Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-501-8
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İslamın Hastalığı
Özgün adı: La Maladie de l'Islam
Çeviri: Haldun Bayrı
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Bülent O. Doğan
Kapak Resmi: Nakkaş Osman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2005

Günümüzdeki İslam kendi geleneklerinin ve tarihinin zenginliğinden mahrum kalmasına yol açan entegrizm hastalığından mustariptir. Abdelwahab Meddeb, tutkulu bir dille kaleme aldığı bilgilendirici eserinde bu hastalığın şeceresini çıkarıyor ve İslam'ın bağrındaki çoğulcu geleneği vurguluyor. Batılı İslam araştırmacılarının ve İslamcı fundemantalistlerin ortak yanılgılarını sergilerken, Batı'yla İslam'ın yakınlaşabilmesi için yeni yollar öneriyor.

11 Eylül saldırısına yanıt olarak yazılan bu eserde, İslam'ı cihatla bir tutan anlayışın köklerine iniliyor ve yedinci yüzyıl Medine'sinden başlayan İslam tarihi on sekizinci yüzyıl Arabistan'ında Vahhabilik'in kuruluşuna kadar takip ediliyor. İslam uygarlığının altın çağına damgasını vuran yaratıcılık ve çoğulculuktan uzaklaşılmasıyla gerileme ve yoksulluk evresine geçildiğinin altını çizen Meddeb, Batı'nın dışlayıcı ve sömürgeleştirici politikalarının bu süreçteki rolüne de değiniyor. Dünyada daha fazla savaşa ve sefalete neden olan yeni Batı-İslam zıtlaşmasına cesur ve sorgulayıcı bir yaklaşım getiren bu kitabın ülkemizde yaşanan süreçler açısından son derece önemli olduğunu düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Birinci Bölüm
Kızağa Alınmış Olmayı Kendine Yediremeyen İslam

İkinci Bölüm
Entegrizmin Şeceresi

Üçüncü Bölüm
Batı'ya Karşı Entegrizm

Dördüncü Bölüm
İslam'ın Batı Tarafından Dışlanması
OKUMA PARÇASI

1. Bölüm, 3. Kısım, s. 22-26.

Büyük şeyler İslam'ın iklimine çok erken dönemlerde uyarlanmıştır. Buna karşılık intikal süreçleri çok çabuk kesintiye uğramıştır. 9. yüzyılın en başında, Mutezile adı verilen akım tarafından canlandırılan bir akılcılık hareketi doğar. Bu düşünürler iki hâkim fikri sarsmaya uğraşmışlardır: İslami dogmalardan (nass) biri olan ve Kuran'ın –aynen Tanrı gibi– yaratılmamış olduğu, ezelden beri neyse o haliyle gökten indiği inanışını eleştirmişlerdir. Bu dogmaya karşı, Kitap'ın kuşkusuz semavi olduğu, ama bir yeryüzü dilinde somutlaşan Yazılar'ın ancak Vahiy sırasında Tanrı tarafından yaratılmış olabileceği cevabını verirler. Bu akımın müritleri, Kuran'ın yaratılmamış olduğunu haykıranların Hıristiyanlardaki tecessüdün (incarnation) İslami muadilini getirdiğini düşünürler: Böylelikle, Kuran'ın kelamı Tanrı'nın tecessüdü olacaktır. Ayrıca Kutsal Yazılara harfi harfine bağlı kalma yanlıları, Tanrı'nın Sözü olduğu için İsa'yı Tanrı'yla bir tutan Hıristiyanlara da şaşırtıcı derecede benzemektedir. Mutezile Tanrı'yı da dünyadan uzaklaştırmış, O'nu bilinmez anlamında askıya almış, insanı alınyazısından kurtaran ve eylemlerinin tek sorumlusu kılan bir aşkınlık içinde O'nu etkisiz hale getirmişlerdir.

