Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-563-6
16x21 cm, 184 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 3,75 TL
İndirim oranı: %76,56
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sertifika No: 000358
Nükleerin Doğa ve İnsan İçin Bedeli
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Başak Ertür, Ebru Kılıç
Metin çevirileri: Aynur Kolbay, İnalcan Güleç, Burcu Erdoğan, Çağla Orpen, Orkun Yeşim
Metin: Antoinette de Jong
Grafik Uygulama: Semih Sökmen, Emine Bora
Fotoğraf: Robert Knoth
Katkıda Bulunan Greenpeace Akdeniz
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2006

İkinci Dünya Savaşı'nda Amerika Birleşik Devletleri'nin Hiroşima'ya atom bombası atmasından sadece dört yıl sonra Sovyetler Birliği'nin de artık bir bombası olmuştu. Bütün Soğuk Savaş boyunca askeri programların yanı sıra sivil nükleer endüstrisi de dizginsiz bir şekilde küreye yayıldı. Beyaz Rusya'dan Annya Pesenko, "Sertifika No: 000358" diye tanınıyor. Devlet çok sayıda nükleer mağduruna böyle kimlik numaraları vermiş. Sertifika No: 000358 çalınmış bir hayatın simgesi ve insana karşı işlenebilecek en büyük suçun canlı kanıtı.

Göz göre göre gelen felaketlere "kaza" demek, insan elinden çıkma felaketlerin sonuçlarına gözlerimizi kapamak gibi bir alışkanlığımız var. Radyoaktivite soyut bir şey. Elle tutulamıyor gözle görülmüyor. Bundan 20 yıl önce Çernobil'de nükleer santralin patlamasıyla dünyaya yayılan, ve kuşaklarca temizlenmeyecek radyasyonun doğaya ve insana yaptığı tahribat ise son derece somut. Bu kitaptaki fotoğraflara bir bakın, bu ölümcül mirası hemen kavrayacaksınız. Mayak, Çernobil, Semipalatinsk ve Tomsk: Resmedilen bu dört bölge, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir zamanda olabileceklerin sadece bir örneği. Nükleerin yıkıcı ve kirletici gücü büyük bir küresel risk; nükleerin etkileri "ulusal sınır" tanımıyor. Anlatılanların sahnesi eski Sovyetler Birliği olmasına rağmen, aslında nükleer endüstrisini başta ABD olmak üzere G8'ler finanse ediyor. Tam bir ırkçılıkla, bu felaket bölgelerini bütün dünyanın nükleer çöplüğü olarak kullanmak istiyorlar.Nükleerin bedeli hakkındaki bu kitap aslında bizim sorumluluğumuzla, kendimizi başkalarının yerine koyabilme kabiliyetimizle ilgili.

Hem onlar için, hem kendi çocuklarımız için bu basireti gösterebilmeliyiz.

İÇİNDEKİLER
Türkçe Basıma Önsöz
Semih Sökmen

Önsöz
Gerd Leipold

Giriş, Sertifika No: 000358
Mayak: Nehir Hastalığı
Çernobil: Tasfiye Memurları
Doktorlar ve Çernobil
Tomsk/Seversk: Kapalı Şehir
Tilki Kafası
Kobaylar
Geleceği İncelemek
Semipalatinsk: Test Sahası

Türkçe Basıma Sonsöz
Nükleer Tehdit: Çok Uzak Çok Yakın
Hilal Atıcı
OKUMA PARÇASI

Türkçe Basıma Önsöz, sayfa 8-9.

Sertifika No: 000358, Greenpeace'in Çernobil felaketinin 20. yılında nükleerin doğaya ve insana yüklediği ağır bedeli kamuoyuna duyurmak amacıyla dünya çapında düzenlediği fotoğraf sergisinin kitaplaşmış halidir.

İyi şeylerden söz etmek isterdik. Yayıncı olarak, insan acılarını "göstermenin" her zaman sorunlu bir yanı olmuştur. Başkalarının acısı insanda bir hicap duygusu yaratır. Ne var ki içinde yaşadığımız koşullarda bu albümü yayımlamayı bir sorumluluk olarak gördük. Bu kitapta bir kaç yerde belirtildiği gibi, radyasyon soyuttur. Fotoğrafı çekilemez, resmi çizilemez. Onu ancak beden üzerindeki tahribatıyla, neden olduğu semptomlarla görüntüleyebilirsiniz. Elle tutulur gözle görülür olmaması, nükleer tehdidin unutturulmasını, umursanmamasını çok kolaylaştırıyor.

