Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-516-2
13x19.5 cm, 280 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Mete Çubukçu diğer kitapları
Bizim Filistin, 2002
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ateş Altında Gazetecilik
Savaş Haberciliği
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2005
2. Basım: Aralık 2017

Ülkemizde gazetecilik ve habercilik, özellikle savaş muhabirliği alanında uzun yıllar dış kaynaklara, küresel haber ajanslarına bağımlı olmuştur. Son on, on beş yıldır bu gerçeğin önemli ölçüde değiştiğine tanık oluyoruz. Bunu şüphesiz en başta savaş bölgelerinde görev yapan gazetecilere borçluyuz.

Mete Çubukçu, savaş gazeteciliği deyince ilk akla gelecek isimlerden biri. 1992'den bu yana Afganistan, Filistin, Bosna, Azerbaycan, Irak, Kosova, Çeçenistan, Cezayir, Lübnan gibi kriz ve savaş bölgelerinde, ateş altındaydı. Bizler televizyonlarımızın başında onun gözlerinden olup biteni anlamaya çalıştık.

"Aslında savaşta yaşananların, orada olmayanlara bire bir aktarılabileceğine pek inanmıyorum," diyor Çubukçu, "Ancak savaşın haber verirken aktaramadığım, bir yaşanmışlık olarak bende kalmış yanlarını, öğrendiklerimi, başka gazetecilerin deneyimleriyle birlikte paylaşmak istedim. Bu kitapta savaş habercilerinin öyküsünü, savaşta gazeteciliğin nasıl yapıldığını, etiğin önemini, muhabirlerin objektif olup olmadığını, tarafsız kalıp kalamadığını, yapılan bir yanlışın neye mal olabileceğini, nelere dikkat edilmesi gerektiğini bulacaksınız... Bir gazeteci ve bir insan olarak orada, savaşın tam ortasında olmanın ne demek olduğunu ifade etmeye çalışıyorum – savaşı sadece ekranda görmüş insanlar için, ama en çok da savaş muhabirliğine ilgi duyan genç gazeteciler için..."

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş

1 Savaş Ve Savaş Haberciliği
Savaş ve Gazetecilik
Savaş ve Barış
Ölüm Ne Yana Düşer?
Savaş, Objektiflik ve Etik
Sansürlenen Savaşlar
"Havuz"dan İliştirilmeye

2 Savaşa Ve İnsanlara Tanıklık
Ölüme Yakın Hayatlar
Irak: Bir Savaşı Yaşamak
Filistin: İntifada, İşgal ve Savaş Günleri
Afganistan: Dünyanın Unuttuğu Ülke
Bosna, Kosova, Çeçenistan, Irak
Savaşların Bıraktığı İzler

3 Söyleşiler, Tanıklıklar, Anılar
Siz Hiç Savaş Gördünüz mü?
Haberle Ölüm Arasında Yürüyenler

4 Savaş Gazetecileri İçin Rehber
Riskleri En Aza İndirmek Temel Kuraldır
Haber Kuruluşlarının Gazetecilerin Güvenliğiyle İlgili Yükümlülükleri
Barış Gazeteciliği
Embedded Gazetecilerin İmzaladıkları Taahhütnamenin Bazı Maddeleri

Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 13-17

Art arda basılan deklanşör ve o deklanşöre her basıldığında kulaklarımıza gelen o "ulvi" ses. Üzerinde yeleği, boynunda çeşit çeşit fotoğraf makinesi ve korkusuzca çalışması, görüntülediklerini gazetesine ulaştırma ve gerçekte nelerin yaşandığını duyurma çabası, idealizmi, belki de Türkiye'de seyircinin karşılaştığı ilk deneyimlerden biriydi.

İsmi de mesleğe tam uyuyordu: Under Fire, yani Ateş Altında. (Yön. Oliver Stone, MGM Home Entertainment, 1982.)

Ateş Altında, yıllar sonra savaş muhabirliğinin kült filmleri arasına girdi.

Türkiye'de birçok kişi savaş muhabirliğini Ateş Altında ve Nick Nolte'la tanıdı, savaş muhabirliğine bu filmle özendi. Bugün 30'lu, 40'lı yaşlarda kime "savaş muhabirliği"yle ilgili bir film sorsanız alacağınız yanıt "Ateş Altında," olacaktır.