Bu ilahiyat hareketi devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir – Harun El Reşid'in oğlu ve bizzat halife olan Memun (786-833)(1) da bu ideolojiyi tebasına dayatmak istiyordu. Hilafet iktidarı, en beliğ temsilcisi İbn Hanbel (780-855 civarı) olan çağdaşı Kuran'a sıkı sıkıya bağlılık yanlısı okula çok şiddetli bir biçimde saldırmak için bir nevi engizisyon bile kurmuştur (833'te mihne [eziyet] uygulaması başladı). Tarihin bu ânını hatırlatmak önemlidir, zira, entegrizmin şeceresinde, Kuran ve Sünnet'e sıkı sıkıya bağlı kalmayı savunarak Mutezile'nin iddialarını benimsemeyi reddettiği için çok büyük eziyetlere maruz kalan 9. yüzyılın bu şahsiyetine değinmemek imkânsızdır. Onun direnişi, Kuran ortodoksluğuna geri dönüş yanlısı halkta yankı ve destek bulmuştur.

Bununla birlikte, akılcı Mutezile hareketinin en büyük sınırı, Aydınlanmacıların tersine çabalarının meyvesini alamamış olmasıdır. Önce, bu hareketin destekçileri, şark despotunun elindeki araçları kullanarak kendi görüşlerini köklü bir şiddet yoluyla dayatmak istemişlerdir (Memun, iktidarını ilahiyat alanının tamamına yaymak istiyordu; bu amaçla imam unvanını aldı ve kendi yorumunu ulemaya dayattı). Daha sonra, Memun'un üçüncü halefi Mütevekkil'in gelişiyle birlikte (847'de) ortodoksluk yeniden iktidarın merkezine yerleşti; o zaman da Mutezile, önce marjinalleşip sonra da yavaş ama kesin olarak sönüp gitmelerine kadar, rakiplerine çektirmiş olduklarını kendileri çekmek durumunda kaldılar; rakipleri ise ayakta kaldıkları gibi daha da büyüdüler.

Karışıklıklarıyla da vaatleriyle de erken ortaya çıkan bu dönemle ilgili olarak akılda tutmamız gereken şey, Yunan mirasının Arap diline uyarlanmasında Halife Memun'un oynadığı roldür. Rivayete göre bu halife, rüyasında Aristoteles'in, kitaplarının Arapçaya çevrilmesinde kendisine yardım önerdiğini görüyordu. Adeta, Aydınlanma'ya varan her süreç, Yunan sevgisiyle, Yunan düşünce ve duyuş tarzının canlandırılmasıyla harekete geçiyordu. Memun Bizanslılar'a karşı sefere çıktığında yeni-Platoncu bir cemaat olan Harran Sabiileri'ne rastlamıştı. Verdiği cüretkâr bir fetvayla onların Kuran' da Kitap Ehli arasında anılan Sabiiler olduklarını belirtti. Kuran'da şöyle der: "İman edenler, Museviler, Hıristiyanlar, Sabiiler..."(2) Bu yüzden Kutsal Kitap'ta Sabiiler Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlarla eşit konumdadır. Bu Sabiiler İslam'a birçok âlim ve Yunanca çevirmeni getirecektir. Memun, çeşitli inançlardan müritler ve birçok eğilimden Müslüman ilahiyatçılar arasında tartışmalar düzenleyerek kentte fikirlerin karşı karşıya gelmesini teşvik eder. Hanbelilik yanlısı olanlar, daha o zamandan, yabancılardan alıntı yapılmasına da kentte çelişkili ve kulaklarına küfür olarak gelen seslerin mevcudiyetine de en azından ayak diremekteydiler. Gelgelelim, çatlak seslere de yer açan bu mizansen, bizzat hükümdarın işiydi. Bu yüzden, akıl uygulamasının baskın çıktığı anda özgürlükle el ele gittiğini iddia edemeyiz; özellikle özgürlüğün siyasi biçimi "büyük meçhul" olarak kalmıştır.

Dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki bu Bağdat'ta Arap dilinin büyük bilimsel serüveni başlayacak ve 16. yüzyıla kadar sürecektir; hem spekülatif hesaplamaya hem de gözleme dayalı Bağdat astronomi okulu bu dönemde kurulmuştur. Cebir de bu şehirde, kitabını Memun'a ithaf eden Harezmi tarafından icat edilmiştir.

