Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-521-6
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 17,00 TL
İndirimli fiyatı: 13,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Oruç Aruoba diğer kitapları
de ki işte, 1990
tümceler, 1990
yürüme, 1992
hani, 1993
yakın, 1997
ile, 1999
uzak, 1999
Çengelköy Defteri, 2001
olmayalı, 2003
Doğançay’ın Çınarları, 2004
sayıklamalar, 2005
Geç Gelen Ağıtlar, 2005
kesik esin/tiler, 2005
ol/an, 2005
Meşe Fısıltıları, 2007
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
benlik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Görsel Tasarım: Oruç Aruoba
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2005
5. Basım: Ocak 2016

"İçimde bir yengeç var.

İçimdeki en kuytu kovukta yaşıyor olmalı; oradan seyrediyor herhalde her yaşadığımı. Ancak arada bir hissediyorum varlığını – ancak arada bir belli ediyor kendini. Ama biliyorum : hep orada...

... bana direnir çoğunlukla – dolambaçlı yollarla karışır yaptıklarıma, ket vurur. Bir yolunu bulup yaptıklarımı engeller; yapacaklarımı belirlemeğe çalışır.

Bunun temelinde benim ile uyum içinde olmaması yatsa gerek. Benim yaptıklarım aykırı geliyor olmalı ona.

Sanıyorum benden pek hoşnut değil.

En çok dayanamadığı da, benim, devinimsiz, eylemsiz kaldığım zamanlardaki hâlimdir – (gün olur, hiçbirşey yapmak gelmez içimden; ya da : hiçbirşey yapmak gelir – öyle, bir köşeye oturur, saatlerce, etrafıma bakınırım – seyrederim. Kafamdan binbir türlü imge, tasarım, düşünce –öylesine, gelişigüzel– geçip durur; zaman da geçer ya, öyle –?

aldırmam...), bu durumlarda, içimde, kocaman kıskacının çat–çatını, sert ayaklarının yan yan eşelenen öfkeli katırtısını duyarım. "Yürü git!", der bana; ama ben kalakalmış olurum. Dinlemem onu; belki, dinlemek elimden – içimden– gelmez."

–Oruç Aruoba

İÇİNDEKİLER
benlik

Burada

YENGEÇ

SAHİCİLİK
SAHTELİK
üzerine
Geri-Bakışlı Notlar
OKUMA PARÇASI

benlik, s. 12-13

[...] das Problem einer Weltbeschaffenheit ohne Rücksicht auf unserer wahrnehmenden seelischen Apparat [ist] eine leere Abstraktion, ohne praktisches Interesse.

Freud, Die Zukunft einer Illusion, X (1927)

[...] dünyanın nasıl bir yapısı olduğu sorunu, bizim algılayan ruhsal düzeneğimiz hesaba katılmaksızın, boş bir soyutlamadır, kılgısal bir önemi de yoktur.

Başlığı sonradan düşünüp koydum.

— Gerçi başından beri, düşündüklerimin "ben"in (ben'im...) çevresinde döneneceği belliydi; ama, verimli olacağa benzer bir eğretilemeden yolaçıkan ilk irdeleme, ana metinde, her ele alışımda, kendi kendine biçimlendi; yıllar içinde de, kendi 'önce'sini ve 'sonra'sını bularak, en eski yazdıklarıma —yaşadıklarımın 'arka'sına ve 'önü'ne— kadar geri gitti — bir de, tabiî, kendisinden önceki dokuz cilt içinde kapsanmış şu kadar kitabın onuncu cildi olmanın ağır sorumluluğunu yüklenmeğe kalkıştı — 'üzerine vazife'ymiş gibi!...

Halbuki, her seferinde, o anda ('şimdi-burada') içinde bulunduğum konum belirleyici olmalıydı, yazdığım üzerinde — öyle de oldu gerçi; ama, gene, her seferinde de, metinler 'genel-geçer' bir niteliğe bürünmeğe yeltendiler.