El Salvador'un başkenti Managua'da diktatör Somoza'nın adamlarınca gözaltına alınan filmin kahramanı, bir rahiple aynı hücreye koyulur. Rahip gazeteciye hangi taraftan olduğunu sorar. Aldığı yanıt şudur: "Ben taraf tutmam, fotoğraf çekerim." Ancak, yaşadıkları ve gördükleri sonucunda taraf olur.

Filmdeki savaş muhabiri, sadece savaş muhabiri olduğu için zihinlerde yer etmemiş, görüntülediği gerçeği iletebilmek için harcadığı insanüstü çaba ve kendince "haklı tarafın" yanında olması onu farklı bir yere oturtmuştu. Mesleğin ilk yıllarında o filmden etkilenip savaş muhabiri olmak isteyen birçok kişiyle karşılaşmışımdır. Aslında sinemada, edebiyatta, savaş muhabirleri hep konu olmuş, ama popüler anlamda, hiçbirisi Ateş Altında filmi gibi etki yapmamıştır.

Savaş muhabirliği birçok kişiye ilginç gelmektedir. Bu kitapta savaş haberlerinin nasıl ve hangi koşullarda hazırlandığını, savaşların gerçek yüzünü, haberin size ulaştırılması aşamasında nelerin yaşandığını bulacaksınız. Savaş muhabirinin kim olduğu, niçin bu işi seçtiği, motivasyonun nereden kaynaklandığı, bilgi ve tecrübenin önemi, savaş ve kriz bölgelerinde nasıl davranılması gerektiği, bu tür habercilikte objektiflik, tarafsızlık çelişkisi, savaş muhabirliğinin çeşitleri, savaşta etik kurallar, savaş sonrasında yaşanan ruhsal çöküntüler örnekleri ve tanıklıklarıyla yer alıyor.

Uluslararası alanda savaş gazeteciliğinin nasıl yapıldığı, savaş muhabirliğinin kuramsal yanı masaya yatırılarak dünyanın önde gelen isimleri ve akademik çalışmalarından yararlanarak hazırlandı.

Savaşlardan haber geçenlerin öykülerini, savaş muhabirliğinin ne olup ne olmadığını, nasıl yapıldığını, yıllara göre nasıl değişim gösterdiğini, savaş haberciliğinde etiğin önemini, muhabirlerin objektif olup olmadığını, tarafsız kalıp kalamadığını bulacaksınız.

Bu kitap, savaş muhabirlerinin öyküsü olduğu kadar, yapılan yanlışların nelere mal olduğu, nelere dikkat edilmesi ve iyi muhabirlerin nasıl olması gerektiğini de ele almaya çalışmaktadır. Savaşların gerçek yüzü, savaşın acı gerçeğiyle yüz yüze kalan habercilerin trajedileri, haberle insanlık arasındaki ince çizgi de bu kitapta tartışılıyor.

Biraz iddialı olsa da, elinizdeki kitap kendi kategorisinde bir ilktir. Türkiye'de ilk kez savaş muhabirliği üzerine kitap yazılmaktadır. Bugüne kadar savaş alanlarında çalışan gazeteciler, anılarını, yaşadıklarını, emeklerini, canları pahasına ortaya çıkardıkları haberleri ve öyküleri kaleme almışlardır. Bunlar arasında, bu işi layıkıyla yapanlar olduğu gibi yaşadıklarını abartanlar da olmuştur. Uluslararası akademik çevrelerde ya da gazeteciler arasında savaş muhabirliği konusunu ele alanlara, bunu bir ders olarak okutanlara, üniversitelerde tez konusu yapanlara rastlanmaktadır. Ancak Türkiye'de bir uzmanlık alanı olarak savaş muhabirliği bütün yönleriyle ele alınmamış, asgari kuralları yazılmamış ve bir boşluk doğmuştur. Bu kitap bu boşluğu doldurma iddiasındadır. Bir akademisyen tarafından yazılmasa da (hocalarımın affına sığınarak) "akademik" olma iddiasındadır. Daha sonraki yıllarda bu konuda yazacak gazeteciler ve akademisyenlere ışık tutma çabasındadır. En önemlisi bu mesleğe özenenler, savaş muhabiri olmak isteyenler, öğrenciler, İletişim Fakülteleri'ne devam edenler için başucu kitabı olma özelliği taşımaktadır.