Bu bilimsel hareketin yanında kendiliğinden bir şiirsel devrim de doğmuştu ve bu devrim, 19. yüzyılda Fransa'da vuku bulacak olanda da yankılarını bulacak güçteydi. Eğer okuyucu, koşullara bağlı olanla tarih-ötesi olanı ayırt edebilirse, bu Arap şairlerin sözlerinde Baudelaire, Verlaine, Rimbaud ve hatta Mallarmé tadı bulması mümkündür. Bu şiirlerin oluşturduğu külliyatta, az önce zikrettiğim Fransızlar'ın mısraları kadar çeşitlilik gösteren girişimler görebiliriz. Okuru isimlere boğmamak için, Mallarmé vakasını andıran Suriyeli Hıristiyan şair Ebu Temmam'ı (806-845) zikretmekle yetineceğim – babası Şam'da bir meyhane işletiyordu. Kendine has sözdizimi; nadir kelimeleri; sesbenzeşimi, antitez ve soyutlama kültürüyle, alışılagelmiş duruma özgü şiiri (övgüler, ağıtlar, hicivler, muharebe tasvirleri) bırakarak, yorumlama gerektiren ve ancak yorum aracılığıyla gerçekleşen kapalı bir heybet şiirine yönelir. Yokluk ve varlık diyalektiği içinde aşkın sonsuzluğunu dile getiren, nispeten sarih (böyle de yazabilmektedir), ölçülü tarzda yazılmış şu mısralarına bakalım:

"Neyle teselli olayım senin yokluğunda

silinmeyen hatırandan başka

Muhiplerin en yakınısın sen

uzak da olsan hüzün yakınlaştırır seni."(3)

Şiirinin itici gücü olarak ihlale başvuran ve rezalete neden olan eleştirel bireyin ortaya çıkışına tekabül eden Baudelaire'vari bir örnek olarak, Ebu Nuvas'ı (762-813 civarı) zikredeceğim. Bu şahıs, şiirsel devrimin en radikal örneklerinden biri olmuştur. Arapça yazan bir Arap-Fars şairidir; şarabı (bilindiği gibi İslam'da yasaktır) ve eşcinsel aşkları çok kışkırtıcı bir biçimde övmüştür. Şiirlerine kendi tecrübelerini katan, kendini varoluş meselesine adamış bir şairdir. Dönemindeki eleştirmenler tarafından yeni üslubun en önemli temsilcisi olarak görülmüştür. Köklerini çölde ve göçebelikte bulan başlangıçtaki Arap şiirine tartışma yaratacak biçimde yüz çevirmiştir. Bu oluş tarzını, yaşadıkları ortamdaki kıtlığa ve bu kıtlığın doğurduğu yaşam zorluklarına havale eder. Kökenlerdeki çöle karşı metropolün fethini ve bununla gelen zevkleri koyar. Duyularına sunulanlar tarafından dini ibadetten uzaklaştırılan kışkırtıcı ve sefih züppenin haz ve yıpranma kaynağı olan israf ve ölçüsüzlüğün trajikliğine varır. Ayrıca, rapsodiyi andıran, kesintili ve alabildiğine serbest bir geleneğin içinde, şiirin aritmetiğine bir birlik ve tutarlılık dayatılmasına katkıda bulunmuştur. Ortaçağın en başından günümüze gelen bu şiiri hâlâ daha dün yazılmış gibi, henüz mürekkebi kurumamış gibi okumaktayız. 9. yüzyılda Bağdat'taki karmaşadan yükselen o göz kamaştırıcı yaratıcılık anlarını tahayyül edin! Gördüğümüz gibi, yenilenme eğilimi çok erkenden vuku bulmuş, ama kısa sürmüştür.

Pırıl pırıl sözleri çağdaşımız olan dar görüşlü entegristlerin gözünde muhtemelen her tür sanat biçimini değersiz kılan o rezil kibirle, "abes"le bir tutulacak olan, bu şen şakrak ihlalcinin muzip neşesini gösteren iki şiirinden bölümler:(4)

"İnsanın içini titreten

o şaraptan getir bana

getir Yusuf

Uzak tut hayatından geçimsizliği

huzurdan gayrısına itibar etme

Doldur ağzına kadar

istemem yarı dolu

kadehleri

Koy matarayı şuraya

Kitab'ı da yanına

Üç bardak iç

Bir de ayet oku

Şerre hayır karışmış

ve Allah affederse

Kazanacak içinde biri diğerini silen kişi

gerisine de kulak asma!

Ya da:

Kim bana Mekke'ye git dese,

hele Bağdat'ın zevkleri tükensin de,

diyorum

Nasıl gideyim hacca

saplanıp kaldıkça

muhabbet tellalının ya da meyhanecinin yanında?

