Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-554-4
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Harem ve Kuzenler
Özgün adı: Le Harem et les Cousins
Çeviri: Şirin Tekeli, Nükhet Sirman
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Hatice Tuncer
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2006

Geleneksel akdeniz toplumlarının ortak özelliği olan akraba evliliği, kan davası, namus cinayeti, kadınların mirastan mahrum edilmesi ve başörtüsü gibi geleneklerin ortaya çıkışını ve gelişimini araştıran bu kitapta Germaine Tillion, kimliğin ve kültürel yapının her bir toplumun kendi özünden değil, düpedüz toprağa el koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin farklı toplumsal akımlar karşısında geçirdiği değişimden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Hıristiyan ve Musevi topluluklara ait hatırı sayılır mirastan da örnekler vererek, kadın bedeni üzerinde hak iddiasında bulunan ve günümüzde yanlış olarak İslamiyet'e atfedilen sosyal örgünün köklerinin ta tarihöncesi çağlarda, neolitik toplumda yattığını gösteriyor.

Özellikle akrabalığın nasıl ekonomik, siyasi ve ahlaki bir düzen olduğunu anlatışıyla, günümüz Türkiyesi'nde açığa çıkan kimi tartışmaları bildik modernleşme tartışmalarının ötesinde, çözülen toplumsal yapıları da dikkate alarak yorumlayabilmemiz için çok önemli bir fırsat sunuyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş: Geçen Yüzyılın Büyük Hanımefendisi: Germaine Tillion
Şirin Tekeli

Önsöz: Namusun Arka Planı
Nükhet Sirman

Etnoloji Üzerine
Dördüncü Baskı İçin Önsöz

I
Akdeniz Sahillerinin Soylu Sakinleri
Yurttaşlar ve Kayınbiraderler
Horatius ile Antigone Arasında
Haremin Sosyoanalizi
Etnografya: Dışa Dönük Sosyoloji
Çözümleme Çerçevesi
İnsanlığın Yarısının Gözardı Edilişi
Sürekli Bir Engel
Beş Denklik
Eski Dünya

II
Kayınbiraderler Cumhuriyetinden Kuzenler Cumhuriyetine
Yeryüzünde Ensestin Yasaklanmadığı Bölge
Bir Milyon Yıllık Siyasal Tartışmalar
Siyasal Melezleşme ve Akıllı İnsanın Ortaya Çıkışı
Paleo-Politik Çağ
Kemikli Dizlerde Sallanan Bebek "Uygarlık"
Orinyasien Avcıların Kadınları Quebec'li Norman Kadınlardan Daha mı Dayanıksızdı?
Paleolitik Ailenin Yüz Kilometrekaresi
İnsanın Mekânı, Akrabalık Yapıları ve İki Tip Doğurganlık
Neolitik "Durum" İnsanın En İlkel Durumunun Bazı Yanlarını Yeniden Üretir

III
Kendi Başına Yaşamak
Ensest ve Soyluluk
Değiş Tokuşun Yasaklanması
Mısır Kralları
İsrail'in Ataları
Hint-Avrupa Kralları
Ailenin Bütün Kızlarını Ailenin Oğlanlarına Saklamak...
Kendi Sürüsünün Etini Yemek Amca Kızıyla Evlenmek Gibidir...

IV
Tereyağı Çağında Mağrip
Başlangıçta Süreklilik Vardı
Çorba Uygarlığı
Mağrip'in İlk Etnografı
Peygamberin Doğumundan Bin Yıl Önce Sünnet Uygulanmaktaydı
Mısır'ın Batısında Hemen Hiç Bilinmeyen Bir Ülke
Süreklilik Örneği Olarak Kadın Modası
Başsız İnsanlar ve Köpek Başlı İnsanlar
İçi Boş Koca Bir Kabuk Yığını
Kökleri Kurumuş Ağaçların Canlı Yaprakları
Kökeni Belirsiz Kıskançlık

V
"İşte Düğün Şölenimizin Vakti Geldi, Biraderim..."
Biraderler Arası Paylaşım
Ağa-beyim
"Ağlama Chapelon, Sana Yumurtalı Sazan Balığı Alacağım..."
Kız Kardeşlerin Namusu
Kıskançlığın Üretilişi
Kadınlar Tarlalar Gibi Mülkün Parçasıdır
Eyvah Oğlumuz Yabancıyla Evleniyor!
Devrimler Gelir Geçer Ama Kaynanalar Kalır
"İşte Düğün Şölenimizin Vakti Geldi, Biraderim! İşte O İple Çektiğim Gün Geldi"
"Kuzen-Birader" Aslında Bir "Kuzen-Koca"dır

VI
İbn-i Rüşt'e Göre Soyluluk, İbn-i Haldun'a Göre Soyluluk
Yerleşikler ve Göçebeler
Kelt "Klanı" ve Berberi "Fraksiyonu"
Ortak Şeref
"Yüreklerinden Geçeni Kimse Bilemez"
İki Yetim Annelerini Görmeye Gidiyor
"Soyluluk ve Şeref Ancak Karışma Olmazsa Korunabilir"
Atalara Tapma
"Soysuzkentliler Ailemizin Parçasıdır, Onları Bu Yüzden Ağırlıyoruz"
Altın Çağ
"Kuklaya Söyle de Sütün Hepsini İçmesin"
Göçebe Klan

VII
Tanrı'yla Çatışma
Seçici Bir İman
Aziz Pavlus'a Göre Örtü
Jeanne D'arc ve Sofu Robert
Kutsal Annemiz Kilise Eril Bir Annedir
Kuran Devrimi
"(Cehennem) Ateşinde Sonsuza Dek Yanacaktır"
Anasoyluluk ve Ortodoksluk
Noter Anlaşmasıyla Tanrı'ya Yapılan Geri Ödeme
Örtünmenin Coğrafi Dağılımı Kadınların Mirastan Yararlanmasıyla Örtüşür

VIII
Burjuva Snobluğu
Eski Yapıların Yedi Bin Yıldır Bitmeyen Yıkılma Süreci
Tarih ile Etnografya Arasındaki Farklar
Çocuk Yiyen Kent
İnançlarıyla Yüklü Gelen Yetişkinler
Bir Evrimin Yarı Yolunda
Küçük Eşraf "Şatdiya": Ne En İyi Ne de En Kötü Koyun...
Örtünmüş Kadınların Sayısı Kasabalarda Artıyor, Kentlerde Azalıyor
Sosyal Bir Alerji

IX
Kadınlar ve Örtü
Son Sömürge
"Kadınların Başlığını ya da Örtüsünü Açan Cezalandırılacaktır..."
Denizin Müslüman Kıyısında
Mağrip'in Ötesindeki Eski Dünya
Görünmez Kadınların Etkisi
OKUMA PARÇASI

