Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-517-9
13x19.5 cm, 376 s.
Liste fiyatı: 34,00 TL
İndirimli fiyatı: 27,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Meltem Ahıska diğer kitapları
Havalandırma, 2002
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Radyonun Sihirli Kapısı
Garbiyatçılık ve Politik Öznellik
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2005

Günümüz Türkiyesi'nde kurgu ile gerçeğin bu kadar sıklıkla karıştırılmasını, birbirinin yerine konmasını nasıl açıklayabiliriz? Ahıska'nın Cumhuriyetin ilk dönemindeki radyo yayıncılığını konu alan kitabını okuduğumuzda, bir dönemin iktidar kurma biçimlerinin, teknoloji ile fantazi arasındaki ilişkinin bugünü etkileyiş tarzını açıkca görebiliyoruz.

Radyonun Sihirli Kapısı, radyo üzerine bir inceleme. Ne var ki asıl gayesi radyo yayıncılığının incelenmesinden hareketle Türkiye'de bir yönetsellik biçimi olarak Garbiyatçılığı ve bu temelde gelişen politik öznelliği anlatmak. Doğu/Batı, modern/geleneksel, model/kopya ve benzeri ikiliklere karşı çıkan, bu ikilikleri tam da Garbiyatçılığı kuran, diyalojik neden ve sonuçlar olarak gören bir anlatı bu. Yazar bu ikilikleri çözebilmek, zihnimiz üzerindeki ağır hükümranlıklarını sonlandırmak için, sözgelimi radyo arşivlerinin yok edilmesinden BBC Türkçe Servisi'nin Türkiye politikalarına kadar uzanan geniş bir olgusal alanı anlatısına dahil ediyor.

Bu kitabı çok tartışacağız, devreye soktuğu analitik kavramı, Garbiyatçılığı da öyle. Radyoyla büyümüş kuşaklar geçmişe başka bir gözle bakmayı deneyebilirler böylece. Ama asıl televizyona doğanlar… onlar da bugün ekranlarda sürüp gideni daha kolay anlamlandırabilecekler.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

1. Giriş
Milliyetçilik, Yer ve Zaman: Radyonun İlk Yılları
2. Garbiyatçılık: Tarih ve Kuram
3. Radyo Stüdyosu ve "Milletin Sesi"
4. Londra Türkiye'ye Sesleniyor
5. Radyo Konuşmaları: Neşeli Ol ki Genç Kalasın!
6. Radyo Oyunları: Kadınlar ve Erkekler
7. Sonuç
Garbiyatçılık: Bugüne Dair

Ek: Radyo ile iligili Meclis Tartışması (1945)
Kaynaklar
Dizin
OKUMA PARÇASI

s. 60-64


(...)

Geçmişin kişiselleştirilmesine ait başka çarpıcı örnekleri, radyonun tarihiyle ilgili 1970-80'lerde hazırlanmış ve yayınlanmış radyo programlarının(1) kurgulanma mantığında da bulmak mümkün. Bu programların, bazı arşiv kayıtlarına dayansa da, yayıncıların yorumsal süzgecinden geçerek hazırlanmış, geçmişe yönelik bir araştırma-kurgulama olduğunu belirtmek gerek. Bu yüzden bu programları radyoya ilişkin arşiv belgeleri olarak değil, "radyo anıları" olarak düşünmek daha doğru olacaktır. Sözü edilen programlarda radyonun tarihi "ilginç" anıların bir araya getirilmesi ve araya serpiştirilen eski müziklerle oluşturulmuştur. Programlardan birinde radyonun ilk yılları "dünyanın küçülerek" radyoya sığması olarak betimlenir.(2) Küçülen dünyada ise sürekli yaşanan aksaklıklar, muziplikler, yanlış anlamalar, ve esas olarak duygulanımlarla kişiselleştirilmiş deneyimler aktarılmaktadır. Birkaç örnek verirsek: 1920'lerin sonunda Ankara Radyosu Müdürlüğü yapan Hayrettin Bey'in o döneme ilişkin kara mizah sayılabilecek anısı şöyle: Radyo binasında "daktilo düştü" diye yükselen çığlıkları, yeni tamir edilen ve tescilli devlet malı olan yazı makinesinin düşmesi olarak anlayıp telaşlanıyor, oysa düşen makine değil, pencereden atlayarak intihar eden sekreter! Kimi zaman "ilginç"lik olaylardan çok duygularda yatıyor. Örneğin Safiye Ayla, 1930 başlarında İstanbul'da Yeni Postane'nin üzerindeki "radyo müessesesinde" söylediği ilk şarkıyı, "Nerdesin gönlümün nazlı civanı, nerdesin..." adlı şarkıyı anarken, "tabandan gelmiş bir insan olarak hem kendime hem de halka sesleniyorum... dinleyenlere benden bir şey intikal ediyor," diyerek anılardaki yoğun duygularını öne çıkarıyor. Benzer bir şekilde 1949 Avrupa Serbest Güreş finalini radyoda Eşref Şefik ile birlikte sunan ve "Muhteşem Amca" olarak anılan spikerin "dokunaklı" anısı şöyle: "...nihayet Türküm, dünya şampiyonası yapılıyor ve dünyada tek adam olarak Türk milleti kalıyor ve sen de mensubusun, İstiklal Marşı çalıyor, bayrak çekiliyor, hüngür hüngür ağladım, beni dinleyen bütün memleket de benle beraber ağladı." Bazen de anılar, radyonun bir okulu çağrıştıran işleyişine ilişkindir. Bu anılar, tarihi çocuksulaştırır. Örneğin İstanbul türkülerinin "unutulmaz sesi" Radife Erten Ankara Radyosunun bir "mektep" olduğunu anlatıyor: "Kapatırlardı stüdyoyu, 3 saat, 4 saat çalışırdık, hocamız Nuri Halil Bey gelirdi, diğer hocalar da gelir kontrol ederlerdi, kim çalışıyor, kim çalışmıyor, çıkınca çalışmayanın kulağını çekerlerdi." Başka müzisyenler, Mustafa Çağlar ve Necmi Rıza Ahıskan ise, yatılı okul anılarını çağrıştıracak şekilde, karanlık odada birbirlerini korkutmak için yaptıkları muziplikleri anlatıyorlar.