Notlar


(1) Memun ile ilgili olarak kısmen M. Rekaya'nın Encyclopédie de l'Islam içindeki makalesinden esinleniyorum; bkz. VI, s. 315-23, E. J. Brill ve G.-P. Maisonneuve & Larose, Leiden-Paris, 1991. Yukarı
(2) 2. Sure: 62. ayet. Yukarı
(3) Ebu Temmam, Divan, yayıma hazırlayan ve yorumlayan İlya el-Havi, 212. parça, s. 718, Beyrut, 1981. Yukarı
(4) Ebu Nuvas, Divan, yayıma hazırlayan ve yorumlayan A.A.M. el-Gazali, bkz. s. 120 ("Şarap ve Kuran"), Beyrut, 1982. Bu şairi daha yakından tanımak için bkz. Cemal Benşeyh, "Poésies bachiques d'Abû Nuwâs, thèmes et personnages", s. 7-83, Bulletin d'études orientales, cilt XVIII, 1963-64 yılları, Şam, 1964. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Haluk Hepkon, “İslamcı terörün kökenleri”, Radikal Kitap Eki, 15 Nisan 2005

Meddeb, İslamın Hastalığı başlıklı kitabına, 11 Eylül olaylarının ardından Ortadoğuda yapılan çeşitli sevinç gösterilerini eleştirerek başlıyor. Meddeb, bu tutumu "İnsani açıdan pornografik, siyasi açıdan da felaket bir sefillik" olarak niteliyor. 1991 yılında ABD'nin bölgeye gelmesi sayesinde yarımadadaki bütün rejimlerin ortadan kalkmaktan kurtulduklarını söyleyen Meddeb'in söz konusu tutumda en azından bir vefasızlık sezdiği anlaşılıyor.

Abdelwahab Meddeb'i bir Fransız aydını sayabiliriz. Tunus doğumlu yazar yıllardır Paris'te yaşıyor ve yazıyor. İslam üzerine çalışmalarıyla tanınan Meddeb, Paris X-Nanterre Üniversitesi'nde karşılaştırmalı edebiyat dersleri veriyor, bir yandan da France Culture radyosunda 'İslam Kültürleri' adlı programı yapıyor. Tabii ona esas ününü kazandıran başta yöneticisi olduğu Dedale gibi dergilerde yazdığı yazılar.

Meddeb, İslam kültürü içerisinde iki çizgi bulunduğunu ileri sürüyor. Birincisi Ebu Nuvas, İbn Arabi ve benzerleri tarafından temsil edilen yaşam sevgisi üzerine kurulu hazcı bir gelenektir. İkincisi ise, Meddeb tarafından bütün kötülüklerin anası olarak görülen entegrizmdir. Bu çizgi, Ahmet bin Hanbel'den İbn Temiye'ye varıyor; oradan da Mevdudi, Seyyid Kutup ve Vahhabiler yoluyla Usame bin Ladin'e ulaşıyor. Ama Meddeb bunların niçin böyle olduğunu, hangi toplumsal koşullar yüzünden ayrıştıklarını ve zaman içerisinde birinin diğerine neden galebe çaldığını söylemiyor.

Meddeb'e göre entegrizm İslam'ın hastalığıdır. Entegrizm kavramı daha önce Roger Garaudy tarafından da kullanılmıştı. Garaudy'e göre entegrizm dini veya siyasi olsun bir inancı, tarihinin bir önceki döneminde sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmektir. Böylece insanlar mutlak bir doğruya malik olduklarına inanıyor ve bu doğruların kabullenilmesini dayatıyorlar.

Bilginin elde edilmesi

Ama Meddeb'in entegrizm tarifi haddinden fazla uzun ve karışık. 'Entegrite' sözcüğünün saflık, el değmemişlik anlamlarına geldiğini söyleyen Meddeb fundamentalizm ile entegrizm arasında bir ayrım, bir yoğunluk farkı olduğunu ileri sürüyor. Meddeb'in entegrizme örnek diye seçtiği bütün isimler İslam düşüncesindeki selefiye ekolüne mensuplar.

Bilginin elde edilmesi, felsefede olduğu gibi dinde de önemlidir. Bu konudaki farklılıklar, hem felsefede hem de dinde değişik yaklaşımlara neden oluyorlar. İnsan, dini gerçeklerin mahiyetini ve ilahi meselelerin esasını nasıl ve hangi yolla bilebilir? İslam'ın on dört yüzyıllık düşünce hayatında bilginin kaynağı ve elde edilmesi hep önemli bir sorun olarak kalıyor.