Nükhet Sirman, Önsöz “Namusun Arka Planı”, s. 21-28

Germaine Tillion’un 1966 yılında yazdığı, İngilizceye Kuzenler Cumhuriyeti adıyla çevrilen bu çalışması(1), Ortadoğu ve Akdeniz toplumlarındaki –kimine göre modern olamayışı sonucunda, kimine göre ise unutulduğu için– toplumsal çürümeye yol açan akraba evliliği, kan davası, namus cinayeti, kızların (özellikle de toprak söz konusu olduğunda) mirastan mahrum edilmesi ve başörtüsü gibi geleneklerin ortaya çıkışını ve evrimini açıklamayı amaçlamaktadır. Kitabın başlığı, Tillion'un neolitik devrimiyle oluşan toplumların yapısına verdiği addır. Kitap, bu toplumların binlerce yıl süren evrimleri ve son olarak kapitalist dünya ile bir sömürge olarak eklemlenme sürecinde nerelerinden yara aldığının anlatısıdır. Bu kitabın şimdi, Türkiye'de yayımlanmasının en önemli yanı da işte bu yaralarda yatmaktadır. Çünkü bu yaraların yoğunlaştığı yer namus kisvesi altında kadın bedenidir.

Tillion kitabını 1934-1940 yılları arasında bugünkü Cezayir'in Aurès bölgesindeki yerleşik ve yarı göçebe Berberi aşiretleri arasında yapmış olduğu saha araştırmasına ve geniş Akdeniz diye nitelendirdiği Atlas Okyanusu'ndan Himalayalar'a kadar olan bölgede başka araştırmacılar tarafından yapılmış çalışmalara dayandırmaktadır. Bir gizli kaynağı daha vardır Tillion'un: Akdeniz'in kuzey yöresinde endüstri devrimi, aydınlanma ve psikanaliz gibi icatların etkisi altında değişmiş olan Hıristiyan Avrupa. Il était une fois l'ethnographie (Édition du Seuil, 2000)(2) başlıklı kitabında araştırmasını hangi şartlar altında yaptığını esprili ve masalsı bir dille anlatan Tillion, birçok antropoloğun(3) kolaylıkla yapamadığı karşılaştırmalı toplumbilim idealini gerçekleştirmiştir. Bu çok yönlü karşılaştırmaların sonucunda Tillion, kimliğin ve kültürel yapının her bir toplumun kendi özünden değil, toprağa el koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin zaman içinde geçirdiği evrimden kaynaklandığını iddia etmektedir.

Hayvancılık ve tarımla geçinen ve Tillion'un Eski Dünya olarak adlandırdığı bu yörelerde toplum akrabalık ilişkileri vasıtasıyla örgütlenmiştir. Toprağı ve malı (özellikle de hayvanları) sahiplenmenin önkoşulu toplumca tanınan bir topluluğun parçası olmaktan, yani belli bir gruba aidiyetten geçen bu toplumlarda, aidiyet de ancak topluluk üyesi bir anadan veya babadan dünyaya gelmekle mümkündür. Pazar mekanizmasının hâkim üretim ve değişim biçimi olmadığı bu toplumlarda soyun anadan yahut babadan geçmesinin bir açıklaması yoktur. Ne var ki, Tillion'un da işaret ettiği gibi Eski Dünya, baba soyunun kişilere aidiyet, komşu, düşman, mal ve yaşam sağlamasını her nedense tercih etmiştir. Soya dayalı toplumsal örgütlenme aynı zamanda kendine özgü bir ahlak anlayışını da beraberinde getirmektedir. Bu ahlak anlayışı, insan hakları gibi çok daha sonra gelişecek olan kavramlardan uzaktır; anlamı ve sınırları toplumsal olarak çizilmiş "kan" kavramının etrafında hürmet, sevgi, dostluk, düşmanlık, intikam, kıskançlık, korku, güven, sakınma, kaçınma, hizmet etme, emretme ve kollamanın topluluğu oluşturan kişiler arasındaki dağılımının koşullarını belirler. Kısaca, Tillion'un da işaret ettiği gibi akrabalık her şeyden önce gündelik, yerel hayatı yönetme biçimidir.

Bu topluluklarda namus, topluluk düzeninin kuşaktan kuşağa sorunsuzca aktarılmasının kişi çıkarlarından daha önemli olduğunun bir ifadesidir. Bizim son günlerde "töre" demeye alışmaya başladığımız işte bu bütünlüklü namus anlayışıdır. Eski Dünya'da bu namus anlayışı, toprağın bölünmesini engellemekten, kanın Türkiye'de köylülerin kullandığı tabirle "karışmasını" önlemeye kadar giden çeşitli işlevler görmekteydi. Bu namus anlayışı her şeyden önce grubun kimliğini koruma adına silaha sarılmaya hazır olma anlamına geliyordu. Ama akrabaların çok olduğu yerde mutlaka araya giren birileri olurdu. O silahlar patlamaz ama kişilerin aşiretleri, aileleri, köyleri adına ölmeye hazır olduklarını göstermeye yarayan bir davranış kalıbı olarak kalırdı.(4) Ancak Tillion'a göre toplumsal "evrim"(5) bu tür toplulukları bir çeşit savunmaya itiyor. Şehirleşme, malın çocuklar arasında bölünmesini şart koşan İslam dininin kabulü, fakirleşme, göç gibi toplumu kökünden etkileyen değişimler karşısında yaşam tarzlarını korumak adına Eski Dünya'nın insanları kızlarını bir yandan sokaklara yabancıların arasına çıkarırlar, eğitirler, biraz da miras hakkı tanırlar. Ama karşılığında onları her anlamda sıkı sıkıya örterler. Ancak bütün diğer mekanizmalar başarısızlığa uğradığında gündeme gelen şiddet ise bu değişim sürecinde zembereğinden fırlamışçasına yaşamın her alanına yayılmaya başlar. Tillion'a göre bu değişimlerin bölgeyi yedi bin yıldır etkilemesine rağmen, sömürgeleşme süreci içinde yaşananların hızına ayak uydurabilecek hiçbir yerel mekanizma yoktur ve toplumun çeşitli katmanlarından süzülerek kadın bedenine yönelen bu sözde korumacılığın, bu şiddetin panzehiri belli değildir. Tillion'un özenle vurguladığı, kadınları bu şekilde toplumsal süreçlerden dışlamanın toplumu ciddi bir şekilde yaralayıp sakat bırakan sonuçlarıdır. Başka bir deyişle, bugünkü dünyada Kuzenler Cumhuriyeti hem yaralı, hem de yaralayan bir toplumdur.