Bir başka "radyo anıları" programının (3) radyonun tarihine ilişkin vurgusu gene kişisel anılarda dile gelenler... noksanlar, yoksunluklar... ama yine disiplin ve duygular. 1930'ların başında Ankara Palas'ın altında sürdürülen yayın, teknik imkânsızlıklar, odacıya teslim edilen bantlar, "her şey kifayetsizdi" sözlerinde ifade buluyor. Bu programda da ilerleyen yıllardaki "ilginç" ve "komik" anılara değiniliyor. 1940'larda spikerlik yapan ve iki kadın spikerden biri olan Berter Tali, savaş yıllarında gazetelere haber yazdırırken nasıl uyuduğunu, mikrofonu kapamayı unuttukları için yayına giren konuşmalarını aktarıyor. Sonradan radyodan ayrılıp Amerikan Büyükelçiliğinde mütercim olarak çalışmaya başlayan Tali, "radyolarımız birer okul olmuşlardır," diye bitiriyor sözlerini. Diğer kadın spiker Emel Gazimihal ise 1937 yılında başladığı spikerlik yıllarında gene birçok aksaklıktan söz ediyor: "Gece saat 11, ben haberleri okuyorum. Çok heyecanlı bir haberdi harp hakkında. Bir aralık ben konuşurken tıkır tıkır bir şeyler oluyor. Susup etrafıma bakıyorum, ses kesiliyor. Hoparlörün arkasına rahatlıkla bir insan saklanabilirdi. Ben haber okuyorum, tıkırtı devam ediyor, ben susuyorum, tıkırtı kesiliyor. Heyecanlandım. Plakları da biz kendimiz çalardık, altında da küçük bir kâğıt sepeti. İçinde de bir fındık faresi... Düşünün ben fareden korkan birisi olmuş olsaydım ve heyecanla bağırmış olsaydım... düşünün artık Türkiye'nin halini... tasavur edebilirsiniz, tam savaş sırası... işgale mi uğradık diyeceklerdi." Özellikle canlı yayınlardaki "aksilikler" ilgi çeken bir tema olarak beliriyor. Ancak radyodaki disiplin, hatta "korkunç disiplin" çeşitli aksiliklere eşlik eden bir tema. Bir kanun sanatçısının dediği gibi, "Müdür beyin merdivenlerinden çıkamazdık, koridorda elimizde sigara dolaşamazdık, gene de memnunduk, disiplin olan yerde memnuniyet olması lazım." Nitekim sonuçta "sevgi" her şeyi tatlıya bağlıyor. Emel Gazimihal, başka birçok eski radyocu gibi, yenilere şu öğütü veriyor: "Ancak bu mesleği çok severseniz, bu işi yapınız. Eğer sevmezseniz bu meslekte muvaffak olunamıyor."

Bu programlarda dile gelen anılarda, yer, zaman ve tekniğin deneyimlenmesiyle ilişkili olarak çeşitli öznellikler beliriyor. Bu öznellikler, bu programlarda "ilginç" olmak için bir araya getirilmiş olsalar da milli söylemin ölçeğiyle gerilimli bir ilişki içinde duruyorlar. Bir yandan ideali ve sevgiyi öne çıkarırken bir yandan da tekniğin ve koşulların bu idealden nasıl uzak düştüğüne ilişkin veri sağlıyorlar. Kişiselleştirilen ve radyonun birçok yayıncı tarafından bir okul sayılmasıyla çocuksulaştırılan radyo tarihi, disiplin temasıyla milli bir kurumun işleyişini ve kendi öznelerini yaratma çabasını ortaya koyarken, yine de bundan sonraki bölümde ele alacağım radyonun milleti temsil etme retoriğiyle bir mesafe yaratmaktan kaçınamıyor. Bu mesafenin daha belirgin olarak ortaya çıktığı iki örneğe daha değinmek istiyorum. Birincisi radyoda programcılığa 1945'lerde başlayan Orhan Boran'ın bir naklen eğlence programına ilişkin anısı. Sarıyer'deki bir gazinodan naklen yayın yapmak üzere oraya giden Orhan Boran ve radyo ekibi teknik bir aksaklıkla karşılaşırlar. "Sarıyer'de bir gazinoda çukurda kaldık. Sesimiz gitmedi. Bunun üzerine gazinonun uzağında bir yere, bir tepeye çıkıp, önümüzde gazino varmış gibi, olmayan birtakım numaraları oluyormuş gibi anlatmak zorunda kaldık. Gazinonun içindeymişiz gibi, ekibin içindeki arkadaşların mırıltıları ve şakşakları arasında güya bir eğlence yerinden nakil yaptık."(4) Bu anıda vurgulanan "mış gibi" yapmanın Türkiye'deki modernliğin tartışılmasında sıkça kullanılan bir ifade olduğunu hatırlayacak olursak, anının dile getirdiği "aksaklık" ile radyonun resmi söylemde vurgulanan işlevi arasındaki bölünme daha boyutlu bir anlam kazanabilir. İkinci anı ise 1943'ten sonra radyo tiyatrolarında rol alan Hayri Esen'den: "19 Mayıs günü Kemal Tözem'in yazdığı bir oyunu oynuyorduk. Ben de 'baba'yı oynuyordum. Bir yerinde çocuklara, 'çocuklar şimdi 19 Mayıs Stadyumundan milli şefin nutkunu dinleyeceğiz, saati geldi,' diyorum ve radyoyu açıyorum. Açtık ama nutuk yok. Plaktan gelecek ama yukarıda bu işi yapacak mühendis hanım eline bir kitap almış, okumaya dalmış, sinyali görmemiş, plağı da koymamış. Tahsin Temren bir geçiş plağı koydu, o şeyi atlattık. Ama sonra yine sorgu sual oldu. Bizi sorguya çektiler" (a.y.). Bu anı da milli hassasiyetlerle kurumun işleyiş şekli arasındaki gerilimi ortaya çıkarıyor.
(...)