Sayıları binleri bulan mezhep ve tarikatları, bu soruya yaklaşımlarını esas alarak üç grupta tasnif etmek mümkündür. Bilgi için akıl ve çıkarım yolunu önerenler kelamı, keşf ve ilhama vurgu yapanlar tasavvufu, nass ve nakili tercih edenler ise selefiyeyi meydana getiriyorlar.

Selefiyeye göre en doğru söz söylenmiş, en güzel iş yapılmıştır. Onun baktığı yer gelecek değil geçmiştir. Ona göre İslam peygamberinin, dört halifenin ve bu dönemlere şahit olmuş sahabelerin yaşadığı dönem, örnek alınması ve dönülmesi gereken dönemdir. Selefiye için ilim nass ve nakil dışında kalan şeyleri bilmemektir. "İttiba ibtida'dan (uyma uydurmadan) iyidir".

Meddeb, entegrizmi İslam peygamberinin, karpuzu nasıl yediğini bilmediği için hayatı boyunca karpuz yemeyen Ahmet bin Hanbel'den başlatıyor. Daha sonra sırada İbn Teymiye bulunuyor. İbn Teymiye'nin Moğol saldırısına karşı çaresiz kalan İslam ulemasına gösterdiği yol günümüzde hâlâ dinci akımlar tarafından benimseniyor. Ulemanın sorunu Moğolların da Müslüman olmalarıydı. Bu durum diğer dinlere mensup kavimlere olduğu gibi bir cihat ilanını teknik olarak imkânsızlaştırıyordu. İbn Teymiye bu durumu, "Kim Allah'ın indirdiği hükümler ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir" diyen Maide suresinin 44. ayetine gönderme yaparak aştı. Moğollar, Cengiz Han tarafından hazırlanan 'Yasa' ile yönetildiklerine göre kafir sayılırlardı ve onlara karşı cihat ilan edilebilirdi.

Meddeb'in sıralamasında Mısırlı Seyyid Kutub vardır. 1970'li yıllarda Enver Sedat, sola karşı mücadele etmek için zamanında Nasır tarafından iyice sindirilen dinci akımların önünü açıyor. Ufak bir ayrıntı ama Necip Fazıl'ın sosyalizmden etkilendiğini düşündüğü Seyyid Kutup için "İbn Teymiye meddahı" dediği biliniyor. Aynı yıllarda para kazanmak için Mısır'dan Suudi Arabistan'a göçen insanlarla, Vahhabilik ile entegrizm arasında ilk ilişkiler kuruluyor.

Meddeb'e göre entegrizm zincirinin son halkası Muhammed ibn Abdülvahhab'ın kurucusu olduğu vahhabiliktir. Böylelikle entegrizm Kızıldeniz'in iki yakasını birleştiriyor. Meddeb'in entegrizm kavramıyla selefiye arasında bir benzerlik olduğu görülüyor. Ama yazara göre selefiye entegrizmden çok fundamentalizme uygun düşüyor. Bir kafa karışıklığı olduğu görülüyor.

Dünyanın Amerikanlaşması

Meddeb'in kafa karışıklığının nedeni dünyaya tersten bakmasındadır. Siyaset ile din arasındaki ilişkiyi göremiyor; gördüğünü de yanlış anlıyor. Suudi Arabistan'ın bugünkü hâlinin nedeni Vahabilikte ya da Selefiye'de değil başından beri emperyalizmle işbirliği yapmayı bir tarz-ı siyaset olarak seçmesinde gizlidir. Meddeb'in İslam'da özgür düşünceye örnek diye gösterdiği Mutezile mensuplarının Ahmet bin Hanbel'e yaptıkları eziyet ortadadır. Zamandan ve şartlardan soyut bir doğru arayışının sonu şablonculuk oluyor.

Meddeb'in sürekli kullandığı 'dünyanın Amerikanlaşması', ABD'nin dünyayı ve Ortadoğuyu hegemonyası altına almaya çalışmasını açıklamıyor. Meddeb'in bu türden kavramlarla ABD'yi, haklı olarak, yaşadığı her türden kötülüğün nedeni gören bölge halkının 11 Eylül olayının ardından çok da üzülmemesini anlaması mümkün değildir. Aynı türden sevinç gösterileri dünyanın Müslüman nüfusu olmayan başka yerlerinde de yapılmıştı.

