Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-602-2
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Emil Michel Cioran diğer kitapları
Burukluk, 1993
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ezeli Mağlup
Söyleşiler
Özgün adı: Entretiens
Çeviri: Haldun Bayrı
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007
2. Basım: Mart 2016

Burukluk, Tarih ve Ütopya, Çürümenin Kitabı. Cioran’dan yayımladığımız bu üç kitap da Türkçede okurlardan hatırı sayılır bir ilgi gördü, hatta belli bir müdavim kuşağı yarattı. Ezeli Mağlup, Cioran’la yapılmış söyleşileri bir araya getiriyor. Romanya’da, Karpat Dağları’ndaki çocukluğunu, aile hayatını, etkilendiği ve beslendiği kaynakları, Paris’e gidişi ve yakın çevresiyle ilişkilerinin hikâyesini, Fransızca yazma, dil ve düşünce, din ve mistisizm, insanlık tarihi üzerine hınzır tespitlerini buluyoruz bu söyleşilerde.

Her Cioran okurunun er ya da geç aklına düşen şu soru “diğer konuşanlardan, yorumlayanlardan, vaaz verenlerden bunca şikâyetçiyseniz ve bütün bunlara hiçbir inanç ve güven duymuyorsanız, siz kendiniz niye yazıyorsunuz?” sorusu da yer alıyor söyleşilerde. Hak veriyor Cioran, ezeli bir mağlubiyet gibi görüyor yaşamını.

Diğer yandan, “intihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum,” diyen bir düşünürün, kimi zaman çağımızın en koyu kötümseri olarak algılanan, kimi zaman insana Diogenes’i hatırlatan bir şekilde “gölge etmeyin” diyen, sürekli terk etmeyi, bırakmayı telkin eden bu yaşlı adamın, nasıl kendine özgü bir yaşam sevincine ve neşeye sahip olduğunu, nasıl Balkanlar’a vergi bir kadercilikle varoluşu “olduğu gibi” kabullendiğini de görüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Yaratılış ve günah, bir ve aynı şeydir
Metafizik bir vatansızım ben
Hedefsiz yaşamak
İnsanın giriştiği her şey, tasarlamış olduğunun tam tersine varıyor
Tarih, insanın denetimi altında tuttuğunu hayal ettiği mukadder bir akıştır
Manevi ilerleme için başarısızlık elzemdir
Tarihte bir tek gerileme devirleri çekicidir
Can sıkıntısı bir nevi şeytan dürtmesidir
Vatansız ve kimliksiz kalmak istiyorum
İlahiyatçılık taslayacak kadar mizah yoksunu değilim
İnsanlık macerası bir tevazu noksanlığıyla başlamıştır
İntihar fikri sayesinde hayatta kaldım
İnsan, zamanında durmasını engelleyen bir içgüdü yüzünden yok olacak
Tarihteki felaketler fazla kanaat sahibi kişiler tarafından kışkırtılmıştır
Mükemmel bir sağlık, gayri manevidir
Kendime rağmen hidayete erecek halim yok
Bernard-Henri Lévy'nin Üç Sorusu
Çağdaşlarımızda şeyleri seyreyleme yeteneği kalmadı
Hayatımdaki büyük başarı, mesleksiz yaşamış olmak
Eninde sonunda, yazardan sadece birkaç cümle kalır
OKUMA PARÇASI

“Yaratılış ve günah, bir ve aynı şeydir” söyleşisinden, s. 11-13.

(…)

Sizin mistisizme olan eğiliminiz, dünyadan nefretiniz, acaba Ortodoksluk geleneğinden mi geliyor?

Bu eğilimimin, daha ziyade, Katharların ataları olan Bogomiller'in gnostik tarikatiyle akrabalığı var; etkileri özellikle Bulgaristan'da çok büyüktü. Çocukluğum sırasında şedit bir ateydim, ki bu dediğim bile az kalır. Yemek duası yapılırken, ânında masadan kalkar giderdim. Bununla birlikte, kendimi Rumen halkının derin inancına yakın hissediyorum; bu inanca göre yaratılış ve günah bir ve aynı şeydir. Balkan kültürünün büyük bölümünde, yaratılış durmadan suçlanmıştır. Yunan trajedisi nedir ki? Koronun, yani halkın, sürekli kaderden şikâyet edişi değilse... Kaldı ki Dionysos da Trakya'dan geliyordu.