Tabii ki aslolan yaşanmışlıklar ve tecrübelerdir. Yüzlerce kez karşılaştığım soruların başında "Bu işi nasıl yapıyorsunuz? Tehlikeli değil mi? Biz de savaş muhabiri olmak istiyoruz, ne yapmamız lazım?" gelmiştir.

Kitabın ikinci bölümünde bu yaşanmışlıklar, tehlikeler, haber için ölümle burun buruna geldiğimiz anlar yer almaktadır. Buna, savaş muhabirinin yaşadıkları, kendisi ve savaşlarla hesaplaşmasıdır da diyebiliriz. Yaşanmışlıklar ise sadece kuru bir anlatım değil, ders çıkarmak adına son 12 yılda yaşananlardan cımbızlanarak çıkarılanlardır. Irak'tan Afganistan'a, Filistin'den Bosna'ya kadar.

En önemlisi, hepsinden farklı dersler çıkarılacak tanıklıklardır. Bu yüzden savaşlara, savaş muhabirleri, kameramanları ve fotoğrafçılarının gözüyle bakmaya çalıştım. Savaşların gerçek yüzüne, insan acılarına bakmak isteyenler için de önemli bir kaynak olduğu iddiasındayız. Çünkü savaşı birinci elden yaşayan, ateş altında kalan ve sizlere bunları aktaran bizlerin hikâyeleri var bu kitapta. Fazlası değil belki, ama eksiği tabii ki bana ait.

Aslında, yaşananların bire bir anlatılabileceğine inananlardan değilim. Bu, bazı olayları ortaya dökmekten ya da anlatmaktan kaçınmaktan kaynaklanmıyor. Özellikle savaş ve kriz bölgelerinde yaşananlar, paylaşılanlar, tanık olunan acılar, duygular, duygusallıklar ve olayın kendi doğasından kaynaklanan sertlik, haber telaşında kaybolup gitmektedir. Çünkü yaşanan "o an" çok önemlidir ve "anlıktır". Sıkılan ilk kurşunun insan zihninde bıraktığı iz, düşen bombaların yarattığı korkuyla karışık "tatmin", mültecilerin yüzlerindeki umutsuzluk hep o ana dair izlenimlerdir. Bütün bunları daha sonra kâğıda dökmek, o anı anlatmayacağı gibi, yaşadıklarınızı bir süre sonra kâğıda dökmeye başladığınızda, hissettikleriniz de farklı olacaktır. Çünkü bütün yaşanmışlıklar bir kez daha duygu ve mantık süzgecinden geçmektedir. Bu ise "o an"dan uzaktır artık. Yani yazılanlar bu yüzden hep eksiktir.

Son bölümde ise, en temel bilgileri içeren elkitabı sayılabilecek, savaş muhabirinin rehberi yer almaktadır. Çünkü savaş muhabirliğinin kesin hatlarıyla çizilmiş kuralları ya da bire bir kitabı yoktur. Her muhabir bir kitaptır. Ama en temel noktalar, bilinmesi gereken kurallar açısından bu kitap, en azından alfabenin başlangıcı sayılabilir.

Teşekkür edecek o kadar çok kişi var ki. Öncelikle, ekranlarda görüp dualarıyla beni koruyan herkese teşekkür etmek istiyorum. Lütfen dualarınızı eksik etmeyin.

Çabaları ve uğraşları için Metis Yayınları'ndan Semih Sökmen'e teşekkürlerimi sunarım. 1993-2001 yılları arasında ATV Haber Merkezi'nde çalıştım. O efsanevi ekibe, duyarlılığı için Ali Kırca'ya, desteği ve yönlendirmesi için editörüm Viktorya İzrail'e, beni hep destekleyen ve motive eden Ayşenur Arslan'a kocaman teşekkür. Aynı desteği gördüğüm NTV'deki yöneticilerime ve Kemal Can'a da teşekkürler. Benimle, bütün zorlukları, riskleri, ölüm tehlikelerini, kaprisimi, haberi ve "hayatı paylaşan" bütün kameraman arkadaşlarıma selam olsun. Onlar olmasaydı, görüntü ve savaş acısını ortaya koymak çok zor olacaktı. Zaten bu kitapta onlar da var. İsmini unuttuklarım beni affetsin. Ancak hepsi kalbimde ve zihnimin derinliklerinde saklı.