Notlar


(1) TRT döneminde radyoda yayınlanmış ve ses kayıtlarını bulabildiğim radyonun tarihiyle ilgili programlar şunlardır: 4 dizilik "Türkiye Radyolarında Yarım Yüzyıl", Yücel Ertugay, 1975; "Radyo Anıları", Elçin Temel (tarih belirtilmemiş); "Günün İçinden", Sezi Ergun, Zehra Kurttekin, 1987. Yukarı
(2) "Türkiye Radyolarında Yarım Yüzyıl", Yücel Ertugay, 1975. Yukarı
(3) "Radyo Anıları", Elçin Temel. Yukarı
(4) "Radyo Anıları", Elçin Temel. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Maruz Zat, “Radyonun Sihirli Günleri: Meltem Ahıska”, Aktüel, 18-24 Mayıs 2004

Biz kimiz? Türk üst başlığında toparlanmaya çalışılan Cumhuriyet dönemi kimliği nasıl ve kimler tarafından şekillendirildi? Bir millet yaratma sürecinde bu "Türklük" kavramının içi nasıl dolduruldu? Halkın dolduruşa getirilmeye çalışıldığı süreçte Ankara'yı mesken tutan seçkinler nasıl bir söylem oluşturdu? Bu söylemi yaymakta radyonun işlevi neydi? Batı karşısındaki aşağılık duygumuzu bastırmak için Garbiyatçılık üst başlığı altında toplanabilecek ne gibi savunma mekanizmaları yaratmaya çalıştık ve hâlâ etkisinden kurtulamadığımız nasıl bir fantazi dünyası kurduk? Sosyolog Meltem Ahıska, Metis Yayınları'ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı çalışmasında bu sorulara yanıt arıyor. Bu yanıtı ararken de her araştırmacının yapması gereken şeyi yapıyor ilk olarak ve radyo arşivlerini incelemek üzere İstanbul Radyosu'nun kapısını çalıyor: "Eski yayıncılar ve yöneticilerle görüşmeler ilerledikçe, arşivlerin yok olması ya da yok edilmesiyle ilgili hikayelerin sayısı da arttı.

Görüştüğüm kişilerin çoğu arşivlerin mevcut olmamasını olağan buluyor, hatta arşivlerin yok edilmesiyle ilgili trajikomik hikayeleri bir tür zevkle anlatıyordu. Bunlar içinde en çarpıcı olan, eski taş plakların daha kolay saklansın diye ikiye kırılarak bir sandığa koyulmasıydı. (Yazılı belgeler ise düzensiz biçimde Ankara Radyosu'nun deposuna yığılmış, burada çürümeye bırakılmıştı. 1971 ve 1980 askeri darbelerinden sonra da bunların büyük bölümü askerler tarafından yok edilmişti." Meltem Ahıska, kitabın ilk bölümünde olduğu gibi ikinci bölümde de yaptığı çalışmanın sonuçlarını tartışmayı, kuramını oluşturmayı ve bunu akademik referanslarla destekleyerek tartışmayı sürdürüyor. Türkiye'de Garbiyatçılığın nasıl şekillendiği ve bunun şekillenmesinde fantazinin oynadığı rol üzerinde duruyor: "(Türkiye'deki Garbiyatçı fantazinin belkemiğini, milliyetçi ve modern söylem çerçevesinde tanımlanan 'halk'taki temel 'eksikliği' tespit etmek ve bunu doldurmak 'arzusu' oluşturur. Bu arzu, çifte yansıtmayla şekillenir: Bir yanda öznenin olmak istemediğini bir yanda da olmayı arzuladığını ortaya koyar. Bir yandan milleti kurma işlevini üstlenmiş politik ve kültürel seçkinler, kendilerine Batı'nın gözünden bakarak kabul edilemez buldukları 'marazları', uygarlaştırılması gereken halka yansıtmışlardır; bir yandan da halkta bedenselleştiği varsayılan milletin otantik özelliklerini içselleştirmeye çalışmışlardır." İstanbul ve Ankara radyoları 1926 yılında kurulup özel bir şirkete devrediliyor ve kısa süre sonra İstanbul radyosu "yabancılık" ve "yozluk"la suçlanıyor.

Bu "yozluğun" önüne geçmek için milletin duygularının terbiye edilmesi gerekiyor elbette. Duyguların terbiyesi denince ilk akla gelen musiki oluyor. İşe alaturkanın Türk müziği olmadığı iddiasıyla başlanıyor ve Mustafa Kemal'in 1 Kasım 1934'te Meclis'i açarken yaptığı konuşmadan feyiz alan İçişleri Bakanlığı radyolarda alaturka çalınmasını yasaklıyor: "Bu akşamdan itibaren radyo programlarından alaturka musikinin tamamen kaldırılmasını ve yalnız Garp tekniği ile bestelenmiş musiki parçalarının Garp tekniğini bilen sanatkârlar tarafından çalınmasını alakadarlara bildirmiştir. Dolayısıyla Batı tekniklerinde ustalık, milli müzik üretiminde bir önkoşul haline getirilmiş, öte yandan da Batı tarafından alaturka olarak etiketlenmiş 'Türk müziği' reddedilmiştir. Bu bağlamda 'yabancı' ve 'milli'nin anlamlarının tersine çevrilişi çarpıcıdır. Aynı anda hem Şarkiyatçı Batılı sınıflandırmalarına karşı bir isyan, hem de Batı medeniyetini öğrenilebilecek bir tekniğe ya da kendine mal edilebilecek bir nesneye indirgeyen Garbiyatçı bir politik öznelliğin dinamiğini görebiliriz."

Aynı yıl "Musiki İnkilabı" yapmak üzere toplanan bir kongre tek sesli müziği yasaklıyor. Bunun kolluk kuvvetlerindeki yansıması jandarmaların köylerdeki sazları toplamaları şeklinde kendini gösteriyor. Alaturka yasağı iki yıl sürüyor ve 1936 yılında Çankaya Köşkü'nde Osman Pehlivan'dan Rumeli havaları dinleyen Atatürk'ün bir kararıyla kalkıyor. Musiki konusunda yapılanlar bununla da sınırlı değil. Bir de Anadolu'da dolaşarak türkü derlenmesi faslı var: "Derlenen türküler Batılı on iki nota sistemine göre yazıya geçiriliyor, dolayısıyla da halk müziğinin taşıdığı yerel özellikler on iki nota sistemine aktarılamaz nitelikteki nüanslar kayboluyordu." Yani halk bedensizleştiriliyordu.