Son yıllarda iptal edilmiş ihalelere rağmen, Türkiye bu yıl tekrar nükleer üzerinden enerji planları yapmaya başladı. Plansızlığın kılıfı olan sözde planlar bunlar. Belli ki birileri demode teknolojilerini satmak, başka bazıları da komisyon almak istiyor. Geçtiğimiz iki ay boyunca, bir yandan komşumuz İran'ın İslamcı totaliter rejiminin nükleer kutlamaları, diğer yandan Amerikan Bush yönetiminin onu nükleer silahla vurma planları yer aldı günlük gazetelerde. Silah ya da enerji olması farketmez: nükleer tehdit hem çok uzak hem çok yakın. Kazakistan kadar uzak, İran, İncirlik ya da Sinop kadar yakın!

İyi şeylerden söz etmek isterdik. Ama daha dikkatle bakılırsa, bu kitabın iyi ve umutlu bir şey hakkında olduğu görülecektir. Çünkü bu kitap aslında "insanın kendini başkalarının yerine koyabilme kabiliyeti" hakkında bir kitaptır.

Orijinal edisyonu gerçekleştirenlerin teşekkürlerini buraya aynen alıyorum:

"Her şeyden önce, son yıllarda sık sık gittiğimiz, bu dört bölgenin insanlarına teşekkür ediyoruz. Bizlere duydukları güveni ve misafirperverliliklerini hiç bir zaman unutmayacağız. Bizlerle paylaştıkları hikâyelerinin hakkını verebilmiş olmayı umuyoruz. Bu kitabın varolmasını sağlayan tıp doktorlarına ve bilim insanlarına, paylaştıkları tecrübeleri ve sabırları için teşekkür ediyoruz. Bütün ortak çabalara rağmen, burada yanlışlar ya da atlamalar varsa, sorumluluğu tümüyle bize aittir. Şu kişilere yardımları için teşekkür ediyoruz:

Kazi Asmat, Viktor Barabanşikov, Alla Barsukova, Martin de Beer, Maarten Bijl, İvan Blokov, Chris de Bode, Fieneke Diamand, Richard Dion, Omer Elnaim, Sergey Frishman,Caroline Geurts, Guzman Kabirov, Rens Kamphuis, Jumagul Kairlibayev, Simon Kool, Maria Kordas, Barry Kornbluh, Polina Malişeva, Norrie McGregor, Franca Michienzi, Nastya İsselbek Nurmanov, Oleşa Paşuk, Piyotr, Tatyana Poznyakova, Jan van de Putte, Slava, Adi Roche, Carel de Rooy, Galina Saskeviç, Evelien Schotsman, Max Souboutin, Wim Spijkers, Arjen Stada, Laura Starink, Jan Willem Steenmeijer, Henna Tahvanainen, Rianne Teule, Vladimir Çuprov, Aleksey Toropov, Mike Townsley, Joeli Vivitskaya, Henk van Voorst, Tim Weisselberg, Nataşa Juk. Ve John Novis'e özel teşekkürlerimizle."

Türkçe edisyon için, bu projeye dikkatimizi çeken Roni Margulies'e, metin çevirilerini yapan Aynur Kolbay, İnalcan Güleç, Burcu Erdoğan, Çağla Orpen ve Orkun Yeşim'e, yardımları için Melda Keskin ve Arif Künar'a, kitabın Türkçe basımının birkaç hafta gibi kısa bir süre içinde hazırlanabilmesini sağlayan bütün gönüllü katkılara teşekkür ediyoruz. Ama her şeyden önemlisi, sizlerin, okurlarımızın bu kitabın içerdiği bilgi ve düşünceleri kamuoyunda yaygınlaştırmak için gösterecekleri çabalara şükran duyacağız.

Devamını görmek için bkz.

Önsöz, sayfa 10-11.

İnsanlar başkalarının acı ve ıstırapları karşısında anlayış ve merhamet duyarlar; ne yazık ki aynı zamanda birbirimize mutsuzluk ve ıstırap da veririz, ya da insan elinden çıkma felaketlerin etkilerini görmezden geliriz. İşte insanların birbirlerine yaptıklarını, Mayak (Rusya), Semipalatinsk (Kazakistan), Çernobil (Ukrayna) ve Tomsk'taki (Rusya) nükleer felaketler nedeniyle kuşaklar boyu çekilen ve daha da çekilecek acıları konu alan bir kitap bu elinizdeki.