Bütün bu yıllar boyunca kaygılandırdığım annem ve babamdan özür dilerim.

Oğlum Ege'nin beni anlayacağını umuyorum. Babası uzaklarda, Ege'nin vaktini çalıp yalnız bırakmakla kalmadı, onu zaman zaman da korkuttu. Sevgili oğluma kocaman öpücük yolluyorum.

Sıra, beni kitapları, şarkılarıyla ayakta tutanlarda. Onlar bilmese de zor ve yalnız anlarda bana destek oldular. Satırları, sözleri, müzikleri terapiydi benim için. Hep Muhalif Olmak için arkadaşım Nuray Mert'e, Kusma Kulübü ve Zamanın Manzarası için Mehmet Eroğlu'na, Perdeler albümü için Şebnem Ferah'a, "Gülümse" için Sezen Aksu'ya‚ "Rüya" için Sertab Erener'e, "With or Without You" için U2'ya, Nirvana'ya, Red Hot Chili Peppers ve Deep Purple'a, elim kaşındığında sayfalarını açan Post Express'çilere, Siren ve Yücel'e, Birikim'den Apo'ya sonsuz teşekkürler.

Savaş alanlarında hayatını kaybeden bütün meslektaşlarımı saygıyla anıyorum.

Savaşlar oldukça savaş muhabirleri de olacaktır. Savaşsız bir dünya ve işsiz kalan savaş muhabirleri temennisiyle...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Lale Tayla, “Savaşa tanıklık etmek”, Radikal Kitap Eki, 29 Nisan 2005

Yirmi yılı aşkın bir süredir tanıdığım Mete Çubukçu'yu her savaştan döndüğünde kendimce sorgulardım. Nasıldı? Arka planı nasıldı? İnsanlar nasıldı? O zamanlar birlikte görev yaptığımız ATV haber merkezinin günlük koşuşturması içinde benim sorularım sıradan, onun yanıtları ise kısa ve kestirme olurdu. Zaten ya bir yerden gelmektedir ya da bir yere, yani savaşa gitme hazırlığı içindedir. Yaşadıklarını anlattırmak için iş dışında yakalamak gerekir onu. Televizyon seyircileri ise onu, Filistin'den ya da Bosna'dan üç beş dakika içinde haberini anlatırken gördüğü kadarıyla bilir. Ama o kısacık dakikalara sığmayanlar ya da bir başka deyişle söyleyecek olursak, yerleşik habercilik ve programcılık anlayışının baştan savmalığı yüzünden Mete Çubukçu'nun anlatma fırsatını bulamadığı her şey bir kitaba dönüştü en sonunda.

"ABD'nin hava saldırısı sırasında Kâbil'e ulaşmak için gündüzleri yol alıyor, hava karardıktan sonra, topraktan yapılmış köy evlerinde konaklıyorduk. Grup halinde yolculuk ettiğimiz için, 10-15 kişi bir odada, bulunduğumuz yere kıvrılıp yatıyorduk. Dağlardaki köylerden birindeydik ve gecenin sessizliğini sadece bazı hayvanların ulumaları bozuyordu. Gece uykuya daldıktan sonra silah sesleriyle uyanmıştık. Birden birbirimize baktık. Taliban bulunduğumuz yerden uzaktaydı, çatışma olamazdı. Sonradan Kuzey İttifakı askerlerinin birbirleriyle haberleşmek için havaya ateş açtıklarını öğrendik. Ama o makineli tüfek seslerin duyar duymaz ilk tepkim, 'Evet, işte bu, nihayet geldik,' olmuştu. Rahatlamıştım."