Kuşkusuz bir Garbiyatçılıktan bahsedebilmek, bunun kökenlerini anlayabilmek için Şarkiyatçılığın nasıl işlediğiyle ilgili birtakım saptamalarda bulunmak gerekiyor. Ahıska işin bu kısmını ele almak için İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı yıllarında BBC Radyosu Türkçe Servisi'nde yaptıkları çalışmaları, onların Türk kimliğini nasıl gördüklerini, nasıl bir söylem oluşturduklarını anlatıyor. Ancak İngilizlerle Türk seçkinlerinin yıldızı bir türlü barışamıyor.

Türk seçkinleri hem İngilizlere yaranmak istiyor, ama hem de onların Türk kimliğini asla bilemeyeceklerini düşünüyorlar. Ahıska'nın tespiti Garbiyatçılığın bu paradokstan beslendiği yönünde: "Türkiye'de tek ve geçerli bir hakikat üretme olanağı yoktu. Seçkinler açısından birbirine karşıt iki kaygının işlediğini biliyoruz: Kendilerinin de Batılı olduğu yolunda Batı'yı ikna edecek temsiller üretmek ve Batı'ya karşı farklı bir Türk kimliğini savunmak. Garbiyatçı fantazi bu iki kaygı arasındaki boşluğu kapatmaya yarıyordu, ancak fantazinin tümüyle gerçek olarak kabul edilmesi mümkün değildi." 1938 yılında Ankara Radyosu'nun esas oğlan olarak devreye girmesinden sonra 1940'larda, "Türk" kimliği yaratmak için radyo konuşmaları hız kazanıyor. Radyo aracılığıyla milli ve modern bir söylem yaratılması sürecini, o dönem özellikle vurgu yapılan çeşitli başlıklar altında inceliyor Meltem Ahıska: Aile, Beden, Çocuk, Gençlik/İdeal, Neşe, Kadınlar, Doğa/Kültür ve Medeniyet. Bir milli söylem yaratma yolundaki bu konuşmalar radyo oyunlarıyla da destekleniyor. Kitabın bölümüyse "Garbiyatçılık: Bugüne Dair" başlığını taşıyor. Cumhuriyet'in deve bağırtan yokuşunu tırmanmak isteyenlere önerilir.

Devamını görmek için bkz.

Feridun Andaç, “Radyo günlerini aramak”, Dünya, 16 Mayıs 2005

Radyonun bugün de etkinliğine, gücüne inanırım.

Yirminci yüzyıla adımda teknolojik gelişmenin bir göstergesi olarak hayatımıza giren radyo, neredeyse bir yüzyıldır varlığını koruyor.

Hayatın dünyaya açılan penceresi olarak görebileceğimiz radyo, sesin anlamını, sözün gücünü getirip hayatımıza katarken; bir bilgi, zaman zaman da eğlence aracı olmasıyla önem kazanmıştır.

Gündelik yaşantımızın ayrılmaz parçası durumuna gelmesinde haber/yorum, eğlence, bilgilendirme vb. kaynakları getirip bize sunmasının etkisini yadsıyamayız.

Uzağı yakın kılmak deyimini radyo için söyleyebiliriz.

İletişim ağının, teknolojinin alıp başını gittiği bu günlerde sözünü ettiğim kaynaklara insanların erişmesi daha da kolaylaştı elbette. Ama tüm bunların, radyonun, yani o 'büyülü kutu'nun tümüyle yerini aldığını söyleyebilir miyiz? Sanmıyorum!

Gelinen yerde radyonun sözünü ettiğimiz anlamı/yeri, hatta değeri, bir ölçüde de amacı farklılaşmıştır.

Meltem Ahıska'nın önemli bir çalışması okuyorum bu günlerde: Radyonun Sihirli Kapısı.

Radyo üzerine yapılmış övünülesi bir çalışma.

Ahıska, radyonun çıkış noktası ile geldiği yeri anlatırken; değişimin içerikte ve uygulamada neleri karşımıza çıkardığını da dile getiriyor.

Şu tesbiti önemlidir onun: "Radyo yayıncılığı 1930'ların sonundan 1990'ların başına kadar devletin kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve özel ve bağımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye'de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent -Ankara, İstanbul, İzmir- odaklı son derece merkezi bir yapı sergiliyor. Bu merkezi özelliğiyle radyo, en başta, yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından 'milletin sesi' olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye'ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950'lere kadar milletin 'inşa'sında ve milli hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye'de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönemleştirilmeyle, yani 1950'lere kadar, ve böyle bir çerçevede, milletleştirme 'projesi' ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?"

Bir bakıma bu sorusunun da yanıtını arar, Ahıska.

Radyonun gücü, "kulakla görme"yi sağlamak. Diğer bir yanıyla da imgeleminizi geliştiren bir yanı var. Daha birçok özellik de sayabiliriz.

Geçmişteki gücü ve etkisi tartışılmaz. Bugünkü durumu ise asıl ele alınması gereken bir sorun!

Radyolarımız çoğunlukla eğlence aracına dönüştürülmüş. Birçok televizyon kanalından farkı yok. Dinleyip programlarını izleyebileceğiniz radyo sayısı o kadar az ki!

Bunlara bakınca ister istemez eski radyo günlerini arıyorsunuz. Bugün haber deyince NTV Radyo veya BBC Türkçe Servisi'ni, program sürekliliği ve içeriği açısından Açık Radyo'yu, klasik müzikte TRT FM'i (88.2) dinlenebilecek radyolar olarak görüyorum.

Ötesinin durumu içler acısı. Türkçe adeta katlediliyor! Mikrofonun önüne geçen programcı olarak radyonun canına okuyor.

Böylesi bir görünüme bakınca radyo günlerini özlemek bir nostalji değil, radyonun işlevinin ne olduğunu derinden hissetmek.

Edebiyatın önündeki karanlık örtü gibi radyonun önündeki bu parazitleri kaldırmak gerekir diye düşünüyorum!

Devamını görmek için bkz.