Greenpeace, bu kitabı nükleer çağın insanlık trajedilerini göstermek için hazırladı. Bu kitap, nükleer felaketlerin etkisine maruz kalmış, hâlâ da kalmakta olan binlerce insanın yürekliliklerine adanmıştır. Hem hayatın sert gerçekleriyle baş etmekte her gün gösterdikleri yüreklilik ve azim için hayatta kalanlara, hem de hayatlarını kaybedenlere bir saygı duruşu olarak...

Beyaz Rusya'da, minik Annya Pesenko, "Sertifika No: 000358" diye tanınıyor.

Çok sayıda mağdurla "başa çıkmak" için Annya'ya bir kimlik numarası verildi çünkü bu onun adıyla uğraşmaktan daha kolay. Sertifika No: 000358, çalınmış bir hayatın simgesi haline geldi. Peki ama bu simge bizlere bir sorumluluk yüklemiyor mu?

Hem ürkütücü hem de kabul edilemez olan şey şu ki, bugün hâlâ Batı Avrupalı bazı şirketler radyoaktif atıkların bir kısmını geçmişte nükleer felaketlerden etkilenmiş bölgelere ihraç etmeyi sürdürüyorlar.

Şimdilerde Mayak, Semipalatinsk ve hatta Çernobil'e büyük miktarlarda, yüksek seviyede radyoaktif atık ihraç etme planları yapılıyor. Bu planlar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından da destekleniyor. Nükleer endüstrisi bu insanların ıstıraplarını işte böyle cevaplıyor: onların evlerini ve yurtlarını "kurban alanı" ilan ederek. Batılı şirketler bu halklara, maruz kaldıkları ciddi tıbbi, ekonomik, ekolojik ve sosyal sorunları çözmeleri için destek vermek yerine, buralara atılıp unutulacak daha da fazla zehirli atık ihraç etmek üzere ticaret anlaşmaları müzakere ediyor.

Beyaz Rusya'daki Buda Kaşelevo'da Çernobil kazası kurbanlarından biri olan dokuz yaşındaki Nastya Eremenko, üç yaşından beri rahim ve akciğer kanseriyle yaşıyor. Size "neden ben?" diye sorsaydı ona dönüp de "çünkü Beyaz Rusya'da yaşıyorsun," diye cevap verebilir miydiniz? Kuşkusuz hayır. Öyleyse neden enerji üreticilerimizin böyle cevap vermesine müsaade ediyoruz?

Bu insanların maruz kaldıkları çevresel ayrımcılığın ve ırkçılığın açık kanıtıdır. Batı Avrupa'nın kamu hizmeti şirketleri ve endüstrisi, Paris civarına ya da Helsinki varoşlarına radyoaktif atık dökmeyi düşünmeye bile cesaret edemezdi.

21. yüzyılda bu tür uygulamaların hoş görülebilmesi dehşet vericidir; uluslararası toplum bu masum insanları korumakta düpedüz başarısız olmuştur.

Nükleer santrallerde üretilecek elektriğin dünyanın enerji sorunlarına cevap olarak selamlandığı 1950'lerdeki idealizm dolu pembe günlerden bu yana, nükleer enerji küresel temel enerji talebinin %2'sini karşılayan son derece marjinal bir enerji kaynağı olarak kaldı. Kamu sektörü büyük sübvansiyonlar yapmasaydı, bu cılız oran bile mümkün olmayacaktı.

Santrallerin inşaat, işletme ve faaliyetine son verme maliyetleri de hesaba katılınca, nükleer enerji elde edilebilecek en pahalı elektrik kaynağıdır. Ancak, canlıların gen havuzuna verilen zarar nedeniyle tek başına ekonomik bir analiz, maliyeti hesaplamaya yetmeyecektir; radyasyon bizzat yaşam ağının kendisini etkilemektedir. Sigorta ve muhtemel kazaların maliyeti, atıkların uzun vadede ortadan kaldırılması gibi göz önünde bulundurulması gereken, ama henüz güvenilir bir çözüm bulunmadığı için hesaplanması imkânsız olan pek çok başka maliyet vardır. İklim değişiminin çözümü nükleer enerji değildir. Nükleer endüstrisini ayakta tutmak için gereken devasa sübvansiyonlar iklim değişiminin asıl çözümü olan yenilenebilir enerji devrimini yavaşlatıyor ve önünü tıkıyor.