Kızların örtünmesi ve mirastan mahrum edilmeleri, akraba evlilikleri ve akraba dünyası dışındakileri yabancı olarak görme gibi göreneklerin birbirine bağlı olduğu ve malı aile içinde tutmakla ilişkili olduğu savı kuşkusuz ilk kez karşınıza çıkmıyor. Engels'den itibaren Marksist antropolojinin temel dayanaklarından olan bu noktayı belki de en gelişmiş biçimiyle Gordon Childe kaleme almıştır.(6) Toplumsal örgütlenme biçiminin toprağa ve diğer üretim araçlarına el koyma süreçleri ile ilgili olduğu da yeni bir sav değildir. Tillion bu temel varsayımları hiçbir indirgemeciliğe yol açmadan, değişimin tarihi ve Mağrib toplumları hakkındaki etnografik bilgisiyle yoğurarak ele almaktadır. Ancak evrimci ve Marksist dilinin yanı sıra, çok geniş bir zaman dilimine ve geniş bir coğrafyaya yayılan verileri, Tillion'un bu yapıtının bir toplumun derinlemesine incelenmesi üzerine yoğunlaşan ve varsayımlara dayanan genellemelerden kaçınan çağdaş antropologlarca pek dikkate alınmamasına yol açmıştır.(7)

Oysa Harem ve Kuzenler'in etnografik dayanakları gerçekten de dikkate şayandır. Kitabın yazıldığı 1960'lı yıllarda antropologlar araştırma yaptıkları yörelerde kapitalizmin ve sömürgeciliğin etkilerini çalışmalarının dışında tutmaya, eskiden işlemiş olan bütünlüklü bir toplum resmi çizmek uğruna özen göstermekteydiler. Zamanın dışlandığı bu metinlerde toplumlar saat gibi işleyen termostatlı bir mekanizma olarak anlatılır, toplumu değişmeye götürecek hiçbir iç çelişki bulunmazdı. Böylece 1960'larda küresel düzeyde egemen olmaya başlayan ve sömürgecilik sonrasında değişemeyen toplumları çağdaşlaştırma adına yapılan tüm müdahaleleri meşrulaştıran gelişme ideolojisine, antropolojik yazılar bilimsel bir zemin oluşturur. Buna karşın Tillion nerede ve hangi şartlar altında araştırma yaptığının bilgisini metinlerinin ortasına yerleştirir. Bilginin elde edilme koşullarından soyutlanarak yorumlanamayacağını gösteren anlatısı, aynı zamanda antropologlara küçük tavsiyelerle de doludur. Hem bu kitabında hem de etnografik çalışmalarını daha etraflıca anlattığı diğer kitaplarında(8) bir yandan Fransız sömürgeciliğinin sürekli değişen tasarruflarını ironik bir dille anlatırken, diğer yandan sömürgecilerin karşılaştıkları gelenekleri medeniyetten uzak bularak küçümsemelerini de sert bir biçimde eleştirir. Bu eleştiri, küçümsenen geleneklerin hem Fransa'da hem de Eski Dünya'nın birçok yöresinde yakın zamana kadar geçerli olduğu bilgisine dayanmaktadır. Örneğin etnografya kitabında Aurès bölgesinde anlatılan cin-peri masallarını okuyucuya sunarken Avrupa'da revaçta olan hayalet ve vampir hikâyelerini de metnine katmayı unutmaz.(9) Sonuçta köylü toplumları Fransızca ya da Berberice de konuşsalar birbirlerine hep benzer şeyler anlatmaktadırlar. Toplumlar ve kültürlerarası farklılığı hem tarihi hem de maddi temellerine oturtan bu yaklaşımı Tillion'un zamanının çok ilerisinde bir antropolog/düşünür olduğunu gösterir.

Akrabalığın insanların toplumsal ve düşünsel ufuklarını belirlediği yedi bin yıldır var olan bu köylü toplumlarının ister isteyerek ister tepeden inme bir biçimde başka bir şablona oturabileceğini düşünmenin büyük bir yanılgı olduğunu göstermesi açısından Tillion'un kitabının Türkçeye doğru bir zamanlamayla çevrildiğini düşünüyorum. Cezayir'de, Türkiye'de olduğu gibi bir kısım şehirli, modernleşme adına kendi toplumlarına at gözlükleriyle baktılar, bakmaya da devam ediyorlar. Bu at gözlüğünün en çok da aileye bakış açılarını etkilediğini sanıyorum. Türkiye'de sosyal bilimlerden başlamak üzere herkes, aile söz konusu olduğunda sadece insan sayısı anlıyor: geniş aileden çekirdek aileye geçiş. Oysa ki aileyi de kapsayan kan bağı kavramı yukarıda belirttiğim gibi insanlar arasındaki en gündelik, en sıradan davranış ve ilişki kalıplarını düşünülmeden yapılan bir "içgüdü" düzeyine getiren çok kapsamlı bir dünya görüşüdür. Bir kimlik, bir aidiyet, bir ahlak, yaşa ve cinsiyete göre düzenlenmiş bir iktidar mekanizmasıdır. Bu mekanizma yaşamın en küçük gözeneklerine kadar sızmış, gündelik ilişkileri mümkün kılan otomatik tepkileri belirlemiştir. Bu dünya görüşüyle yaşayanlar bu görüşü oluşturan parçacıkları birbirinden ayırt edemezler, hangi davranış kalıbının hangi bir diğerine bağlı olduğunu her zaman fark edemezler; dolayısıyla da değişmesini istedikleri kalıpların yaşantılarının hangi bölümünü nasıl etkileyeceğini bilemezler.

Tillion'un sözünü ettiği "Kuzenler Cumhuriyeti" şu anda yaşadığımız coğrafyada da yakın zamanlara kadar hâkim düzendi. Küçük ölçekli birimlerde geçerli olan bu akrabalık düzeninin üzerinde egemen olan ve kendi de bir akrabalık düzenine dayanan Topkapı Sarayı ile bu yerel birimler arasındaki ilişkiler oldukça gevşekti.(10) Gündelik hayatı yönetmede etkili olan kültür (yani dil, din, akrabalık düzeni dahil olmak üzere toplumların yarattığı maddi ve hayali her şey) tam da Gellner'in anlattığı gibi yöreden yöreye farklılık göstermekte, Osmanlı'nın düzeni dışında birleştirici bir ortaklık oluşturamamaktaydı.(11) Ancak bütün bu farklılıklara rağmen, Osmanlı kentleri de Osmanlı taşrası da Tillion'un sözünü ettiği Kuzenler Cumhuriyeti modeline göre düzenlenmişti. Kan ve kanın anlamı farklı diller konuşup farklı dinlere inanan tüm Osmanlı tebasının ortak dilini oluşturmaktaydı.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş Türkiye toplumunun ancak çok küçük bir kısmını kültürel olarak etkiledi. Büyük kitleler 1950 yılından başlayan göçlere rağmen 1980'li yılların ortalarına kadar küçük taşra cemaatlerinde yaşamaya devam etti. Araştırmacılar, şehre göçen insanların kendileri gibi olanların yanında yerleşmeye, etraflarına akrabalarını toplamaya çalışırlarken yeni bir toplumsal oluşumu yarattıklarını gördüler: hemşeriler.(12) Diğer bir deyişle, hemşerilik mekanizması kentlerde bir çeşit modern kuzenler cumhuriyeti yaratma çabasından başka bir şey değildi. Aurès bölgesinde olduğu gibi şehirleşme, Avrupa ile ilişkiler, sermayenin yaygınlaşması, medyanın ve eğitim sisteminin yaygınlaştırdığı modernite tanımları ve özlemleri gibi değişimin çeşitli neden ve sonuçları uzun süredir Osmanlı toplumunu ve Türkiye Cumhuriyeti'ni etkilemekteydi. Ancak 1990'lı yıllarda yaşanan göç akını, hem hızı, hem içerdiği şiddet dozu, hem de bu süre içinde sermaye birikiminin şekil değiştirmesi yüzünden hemşerilik gibi mekanizmalar yaratamadı.(13) Sonuçta Türkiye'de de kadınlar şehirlerde (1926 Medeni Kanunu sayesinde) mirastan pay almaya, elitlerden başlayarak ama artan bir hızda eğitilmeye ve bu eğitim kurumlarının en tepesinde olan üniversiteler de dahil olmak üzere başlarını örtmeye başladılar.