Zehra Başar, “Küçük Kutudaki ‘Büyük’ Adamlar”, Radikal kitap Eki, 3 Haziran 2005

Radyonun Sihirli Kapısı – Garbiyatçılık ve Politik Öznellik, 1995- 99 yılları arasında yazılmış – araştırılmış bir çalışmanın, yeniden düşünülmesi. Meltem Ahıska, Batıyı model alan, hem de milli olması gerektiği düşünülen bir Türk milletinin hayal edilmesinin, radyo yayıncılığıyla ilişkisini inceliyor. Okuyunca, iletişim araçlarının gücünü bildiğimiz halde masumiyetine pek dokunmadığımız radyomuz, Türk kimliği, Batı modeli gibi mühim konulara dahil oluyor.Türk milletinin kuruluşunda, gülüş biçimine kadar hemen her davranış ve düşünüşü empoze eden diktatoryal bir güç oluyor.

Oysa biz radyo deyince, bir zamanlar, küçük bir kutunun çevresine dizilip dinlenen, “Arkası Yarın”, “Radyo Tiyatrosu”, “Türküler ve Oyun Havaları”, “Ajans”lardan duyduğumuz sesleri hatırlarız. Birlikte dinlemenin, bağlarımızı güçlendirdiğini düşünürüz. Yalnız ve uzakta olduğumuzda, yalnızlığımızı çoğalttığını. Başkalarının da aynı sesi duyuyor olduğunu bilmemizin, yalnızlığımızı belki de azalttığını... Radyo, eğlendiricidir, biliriz. Eğiticidir, bilgilendiricidir. Onun, imge yaratma gücünden söz ederiz. Sesin, ihtiyacımız olan görselliğe ‘özgürce’ dönüşmesinden… Radyonun, hayalimizi geliştirme gücünden ve faydasından...

Bir zamanlar batıdan gelen bu teknoloji, ne de olsa, kocaman bir dünyayı küçücük bir kutuya sığdırıvermişti. Sanırım çoğumuzun, “Bu kutudan konuşanların küçük adamlar olmadığına beni inandıramazsınız,” diyen, hayali geniş masal büyükanneleri olmuştur. Düşününce, onların sözleri doğal geliyor da… Hem onlara küçümseyici, hem radyoya kuşkuyla bakan bizlerin şaşkın çocuk hali komik geliyor.

Sonra büyüdük ve kutunun içinden gelen sesin küçük değil, büyük adamlardan geldiğini öğrendik. Duyduğumuz ses, merkezdeki sesin, en büyük sesin sesiydi. Tüketim ekonomisinin sürdürülmesinde bir araçtı. Radyonun savaşlarda, darbelerde ve diğer zamanlarda sahip olduğu propaganda gücünü öğrendik.

Ancak, toplumsal etkisini bilsek de, belgelere dayalı incelemelerden yoksun olduğumuz için, yönlendirmenin hangi yolla, hangi yayın yöntemleriyle, nasıl yapıldığını, onu dinlerken başımızı bir yere dayayıp gözümüzü bir yere diktiğimizde kurduğumuz hayalin aslında bizim mi, başkalarının bizde kurmaya çalıştığı bir hayal mi olduğunu bilemezdik. Bu inceleme, sistematiğiyle, dayandığı belgeler, verdiği referanslarla bu eksikliği önemli ölçüde gideriyor. En önemlisi, kısa yoldan kesin fikirlere varmadan, uzun sürede ve kapsamlı olarak elde edilmiş, üzerinde çalışılmış belgeleri sunarak düşüncelerini iletiyor. Sorular soruyor ve düşünmeye davet ediyor. Okurken, Türkiye sınırları içinde yeni bir milletin kurulmasında radyonun somut olarak nasıl kullanıldığını öğreniyor, hayali Şarkiyatçılık gibi, hayali Garbiyatçılığı, milli kimlikleri ve kimliğimizi başka bir yolla, yeniden düşünüyoruz.

Kalkış noktası, radyonun 1927’deki kuruluşundan, 1940’ların sonuna kadar olan döneme, Türkiye’deki radyo yayıncılığı aracılığıyla, tarihsel ve sosyolojik olarak bakmak. Meltem Ahıska bu yılların seçiminin nedenini, “Radyonun ‘milletin sesi’ olarak algılandığı en belirgin yıllar olduğu için” diye açıklıyor. İkinci nedense, İkinci Dünya Savaşı yıllarının hem Türkiye’de, hem dünyada milli kimlikleri oluşturma ve sağlamlaştırmak istemede önemli yıllar olması. Birçok ülkede milliyetçi politikaları desteklemek için, radyonun kullanılması.

Ancak kitabın amacı, radyonun geçmişi üzerinden; yayınlarıyla, seçtiği dinleyici profilleriyle, uyguladığı politik yöntemlerle bir milletin inşasının nasıl mümkün olabildiğini kanıtlarken, aslında, ‘klostrofobik bir biçimde kendi içine kapanan ve sabitlenen –milli kimlik– kavramını’ tartışmaya açmak… Bu milli kimliğin, Batı ile nasıl ilişkilendirildiğini ortaya çıkartmak. Hem Batılı, hem milli olmaya çalışan bir politikayı tartışmak. Kitapta, Batı modelinin Türkiye’ye nasıl taşındığını, hayata nasıl girdiği ve nasıl etkilediğini, tarihsel olarak, devletin propaganda aracı olan radyo yayıncılığı yoluyla incelemek. Yazarın incelemeyi hazırlarken, Londra Goldsmiths College’de sürdürdüğü doktora çalışması sırasındaki İstanbul-Londra yolculuklarının, çeşitli Şarkiyatçılık ve Garbiyatçılıklar arasında gidip gelmesine neden olduğunu ve bu sırada bir mesafeyle iki yöne de bakabilmesine imkân verdiğini öğreniyoruz. Yazar, “Garbiyatçı Fantazi” olarak kavramsallaştırdığı ve inceleme boyunca tartıştığı, batıyı model alan, devletin aracısı seçkinlerin sahip olduğu bu hayalin, bir zamanlar başımızı bir yere dayayıp, gözümüzü bir yere diktiğimizde kulağımızdaki sesle kurduğumuz, bizim sandığımız hayallere nüfuz etme çabasından söz ediyor.

Bir millet hayalinin, dinleyicinin hayaline denk düşürülmesiyle gerçekliğe dönüşebileceğini farz etsek bile… Şu soruyu sormadan edemiyoruz: Eğer denk düşseydi, hâlâ milli kimlik tartışmaları, şarkiyatçı, batıcı salınımlar, bir çok belirsiz arzu, yakınma, eleştiri, aşağılık duygularıyla, bileği bükülmez Türklük hayalleri ortalıkta geziniyor olur muydu?