Nükleer enerji endüstrisinin doğumundan beri geçen elli yıl boyunca, nükleerin asıl bedeli, en az kimin parası varsa onlar tarafından ödeniyor, radyasyonun elden ayaktan düşürücü etkileriyle yaşayan yoksullar ve hastalar tarafından.

Bu kitaptaki fotoğraflara bir göz atın, bu ölümcül mirası hemen kavrayacaksınız. Resmedilen bu dört bölge, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir zamanda olabileceklerin sadece bir örneği. Nükleerin yıkıcı ve kirletici gücü küresel bir risk; nükleer atık ulusal sınır tanımıyor. Çernobil'de olanların sinsi izlerine bugün Kuzey İrlanda, İsveç ve hatta Suudi Arabistan'da hâlâ rastlanabilir ve bu izler daha binlerce yıl boyunca oralarda kalacak.

Bu kitap, kendi hikâyelerini dünyayla paylaşmak isteyen ve nükleer endüstriye "yeter" diyen mağdurlar hakkında. Bu yoksul bölgeler ve devraldıkları hastalık, yerinden yurdundan olma ve toptan bozulma şeklindeki miras, nükleer enerjinin herhangi bir yerde yaratabileceği gerçek tehlikelerin dokunaklı ve yürek burkucu bir ifadesidir.

Acı gerçek şu ki nükleer reaktörler, uranyumu, para yaktıkları kadar etkili yakamıyor. Öte yandan bu kitaptaki dört bölgenin mağdurları için yanan, paradan çok daha fazlasıydı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Elif Tunca, “Felaket isimleri bile siler: Sertifika No: 000358”, Zaman, 26 Nisan 2006

Teknoloji yolculuğu insana, ihmalkârlık, vurdumduymazlık ve belki de aymazlık gibi yine ‘insanî’ gerekçelerle bir felaket olarak dönüyor.

26 Nisan 1986’da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB), Ukrayna’nın Çernobil kentinde yaşanan, tam da buna örnekti. Kentteki nükleer enerji santralında meydana gelen kaza, kuşaklar boyunca sürecek bir faciaya yol açtı: Yüksek düzeyde radyasyona maruz kalan insanların sadece kendileri değil, çocukları ve torunları da ölümcül hastalıklarla mücadele etmek zorunda kaldı. Bu mücadele esnasında sadece sağlıklarını ve umutlarını değil, isimlerini bile kaybetti kimileri. Örneğin 15 yaşındaki Annya Pesenko, hükümetin gözünde “Sertifika No: 000358” olarak tanınıyor. Annya’da simgeleşen Çernobil faciasının etkileri, Greenpeace’in hazırladığı ve felaketin 20. yıldönümünde yayımlanan Sertifika No: 000358 adlı kitapta toplandı.

Beyaz Rusya’nın Gomel kentinde yaşayan Annya’nın dramı dört yaşında ortaya çıkmış. Beyninde tespit edilen tümörün, Çernobil’den miras olduğu anlaşılınca hükümet ona adı geçen sertifikayı vermiş. Bu sertifika, sahibine belli sağlık kuruluşlarına giriş, aspirin ve parasetamol gibi bir dizi ilacı ücretsiz temin, kamu hizmeti faturalarında indirim ve kamu araçlarıyla ücretsiz dolaşım hakkı veriyor. Ama bu, Annya ve ailesinin, yatakta sabit yatmaktan kaynaklanacak yaraları önlemek için her gece nöbetleşe sadece on beşer dakika uyuyabilmelerine çözüm getirmiyor.

Annya, Çernobil kurbanlarından sadece biri. Rusya Musliyomovo, Başakul, Kurmanova, Ukrayna Pripiyat, Narodiçi, Kiev, Kazakistan Semipalatinsk, Sarzal, Ayaguz’da kimi felçli, kimi tümörlü, kimi zihinsel engelli sayısız mağdur yaşıyor. Çoğu da hiç yaşayamadı demek doğru olur belki; radyasyona maruz kalan Musliyomovo’ya 60 kilometre uzaklıktaki Tıp Fakültesi, deforme olmuş embriyo ve ceninlerden oluşan bir koleksiyona sahip. Bu manzaranın ürkütücülüğüyle yaşanan kürtaj dalgası sonrasında Ukrayna’da doğum oranı, 70’lerdekinin yarısına düşmüş. Faciaya şahit olanların hiçbiri boyutlarını önceden anlayamamış. Zaten Glastnost’tan önce facia hakkında net bir açıklama bile yapılmamış. O dönemde Mayak’ta traktör şoförü olarak çalışan ve patlamadan sonra kötürüm kalan Vafir Gusmanov, şimdi sadece kısa mesafeleri, koltuk değneğiyle aşabiliyor. Onun durumundaki pek çok kişi, tazminat davaları açmış; ama sonuç parlak değil: Radyasyona maruz kalan yüz binlerce insandan sadece 30 bini küçük bir tazminat alıyor.