Bu süreci yaşayanlar, özellikle de elitler ise bu değişimi oluşturdukları alışkanlıklar çerçevesinde yorumladılar. "Modernite belli kişilerin getirdiği bir düzendir ve modern olmak iyi bir şey olduğuna göre buna karşı çıkanlar ya yeteri kadar modern değiller ya da kötü niyetli kişiler tarafından kandırılmaktalar" gibi bir formüle dayanan bu yorum bize akrabalığın ne demek olduğunu unutturdu. Kimine göre akla dayalı bir modernleşme programının ayakbağı, kimine göre ise belli kurallar paketinden oluşan değişmez bir kimlik. Ancak nasıl yorumlanırsa yorumlansın, akrabalığın yaşamı düzenlemedeki rolü toplumun hali ne olacak diye düşünenlerin ufkunda hiç yer etmedi.

Şimdi Türkiye namus cinayetlerini konuşuyor. Bir yıldır gazeteler (büyük ölçüde kadın kuruluşlarının gayretiyle) konuyu üçüncü sayfalarından manşetlere zaman zaman çıkarır oldu. Kadın bedeni üzerine çöken bu şiddetin kökenleri hakkında ise birçok şey söylenmesine rağmen insanlara yaşamı nasıl sürdürecekleri konusunda yol gösteren ve bu yolu mümkün kılacak toplumsal düzenlemeleri sağlayan akrabalık dünyasının kimi zaman zorla kimi zaman da isteyerek (yerine çekirdek aile denilen ama ne olduğunu kimsenin tam bilmediği bir olguyu koymaya çalışarak) yok sayılmasının bu artan şiddetteki rolüne hiç değinilmiyor. Tillion'un bize anlattığı akrabalığın salt bir yeniden üreme mekanizmasından ziyade, ekonomik, siyasi ve ahlaki bir düzen olduğudur. Bu düzende namus sadece kadın bedenini değil, tüm bireylerin toplumdaki yerlerini, davranışlarını ve arzularını kontrol altına alan bir toplumsal olgudur.

Şimdi, insanların örgütlü geniş halkaların içinde yüzyüze ilişkiye girebilmelerini sağlayan bu düzen(14) yok edildiğinde ya da yok sayıldığında(15) kişilerde ve toplumda yaratacağı çatışmayı, şiddeti ve bu şiddetin cinsiyetçi yönünü gösteren bir kitap var elimizde. Geçimini sağlamanın, ailesini korumanın, kendine saygı duymanın araçlarından mahrum edilmiş kişilerin namus anlayışlarının da nasıl yara alacağını belki bu kitap sayesinde anlayabiliriz. Kitabın, okuru akrabalık düzeninin geri gelmesini arzulamaktan ziyade, toplumsal kurumların birbirleriyle olan ilişkisini kavramaya ve modern bir toplum için geliştirilecek politikaların bu bilgiyle donanmış olmasını sağlamaya yönelteceğini biliyorum.

Notlar


(1) İngilizcesi 1983 yılında The Republic of Cousins başlığıyla çıkmıştır (Al Saqi Books). Yukarı
(2) Yapıtın başlığı "Bir zamanlar etnografya" olarak tercüme edilebilir. Yukarı
(3) Bu yazıda "antropolog" sözcüğünü Türkiye'deki kullanımı gereğince metindeki "etnolog" terimi yerine kullanıyorum. Yukarı
(4) Tillion Eski Dünya'da cinayet yoktu anlamına gelen bir ifade kullanmıyor; aksine erkeklerin her an kabarmaya hazır saldırganlıklarının daha fazla ölüme yol açmamasının nedenlerini anlatıyor. Yukarı
(5) Tillion'un evrim sözcüğünü sık sık kullanmasına karşın ben değişim sözünü kullanmayı bugünkü antropoloji yaklaşımına daha uygun bulmaktayım. Bu sözcük değişimiyle anlam ve metodun değiştiğini vurgulamalıyım. Yukarı
(6) Tarihte Neler Oldu, Alan Yay., 1982. Bu konuda en yaygın çalışmaları Eleanor Leacock sürdürmüş ancak o da Tillion'un "Kayınbiraderler Cumhuriyeti" olarak adlandırdığı, toprağın mülk olarak değerlendirilmediği avcı ve toplayıcı toplumlar üzerine yoğunlaşmıştır. Leacock'un Türkçe yayımlanmış tek eseri bildiğim kadarı ile Lewis Henry Morgan'ın Eski Toplum kitabına yazdığı önsözdür (Payel Yay., 1987 ve 1994). Yukarı
(7) Örneğin Mısır'ın Kuzeybatı çölünde yaşayan Bedeviler üzerine yaptığı önemli çalışmasında Lila Abu-Lughod, Tillion'u namus üzerine çalışmalar yapmış antropologları saydığı bir parantez arasında anmaktadır. Bkz. Lila Abu-Lughod, Veiled Sentiments, California University Press, 1986, s. 166. Yukarı
(8) A.g.e. ve Les ennemis complémentaires. Guerre d'Algérie (Tamamlayıcı Düşmanlar. Cezayir Savaşı), Édition Tirésias, 2005, ilk baskı 1958. Yukarı
(9) Il était une fois l'ethnographie, s. 44-70. Yukarı
(10) Osmanlı saray düzeninde akrabalık ilişkilerinin düzeni için bkz. Leslie Peirce, Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu'nda Hükümranlık ve Kadınlar, Tarih Vakfı Yay., 1996. Yukarı
(11) Bkz. Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, İnsan Yay., 1992. Yukarı
(12) Bkz. Sema Erder, "Nerelisin Hemşerim?", Çağlar Keyder (der.), İstanbul: Küresel ile Yerel Arasında, Metis Yay., 2000, s. 192-205. Yukarı
(13) Bu sermaye birikiminin yarattığı yeni yoksulluk için Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, Yeni Yoksulluk ve Türkiye'nin Değişen Refah Rejimi, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Ankara 2003. Yukarı
(14) Şerif Mardin bu şekilde örgütlenen topluma kişisel toplum (personalistic society) adını vermekte ancak bu kişiselliği sağlayan ve örgütleyen akrabalığı o da gözardı etmektedir. Bkz. Şerif Mardin, Bediiüzzaman Said Nursi Olayı. Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay., 1995. Yukarı
(15) Sonuçları açısından yok edilme ile yok sayılma önemli benzerlikler taşır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gerçek Dorman, “Harem ve Kuzenler”, Uçan Süpürge, 28 Şubat 2006

