ihtiyacın olup olmadığını kontrol edemiyorsunuz. Kontrolün olmadığı yerde de mutlaka bir çürüme olur. Biz bu çürümeyi andıç hikâyesiyle gördük. Dünyanın hiçbir ordusu kendi ülkesinin aydınına iftira atamaz. Bilerek iftira atıyor, bunu kayda geçiriyor, bunun için gazetecileri kullanıyor. Bunu bir ordu yapabilir mi? Bunu bir ordu yapamaz. Bu, ordunun kendisini hukukun üstünde gördüğünü gösterir. Hukukun üstünde ordu olursa ordu da bozulur. Hukukun olmadığı yerde ordu da bozulur. Ordunun bozulduğunun en büyük işareti 28 Şubat'taki andıçlama olayıdır. Onun için de kendi mesleklerini ne kadar yaptıklarını biz bilmiyoruz. Denetleyemiyoruz ki. Bir ara uçak gemisi almaktan söz etti Türkiye. Uçak gemisini neden alacağız ki mesela, bunu tartışabildik mi hiç? Böyle bir laf edilebilir mi? Niye alınacak? O zaman neyin alındığını, niye alındığını bilemezsen orası karışık bir iştir. Bugün savaşları görüyorsunuz. Irak Savaşı'nı gördük, artık bambaşka bir konsept var. Ben ordumu dünyanın en iyisi hangisiyse onunla kıyaslarım. ABD ordusunu gördük Irak savaşında. Daha sonra beceremediler bakma, ama savaş sırasında yüz kişi bile kaybetmediler. Artık yüz asker kaybının büyük kayıp olarak kabul edildiği savaşlar yapılıyor. İş buraya gelmiş yani. Bizim ordu bunu yapabilecek yetenekte mi? Hayır. Bunun için bir hazırlık görüyor muyuz? Hayır. Sadece insan gücüne dayalı bir ordu yok artık. İnsan gücüne dayalı ordu etkili bir ordu değildir. Çünkü insan gücüne dayalı bir ordu ancak yüz yüze gelerek dövüşebilir. Oysa yüz yüze savaş bitiyor.

"Kıbrıs Savaşı için ABD'li generallerin yorumu"

• Yani TSK'nin yeni bir savaşı kazanma şansını pek görmüyor musunuz?

Şöyle diyebilir misin mesela "ABD ile dövüşüyor bizim ordu"?

• ABD uç bir örnek belki...

Buna göre hazırlanamıyor mu? Çünkü gördüğünüz gibi savaşlar da global bir hale geldi. Eskiden sadece komşular dövüşürdü. Ama Afganistan ve Irak savaşları bize gösterdi ki komşular dövüşmüyor. Her şey globalleştiği gibi savaş da globalleşti. O zaman sizin global savaşa uygun bir askeri yapıya sahip olmanız lazım. Senin ordunu yöneten insanların, zihinlerini komşu savaşları döneminden global savaşa göre değiştirmeleri lazım. Yani bütün ordular senin müttefikin ama düşmanın da olabilir. Senin ona göre hazırlanman gerekiyor. Böyle bir hazırlık var mı? Ya da biz böyle bir şeyi görüyor muyuz? Söylemek istediğim şey bu. Orduda belki bu hazırlık var. Kalkıp görmediğim bir şey için de yoktur diyemem, ama varlığının bir işaretini henüz toplum görmüş değil. Bunu toplumla paylaşmadığın sürece kimin haberi olacak peki? Toplumun bir parçası olarak ordu bunu bizimle paylaşmak zorunda.

Biz sadece ordunun türban hakkında ne düşündüğünü biliyoruz, ordunun eğitim hakkında ne düşündüğünü biliyoruz, ama ordunun askeriye konusunda ne düşündüğünü bilmiyoruz. Sonra Genelkurmay Başkanı Kıbrıs'la ilgili bir açıklama yaptı. Singapur'dan İngiltere'ye giden bir güvenlik zincirinden söz etti. İnsaf, böyle bir şey mi var yani?