Ateş Altında Gazetecilik sadece savaş ya da sadece gazetecilikle ilgilenenlerin değil, 'gerçek'le ilgilenenlerin kitabı. Mete Çubukçu, son on küsur yıldır gazetelerde okuduğumuz, televizyonlarda seyrettiğimiz hemen hemen her savaşın tanığı. Ve aslında hazzetmediği deyimle söyleyecek olursak, bir 'savaş muhabiri'.

'Niye buradayım?'

Bağdat bombalar altında inlerken bir otel odasında... Ramallah'ta İsrailli askerlerin namlusunun ucunda... Kâbil'de keskin nişancıların kurşun menzilinde... Ya da Bosna'da... Ya da Felluce'de... Niye bulunur bir insan? Gönüllü olarak?

Mete Çubukçu, çok sormuş bu soruyu kendine. Kâbil'de köy odasında niye kendini rahatlamış hissettiğini, bombalamanın başlayacağı bilindiği için bütün gazeteciler kenti terk ederken, adeta ters otobana girmişçesine, onu Bağdat'a girmeye zorlayan dürtünün ne olduğunu. Ve de iyi bir gazeteci olduğu için, 'adrenalin' yanıtının kolaycılığına sığınmamış. Didiklemiş kendini ve diğer savaş muhabirlerini.

İyi bir gazeteci olarak kitap boyu birçok sorunun peşine düşmüş. Savaş muhabiri neyin peşindedir, tarafsızlık ne demektir ya da öyle bir şey var mıdır, haberciliğin kâbesi kabul edilen BBC'nin bile dezenformasyon yaptığı günümüz dünyasında, 'gerçek' nerededir ve kimin ilgisini çeker? Hatta bir adım daha öteye gitmiş ve sormuş, "aslında gerçek nedir?" "Çatışma bölgesinden Türkiye'ye döndüğüm zaman, geldiğim bölgenin ve tanık olduklarımın gerçek, normal hayatın ise sanal olduğunu düşünürüm.."

Ve savaş gerçeğini anlamayanları düşünmüş bomba altında, "Dünyanın böylesine mekanikleşip duygusuzlaştığı bir ortamda savaşın sadece asker ve silahlardan oluşmadığını, savaşın kendi gerçekliğinden koparıldığını düşünürsün. Gazetecilik cephede değil, işte tam da burada, kafasına her gün binlerce ton bomba düşen insanların ve gazetecilerin arasında yapılınca anlam kazanıyor. Peki savaş çığırtkanlığı yapan kalemşorlar? Savaş Türkiye'nin çıkarına diyenleri, savaş çığırtkanlarını, piyasa lafazanlarını buraya getirmek lazım. Böyle bir gecede zihnimden bunlar geçiyor."

Ateş Altında Gazetecilik'in ilk bölümünde, Çubukçu savaş muhabirliğini ve haberciliğini tartışırken adeta gazetecilik dersi veriyor bizlere. Özellikle meslekte üç-dört yıl geçirdikten sonra muhabirliği küçük görüp masa başına geçmek isteyenlere ve daha da önemlisi muhabirin değerini unutan ve unutturan basın yönetimine 'gerçek muhabirin' kıymetini hatırlatıyor.

İkinci bölüm ise tanıklık ettiği savaşların anılarından oluşuyor. Kitabı okurken kendinizi bütün savaşların içinde buluyorsunuz. Ve 'o ân'ı yaşayan birinin kaleminden savaş bölgesindeki vahşeti, korkuları, umutsuzluğu hissediyorsunuz. Ve Kerkük, Felluce, Ramallah, Cenin, Kâbil ve Afganistan dağları, Bosna gibi defalarca gittiği savaş alanlarında şu ya da bu şekilde ölümle yüz yüze gelmenin diğer bütün gerçekleri yok edişini.

'Mete son duanı et'

"Sabaha karşı üç gibi, inanılmaz bir gürültüyle yataktan fırlıyorum. Hemen balkona koşuyorum. Hemen yanımızdaki ünlü Firdevs Meydanı'ndaki "Caminin arkası bombalanmış, alevler yükseliyor. Camiden yükselen ses susmak bilmiyor. Caminin arkasında bir yerler yanıyor, etraf çok essiz ve sadece ezan sesi duyuluyor. Donup kalıyorum, elime kameramı bile alamıyorum. Öylece bakakalıyorum, dinliyorum. Aklımdan geçen ise şu: Mete son duanı et, bombalar yaklaşıyor. Bakıyorum, sadece karanlıktan yükselen alevlere bakıyorum, camiden yükselen ses beni çok etkiliyor. Gece karanlık ve Bağdat yanıyor."