Buna izin vermemeğe çalıştım — ne kadar becerebildim, bilmem : başından beri —biraz belirsiz bir biçimde; belki yalnızca bir tür ses içeren bir 'gramer' yapısı olarak— kendime koyduğum yazış biçiminden sapmamağa çalıştım; ama, metinlerin, birçok noktada, hem de çok sık, benim denetimimi de, kendime koyduğum ölçüleri de, zorladıklarının farkındayım.
(Özellikle, kitabı bütünlemek işleminde kullandığım 'motto'ları belirlemek; seçmek ve ayıklamak, konusunda (hele, Edip Cansever'den alıntılamak istediklerimde), beni zorlayan kararsızlıkların (: acaba yalnızca alıntıları verip metinden vaz mı geçmeli?...) —ve sonunda verdiğim kararların— okuru da, benim kadar 'fazla' yormayacağını —yormamasını— umuyorum...)

— Bütün bunlara karşın, bu başlık altında biraraya gelen metin toplamı, gene de, alışılmış anlamında, 'özyaşamöyküsel' değildir : dikkatli okur, bu kitap içindeki metinlerin 'birinci şahıs'ta olduğunu; ama, "benlik" sözcüğünün —bir kavram niteleyici anlamında— geçmediğini, görecektir.

— Bir de şunu: bu metinlerde ne görürse görsün, ya da gördüğünü sansın, bunun, kendi gördüğü —göreceği, görebildiği; kendine ait— birşey olduğunu : yani, kitabın, aslında 'ikinci —yani, işte, 'üçüncü— şahıs'ta olduğunu...

o.a.

Gümüşsuyu

23 Eylül 2002/23 Mart 2005

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Abidin Parıltı, “Yazmak ya da yaşamak”, Radikal Kitap Eki, 3 Haziran 2005

Bazı yazarlar ne kadar kendilerini yazıyorlarmış gibi görünürse görünsün aslında çok iyi gizlenirler. Yaşamayı bilen, yaşamlarını birer sanat eseri gibi yaşayan bu kişiler yazmayı büyülü bir sanat hâline getirirler. Eserleri hakkında çok şey bilinse de bu kişilerin yaşamları hakkında pek fazla bir bilgiye ulaşılamaz. Yaşamlarında başkalarına görünmek anlamında oldukça mütevazı olan bu insanlar eserleri söz konusu olunca dillerde dolaşırlar. Oruç Aruoba da yukarıda sözünü ettiğim yazarlardan biri.

Bütün yazdıklarını okumama rağmen yaşamı hakkında doğru düzgün bir bilgim yok. Hakkında bulduğum en geniş bilgi ise şöyle: 1948'de yılında Karamürsel'de doğdu. T.E.D. Ankara Koleji'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Yüksek Lisansı'nı tamamladı. Aynı üniversitede Felsefe Bilim Uzmanı oldu, felsefe doktorasını tamamladı ve öğretim üyeliği yaptı (1972-1983). Tübingen Üniversitesi (F. Almanya) felsefe semineri üyeliği (1976-1977) ve Victoria Üniversitesi (Y. Zelanda) konuk öğretim üyeliği görevlerinde bulundu (1981). Çeşitli basın organlarında yayın yönetmenliği, yayın kurulu üyeliği ve yayın danışmanlığı yaptı. Birçok dergide yazı ve çevirileri yayımlandı; şimdi serbest yazar olarak çalışıyor. Hume, Nietzche, Kant, Wittgenstein, Rilke, Von Hentig, Celan ve Başo'dan çevirileri var.

Derdi yer, yön ve yolculuktur

Oruç Aruoba, yazmayı yaşamak kadar değerli bulmuş her zaman. Yaşamımı –yaşadıklarımı– yazılı hâle getirme (çok zor yazan biri olduğum hâlde) hep bir tutku oldu: sanki, nasıl yaşamda uygun ve yerinde bir eylemde bulunmak, yaşama anlam ve önem veren bir şeyse, aynı şekilde düzgün ve iyi düşünülmüş bir tümce kurmak da, yaşamakta-yaşamış-olmanın (sonradan da olsa) anlamını ve-evet, kullanmak zorundayım bu sözcüğü-değerini sağlayan bir şeymiş gibi geldi bana hep-çok temelden yanılıyor olabileceğimi de yadsıyacak değilim: ben, böyle yapmak istedim-bazen yapmak zorundaydım-;ve yaptım-yazdım -hepsi bu...