Başkalarının düşünceleriyle de desteklenen, onlarla tartışan, bugünün sorularını ve sorunlarını da aydınlatabilecek olan fikirlerin içinde dolanıp durduğu bu incelemeyi okuyunca, romantik, nostaljik radyo imajımızın yeri biraz sarsılıyor. Sarsılan yeri, tam da Türk milletinin Batı modeline göre ama milli de olmaya çalışarak ‘kurulmaya’ çalışıldığı bir zamanda, bir taklidin oluşturulmasındaki araçsallığına bırakıyor.

Gene de biz radyo sevenler, onun romantik ve nostaljik hatırlanmasından vazgeçmeyelim. Kurmamızı istedikleri hayallere karşı, kendi hayallerimizi kuralım. Ama önce okuyalım ki, hayaller üzerine bilgimiz olsun ve hayallerimizi aslında kimin hayali olduğunu bilerek kuralım.

Devamını görmek için bkz.

Zafer Yenal, “Gerçeğin konservesi”, Virgül, Temmuz Ağustos 2005

“[Y]oktan var edilen” efektlerin alanında yaratıcılık ile iktidarın, oyun ile gerçekliğin birbirini nasıl etkilediğini görmek mümkün. Efektler ve müzikle gerçekçileşen radyo oyunları, “milli” manzarayı stüdyonun “boşluğunda” sesle taklit etmek anlamına geliyordu. Oyunlarda çoğunlukla yüceltilen Anadolu’yu temsil ettiği varsayılan doğa sesleri bile Ankara’daki stüdyolardan ya da çevrede yapılmış kayıtlardan geliyordu. Örneğin [Ertuğrul] İmer köydeki bir derenin sesini, Ankara’daki su oluklarından kaydettiği sesle üretmişti. (s. 273)

Radyonun Sihirli Kapısı’ndan alıntıladığım bu cümlelerin, bu çalışmadaki temel meseleleri ve kaygıları tartışmak için bir kalkış noktası oluşturabileceğini düşünüyorum. Yukarıdaki alıntıda hemen kendini hissettiren ve genel olarak kitabın bütününe de sirayet eden bir gerilimin mevcudiyetinden söz etmek mümkün. Radyo teknolojisi yoluyla Türkiye’nin farklı yerlerine dağılan bu gerilimin bir ucunda, çok yaratıcı ama bir o kadar da yapay bir kurguya yaslanan yollarla üretilmiş, arzulanan ve hayal edilen “millet”le ilgili bir hakikat temsili var; diğer ucunda da, bu temsilin üstünü kapatmaya çalışırken içinde barındırdığı ve yeniden şekillendirdiği farklı düzeylerdeki maddi süreçlere dair sıkıntılar, boşluklar ve karşıtlıklar. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan ve bugünlere de taşınan bu gerilimi tespit etme, anlama ve yorumlama çabasının kitaba damgasını vurduğu kanaatindeyim. Hiç kuşkusuz, bu gerilimin işaret ettiği toplumsal ve tarihsel süreçlerin başında, bu kitabın da ana temasını oluşturan, Türkiye’de millilik ve modernlik meselesi yer alıyor. Buradan hareketle Radyonun Sihirli Kapısı’nı açan iki anahtar kavramın “Garbiyatçılık” ve “politik öznellik” olduğunu görüyoruz hemen.

Ahıska’nın kavramsallaştırdığı biçimiyle Garbiyatçılığın, ne Doğu’nun Batı’ya karşı tepkiselliğinin ifade bulduğu savunmacı bir söylem ne de Batı’nın ekonomik ve politik üstünlüğüne öykünerek Batı hayranlığını merkeze alan Batıcı bir ideoloji olarak görülemeyeceği açık. “Şarkiyatçılıkla ve kapitalizmin dünya çapında gelişimine eşlik eden bir dizi teknoloji ve pratikle olduğu kadar, devletin kurumsal mirasıyla, milliyetçilik gibi başka söylemlerle, cinsiyet rejimine ilişkin çeşitli düzenlemeler ve varsayımlarla ilişki içinde oluşan Garbiyatçılığın” çok karmaşık, çok aktörlü ve herhangi bir çizgiselliğe oturtulamayacak bir tarihi var. (s. 74) Garbiyatçılık bir yandan “Batı-dışı sayılan bir alanda modernliği tarihsel olarak belirli bir şekilde temsil etme, başkalarına ve kendine karşı sunma tarzı” bir yandan da “iktidar pratiklerini ve öznelliği hem kuran hem de anlamlandıran bir söylemsel harita” olarak tanımlanabilir. (s. 72, 74) Garbiyatçılığın şekillendirdiği bu söylemsel alanı biçimlendirme, sınırlarını çizme ve bu yolla da “özne konumuna” yerleşme ve iktidar konumunu sürdürme biçimlerinin sorgulanması da bizi “politik öznellik” kavramına götürüyor.

Ahıska’ya göre, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’de bir iktidar söyleminin oluşumunda çok merkezi bir konuma sahip olan Garbiyatçılığın sınırlarının ortaya çıkmasında ve dönüşmesinde, özellikle iki temel dinamiğin altını çizmek gerekiyor. Birincisi, bu iktidar söylemi yaratma süreci, her zaman “hayal edilen bir Batılılığa ve Batılı göze göre” şekillendi ve değerlendirildi. “Hayal edilen Batı’yla” kurulan ilişki her zaman “diyalojik” bir nitelik taşıdı; yani “tarihsel olarak iç içe geçmiş olan Şarkiyatçılık ile Garbiyatçılık eşitsiz bir ilişki içinde de olsa” hep birbirlerine seslendiler, birbirlerini şekillendirdiler. (s. 88) İkincisi iktidarın, ülkedeki her türden toplumsal hiyerarşinin ortaya çıkardığı çelişkiler ve çatışmalarla baş etme, bunları gizleme ve ehlileştirme çabası, bu süreci derinden etkiledi. Yani bir yandan sanal Batı bakışı, bir yandan da sanal “halk” ve “dinleyici” tasarımı “millilik ve modernliği bir arada kimlikleştiren” Garbiyatçılığı türlü yollarla yeniden üretti. (s. 101) Dolayısıyla Türkiye’de toplumsal iktidar için mücadele veren politik ve kültürel seçkinler, milli ve modern olanın ne ve nasıl olması gerektiği konusunda dışarıdaki modelleri ithal edip, içeride bunların birer taklidini, kopyasını gerçekleştirmeye çalışan pasif uygulayıcı konumunda hiçbir zaman olmadılar. Bu seçkinler, gayet aktif özneler olarak, Batılı/Doğulu, erkeksi/kadınsı, modern/geleneksel, Türk/yabancı, kamusal alan/özel alan gibi kavramlar etrafında kodlamaya ve tanımlamaya çalıştıkları toplumsal ayrışma noktalarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair sürekli bir “sınır idaresinin” içerisindeydiler.