Kitapta yer alan savaş tanıklıklarını okurken sadece savaşın heyecanlı sahnelerini görmüyorsunuz. Savaşın gerekçelerini, ülkelerin koşullarını, savaşan tarafların mantıklarını ve insan psikolojilerini de anlıyorsunuz. Onun savaş alanında bile hiç vazgeçmediği empati duygusu size de transfer oluyor.

Ramallah'ta İsrailli askerlerin Filistin polislerini tarayarak katletmesinden önce kendisini kalkan gibi kullanması sonucu burun buruna geldiği ölümden tesadüfen kıl payı kurtulan ve böylelikle kendisi de Türk televizyonlarında haber konusu olan Mete Çubukçu'nun iki dünyasını birleştiren tek aygıt telefon. "Ramallah'ın her yerinden silah sesleri yükseliyordu; Arafat'ın karargâhı hâlâ bombalanıyordu. İç odalara çekildik ve beklemeye koyulduk. Az sonra telefonuma bir mesaj geldi. 'Oğlum, neredesin. Biz Kaktüs'teyiz, hadi gel.' Arkadaşım Gül'den geliyordu mesaj. Filistin'de ölümle yüz yüze olduğumuzdan habersizdi. Hayat işte. Cuma akşamıydı ve normal insanlar hafta sonunun keyfini çıkarıyor, biz ise Ramallah'ta kıstırılmış biçimde bekliyorduk."

Mete Çubukçu'nun bu kitabı yazarken ki amacının kendi anılarını anlatmaktan ibaret olmadığı zaten kitabın bütününden belli ama kitabın üçüncü bölümünde bir başka hoşluk yapmış ve kendisi gibi savaş muhabirliği yapan arkadaşlarının düşüncelerini ve tanıklıklarını da aktarmış. Lindsey Hilsum, Burak Kara, Yunus Şen, Nevin Sungur, Vito (Mehmet İbrahimhakkıoğlu), Sefer Turan, Kaya Heyse, Coşkun Aral, İlker Taş, Ümit Bektaş ve Laurent Van Der Stoct'un anlattıkları, haberlerde birkaç dakikaya sıkıştırılmış görüntülerin arkasında yatan gerçekleri ve psikolojileri anlatıyor bizlere.

Savaş gazetecileri için rehber

Bir gazeteci olarak savaşa gitmenin de kuralları var elbet. Gerek yola çıkmadan gerek savaş alanında gazetecinin can güvenliğini sağlamak, en azından riski en aza etmek için uyulması gereken kurallar kitabın son bölümünde aktarılmış. Zaten daha önceki tanıklık bölümlerinde de hem kendisinin hem de gazeteci arkadaşlarının bazen farkına varmadan bu kuralları ihlal ettiğinde tehlikeyle nasıl burun buruna kaldığını da anlatmış olduğu için, bu kuralların değeri kendiliğinden ortaya çıkıyor. Gerek giyim kuşamda gerek davranış biçimlerinde dikkat çekmemek, her zaman her koşula uymaya hazırlıklı olmak, ateş altında kaldığınızda, baskına uğradığınızda, rehin alındığınızda nasıl davranmak gerektiği konusunda önceden bilgilenmek, savaş haberleri veren gazetecilerin vazgeçilmez bir rehberi.

Ateş Altında Gazetecilik kitabını okuyanların, televizyonlardaki savaş görüntülerini ya da gazetelerde rakamların ve stratejilerin arasına sıkışmış savaş haberlerini bir başka gözle değerlendireceklerini biliyorum. Bizler hayatın bu tarafında, kendi döngümüz içinde yaşarken, birileri bizim adımıza, bize gerçekleri anlatmak için savaşa doğru gidiyorlar.