Bütün kitaplarının ortak konusu, bazen doğrudan bazen de dolaylı olarak yer, yön ve yolculuklar üzerinedir. Her kitapta başka sorular ve başka arayışlar çıkıyor okurun karşısına. Zaten okuru da doğrudan karşısına (yanına mı daha doğru olur?) alarak metinlerini yazıyor. Böylece diğer edebiyat türlerinde var olan illüzyon kurma ve bu şekilde okuru etkileme yöntemi uygulanmamış oluyor. Sanırım en doğru yol da bu olsa gerek. Çünkü sürekli sorular sorduran bu metinlerle başka türlü başa çıkılmazdı. Kendisi de bir söyleşide felsefenin işlevinin kafaları karıştırmak olduğunu söylüyor zaten. Sorarak, sordurarak, doğruyu bulmaya imkân vermeyerek, bütün doğru bilinenleri öldürüp yerine sorular koyarak olduruyor metinlerini. Ezberi böylece hep bozuyor. Bilinen dünyanın doğrularına şüpheyle yaklaşıyor. Sürüden ayrılmak için kişiyi dürtüyor. Aykırı bir yaşamın içine yavaşça itiyor. Bütün kitaplarında var olan eğretileme yöntemi yol ve yolculuk üzerine odaklaşırken yine bir eğretilemeyle insanın bu dünyadaki ve dolayısıyla kendi içindeki yolculuğuna dair sorular dile geliyor. Yolu kendine bir yer edinememiş kişinin özlemi olarak görüyor. Kişi kendini yerleşiklikte ve sabit olanda ifade edemediği için yolcuklarla ömür geçiriyor. Yerleşiklik bir düşünceyi oluştururken sorgulamayı azaltır oysa yer değiştirmek yeni sorular doğurur. Yeni tanımlar getirir. Aruoba Yürüme Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Yürüme'de yol ve yolculuk merkezli bir sorgulama yaşatırken Yakın kitabında Ateş üzerine konuşur. Ateş yakabileceği her şeyi yakana kadar yanar ancak o zaman söner... Özlem üzerine yazılmış en iyi metinlerden biri de Uzak kitabında var. Özlemek bu kadar mı doğru sözcüklerle anlatılır: "Özlem örneğin işitmeyeceğini bildiğin birisine yalnızca ona; ama, kendi kendine "Neredesin?"diye seslenmendir... özlem birden bire içinin boşalmasıdır... özlemek özlenmek istemektir...özlem o kadar güçlü bir hale gelebilir ki, özlenenin varlığını bile gereksiz kılabilir..." Beni en çok etkileyen kitaplarının başında ise İle gelir. İle birkaç biçimde okunabilecek bir kitap. Bir roman gibi baştan sonra bağlantılı olarak da okunabilmesine rağmen birer metinler bütünü olarak da okunabilir. Bir ilişkiyi anlatır. İster kurgu olsun ister otobiyografik ne kadar önem taşır ki yazıda gerçek ve olası olan gerçekten daha güçlüyken!- her okuyan muhakkak kendinde bir şeyler bulmuştur. İlişkilere felsefi eğretilemelerle yaklaşan bu metin, gidip gelmeleri, katmeri bir türlü azalmayan, insanın içine çöken acıyı, kararmış aşkların hikâyesini anlatır. Aruoba diğer kitaplarında da yaptığı gibi burada da metinlerini beslemek için başka yazarlardan yararlanır. Okumadıysanız okuma, okuduysanız yeniden okuma isteği uyandırır sizde.