Geleneksel akdeniz toplumlarının ortak özelliği olan akraba evliliği, kan davası, namus cinayeti, kadınların mirastan mahrum edilmesi ve başörtüsü gibi geleneklerin ortaya çıkışını ve gelişimini araştıran bu kitapta Germaine Tillion, kimliğin ve kültürel yapının her bir toplumun kendi özünden değil, düpedüz toprağa el koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin farklı toplumsal akımlar karşısında geçirdiği değişimden kaynaklandığını ileri sürüyor.

Germaine Tillion’un 1966 yılında yazdığı, İngilizceye “Kuzenler Cumhuriyeti” adıyla çevrilen bu çalışması, Ortadoğu ve Akdeniz toplumlarındaki –kimine göre modern olamayışı sonucunda, kimine göre ise unutulduğu için– toplumsal çürümeye yol açan akraba evliliği, kan davası, namus cinayeti, kızların (özellikle de toprak söz konusu olduğunda) mirastan mahrum edilmesi ve başörtüsü gibi geleneklerin ortaya çıkışını ve evrimini açıklamayı amaçlamaktadır. Kitabın başlığı, Tillion'un neolitik devrimiyle oluşan toplumların yapısına verdiği addır. Kitap, bu toplumların binlerce yıl süren evrimleri ve son olarak kapitalist dünya ile bir sömürge olarak eklemlenme sürecinde nerelerinden yara aldığının anlatısıdır. Bu kitabın şimdi, Türkiye'de yayımlanmasının en önemli yanı da işte bu yaralarda yatmaktadır. Çünkü bu yaraların yoğunlaştığı yer namus kisvesi altında kadın bedenidir.

Tillion kitabını 1934-1940 yılları arasında bugünkü Cezayir'in Aurès bölgesindeki yerleşik ve yarı göçebe Berberi aşiretleri arasında yapmış olduğu saha araştırmasına ve geniş Akdeniz diye nitelendirdiği Atlas Okyanusu'ndan Himalayalar'a kadar olan bölgede başka araştırmacılar tarafından yapılmış çalışmalara dayandırmaktadır. Bir gizli kaynağı daha vardır Tillion'un: Akdeniz'in kuzey yöresinde endüstri devrimi, aydınlanma ve psikanaliz gibi icatların etkisi altında değişmiş olan Hıristiyan Avrupa. Il était une fois l'ethnographie (Édition du Seuil, 2000) başlıklı kitabında araştırmasını hangi şartlar altında yaptığını esprili ve masalsı bir dille anlatan Tillion, birçok antropoloğun kolaylıkla yapamadığı karşılaştırmalı toplumbilim idealini gerçekleştirmiştir. Bu çok yönlü karşılaştırmaların sonucunda Tillion, kimliğin ve kültürel yapının her bir toplumun kendi özünden değil, toprağa el koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin zaman içinde geçirdiği evrimden kaynaklandığını iddia etmektedir.

Devamını görmek için bkz.

Fatmagül Berktay, “ Kuzenler Cumhuriyeti’nin Yaralı Kadın ve Erkekleri”, Toplumsal Tarih, Sayı: 169, 2008

Bu yıl Kitap Fuarı’nın teması, “Akdenizli olmak”tı. Bu tema etrafında çokça “zeytinyağı ve portakal kokulu bir edebiyat”tan söz edildi. Ne var ki, Akdeniz edebiyatı aynı zamanda kan davalarının, “kanlı düğün”lerin, namus cinayetlerinin, berdellerin, özetle kadın bedeninin şiddet yoluyla toplumsal denetiminin serimlendiği bir edebiyat. Nedeni ise sadece Akdeniz insanının o genellikle romantize edilen tutkulu, sıcak, duygusal, kolay heyecanlanan bireysel yapısı değil, çok daha derinlerde yatan ve inatla süregelen bir toplumsal yapının varlığı. İşte, bu yıl 100. yaşını kutlayan ünlü etnolog Germaine Tillion’un 1966’da yayınlanıp 1983’te İngilizce’ye çevrilen, Türkçe’ye ise ancak 2005’te kazandırılan önemli yapıtı Harem ve Kuzenler kadının bağımlı konumda tutulduğu ve bağımlılığının işareti olarak da örtünmeye, yere bakmaya, yabancıdan kaçınmaya, mahrem alana ait olmaya zorlandığı bu yapıyı çözümlemeye girişiyor. Tillion’un bu tartışmaya yaptığı en büyük katkılardan biri, kadının bağımlılığının genelde sanıldığı gibi tek bir dine –İslam’a– bağlanamayacağı, tersine her üç tektanrılı dinin yayıldığı bir coğrafyada varolan bir akrabalık örüntüsünden kaynaklandığını göstermesi.

Örtünme ve yabancı erkeklerle temastan kaçınma, salt İslami olgular değildir ve erken Müslümanların da bu uygulamaları fethettikleri veya komşu oldukları halklardan aldıkları bilinmektedir. Diğer Akdeniz toplumlarının, örneğin İspanyollar’ın, Güney İtalyalılar’ın ve Yunanlılar’ın hem kadınları yabancı erkeklerden koruma, hem de “namus” odaklı bir ilişkiler ağına sahip olma açısından Müslümanlarla pek çok ortak noktaları vardır. Örtünmeye ilişkin olarak bildiğimiz en eski metin, İÖ 13. yüzyıla ait bir Asur yasasıdır. Bu yasa, örtünme ve peçeyi “saygın kadınlar”a özgüleyerek köle kadınların ve fahişelerin örtünmesini kesinlikle yasaklar. O zamanlardan bu yana örtünme ve peçe, statü ve saygınlık simgesi olarak kullanılagelmiştir. Saygın Atinalı kadınlar da örtünürlerdi; Strabon bu adetin Yunanistan’a Persler’den geçtiğini söyler. Gerçekten de peçe ve örtünme, İslamiyet öncesi İran’da ve Bizans İmparatorluğu’nda yaygındı. Örtünme ve kadınların mahrem alanla kısıtlanması, eşlerin ve kız evlatların aile dışındaki ilişkilerini sınırlandırıyor, bu da hem kadınların denetlenmesini, hem de babalığın güvence altına alınmasını kolaylaştırıyordu. Ayrıca örtünme, erkekler açısından da bir statü sembolüydü: Hangi erkeğin, karısını ve kızlarını dışarıda çalışmak, hatta çarşıya bile gitmek zorunda bırakmayacak kadar maddi güce sahip olduğunu ve böylece başka erkeklerin cinsel tacizinden koruyabildiğini gösteriyordu. Örtünme sadece bir sınıf olgusu değil, aynı zamanda kentsel bir olguydu; tarlada çalışmak zorunda olan köylü kadının peçeye girmesi zordu.