İşte bu nokta, Meltem Ahıska’nın çalışmasının, genel olarak Türkiye’de milliyetçilik ve modernleşme süreci üzerine yapılan ve son yıllarda sayıları giderek artan incelemeler arasında nerede durduğunu ve neyi amaçladığını tespit etmek açısından önemli. Ahıska’nın çalışmasında Garbiyatçılık kavramını merkeze alarak, bir millet hayal etmenin içerdiği gerilimlerin, olumsallıkların ve tarihselliklerin altını çizerken, benzer alanlarda yapılan birçok çalışmada veri olarak alınan “milli kimlik” kavramını Türkiye’de radyo yayıncılığının ilk yıllarında yaşanan deneyimler çerçevesinde sorunsallaştırdığını görüyoruz. Kitapta incelenen olaylar ve deneyimler arasında alaturka müziğin bir dönem radyolarda çalınmasının yasaklanmasından tutun da, Ankara Radyosunun ilk yıllarında hem Batı hem de alaturka müzik icracısının Riyaseticumhur Müzik Takımı adı verilen askeri bir bando olmasına, köşkte Atatürk’e de Rumeli türküleri söyleyen radyo sanatkârı Osman Pehlivan’a, çoğu zaman bir “medeniyet” göstergesi olarak addedilen ve radyo konuşmalarında sıkça tekrarlanan “neşeli olma” temasına, duyulmasının sakıncalı olduğu düşünülen yabancı radyo yayınlarını “bozan” radyo teknisyenlerine, yazının girişinde alıntıladığım, Ertuğrul İmer gibi ses bantlarıyla otlar üzerinde yürüme sesi çıkartan efektörlere, hiçbir zaman oluşturulmayan arşivlere kadar birçok örneği saymak mümkün. Bu örnekler, Türkiye’de özellikle 1930’ları konu alan milliyetçilikle ilgili çalışmalarda yaygın olarak görülen milli kimlik tanımını yekpare, türdeş ve sorunsuz olarak ele alan ve milli kimlik oluşumunun içerdiği çatışmaları ve özgüllükleri gör(e)meyen yaklaşımları da epeyce şüpheli kılıyor. Başka bir deyişle, Ahıska, kitabında saf bir “milli ses” yaratılması sürecinde ortaya çıkan farklı türden öznelliklere ve bu öznelliklerin içerdiği parçalanmalara, bölünmelere, fazlalıklara ya da eksikliklere dikkat çekerek, bu sürecin salt bir “kurgu”, “inşa” ya da “projelendirme” meselesi olmadığını gösteriyor. Kitabın özellikle “Radyo Stüdyosu”, “Radyo Konuşmaları” ve “Radyo Oyunları” bölümlerinde yapılan tahliller ve tartışmalar sürekli, bu sürecin içerdiği dalgalanmalara, gel-gitlere ve olumsallıklara işaret ediyor, bu sürecin ne kadar politik ve mücadeleli bir süreç olduğu konusunda okuyucuyu uyarıyor. Yani “milli ses”in oluşması ve yayılması, Batı’dan Doğu’ya ya da yukarıdan aşağıya doğrusal ve tek yönlü bir çizgi üzerinde değil, kendi çatışmalı tarihi ve tarihselliği içerisinde gerçekleşiyor. Bu tarihselliği anlamak ve tanımak doğrultusunda bir iktidar söylemi olarak Garbiyatçılığın önemine dikkat çektiği için, Radyonun Sihirli Kapısı milliyetçilik ve modernleşme çalışmalarına önemli ve kalıcı bir katkı niteliği taşıyor.

Türkiye’de cinsiyetin toplumsal anlamları, kadınlar ile milllileşme süreci arasındaki ilişki, Şarkiyatçılık ve milliyetçilik tartışmaları, hafıza-tarih ilişkisi, farklı modernlik yaklaşımları, devletin beden politikaları gibi bugün çok tartışılan farklı alanlara dair önemli soruların, psikanalitik eleştiriden medya çalışmalarına, milliyetçilik incelemelerinden toplumsal cinsiyet çalışmalarına uzanan çok geniş ve zengin bir kavramsal çerçeve içerisinde ele alındığını görüyoruz bu çalışmada. Dolayısıyla büyük ölçüde 1927-50 yılları arasında yapılan, radyo tarihiyle ilgili mülakatlardan, arşiv araştırmalarından ve yayın taramalarından oluşan çok titiz bir araştırmaya dayanan kitabın içerdiği tartışmalar, Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihinden ya da milli kimlik ile radyo arasındaki ilişkinin incelenmesinden çok daha ötelere uzanıyor. Bununla birlikte, radyo-toplum ilişkisinin kitapta üzerinde özellikle durulması gereken meselelerden birisi olduğunun da altını çizmeliyim burada. Başka bir deyişle, radyo teması sadece önemli birçok meseleyi tartışmak için yazara ampirik bir çıkış noktası oluşturduğu için değil, kitaptaki merkezi kavramsallaştırmaların tam da ortasına oturduğu için de üzerinde durulması gereken bir husus. Bu noktada, “radyo deyince bir yandan da ‘kablolar, vericiler ve elektronları’ düşünmemek imkânsız” diyen Meltem Ahıska’nın ne kastettiğini anlamak önemli. Bu anlama çabası doğrultusunda büyükçe bir parantez açarak, kitaptaki tartışmaların biraz dışına çıkmak istiyorum.