Dünya genelinde gerçekleştirilen bir fotoğraf sergisinden hareketle hazırlanan Sertifika No: 000358, her ne kadar endişeli gözler, umutsuz yüzler ve çorak toprak görüntüleri sunsa da yalnızca yaşanan acılardan örnek verme derdinde değil. Şimdilerde de dilimizden düşmeyen nükleer enerji hakkında etraflıca düşünmek için bir fırsat sunuyor önümüze.

Devamını görmek için bkz.

Burcu Aktaş, “Felaketin yirminci yılı...”, Radikal Kitap Eki, 28 Nisan 2006

Yirmi yıl... Bir felaketi unutmak, unutturmak, aklın ve vicdanın kuytu köşelerine saklamak için yeterli bir süre. 26 Nisan 1986'da meydana gelen Çernobil felaketi yirmi yılı geride bıraktı. Ama biz çoktan bu felakate kimlerin maruz kaldığını, onların ödediği ve ödemeye devam ettiği bedelleri unuttuk gitti... Aslında Çernobil öyle unutulacak gibi bir şey de değildi. Çünkü o, anne babaların çocuklarına bıraktıkları ve kuşaklar boyu devam edecek olan ölümcül bir miras ve insanın insanı gözden çıkarmasının en somut kanıtı. Ukrayna'nın Çernobil şehrindeki nükleer santralde meydana gelen patlamada çevreye yayılan büyük miktarda radyasyon, hastalıklı bir geleceğin ve aynı zamanda bu hastalıklı geleceği kaderiyle baş başa bırakacak bir dünyanın habercisiydi. Peki bunca zamandan sonra Çernobil'in günümüze yansıması ile yüzleşebilir miyiz? Bunu Sertifika No: 000358 adlı kitap ile deneyebiliriz.

Sertifika No: 000358, Çernobil felaketinin 20. yılında Greenpeace'in hazırladığı fotoğraf sergisinin kitaplaşmış hali. Çernobil'in insana ve tabii ki doğaya ödettiği bedeli hatırlatan sergiyi, dünyanın birçok kentinde görmek mümkün. Londra, Roma, New York, Berlin, Amsterdam, Melbourne, Ankara, Sinop ve İstanbul serginin açıldığı şehirler arasında. Sertifika No: 000358, Mayak (Rusya), Çernobil (Ukrayna), Semipalatinsk (Kazakistan) ve Tomsk'taki (Rusya) kuşaklar boyu sürecek acıları Robert Knoth'un fotoğrafları ve Antoniette de Jong'un metinleri ile anlatıyor. Kitabın ismi oldukça manidar. Çünkü 'Sertifika No: 000358', devletin Beyaz Rusya'da yaşayan Annya Pesenko'ya verdiği bir kimlik numarası. Annya böyle tanınıyor... Annya'nın kimlik numarası, devletin çok sayıda nükleer mağdura verdiklerinden sadece biri. Sertifika No: 000358 çok güçlü bir simge. Artık tek hayali, bir zamanlar çok sevdiği memleketinden uzaklara gitmek olan ama oraya çiviler gibi çakılı kalmış yaşamların; hayatları gözden çıkarılmış insanların simgesi.

Çernobil reaktörü de 'güvenlidir' onayı almıştı

İktidar hesaplarının karıştığı bir yarışa dönen nükleer enerji, bir tehdit olarak burnumuzun dibinde. Tehdit bu kadar yakınımızdayken biz de Greenpeace Akdeniz Enerji ve İklim Kampanyası Sorumlusu Hilal Atıcı ile nükleer tehdit üzerine konuştuk...

İran'daki son gelişmeleri de göz önüne aldığımızda nükleer enerji ve nükleer silah hortladı mı?