“Amca kızıyla evlenmek,

kendi sürüsünün etini yemek gibidir”

Mağrip özdeyişi

Akdeniz çevresinde kadın-erkek ilişkilerinde görülen benzerlikleri inceleyen Germaine Tillion, Akdeniz halklarının endogamiyi (içeriden evlenme) tercih ettiklerini, endogaminin ise kadınların sıkıca birbirine bağlı soylar içinde denetlenmesi eğilimini arttırdığını savunuyor. Kadının bağımlığı bütün dünya genelinde yaygın olmakla birlikte bu bağımlılığın aldığı biçim toplumdan topluma değişir ve Tillion’a göre, Akdeniz havzasındaki bağımlılık biçimi hem son derece özgüldür, hem de kendi içinde tutarlı bir sistemle bütünleştiği için başka yerlerdeki bağımlılık biçimlerine göre daha dayanıklı olmuştur. Tillion, eski Mısırlılar’da ve Persler’de bizim bugün ensest olarak adlandıracağımız evliliklerin yapılmış olduğunu, çoğu Akdeniz halklarının da kuzenlerarası evlilikleri tercih ettiklerini belirtir. Tillion’un yaklaşımına dayanan Nikki R. Keddie, Yakın ve Ortadoğu’da sayıca çok fazla olan göçebe aşiret gruplarının kadınları denetlemek ve kuzenlerarası evlenmeyi tercih etmek için özel nedenleri bulunduğunu belirtir. Aşiret, siyasal-ekonomik bir birimdir ve “ilkel” bir toplumsal örgütlenme biçimini temsil etmez; tersine, uzun bir önsel sosyo-tarihsel gelişme dönemini cisimleştirir. Ortadoğu’da yaygın olan göçebe aşiretler, ancak hayvanlar evcilleştirildikten ve göçebelerin hayvansal ürünlerini tarımsal ürünlerle değiş tokuş edebilecekleri bir yerleşik nüfus ortaya çıktıktan sonra gelişebilirler. Aşiretlerin ve alt gruplarının içsel tutunumu/ birliği, grubun göçe ilişkin sıkça karar vermesini gerektiren ekonomisi açısından çok önemlidir. Bu kararların barışçıl bir biçimde verilebilmesi açısından akrabalıkla sıkıca bağlı olmak arzu edilir bir şeydir. Yakın akrabalığın pratik yararları, kuzenlerarası evliliklerin Ortadoğu’da tercih edilmesinde kuşkusuz bir rol oynamıştır(1). Baba tarafından kuzenlerin evlenmesi yoluyla aşiret içindeki bütünlük, dayanışma ve işbirliği arttırıldığı gibi, soyun elindeki mülkiyet de “içeride” kalır. Bu olgu, kan bağına dayalı aşiret yapılarında kadınların bekaretine ve evlilik içindeki sadakatine neden merkezi önem verildiğini; hem soyun “saflığı”nın korunması, hem de mülkiyetin ata soyunda kalması açısından “namus” ve “ayıp” kavramları etrafında şekillenenen “şeref” kodunun neden esas olarak kadın bedeninin denetlenmesini içerdiğini açıklamaktadır.

Öncelikle Germaine Tillion’un metodunun çok önemli olduğunu vurgulamak gerekir; toplumlar ve kültürlerarası farklılıkları maddi temellerine oturtan karşılaştırmalı bir metottur, bu. Tillion etnolojiyi, “herşeyden önce başka bir kültürle girilen diyalog, sonra kendini ve ötekini sorgulamak, daha da sonra da kendini ve ötekini aşmaya yol açan bir karşılaşma” olarak tanımlar. Kitaba “Namusun Arka Planı” başlıklı bir “önsöz” yazan Nükhet Sirman’ın belirttiği gibi, bu çok yönlü karşılaşma ve karşılaştırmalar sonucunda Tillion, kimliğin ve kültürel yapının her bir toplumun kendi özünden değil, toprağa el koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin zaman içinde geçirdiği değişimden kaynaklandığını göstermektedir. Akrabalık ve kan bağı, salt bir yeniden üreme mekanizması değil, aynı zamanda ekonomik, siyasal ve ahlaki bir düzendir ve bu düzen hem kadın bedenini, hem de toplumdaki bütün bireylerin yerlerini, davranışlarını, arzularını denetleyen bir toplumsal örgütlenme ilkesidir. Yazar, kullandığı yöntem sayesinde, kültürleri mutlaklaştıran ve özcüleştiren bir yaklaşımdan kaçınabilmektedir.

Harem ve Kuzenler’de Tillion, araştırmasıyla ilgili bazı tesbitlerde bulunmaktadır. Bu tesbitlerden birincisi, soyluluk ile içeriden evlenmenin elele gittiği; yani ailenin ne kadar soylu olduğu, baba soyundan kuzenlerin evlenmesi kuralının ne kadar sıkıca uygulandığına ( “kanın” ne kadar az “karıştığı”na) bağlı olduğudur. İkinci tesbit ise, İslam’ın etkisiyle kadınlara mirastan pay verilmesi ile aşiretlerin çözülmesi arasında sıkı bir bağ bulunduğudur. Aşiret yapısının temelinde, ata soyuna yabancı olan birisinin aile mülküne dahil toprak parçası üzerinde hak iddia edememesi yatar. Kız çocuk mirastan pay alır, bir de yabancıyla evlenirse düzen dinamitlenir. Dolayısıyla Tillion’un gözlemine göre Mağripliler, mümkün iki koruma sistemini birleştirdiler: Bütün kız çocuklarını mirastan yoksun bıraktılar (yani kız çocuğa erkeğinkinin yarısı da olsa miras verilmesini emreden, kurala uymayanın cehennemde yanacağını buyuran Kuran yasasını çiğnediler!), ve kızlarını düzenli olarak baba soyundan yakın akrabalarla evlendirdiler. Nitekim, Erken İslam’da Evlilik (1939) adlı araştırmanın sahibi olan Gertrude Stern, Kuran’ın kız çocuğuna miras hakkı tanımasıyla birlikte Müslüman Araplar arasında kuzen evliliklerinin arttığını belirtir. Üçüncü tesbit, aşiret yapısının dağılmasının, sofulaşma ile elele gitmesidir; İslam’ı kabul eden aşiretlerde din kurallarına riayetin aşiretin yıkımını hızlandırması, aşireti ya daha fazla dindarlaşma ya da dinsel yasayı çiğnemek ikilemiyle yüz yüze bırakır. Dördüncü tesbit ise, Sahra’nın kuzeyinde kızların, yalnızca mirastan pay aldıkları yerlerde örtünmek zorunda olmalarıdır.