Son dönemlerde yaşanan devrimsel teknolojik gelişmelere paralel olarak, toplum-teknoloji ilişkisini irdeleyen çalışmaların sayısında da önemli bir artış var. Bu çalışmalarda çokça öne çıkan, teknolojilerin de, özünde politik olduğunu düşünen bir eğilimden söz etmek mümkün. Bu eğilim, kendini toplumsal ve tarihsel çalışmalar alanında sıkça rastlanan iki egemen yaklaşıma karşı eşit mesafede konumlandırıyor. Bunlardan biri, kısaca teknolojik indirgemecilik olarak nitelendirilebilecek, toplumsal değişimi anlamak için teknolojik gelişmeleri esas açıklayıcı değişken olarak gören yaklaşım. Diğeri de, teknolojilerin kendi niteliklerinden bağımsız olarak, hep belirli toplumsal süreçler tarafından şekillendirildiğini, anlamlandırıldığını ve kullanıldığını iddia edip, toplumsal ve tarihsel güç ilişkilerine vurgu yapan yaklaşım. Teknolojilerin politikliğini vurgulayan eğilime göre ise, teknolojiyi toplumsal süreçlerden bağımsız ve dışsal bir değişken olarak görmek yerine, teknolojiyi problematize ederek, toplumsal tahlillere içkin bir hale getirmek gerekiyor. Bu eğilime göre, hem teknolojilerin belirli biçimlerde tasarlanması kimi toplumsal tercihlerin önünü açarken diğerlerini kapattığı için hem de bazı teknolojiler tasarımlarından bağımsız olarak kimi toplumsal ilişki biçimlerinin sürmesiyle daha uyumlu olacak nitelikler taşıdığı için, teknoloji-toplum ilişkisi daha ciddiye alınması gereken bir mesele. İşte bu eğilimin izlerini Radyonun Sihirli Kapısı’nda da sık sık gördüğümüz kanaatindeyim.

Ahıska’nın teknolojiyi araçsallaştırmayarak, çalışmasının birçok yerinde, radyonun kendisini de sorunsallaştırdığını, bu teknolojinin politikliğinin, toplumsallığının ve tarihselliğinin altını çizdiğini görüyoruz. Radyonun göze değil kulağa hitap eden bir iletişim aracı olması bakımından “hayal etmeye” daha çok imkân tanıması, “şimdi ve burada” olanı vurgulayarak farklı bir zamansallık ve mekânsallık kurgulamaya elverişli olması, Türkiye’ye “dışarıdan” gelen bir teknoloji olması gibi noktalara parmak basması bu açıdan anlamlı. “Radyodaki seslerin kalitesi, radyo konuşmalarının kompozisyonu, sunucuların aksanları, radyo oyunlarının dramatik yapısı” gibi “teknik meseleler” olarak paranteze alınabilecek konuların da çalışma boyunca sorunsallaştırılması, yine benzer kaygılarla anlaşılabilir. Yani Ahıska’nın sadece radyo teknolojisinin milli bir çerçevede nasıl algılandığı ve deneyimlendiğiyle değil, aynı zamanda “kablolar, vericiler ve elektronları” da içeren radyo teknolojisinin, o çerçeveyi nasıl şekillendirip dönüştürdüğüyle ilgilenmesi, kitabın en önemli ve anlamlı özelliklerinden birisi. Kısacası bu kitabın, teknoloji-toplum ilişkisi konusunda da akla getirdiği yeni sorular ve düşünceyi kışkırtan tahlilleriyle teknoloji çalışmaları alanına da çok özgün bir katkı yaptığı söylenebilir.

Radyonun Sihirli Kapısı’nın, Heidegger’in deyişiyle, bir “tarihsel sorgulama” olarak da okunabileceğini düşünüyorum. Yani neyin hâlâ nasıl olduğunu sorduran, bu anlamda tarihi dondurmadan, şeyleştirmeden bugüne taşıyan bir kitap. Öyle ki, radyonun iletişim alanındaki hükümranlığının çoktan son bulduğu, ulus-devletlerin eskisine kıyasla yaptırım ve bağımsız politika üretme kapasitelerinde ciddi azalmalar yaşandığı, siyaset ve kültür sahnesinin uluslar ötesi kuruluşlardan sivil toplum örgütlerine bir dizi yeni aktör tarafından şekillendirildiği bir dünyada, Garbiyatçılık tartışması bize hâlâ “geçmişin yükünün” ne kadar ağır ve dolayısıyla bugünü anlamak açısından ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor; “oyuna geldiğimiz” alanı bütün çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla gözler önüne seriyor. Bugün Türkiye’de vatandaşlık, kadın sorunları, anadilde konuşma hürriyeti, işkence, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, “azınlık” hakları gibi birçok hayati meselenin görülür, duyulur mecralarda “hayali Batılı göze” endeksli bir şekilde tartışıldığını biliyoruz. “Bu kafayla Avrupa Birliği zor” sloganından tutun da, bir tren kazasının muhasebesinin “Avrupalılık” ölçütleri üzerinden yapıldığı, bir futbol karşılaşması organizasyonunun bile Avrupa karşısında verilen bir “sınav” olarak görüldüğü bir Türkiye’de yaşıyoruz. Öte yandan aynı Türkiye’de başka bir “gerçeklik” düzeyinde, “varoşlarda” yaşayanlar gecekondu yıkımlarına karşı mahallelerinde örgütlenerek direniyor, Kürtler her türlü şiddete karşı yıllardır mücadele veriyor, kadınlar yoksul mahallelerde tiyatrolar düzenleyerek koca, baba baskısına karşı tepkilerini dillendiriyor... Yani bir yanda “seslendirilen” gerçekler, öte yanda da çoğu zaman görmezden gelinen, sese dönüşemeyen deneyimler... 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge, “radyo, meraklılarına ilim ya da sanat hadisesinin kendini değil de buna yakın bir kopyasını, binaenaleyh, bir müstehzarını, bir konservesini sunar” diyor. (s. 137) Deneyimlenen gerçekliğin, “gerçekliğin konservesinden” çok farklı olabileceğini, içinde farklı yaşamsal imkânları ve ihtimalleri de barındırabileceğini okuyucularına hatırlatan Radyonun Sihirli Kapısı, düşünmeye ve tartışmaya yer açıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.