Henüz hortlamadı. Örneğin Avrupa ve ABD'de 70'lerin sonu ve 2004 arasında tek bir başarılı reaktör siparişi dahi yapılmadı. Nükleer enerjinin krizde olmasının en büyük sebebi olan atık sorunu çözülemediği için ve bir türlü tam bir güvenlik sağlanamayan santrallerin maliyetlerindeki hızlı artıştan sonra nükleer enerji 70'lerden sonra Batı'da tercih edilmediği için nükleer endüstri, pazarını gelişmekte olan ülkelere kaydırdı. Bu ülkelere büyük vaatler, rüşvetler ve masallarla girmeye çalıştı. Türkiye de bu ülkelerden biri. Nükleer endüstrinin bir diğer atılımı da kesinlikle teknolojik bir gelişmeyle değil, dünyanın iklim değişikliğiyle ilgili kaygılarını kullanarak kendisini temiz bir enerjiymiş gibi sunmak oldu. 2000 yılında başlatılan bu küresel kampanya henüz bir sonuca ulaşmış değil. Zaten fark ederseniz, ABD'de Bush'un nükleer taraftarı söylemleri nükleer enerjiye hazine garantisi vermeyeceğini çoktan açıklamış olan Senato tarafından; İngiltere'de ise Blair'ın girişimleri gerek siyasetçiler, gerek kendisine bağlı kuruluşlar gerekse toplumsal muhalefetle geri püskürtülüyor.

İran'a gelirsek...

Onaylamış oldukları 'Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi' anlaşmasına sadık olduklarını sıkça dile getiriyorlar. Bölgede asıl dikkat etmemiz gereken şu anda İncirlik'te 90 atom bombası bulunduran ABD. İran, aldıkları çevresel riskler açısından götürüsü getirisinden daha fazla olan nükleer enerji için başını belaya sokuyor.

Nükleer enerjideki ısrar niye?

Nükleer lobiler büyük vaatlerle tehlikeli olanı tehlikesiz ve kirli olanı temizmiş gibi göstermek için büyük paralar harcıyorlar. Çernobil reaktörü de döneminde uluslararası kurumlardan 'güvenlidir' onayını almıştı. Bugün yüz binlerce insanın ölümüne ve 350 milyar dolarlık zarara neden olan dünyanın en büyük teknolojik felaketi olarak anılıyor. Bütün nükleer enerji teknolojileri de benzer ölçekte bir kaza riskini taşımakta.

Çernobil'den sonra dünya ve Türkiye nükleer enerji tehlikesini ne kadar ciddiye alıyor?

Her devletin farklı tepkisi oldu aslında. Örneğin İtalya kazadan hemen sonra iki yeni reaktörünü kapattı. Almanya ve İsveç 2020'ye kadar nükleer enerjiyi devreden çıkaracaklarına dair yasalar çıkardılar. Hollanda yeni reaktör yapmadı. Fransa'da dahi nükleer enerjinin payı yavaş yavaş azalıyor. Aslında Çernobil, tüm insanlığın 'imal edilmiş' risklerle baş etmenin ne kadar güç olduğunu anlamamıza yardımcı oldu. Teknokrasinin güvenirliliğini sorgulamamız için bir dönüm noktası oldu. Bugün rüzgâr, güneş, su ve jeotermal gibi kaynaklarının kullanımının dünyada bütün enerji türlerine göre daha büyük bir artış göstermesi bu sorgulamanın, aldığımız bu büyük dersin sonucudur.

Bu enerjiye mecbur muyuz...

Enerjiye ihtiyacımız olsaydı önce Türkiye'nin ürettiği enerjinin dörtte birini kaybeden şebekeler düzeltilirdi. Oysa kimse bu şebekelerin düzeltilmesi yönünde politika geliştirmiyor. Diyelim ki enerji ihtiyacımız var, ki çok şükür, önceden söyledikleri gibi karanlıkta da kalmadık, yenilenebilir enerji kaynakları açısından çok zengin bir ülkeyiz. Almanya Çevre Bakanlığı tarafından hazırlanmış Med-CSP adlı bir rapora göre Türkiye'nin yenilenebilir enerjilerden karşılayabileceği elektrik enerjisi yıllık 491 terawatsaat. Yani 2020 yılına kadar ihtiyaçlarımızı fazlasıyla karşılıyor. Bir de enerji verimliliği uygulamalarındaki geri kalmışlığımızı düzeltsek hiçbir sorunumuz kalmıyor. Üstelik bu enerjiler nükleer enerjiye göre hem daha ucuz, hem barışçıl, hem de çevre dostu.

Devamını görmek için bkz.