"Savaş ve çatışma alanlarında görev yapan gazeteciler için hiç de iç açıcı olmayan tanımlamalar yapıldığı bilinir. 'Ölü seviciler', 'akbabalar', 'savaşseverler', 'uyuşturucu müptelaları', 'alkolikler', 'kışkırtıcılar'. Bunları bir latife kabul edecek olursak, tüm bu tanımlara bir tek kelime eklerdim kendi adıma: savaş karşıtı."

Devamını görmek için bkz.

Özlem Albayrak, “Savaşları okumak”, Yeni Şafak Gazetesi, 21 Nisan 2005

Festivalin en sarsıcı filmlerinden birinde, Hotel Rwanda'da katliam karşısındaki umutsuzluğu gazeteciden medet umma noktasına dayanmış kahramana, muhabirin verdiği cevap filmin tek cümlesiydi: "Bu görüntüleri akşam haberlerine yetiştirsek ne değişecek ki... İnsanlar 'Aman allahım ne korkunç' diyerek akşam yemeğini yemeye devam edecekler..."

Bu sözler, ne görüntülerin, ne cümlelerin, ne de başka herhangi bir şeyin değiştirmeye güç yetiremeyeceği, akılla bağını koparmış dünyanın kör, sağır, lal kesilmesine dair, kapkaranlık bir kayıt daha düşüyordu dünyanın bozuk sicil tarihine.

İnsanlığın çatırdadığını her hissettiğinde, yeryüzü sanki topluiğne başı kadar bir yere sıkışır ya. Neye yarayacağını bilmeden, ille de "nefesini tutma" yarışmalarında bulunmuş bütün eski çocuklara tanıdık gelecek o havasızlık hissi üstünüze yapışan, sıkıntısı anbean katlanarak büyüyen bir daralma sanki.

Öyle bir cümle...

Her ne kadar Mete Çubukçu, kitabının önsözünde savaş muhabirliğini anlatırken kitabının ismi (Ateş Altında Gazetecilik) konusunda esinlendiği anlaşılan, Nick Nolte'un rol aldığı ünlü Ateş Altında (Under Fire) filminden bahsetse de, Hotel Rwanda'nın tek sekanslık bu tek cümlesi, "savaş"ın bunalımını, ölüm içre yaşamanın kederini anlatmada belki de, o kült Roger Spottiswood filmi kadar başarılıydı.

Kıyıda yürümek

Ölümcül bir mesleğin belalı hikayesini yazmış Çubukçu. Bütün güvenliklerden uzakta, insanlık vicdanının giremediği yerlerde, Irak'ta, Filistin'de, Afganistan'da, Bosna'da, Kosova'da, Çeçenistan'da çetrefil bir yolculuğun, gerilimli günlerini anlatmış yeni kitabında.

Zor olanı seçenlerin tarafında...

Görmezden gelinmesi için bütün dünyanın ağızbirliği ettiği ne varsa, onu mutlaka anlatma çabasının itici gücüyle ayakta kalabilir ancak bu tür insanlar. Bazıları kendilerini ancak böyle varedebilirler çünkü.

Ölümün, zehir gibi haksızlıkların, çürümüş, parçalanmış, kopmuş bedenlerin arasında insanlığın ince çizgisinde yürümeye çalışırken, bir korku filmindeki gibi ardında bir heyulanın olduğunu bile bile tuhaf bir inadı sürdürerek kapıyı açmaya cesaret edebilmek becerisiyle doğmuş insanların işidir anlayacağınız savaş muhabirliği.

Belirtmek gerek, yalnızca bu mesleği icra edenler için değil, sadece parmağını kestiği zaman kan görenlere de yarayışlı bir kitap Ateş Altında Gazetecilik.

Özellikle, yakın geçmişte dünyanın muhtelif yerlerinde kopmuş savaşların, haber merkezlerinin editoryal eliminasyonundan geçmemiş birinci elden izlenimlerini merak edenlere hazırlanmış bir kaynak niteliğinde.

Kitap, dünyanın şık, yürüyen merdivenli, bol ışıklı, şıkır şıkır, kahkahalı mekanlarına, karanlık, tozlu, kanlı, sıkıntılı kıyıların bulanık hayalini göstermek amacında değil sadece, insanoğlunun vicdan aynalarına daha yakından bakmayı da öneriyor. Tabii bakmak isteyenlere.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.