Yenen ve yenilen

Oruç Aruoba'nın son kitabı olan Benlik ise biri ana olmak üzere dört metinden oluşuyor. Ana metin olan 'Yengeç', yine dişi bir felsefi eğretilemenin ürünü. Ben olgusunun kendini var etmesi ya da hiçbir zaman tam olarak var edememesi üzerine kuruludur bu metin. Yengeç bir eğretileme içinde ele alınmadığında suda yaşayan ama yüzmeyen bir hayvan olarak görünür. Yani böyle bir yola sapmadan da yengecin 'aykırı'lığı belirir. İnsan çatışmalarla yaşar. İçinde hep iki karşıt güç savaşa durur. Yenen ve yenilen sürekli değişir. Yengeç hep olmadık olana, denenmemiş, denenmesi ürkütücü olana yönlendirir yazarı. Okuru da olabilir. Sonuçta ikisi de metnin bir parçası. Biri hayatın kalbine doğru akmak isterken diğeri seyirci kalmayı yeğler. Biri kaybedecek bir şeyim yok derken diğeri kaybedecek çok şeyim var deyip hayata karşı gardını alır. Biri kaybetmenin güzel olabileceğini düşünüp denemekten vazgeçmezken diğeri elindekini korumanın peşine düşer ve kendi sınırları içinde anlaşılmayı bekler. Ama insan kendini bile anlamazken başkalarını nasıl anlayabilir? Ancak sınayarak anlar kendini. Peki onu bu sınanmadan uzaklaştıran aykırı bir varlık taşıyorsa içinde. Kendini oldurup, onarmaya çalışırken 'Yengeç'in doğrularıyla savaşmak zorunda kalıyorsa? Bazı soruların cevapları yoktur hayatta. Bu metinlerde de!.. 'ödev'le 'görev'le kuşatılmış modern çağ insanı bir köşeye kıstırılmış ve hareket edememektedir. Ancak herkesin içinde bir 'aykırı' vardır ve sadece bazılarında o ortaya çıkar. Yaşamına güçlülük verecek tek şey, güç eksikliği duyman olacaktır.

Oruç Aruoba'da sözcükler çok özel bir yere sahiptir. Felsefe ile şiir arasındaki tarafsız bölgede bir kelimeler imparatorluğu kurmuş ve onlarla dilediği gibi oynamaktadır. Hangi yöne çekseniz diğer taraf eksik kalıyor. Kelimelere yüklediğimiz anlamlar gündelik hayatımızı da belirler aslında. Kelimeleri onarmak, unutulmuş, zamana yenilmiş, saf dışı bırakılmış anlamlarını yeniden yüklemek, hayal gücüne de aynı oranda hizmet eder. Bu şekilde hayat, gündelik olanın klişesinden uzaklaştırılmış olur. Aruoba kelimeleri kullanırken günlük hayatta kullanılan dilin mantığının dışına çıkıyor. Onları daraltıp genişleterek dilin olanaklarını zorluyor. Böylece her gün kullandığımız, anlamına dönüp bakmadığımız kelimeler bu metinlerde felsefi bir odağa oturuyor.

Herkesin ruhunun zulasında sakladığı bir yazarı vardır mutlaka. Sıkıştığında, katlanamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde yanında olan bir yazarı. Sorular soran ve ama çoğu zaman cevabını kendisinin de bilmediği bir yazar. Aruoba bu yazarlardan bir tanesi benim için. Ne zaman âşık olsam İle'yle çıkarım yola ve birilerini özlesem Uzak'ı başucumda tutarım. Yol için Yürüme ve artık kendi içimde yolculuklara çıkacağım zaman Benlik olacak yanımda.

Devamını görmek için bkz.

Kıvanç Koçak, “Herkesin içinde bir yengeç var mıdır?”, Birgün Pazar, 5 Haziran 2005

Bilinir, kendi kendine konuşmanın pek de makbûl olmadığı bir memlekettir burası. “Kendi kendine konuşana deli denir” ne de olsa. Oysa insanın herkese anlatamadığı şeyler yok mudur? Düşünmekten bile korktuğu şeyler; aklına getirmekten kaçındığı, kendisiyle yüzleşmeyi göze alamadığı şeyler… Gel gör ki, günün birinde patlar insan, içinde tutamaz olur. İlle de ses vermeye karar verir. Ama işte insanın herkese anlatamadığı şeyler vardır. Oturur kendine anlatır… Oruç Aruoba da, son kitabı Benlik’te, kendi kendisiyle konuşuyor. Kendi kendisiyle konuşurken, kendisine bakıyor. Kendisine bakarken, aslında okuyucusunun da kendisini görmesini sağlıyor; hem Aruoba’yı hem de okurun bizzat kendisini yani.