Kitapta yer alan Siyonizm ve ABD arasındaki ilişki konusundaki tespit ise son derece ilgi çekicidir. Meddeb'e göre Siyonizmi bir Yahudi arzusu olmanın ötesinde Protestanlığın sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. Yazar İsrail'in 'meşruluğunun' mesihçi bir Eski Ahit okumasından çok etkilenmiş Anglo-Sakson Protestanlık anlayışında zaten bulunduğunu ifade ediyor. Meddeb'in Bernard Lewis ile ilgili kaleme aldığı bölümler ise fikir açıcıdır. Yazar İslam'daki şiddetin kökenlerini İsmailiye'de bulan Lewis'in 'Medeniyetler Çatışması' tezini nasıl desteklediğini gösteriyor. Bu tezle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yeni bir düşman tarifine girişiliyor. Lewis'in bu konuyla ilgili kerameti kendinden menkul fikirlerinin ülkemizde de rağbet görmesi kitabın bu bölümünün ilginçliğini daha da artırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Özdemir İnce, “İslam’ın hastalığı”, Hürriyet Pazar, 12 Haziran 2005

Abdelwahab Meddeb, Arap dünyasının “İslam ve modernite sentezi”nin en önemli bayraktarlarından biri.

Bir filozof olarak, evrensel iktidardan uzaklaşmasından dolayı bir türlü teselli bulamayan İslam’ın geçmiş uygarlık ve kültür büyüklüğünden hiç kuşku duymayan Meddeb, hastalığın köklerini altın çağ (asr-ı saadet) yorumuna bağlıyor. Buna Medine Ütopyası diyor. Yani, İslam yeniden güçlü, yeniden öncü ve yeniden egemen olmak istiyorsa, en güçlü olduğu zamana geri dönüp onu taklit etmelidir. Bu reçetenin en işlemez yanı şu: Müslümanlar asr-ı saadet zamanına geri dönebilirler, ama Müslüman olmayan dünyayı o günün “zaman ve mekânı”na nasıl geri gönderecekler?

İslamın Hastalığı Abdelwahab Meddeb’in kaleminden çıkmış çok önemli bir inceleme kitabının adı.

Abdelwahab Meddeb, 1946 yılında Tunus’ta doğdu. Paris’te edebiyat ve sanat tarihi okudu. Şair, romancı, denemeci, çevirmen. Arap ve Batı kültürlerine derinlemesine vakıf. Dedale adlı bir derginin yöneticisi. Paris X-Nanterre Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat okutuyor ve France Culture radyosunda İslam Kültürleri başlıklı bir program yapıyor. Kısacası Arap dünyasının en önemli aydınlarından biri.

Bu Abdelwahab Meddeb François Mauriac Ödülü alan kitabında “İslam hasta mı?” diye sormuyor; hasta olduğuna karar vermiş olduğu İslam’ın hastalığını tanımlamaya, bu hastalığın nedenlerini bulmaya çalışıyor.

Kitabın birinci sayfasındaki giriş cümlelerini aktarıyorum: “11 Eylül’de ABD’yi kalbinden vuran çarpıcı saldırı, cinayetten başka bir şey değildir. İslamcılar tarafından işlenmiş bir cinayet. Bu eylemler, giderek tırmanmakta olan bir dizi terörist eylemin doruk noktasını oluşturmaktadır. Ben bu eylem dizisine, 1979 yılından, yani İran’da Humeyni’nin zaferine ve Afganistan’ın Sovyet birlikleri tarafından işgaline tanık olduğumuz yıldan başlıyorum. Bu iki olay, entegrist hareketlerin güçlenmesini ve ideolojilerinin yayılmasını kayda değer ölçüde kolaylaştırmıştır. Bu ideolojinin nasıl biçimlendiğini anlamak için epeyce gerilere gitmek gerek. Kelamın –Kuran’ın ve Sünnet’in– entegrist bir okumaya elverişli olduğu yerleri tanımak gerek.” (s. 9)

Demek ki Kuran ve Sünnet’in köktendinci okumaya (yoruma) uygun yerleri varmış! İşte bu önemli. “Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizim olduysa, İslam’ın hastalığının entegrizm olduğu kesindir.” (s. 11) Bunu ben söylemiyorum bir Arap filozof söylüyor.