Bu tesbitlerin belki de en ilginci ve “ezber bozan”ı, sonuncusudur: Kadınlar, ironik bir biçimde, mirastan pay alıp ekonomik bakımdan güçlendiklerinde bedenleri üzerindeki denetimi kaybetmektedirler. Bunun nedeni, dinsel inancın -İslam’ın- kızlara mirastan pay verilmesini emretmesi; kızlara mirastan pay verilmesinin aşiretin çözülmesine yol açması; çözülen aşiretin, içine yabancıları kabul etmesiyle birlikte babaların, kızlarını, herşeye rağmen ailenin erkeklerine saklayabilmek için örtünmeye ve kaçgöçe zorlamalarıdır. Tillion, bulgularının yalnızca Mağrip’le sınırlı olmadığına, bütün Doğu Akdeniz havzasında zaman ve derece farklarıyla geçerli olduğuna işaret eder. Gerçekten de Sicilya’dan güney Yunanistan’a ve Lübnan’a dek uzanan bir coğrafyada, bazı yerlerde artık daha az yer alsa da, kadın bedeni üzerindeki toplumsal denetimi ve bunun sonucu olan “namus” cinayetlerini izlemek mümkündür. “Bu topluluklarda namus, topluluk düzeninin kuşaktan kuşağa sorunsuzca aktarılmasının kişi çıkarlarından daha önemli olduğunun bir ifadesi"(2) sayıldığından, aşiret yapısının çözülmüş olan yerlerde bile bir davranış kalıbı olarak hala varlığını koruması anlaşılabilir bir şeydir. Bu namus anlayışı herşeyden önce grubun namusunu/kimliğini koruma adına silaha sarılmayı hazır olmak anlamına gelmekteydi/gelmektedir. Bu olgu, Akdeniz erkeğinin kıskançlığının ve her an kabarmaya hazır şiddet eğiliminin, bazılarının pek romantik bulduğu duygusal ve heyecanlı bir “öz”den değil, kadınları olduğu kadar erkekleri de sakatlayan toplumsal yapıdan kaynaklandığını ortaya koymaktadır: “Bugünkü dünyada Kuzenler Cumhuriyeti hem yaralı, hem de yaralayan bir toplumdur.”(3)

Toplumsal bellek politiktir

Kadının bağımlılığının ve örtünmesinin, günümüzde daha da karmaşık nedenleri olduğu kuşkusuz, ama ¬kimliğini tehdit altında hisseden her toplumsal grubun işe kadınlarının denetimini sıkılaştırmaktan başlaması, Tillion’un işaret ettiği “yapı” olgusunun ve bunun karşılaştırılabilirliğinin, yani tek bir dine ya da kültüre özgü olmadığı gerçeğinin kavranmasını gerektiriyor. Ayrıca, yapı dağıldıktan sonra da geleneklerin ve davranış kalıplarının çok uzun süre varlığını koruması ve en dirençli kültürel kalıpların kadınların denetimine ilişkin olması başlı başına ilginç bir nokta. Evlilik pratiklerine ve aile tarihine bakarak Doğu ve Batı toplumları arasındaki benzerlikleri ve ortak noktaları saptayan Jack Goody de “benzerlikler ve sürekliliklerin, çoğunlukla kadınlara ve aileye ilişkin ataerkil uygulamalarda yoğunlaştığını” işaret eder ve “bu pratiklerin bazıları açısından, yalnızca Avrupa ile Asya arasında değil, aynı zamanda eski dünya ile yeni dünya arasında da önemli süreklilikler” bulunduğuna ve “dinsel pratikler ve inançların, bu geniş sürekliliğin çok ilginç bir parçası” olduğuna dikkat çeker.(4)

Bu geniş sürekliliğin içeriği, ve neyin unutulup nelerin hatırlandığı hem “yapı”ya ilişkin ipuçlarını verir, hem de toplumsal belleğin ne denli seçici ve “politik” olduğunu ortaya koyar.

Bu açıdan, dinsel kurallardan (İslam özelinde Kuran’dan) hangi noktalarda uzaklaşıldığı, nelerin unutulduğu gerçekten anlamlıdır ve inancın/dogmanın kendisinden çok, onun kültürel kalıplarla içiçe geçen pratiğinin, yani nasıl uygulandığının önemli olduğunu gösterir. Nitekim Kuran’da kadın ile erkeğin tek bir candan yaratıldığı (4. surenin 1. ayeti) söylenir ve Yahudi-Hıristiyan geleneğinden farklı olarak “baştan çıkarıcı Havva” imgesi yer almaz; insanın atası olan ilksel çift, insanın cennetten çıkarılmasını gerektiren olayların sorumluluğunu ortak olarak taşır (Kuran, 2:35-37). İblise sadece biri (kadın) değil, her ikisi de yenik düşer. Ayrıca gene Kuran’da Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratıldığına dair bir anlatı da yoktur. Ne var ki, bunları pek az Müslüman’ın bilmesine karşılık kadının “eğri bir kaburgadan yaratıldığını”, dolayısıyla da başıboş bırakılmaması gerektiğini söyleyen peygamber hadisini herkes bilir. Mahmut Şalabi gibi yorumcular bu hadisi kendi bakışaçılarından yorumlayarak müminlere sunarlar: “Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratıldığı bizim için açıktır. Tıpkı yaratıldığı kaburganın eğri olması gibi, Havva’nın duyguları da eğridir.”(5)

Germaine Tillion da Kuran’da yer almayan, ya da kısmi olarak yer alan birçok “kural”ın pratikte seçmeci biçimde zorunluluk halini almış olmasına dikkat çeker. Örneğin sünnet konusuna Kuran’da hiç değinilmediği halde sünnetsiz bir Müslüman düşünülemez, ya da oruç gibi o kadar da önem verilmeyen (oruç tutmamanın, bir fakir doyurmak gibi oldukça yumuşak ve insani bir yaptırımı vardır) bir kural, namaz kılma farzından çok daha yaygın biçimde uygulanmaktadır. Aynı şekilde örtünmeye ilişkin pratiğin, Kuran’da esas olarak peygamber ailesine özgülenmesine ve “ziynetlerinizi örtünüz” gibi epey muğlak bir ifadeye sahip olmasına karşın sözünü ettiğimiz bölgedeki yaygınlığı ve uygulama sıkılığı dikkate değerdir. Buna karşılık, Kuran’da açıkça cezasının cehennemde yanmak olduğunun vurgulanmasına rağmen hala birçok yörede kızlara mirastan pay verilmemesi, toplumsal belleğin nasıl seçmeci bir biçimde işlediğini ve cinsiyetçi iktidar mekanizmalarını yansıttığını ortaya koyar. Benzer bir örnek, kadının zina yapmasının özel bir anlaşmanın çiğnenmesi olarak değil de,topluma karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilmesi anlayışının, yüzyılları aşarak Mussolini İtalyası’nın ceza kanununa, oradan da bizim eski TCK’mıza girmiş olmasıdır.