• Türkiye'de yaşayanlar genellikle bir tek şeyden çok emindir: Her türlü şey olabilir dünyada ama en azından Kurtuluş Savaşı'ndan beri yurtlarına dönük bir saldırıya karşı "bizim ordumuz var, o önler". Bundan hiç şüphelenmezler, böyle bir iç rahatlığı vardır. Ne kadar gerçekçi olup olmadığını tartışacak değilim. Hiç böyle bir şey hissettiğiniz oldu mu?

Hayır. Son üç yüz yıldaki Osmanlı ve bizim savaşlarımıza bir bakmak lazım. Kaç tane galibiyetimiz, kaç tane yenilgimiz var. Çok övündüğümüz Kıbrıs Savaşı'na bir bakmak lazım. Ben Kıbrıs Savaşı çıktığı sırada AP'de (Associated Press'te) çalışıyordum, yeni gazeteciliğe başladığım yıllar. O zaman AP'den bütün dünya ajanslarına bu savaşla ilgili Amerikan generallerinin yorumları yayımlandı. İki tane generalin yorumunu hiç unutmuyorum. Bizzat kendim okudum, biri şöyle diyordu: "Biz Türkler'e bombalamayı öğrettik ama nereyi bombalayacaklarını öğretememişiz." Çünkü kendi gemimizi batırmıştık. Bir başka Amerikan generalinin ise şu açıklamasını gördüm: "Ben Kıbrıs Savaşı'nı gördükten sonra eğer bir Sovyet generali olsaydım, Türkiye sınırındaki güçlerimi yarı yarıya azaltırdım." Şimdi bunlar topluma yansıdı mı?

• Ben de ilk kez duyuyorum.

Peki bunları okuduktan sonra çok güvenebilir misin? Kıbrıs Savaşı'nda karşımızdaki güç dünyanın en küçük askeri güçlerinden biriydi. Şimdi onun askeri tahlillerini yapabilecek durumda değilim. Ama ben bu iki Amerikan generalinin yorumlarını, dünyaya yayılan haber ajansının resmi bülteninde okudum. AP'nin 1974 Temmuz arşivini açan olursa bunlar orada hâlâ duruyordur zannediyorum.

• Hiçbir güven duymuyorsunuz bu anlamda...

Ben Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı'nın Cudi Dağı'na Türk bayrağı diktiği için övündüğünü kendi kulaklarımla duydum. Cudi Dağı nerede diye sorarlar adama? Cudi Dağı Türkiye'nin içinde... Bir ordu kendi ülkesindeki bir dağa bayrak dikmekle övünüyorsa, ben o işe kuşku ile yaklaşırım ve sorarım: "Kardeşim o adam oraya nasıl girdi?"

Ordu öncelikle sınırları koruyacak. Bizim ordumuz bir polis gibi davranıyor çünkü. Ordu polis gibi davranamaz. Çünkü düşman ve suçlu iki ayrı kavramdır. Ordu sınırları korur. Sınırlarımızı korusun, ordumuzun başımızın üstünde yeri var. Çünkü görevi bu. Bunu yapsın, bana bu güveni versin. Bana kimsenin sataşamayacağına dair güven versin. Biz bu güvene sahip miyiz? Saddam Türkiye'yi tehdit ediyordu. ABD karşısında perişan olan ordusuyla Saddam defalarca Türkiye'yi tehdit etti. Yani şimdi Saddam tarafından tehdit edilecek bir ülke olmak istemem. Nasıl oluyor da Türkiye'de bu kadar büyük bir ordu varken Saddam gibi bir adam, ABD karşısında iki haftada yerle yeksan olan ordusuyla bize posta koyabiliyordu. Bu nasıl oluyor?

• Çok teşekkür ediyorum bu söyleşi için.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.