“Her tür okura sesleniyorum; ama özellikle, simgesel olarak benim gibi İslam inancı içinde yetişmiş okurları düşünüyorum.” (s. 10)

Bir Türk yazarın bir yerde Abdelwahap Meddeb’I, “bir Fransız aydını sayabiliriz,” dediğini okudum. Demek ki bu yazar Meddeb’in yazılarından hiçbirini okumamış, yıllardır Fransa’da yaşadığı için Fransız’a dönüştüğünü sanıyor.

Meddeb’in dedesi de babası da İslam âlimi, 4 (dört) yaşında Kur’an eğitimine başlıyor ve “hıfz” ediyor, yani ezberliyor. Bugün 55 yaşında olan Abdelwahab Meddeb, Arap dünyasının “İslam ve modernite sentezi”nin en önemli bayraktarlarından biri. Bir filozof olarak, evrensel iktidardan uzaklaşmasından dolayı bir türlü teselli bulamayan İslam’ın geçmiş uygarlık ve kültür büyüklüğünden hiç kuşku duymayan Meddeb, hastalığın köklerini altın çağ (asr-ı saadet) yorumuna bağlıyor. Buna Medine Ütopyası diyor. Yani, İslam yeniden güçlü, yeniden öncü ve yeniden egemen olmak istiyorsa, en güçlü olduğu zamana geri dönüp onu taklit etmelidir. Bu reçetenin en işlemez yanı şu: Müslümanlar asr-ı saadet zamanına geri dönebilirler, ama Müslüman olmayan dünyayı o günün “zaman ve mekânı”na nasıl geri gönderecekler? “Asr-ı saadet”e geri dönmekle, İslam âlemi ile Hıristiyan âlemi arasına 1000-1200 yıllık zaman dengesizliği getirdiklerini nasıl fark etmiyorlar?

Abdelwahab Meddeb, hastalığın virüsünü, kitabının “Batı’ya Karşı Entegrizim” bölümünde 99. sayfadan itibaren açıklıyor:

“Yarı okumuş ajitatörler, kendi geleneklerine dönüş çağrısında bulunurken, demokrasinin başarısızlığa uğrama nedeninin, zikrettikleri geleneğin temelindeki despotik atacılık olduğunu unuturlar. Ama Medine kökenine geri dönüşü idealize ederek bu güçlüğü es geçerler. Medine ütopyasının sık sık yeniden etkinleştirildiğini görmüştük. Modern zamanlarda sınırlı kalırsak, bu ütopyanın Vahhabiliğin kökeninde olduğunu, daha yukarda zikrettiğimiz 19. yüzyıldaki o Selefiler’in, fundamentalistlerinin de amentüsünü oluşturduğunu hatırlayalım. 1920-1930’lu yıllardan itibaren Müslüman Kardeşler hareketinin su yüzüne çıkmasıyla entegristlerin derme çatma kurdukları sistemin de merkezinde bu ütopya olacaktır.” (s. 100)

İslamın Hastalığı” faslında ilerledikçe Müslüman Kardeşler’in kurucusu El Benna’nın yeni ahlaki düzeni somutlaştırmak için Batı’ya artık düşman muamelesi yaptığını görüyoruz. Ve ardından Pakistanlı Ebu’l A’lâ Mevdudi (1903-1979) ile Mısırlı öğrencisi Seyyid Kutb (1926-1966) geliyor. Silahlarından biri terörizm olan günümüz entegrist ortamının tuzu ve biberi olan iki düşünür. Bu iki düşünür, 1970’lerden itibaren Türkiye’deki İslami hareketlerin hocası ve ilham kaynağı olmuştur. Bana inanmıyorsanız kendilerine, İslamcılara sorun.

İslamın Hastalığı’nı okuyup bitirdikten sonra, kendimize şu soruyu mutlaka soralım: El-Kaide’nin ideolojik heykeltıraşı ve patlayıcı maddesi Vahhabilik mi; Vahhabilik aynı zamanda Suudi Arabistan devletinin ideolojisi mi; Vahhabilik günümüz İslam terörizminin maddi ve manevi önderi mi? El cevap: Evet!

Peki Vahhabi Suudi Arabistan rejimi ile canciğer kuzu sarması olan ABD, terörizmle mücadelesinde samimi mi? Terörizmle nasıl mücadele edecek?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.