Kültürel kalıpların sürekliliğini yansıtan bir diğer ilginç nokta ise, Tillion’un Cezayir kurtuluş mücadelesi bağlamında verdiği, bizlerin ise sol örgütlerin pratiğinden de iyi bildiğimiz, mücadele yoldaşı olan kadın ve erkeklerin birbirlerine “bacı” ve “kardeş” olarak hitap etmeye devam etmesidir. Söz konusu coğrafyada, kadın ile erkek arasındaki biricik saygın ve meşru ilişki “bacı-kardeş” olmaktır! Akdeniz havzasında “bacı”nın “namusu”nun korunması görevi, her bağlamda, erkekleri “genç despotlar” haline getirmekte ve onların egolarını aşırı şişirerek, hem duygusal olarak anneden kopamamalarına, hem de aile ya da küçük topluluk dünyasının dışındaki –gerçek– yaşamla karşılaştıklarında bocalamalarına neden olur. Bu bocalama ve özgüven kaybının sonucu da gene, çoğu kez kendisinden daha az iktidar sahibi olan kadın üzerinde şiddet uygulamaya dönüşür. Böylelikle “kuzenler cumhuriyeti”nin hem erkek hem de kız kardeşleri, insanlıklarını tam olarak yaşayamayan, beden-ruh kutuplaşmasının ve cinsiyetçiliğin keskin bıçağıyla parçalanmış sakat varlıklar olarak yaşamaya mahkum olurlar.

Germaine Tillion, mirasın çocuklar arasında bölünmesini şart koşan İslamiyet’in kabülünün, kentleşmenin, yoksullaşma ve göç gibi radikal değişimler karşısında Eski Dünya’nın insanlarının, bir yandan kızlarını sokağa çıkarma, biraz eğitme ve onlara mirastan biraz pay verme yoluna gittiklerini ama buna karşılık, yaşam tarzlarını ve kimliklerini koruma adına, onları sıkıca örttüklerini söylüyor. “Kentleşmiş bedevi” artık büyük ve boş çöllerin ve kardeş kuzenlerin korumasından yoksun kaldığı için, “imkanlarının ve hayalgücünün elverdiği ölçüde” bütün yapay koruma yollarının peşine düşer: Pencerelere demir parmaklıklar takar, kapılara kırk kilit vurur, köpekler besler, harem ağaları ve örtüden medet umar.” Bunlar, kente gelen kırsal kesim erkeğinin “kendisine soylu bir yalnızlık, akrabalar arasında yaşanan hayali bir dünya kurmasına yarayan sulandırılmış ikame araçları, snoblukla karışık uyduruk şeylerdir.” Gerçekten de, kente göç etmek zorunda kalan kişi, bir günde kentli olamayacağı için, kent onu ister istemez bir dizi hakarete ve aşağılanmaya maruz bırakır. Gerçek ya da hayali olsun bu hakaretler onun kişiliğini en derin, en mahrem noktalarından yaralar. Bu durumda o da, kendisinden aşağı konumda olan kadınlar üzerindeki baskı ve denetimini arttırmaya yönelerek uğradığı yaralanmayı telafi etmeye çalışır. Bu nedenledir ki, Tillion, kadınlığın, dünyanın büyük bölümünde sömürge olarak kaldığını ve Akdeniz kadınının da çağdaş dönemin serflerinden olduğunu söyler. Ama aynı zamanda, ataerkilliğin yeniden üretilmesinde kadınların suç ortaklığına değinmekten de geri kalmaz:

“kadınları bu aşağı konumda tutan erkeklerdir ama küçük erkek çocukları yetiştiren ve onlara tarihöncesinden kalma e ski virüsleri aşılayanlar da kadınlardır. Ezilmiş kadınlar, kendini beğenmiş ve sorumsuz insan müsveddeleri üretmekte ve bu iki grup sayıları sürekli artan ama kalitesi düşen toplumun temellerini elbirliğiyle oluşturmaktadır. Oysa cesaret, zeka gibi büyük ve ender bulunan insan erdemleri, Kuzey insanları arasında nasıl dağılmışsa, burada da öyle dağılmıştır. Ama bir şey devreye girmekte ve onları köreltmektedir. Bu “bir şey”, bir babaya, bir erkek kardeşe –bazen basit bir şüphe üzerine- örneklerini gördüğümüz türden barbar davranışları kabul ettiren sosyal dayatmadır.” (s. 207)

Harem ve Kuzenler, işte ülkemizde kol gezen bu sosyal dayatmanın kökenini ve doğasını aydınlatan, bizleri özcülüğe karşı uyararak türban, namus cinayeti, erkek şiddeti vb. canalıcı konular üzerinde çokyönlü bir analize yönlendiren önemli bir kitap. İnsan ilk başta, 1960’larda yazılmış bir kitabın Türkiye’de ancak 2006’da yayınlanmış olmasının tuhaf olduğunu düşünse de, kitabın içeriğiyle ilgili olarak günümüz Türkiyesi’nin sorunları üzerinde kafa yordukça bunun aslında iyi bir “tesadüf” olduğu kanısına varıyor. Çünkü, “Türkiye Malezya olur mu” gibi manasız tartışmaları sahiden manalı tartışmalara dönüştürebilmek açısından Harem ve Kuzenler hem yöntem hem de içerik açısından ufuk açıcı ipuçları veriyo. Üstelik bu ipuçlarını, Şirin Tekeli’nin güvenilir ve güzel Türkçesi ve Germaine Tillion’un olağanüstü kişiliğine ve yaşamına ışık tutan “sunuş”u, ve Nükhet Sirman’ın kitabı değerlendiren açıklayıcı “önsöz”ü ile okuma fırsatına sahibiz.

Notlar

(1)Nikki R. Keddie, “The Past and Present of Women in the Muslim World”, Journal of World History, Vol.1, No.1, 1990. s. 81. Yukarı
(2) Nükhet Sirman, “Önsöz”, Harem ve Kuzenler, s. 22. Yukarı
(3) Sirman, s. 23. Yukarı
(4) Jack Goody, The Oriental, the Ancient and the Primitive, Cambridge University Press, 1990, s. 465. Yukarı
(5) F. Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis Yayınları, 1996, s. 74. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.