Şaşırtıcı bir şey bu: Yazılarınız derinlemesine karamsar, ama üslupları neşeli, çevik, iğneleyici bir mizahta. Sohbet ederken de fikirleriniz korkutuyor, ama tonları manevi, güç verici. Bu aykırılığı nasıl izah ediyorsunuz?

Ailemden miras kalmış bir şey olmalı bu; annemle babam tamamen zıt mizaçtaydılar. Uykusuzluk gecelerimde basan efkârla yazdıklarımdan başka bir şekilde yazamadım hiçbir zaman; yedi yıl boyunca neredeyse hiç uyumadım. Her yazarın yazdıklarına bakıldığında, düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, yoksa gece düşünceleri mi olduğunun anlaşılabileceğine inanıyorum. O efkâra ihtiyacım var ve bugün bile hâlâ, yazmadan önce Macar Çigan müziğinden bir plak koyarım. Aynı zamanda, muhafaza ettiğim ve kendime karşı çevirdiğim bir hayatdoluluğum vardı. Az çok bezgin olmak değildir söz konusu olan; aşırılık derecesinde bir melankoli, aşırı bir hüzün gereklidir. İşte o zaman kurtarıcı bir biyolojik tepki oluşur. Dehşet ile vecd arasındaki etkin bir hüznü icra ediyorum. Uzun zaman boyunca Kafka'yı fazla iç karartıcı buldum.

Yazmayı seviyor musunuz?

Bundan nefret ediyorum, ayrıca çok az yazdım. Çoğu zaman hiçbir şey yapmıyorum. Paris'teki en uğraşsız insan benim. Ancak müşterisiz bir orospuyu, benden daha uğraşsız biri gibi görürüm.

Geçinmek için ne yapıyorsunuz?

Kırk yaşında hâlâ Sorbonne'a kayıtlıydım, öğrenci kantininde yiyordum ve bunun ömrümün sonuna kadar böyle sürmesini ümit ediyordum. Sonra, yirmi yedi yaşını geçenlerin okula kayıtlı olmasını yasaklayan bir kanun çıktı ve beni bu cennetten kovdu. Paris'e gelirken, Fransız Enstitüsü'ne bir tez yazma sözü vermiştim ve konusunu da belirtmiştim –Nietzsche'nin etiği üzerine bir şey–, ama bunu yazmak aklımdan geçmiyordu. Bunu yapmak yerine, bütün Fransa'yı bisikletle katettim. Sonunda bursumu iptal etmediler, çünkü Fransa'yı bacaklarımla yüklenmiş olmanın da bir meziyet teşkil ettiğini düşündüler. Ama çok okudum, özellikle de durmadan tekrar okudum. Dostoyevski'nin bütün eserlerini beş veya altı kere okudum. Tekrar okumadığımız bir şey üzerine yazı yazmamamız gerekirdi. Fransa'da bir de yıllık kitap kuralı var. Her yıl bir kitap çıkarmak zorundasınız, yoksa "sizi unuturlar". Mecburi varolma eylemi bu. Hesaplayın yeter. Yazar eğer seksen yaşındaysa, altmış kitap yayımlamış olduğunu bilirsiniz. Marcus Aurelius'a ve İsa'nın Yaşamı'nın Taklidi'nin yazarına bir tek kitabın yetmiş olması ne büyük bir şans!

Nasıl başladınız?

Bükreş'te 1933 yılında yayımlanan bir kitapla: Ümitsizliğin Doruklarında. Bu kitap daha sonra gelecek her şeyi içermektedir. Kitaplarım arasında en felsefi olanıdır.

Romanya'daki faşist hareket Demir Muhafızlar'la aranızda neler geçti? Bu harekete sempati duymuş olduğunuz söyleniyor.