1990’dan beri tüm Aruoba kitaplarını yayımlayarak bir “Oruç Aruoba Koleksiyonu” oluşturan Metis Yayınları’ndan çıkan Benlik’i, bir “iç konuşma kitabı” olarak görmek mümkün olsa da Aruoba, henüz kitabın başında okuru uyarmadan geçmiyor: “[M]etin toplamı, gene de, alışılmış anlamında, ‘özyaşamöyküsel’ değildir: dikkatli okur, bu kitap içindeki metinlerin ‘birinci şahıs’ta olduğunu; ama, ‘benlik’ sözcüğünün –bir kavram niteleyici anlamında- geçmediğini, görecektir. Bir de şunu: bu metinlerde ne görürse görsün, ya da gördüğünü sansın, bunun, kendi gördüğü-göreceği, görebildiği; kendine ait- bir şey olduğunu: yani, kitabın, aslında ‘ikinci –yani, işte, ‘üçüncü’ şahıs’ta olduğunu…”.

Aruoba, bu son kitabında da kendine özgü tarzını koruyor. Bol göndermeli, alıntılı, “motto”lu bir kitap Benlik. Fakat göndermeler/alıntılar/mottolar yine tam da Aruoba tarzı olarak, “metnin yolunu açıcı”. “Benlik”, “Burada”, “Yengeç” ve “Sahicilik Sahtelik Üzerine Geri-Bakışlı Notlar” başlıklı dört bölümden oluşan kitabın ilk ve en kısa bölümünde -buraya bölümden ziyade “giriş” demek daha doğru sanki- yazar kendisini kitaba iten noktalara değiniyor.

“Burada”, başlıklı ikinci bölümde 13 ayrı parçaya bölünmüş metin, Edip Cansever’in “Yengeç” şiiriyle paralel gidiyor. Aruoba, “burada”ki metinleri Cansever’in şiiri üzerine oturtmuş: İkiye bölünmüş sayfanın bir yanında şiir, diğer yanında ise metin akıyor. Bir yerde olmak kavramı ve bunun farkına varmak üzerine kurulu bölümde, özellikle Eski Ahit’te geçen Tanrı ile İbrahim arasındaki konuşmayı ele alan kısım, “buradayım” demenin aynı zamanda nasıl bir tür meydan okuma olduğunu da gösteriyor: “Eski Ahit’in Tanrı’sı zaman zaman, ‘seçtikleri’ne seslenir: ‘İbrahim, İbrahim –neredesin?’ ‘İşte ben –buradayım.’ Dinin mantığı içinde, Tanrı’nın, İbrahim’in ‘nerede’ olduğunu bilmemesinin –onu görememesinin- olanaksız olduğunu düşünürsek, ona seslenmesinin amacının onun ‘yer’ini ‘tespit’ etmek değil; nasıl bir bilinç konumunda olduğunu kendi ağzından işitmek, olduğunu anlarız. Dolayısıyla, İbrahim’in verdiği yanıt da, ‘şu şu yerdeyim’ saptamasını bildirmek değil; ‘söyle söyleyeceğini –ben hazırım’ gibi bir anlamdır”.

“İçimdeki Yengeç”

Kitabın ana parçasını ise “Yengeç” bölümü oluşturuyor. “İçimde bir yengeç var” girişiyle başlayan bölüm, bir hesaplaşma denemesi de aslında. Metnin yıllar içinde oluştuğu fark edilse de –bu durum zaten yazar tarafından da çeşitli defalar hissettiriliyor, belirtiliyor–, temel değişmiyor: “İçimdeki ne?”. Aruoba, kendisi dışında bir varlığın onu sürekli seyrettiği/gördüğü, yönlendirdiği noktası üzerinden hareket ediyor ve ona “yengeç” diyor. Yazarın anlamak için çabaladığı, her türlü memnuniyetsizliğini –ki memnun olması çok zor– “kıskaçlarını takırdatarak” ifade eden bir yengeç: “Öyle şeyler oluyor ki, (…) benim ‘özne’ olarak işe katılmamla tam olarak açıklanamıyorlar; bir başka ‘özne’; bir ‘öteki’ gerektiriyorlar açıklanmak için – içimde bir ‘başkası’nın bulunduğunu, canlı ve etkin olduğunu; benim içimde, benim yaşamsal etkinliklerime katıldığını varsaydığımdaysa, kolayca açıklanıyorlar”.