Derya Sazak, “Sinop Çernobil olmasın”, Milliyet, 29 Nisan 2006

Başını koyduğu yastıktan oyuncak ayısına ve bez bebeklerine hüzünle gülümseyen kız çocuğunun adı Annya Pesenko. Beyaz Rusya'da, Gomel Belediyesi'nin "Çernobil felaketzedeleri" için hazırladığı sertifikaya sahip. Onun ve benzeri çocukların, 1986 yılındaki nükleer kazadan sonra yaşadıkları trajedinin fotoğrafları, Greenpeace örgütünce bir albümde toplandı.

Metis Yayınları, Çernobil'in 20. yılında "nükleerin doğa ve insan için bedeli"ni anlatan bu albümü Sertifika No: 000358 adıyla Türkiye kamuoyunun dikkatine sundu. Annya 1990 doğumlu. Nükleer felaket onun köyünü de kirletti. 1994'te kanser teşhisi kondu. 16 yıldır beynindeki tümörle savaşıyor. Annya her on beş dakikada bir yatağında hareket etmek zorunda. Anne ve babası, kızlarını bu güç durumda yalnız bırakmamak için geceleri Annya'nın başucunda uyuyorlar.

Çernobil kurbanı binlerce çocuk ve aile, kazanın 20. yılında bile felaketin sonuçlarını yaşıyorlar. Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna'da milyonlarca insanın yaşamı kazadan olumsuz etkilenmesine karşın, "nükleer çılgınlığın önü alınabilmiş değil."

İran'ın nükleer programda "uranyum zenginleştirme aşamasına" gelmesi ülkenin sokaklarında kutlandı. Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İran gibi ülkeler, nükleerin doğa ve insan üzerindeki tehditlerini bir yana bırakıp salt bir güç gösterisi olarak Rusya'dan teknoloji satın alıyorlar. ABD de özellikle İran'ı caydırmak uğruna, nükleer reaktörü bölgeye müdahalenin aracı haline getirmenin peşinde. Askeri ve stratejik güçlenmeye yönelik askeri amaçlı hedefler bir yana bırakılırsa, nükleer santralların küresel enerji ihtiyacının karşılanmasına olan katkıları abartıldığı kadar yüksek değil. Enerji uzmanları bu katkıyı yüzde 2 olarak hesaplıyor. Buna karşılık, insanlık ağır bir fatura ödemek zorunda kalıyor. Nükleerin yıkıcı ve kirletici etkileri, Greenpeace örgütünün de uyardığı gibi, "sınır tanımıyor!'

Sertifika No: 000358 albümündeki Annya'nın trajedisi, Çernobil kurbanı binlerce çocuğun ödediği bedeli gösteriyor. Çernobil'in üzerinden 20 yıl geçti. Radyasyon yüklü bulutlar o dönemde Trakya'yı ve Karadeniz'i de etkiledi. Ancak bizim yöneticilerimiz, tehlikenin boyutlarını insanlara anlatmak ve uyarmak yerine "çay içerek" olayı kapatmaya çalıştılar.

Ülkemizde kanserin yayılma hızında Çernobil'in etkisi hâlâ tartışılıyor. Karadeniz insanı şimdiden ağır bir bedel ödemiş durumdayken, nükleer santral inadına Sinop'a kurulmak isteniyor.

"Nükleer santral onların olsun, Sinop bizim!"

Sinoplular bugün "Nükleer belaya dur" diyecekler.

Devamını görmek için bkz.

Cenk Ağcabay, “Çalınmış hayatların simgesi”, Özgür Gündem, 15 Mayıs 2006

Hükümet, yakın zamanda enerji üretimi amacıyla, nükleer santraller kurulması yönünde açıklamalar yaptı. Bu konuda somut adımlar atma hazırlığı yaptığını açıkladı. Nükleer santral yapımı, dünyaya kâr ve güç odaklı bir bakışa sahip olanlar açısından son derece normal bir tercih. Peki, bu durum, doğa ve insan odaklı bir bakışa sahip olanlar açısından hangi anlamı taşıyor? Nükleer felaketlerin sonuçlarının en açık biçimleriyle karşı karşıya kalınan zamanların ardından, bu anlam daha da netleşti. Nükleer santraller, 'Çalınmış hayatların simgesidir.' Nükleer santraller, insana ve çevreye dönük saldırının en somut araçlarıdır.