Hiçbir zaman üyesi olmadığım Demir Muhafızlar çok tekil bir olguydu. Şefleri olan Codreanu aslında bir Slav'dı ve daha ziyade Ukrayna ordusunun bir generalini andırıyordu. Muhafızlar'daki komandoların çoğu sürgündeki Makedonyalılardı; genellikle Romanya'yı çevreleyen halkların izini taşıyordu. Nasıl kanser için, bir hastalık olmadığı, hastalıklar bütünü olduğu söylenirse, Demir Muhafızlar da bir hareketler bütünüydü ve bir partiden ziyade, uçuk bir tarikatti. Hareket içinde, ulusal yenilenmeden ziyade, ölümün saygınlığından bahsediliyordu. Rumenler genel olarak kuşkucudur, kaderden fazla bir şey beklemezler. Bunun için Muhafızlar, aydınların çoğu tarafından horgörülüyordu, ama psikolojik düzeyde durum farklıydı. Derinlemesine kaderci olan bu halkta bir nevi çılgınlık vardır. Demin zikrettiğim, köylerde ölesiye canı sıkılan diplomalı aydınlar da seve seve bu hareketin saflarına katılıyorlardı. Demir Muhafızlar, can sıkıntısı da dahil olmak üzere, hatta belsoğukluğu da dahil olmak üzere, her derde deva zannediliyordu. Bu aşırılık düşkünlüğü birçok kişiyi komünizme doğru da çekebilirdi, ama daha ortaya yeni çıkmıştı ve sunacak hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir şekilde inanmadan nasıl hayranlığa kapılınabileceğini bu dönemde kendi içimde de hissettim. O zamandan beri sık sık gözlemlediğim bir haldir bu; hem de sadece yirmilik gençlerde değil, maalesef altmışlıklarda da. Benim için o iş iyiden iyiye bitti.

Sık sık gerici muamelesi yapılıyor mu size?

Başımın çaresine bakıyorum. Bunun da ötesine gidiyorum. Bir gün Henri Thomas bana, "1920'den beri olup biten her şeye karşısınız," dedi; ben de ona, "hayır, Âdem'den beri!" diye cevap verdim.

Romanya'yla ilişkileriniz bugün nasıl?

Stalin öldüğünde herkes rahatlamıştı, bir tek ben iç geçiriyordum: "Şimdi perde kalkacak ve bütün Rumenler sökün edecekler," diye. Olan biten de bu oldu. Birden en uzak akrabalarım ve eski sınıf arkadaşlarım evime doldu; bana saatler boyunca komşu dedikoduları veya bu tür şeyler anlatıyorlardı. İçlerinde okuldan beri tanıdığım bir doktor vardı; bir gün patladım ve defolmasını söyledim. O zaman bana, "sinir hücrelerinin hiç yenilenmediğini ve onlara itina göstermen gerektiğini bilmiyor musun?" dedi. Bu beni sakinleştirdi ve konuşmaya devam ettik. Komünist yöneticilerden bir arkadaşım vardı. O dönemde ona burada kalmasını tavsiye ettim. Sokakta bana, "ülkesinden uzakta hiç kimse peygamber olamaz," dedi ve geri döndü. Sonra sapmacılıktan on sekiz yıl kampta kaldı. Matematik problemleri üzerine düşünerek tüm aklını yitirmemeyi başardı. Bugün serbest ve devletten maaş alıyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Yaralı kitapların yazarı, ezeli bir mağlup: E. M. Cioran", Edebiyat Haber, 12 Haziran 2014

Bazı yazarlar vardır, okurken okuru kendi iç dünyasına çeker. Hırpalar, duvardan duvara vurur, nefessiz bırakır; onu okuyan bir daha eskisi gibi olmaz ve bir yüzleşme deneyimi sağlar. Anlattığımız ölçülerde bir yazardır E. M. Cioran, kendi dünyasına sizi öyle bir çeker ki ne okumaktan vazgeçebilirsiniz ne de elinize aldığınız bir kitabını yarıda bırakabilirsiniz. Ve onu okuduktan sonra yaşamınız artık aynı olmayacaktır, isteseniz de onun karamsar haklılığından sıyrılamayacaksınızdır.

Cioran’ın; Burukluk, Tarih ve Ütopya, Çürümenin Kitabı ve Ezeli Mağlup adlı metinleri Metis Yayınları tarafından çeşitli tarihler içerisinde basıldı. Bu kitaplardan Ezeli Mağlup, söyleşilerden oluşuyor. Kitabı önemli kılan şey ise Cioran okuru için, onu daha yakından tanıma fırsatı sunması. Yapılan söyleşilerde verdiği cevaplar, okuru üzerinde bu kadar etkili bir yazarı daha yakından tanımamızı sağlarken, onun çocukluğu, gençliği, etkilendiği yazarlar, çektiği sıkıntılar, edebiyat, felsefe ve tarih hakkındaki yorumları, kısaca Cioran’ı Cioran yapan pek çok şey hakkında fikir veriyor.