Metinde yol aldıkça, yazarın çeşitli tarifleriyle bir türlü memnun olmayan, uyumsuz, adeta zamanın dışında, hiçbir şeyi unutmayan, ısrarcı, inatçı, hep aykırılıklar vb. yaşayan yengeç metaforunun aslında yazarın çelişkilerini, kararsızlıklarını, hayallerini ve en temelde de özgürlük kavramıyla kurduğu ilişkiyi temsil ettiği anlaşılıyor: “Tam özgürlük istiyor benden – özgürlüğümü tamamlamamı”, “Benim gerçekleşmemiş anlamlarımı anlıyor o: benim yaşayamadığım yaşamımı yaşıyor”, “Hayallerim, düşlerim ile gerçeklerim arasındaki sallantılı konumum, onu rahatsız eden – gerçekleşemeyecek düşler kurarken yarattım onu, demek ki”.

Yüzleşmeyi göze almak

Aruoba’nın (ve belki de herkesin kendi) yengecinin konumunu, peşinden koşturup durduğumuz, sonra vazgeçtiğimiz hayallerimizi attığımız bir tür bilinçaltı olarak değerlendirmek mümkün sanki (Aruoba metinde, bu bilimsel yaklaşımı da fazla ciddiye almıyor ama). Bir zaman için de olsa tutkuyla bağlandığımız, ancak hayatın savurmalarıyla unuttuğumuz, peşinde olmaktan caydığımız ne varsa, daha sonra karşımıza çıkarmak için, yengeç kovuğuna taşıyor. İşte böylesi bir yüzleşmeyi göze alıp alamama meselesinin kitabı aslında “Benlik”. Çünkü tüm o tutkulu bağlanmalar/hayaller bir benliği, kişiliği oluşturan temel değerler. Bu anlamda yengecimiz, savsakladığımız kişilik değerlerimizi bir gün tekrar karşımıza çıkarmak için saklama gibi bir niteliğe de bürünüyor. Gün gelip de, “yeterince özgür müyüm?” sorusunu kendimize sorduğumuzda, oturacağımız hesap masasında karşımızda yer alacak olan da o: “Çünkü istenenleri yapabilmek değildir temelde, özgürlük (…) Daha çok, yapabilip yapabileceğini bilmeden, istemek; sonucunu bilmeden de, yapmaya girişmektir – tabiî ki, böyle bir girişim, çoğunlukla, ‘başarısız’ olacaktır; ya da,en azından, beklenen belirgin bir sonuç olmadığına göre, hiç beklenmedik bir biçimde sonuçlanacaktır. Ama, işte, tam da özgür olmasını sağlayan özellik değil midir bu?”.

Kitabın son bölümü olan “Sahicilik Sahtelik Üzerine Geri-Bakışlı Notlar” bölümünde yıllar önce yazdıklarına tekrar göz atan Aruoba, burada da kendine bakmayı sürdürüyor.

“Aruoba Koleksiyonu”nun felsefe kitaplarının onuncusu olan “Benlik”, asla büyük iddialar da taşımadan, her bakımdan okurun kendi içindeki yengeci görmesine ucundan kıyısından yardımcı oluyor. Meselenin özgürlüğü elde etmekte değil, onu “muhafaza ve müdafaa etmekte” olduğunu kendi yoluyla anlatıyor. Erich Auerbach’dan bir alıntıyla: “Yurda dönen Odysseus, yirmi yıl önce İthaka’yı terk eden kişiyle tıpatıp aynı kişidir. Çünkü insanlar ancak alınyazısı zengin bir yaşam boyunca farklılaşarak kendi tam sahiciliklerine ulaşırlar”.

Tamamen kişisel bir sonla bitirmeme izin verin: Küçüklüğümden beri ben de konuşup dururum kendi kendimle. Daha doğrusu “ötekimle”; hep ters tarafta duran, düşünmekten ürktüklerimi söylememe aracılık eden onunla. Muhtelif defalar ad koyma denemelerim de oldu, vazgeçtim hep. Ama hayır, yengeç demek hiç gelmemişti aklıma…

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.