Metis Yayınları tarafından yayımlanan, Sertifika No: 000358 - Nükleerin Doğa ve İnsan İçin Bedeli adını taşıyan çalışma, Greenpeace'in Çernobil felaketinin 20. yılında nükleerin doğaya ve insana yüklediği ağır bedeli kamuoyuna duyurmak amacıyla dünya çapında düzenlenen fotoğraf sergisinin kitaplaşmış hali. Kitapta, Mayak, Semipalatinsk, Çernobil ve Tomsk bölgelerinde yaşanan nükleer felaketler sonucu kuşaklar boyu çekilen ve çekilecek olan acılar sergileniyor. Nükleer mağdurları bu kitapta, kendi öykülerini dünyayla paylaşmaya çalışıyor. İnsanın ürettiği bu yıkıcılığın sonuçlarını dünyanın her tarafına göstermeye çalışıyorlar. Tüm bunlar, her gün farklı bir araçla gün yüzüne çıkarken, dünyanın dört bir tarafında nükleerin yıkıcı sonuçları tartışılıp, mahkum edilirken, ülkemizde nükleerin yeniden gündeme getirilmesi ise, ülkemiz egemenlerinin kâr ve güç dışında hiçbir değerle ilkesel bir bağa sahip olmadıklarını ortaya koyuyor. En derin insani acıların, doğal çevrenin felaket boyutlarına varan tahribatının, egemenler açısından taşıdığı tek anlam elde edilecek ekonomik büyüklük olmaktadır.

Kitabın girişinde anlatıldığı gibi, bu eğilim dünya egemenlerini de kapsamaktadır. Gerd Leipold'un ifadesiyle, 'Hem ürkütücü hem de kabul edilemez olan şey şu ki, bugün hâlâ Batı Avrupalı bazı şirketler radyoaktif atıkların bir kısmını geçmişte nükleer felaketlerden etkilenmiş bölgelere ihraç etmeyi sürdürüyorlar. Şimdilerde Mayak, Semipalatinsk ve hatta Çernobil'e büyük miktarlarda, yüksek seviyede radyoaktif atık ihraç etme planları yapılıyor. Bu planlar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından da destekleniyor. Nükleer endüstrisi bu insanların ıstıraplarını işte böyle cevaplıyor; onların evlerini ve yurtlarını 'kurban alanı' ilan ederek. Batılı şirketler bu halklara, maruz kaldıkları ciddi tıbbi, ekonomik, ekolojik ve sosyal sorunları çözmeleri için destek vermek yerine, buralara atılıp unutulacak daha da fazla zehirli atık ihraç etmek üzere ticaret anlaşmaları müzakere ediyor.'

Avrupalı sermayedarların gerçek yüzünü açığa çıkaran bu satırlar, ikiyüzlülük ve pragmatizmin Batı kültürünün bir parçası olduğunu da kanıtlıyor. Gözler önünde olan bu insani trajediden bile kâr elde etme yolları arayan bir kültürün, kendini dünyaya bir demokratik uygarlık modeli olarak sunması ise traji-komik bir durum olmaktadır. Kitapta yer alan fotoğraf ve tanıklıklar, nükleerin çevre ve insan üzerindeki yok edici etkilerini çıplak biçimde ortaya çıkarıyor. Bu yönüyle, olası felaketlerin yaratacağı yıkıcı sonuçları da görünür kılıyor. Bu tür, çevre ve insan maliyeti yüksek riskler taşıyan yatırımların emperyalist merkezlerden çevre ülkelere doğru kaydırılması da bir stratejik karar sonucu gerçekleşiyor. Kitapta yüz yüze geldiğimiz her insan öyküsü, içimizi acıyla burkarken, ekolojik sorunlarla hesaplaşma sorumluluğunu da önümüze koyuyor.

Kitapta gözler önüne serilen gerçeklikler, dünyanın yaşamakta olduğu ekolojik krizin sadece bir alandaki yansımalarını oluşturuyor. Ekolojik krizin kapsamı ve boyutları çok daha derinlere yayılmış durumda. Bu kitap, ekolojik yıkıma karşı geliştirilecek mücadeler için çok yararlı bir kaynak olma özelliğine sahip. Ekolojik bilinç ve duyarlılığın toplumsallaşması bu tip çabaların yaygınlaşmasıyla mümkün olabilir. Yaşanabilir bir çevre ve onun organik bir parçası olarak insan anlayışının yaygınlaşabilmesi, kararlı ve bilimsel temellere dayalı bir mücadele anlayışının üretilebilmesine bağlı. Son yıllarda bu konuda yapılan üretimin artışına da tanık oluyoruz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.