Her yazar için yazmanın bir anlamı vardır desek hata etmeyiz. Bazı yazarlar bir sorunu anlatmak için yazarlar, bazıları bir şeyi ispat etmek için, bazılarının ise dünyayı değiştirmek gibi bir derdi vardır. Cioran bunların dışında bir yazardır; o yazar, çünkü dünyadaki varlığının devamlılığı yazmasına bağlıdır. Kendi sözleriyle şöyle açıklar yazma sebebini; “Çünkü yazmak, ne kadar az olursa olsun, bana bir yıldan ötekine geçmeme yardım etti; zira ifade edilmiş saplantılar zayıflıyor ve bir ölçüde aşılıyor. Eğer k?ğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum. Yazmak tesellidir… Daha ileri gideceğim; Eğer yazmamış olsaydım, katil olabilirdim. İfade etmek kurtuluştur.” Cioran için yazmanın böylesine bir anlamı vardır, kendisini teselli etmek hatta başka bir söyleşide dile getireceği gibi “tedavi etmek” için yazar. Birinden nefret ettiğinde onu öldürmeyi düşünürken k?ğıda ona duyduğu nefreti ifade edecek kelimeler yazar (haydut, domuz…) Çünkü o yine kendi ifadesiyle “hayata küfretmek için, kendine küfretmek için” yazar ve sonuç olarak; “Kendime daha iyi katlandım, hayata daha iyi katlandım” der.

Cioran yazdıkları nedeniyle hep eleştiri alır. Yazdıklarının söylenmeyecek şeyler olduğunu düşünür birçok eleştirmen. Mesela; “Siz farkında değilsiniz ama bu kitap gençlerinde eline geçecek diyecektir” Le Monde gazetesinden bir eleştirmen, Çürümenin Kitabı ilk basıldığında. Cioran’a göre ise bütün bunlar saçmalıktır. Çünkü ona göre; kitapların ne öğretici olması gerekir ne de bir şeyleri kanıtlaması. Kanıtlamak zaten profesörlerin işidir, yazarların değil. Ona göre; kitaplar yaralı olmalıdır. Okurun yaşamında iz bırakmalı, gözünü açmalı, her şeyi alt üst etmeli, gerekirse sopalamalıdır. Çünkü Cioran zaten kendisi için yazma çabası içerisindedir. “Edebiyata inanmıyorum, sadece yazarın haletiruhiyesine tercüman olan kitaplara inanıyorum” cümlesi bu durumun en açık ifadesidir. Cioran kitapları bu anlamda kendisini yaşatmak için yazdığı, birisine “şamar atmak” yerine, derdini k?ğıda döktüğü ve böylece yaşamdan intikamın alındığı kitaplardır. Okuru için ise okunduğunda hiçbir şeyin bir daha aynı olamayacağı bir duruma karşılık gelir, yaşam boyu üzerinde taşıyacağı bir karamsarlık, hiçlik, nedensizliktir çünkü artık umut gerçekten yoktur ki zaten Cioran okuyucusu kendi deyişiyle “depresyonlu, içi içini yiyen, saplantılı, mutsuz” kimselerden oluşur.

Cioran ilerleme fikriyle ve tarih ile de sorunludur. Elbette bu durumun onun yaşam anlayışıyla yakından ilişkisi kurulabilir. İlerleme hep umut vaat eder, gelecekte insan türünün çok daha iyi bir durumda olacağına dair fikirler öne sürer. Oysa dünyanın bu günü geleceğine dair umut olmadığının göstergesidir. Ve bu nedenle ilerleme fikri ütopya ile bağdaşır. Mükemmel bir topluluğun varlığını hayal eden ilerleme fikri gerçekliği gözden kaçırmaktadır. Tarih de benzer bir motivasyon ile hareket eder oysa Cioran’a göre tarih: “Bir takım atlıların (ya da zırhlıların) halkları çiğneyerek ilerlemesinden ibarettir.” Bu tarihsel ilerleme ise hep olumlu bir anlatıma karşılık gelir ancak Cioran için geçmişte kalmış ya da gelecekte olacak hiçbir şeyin anlamı yoktur. Önemli olan şimdinin gerçekliğidir. Ve bu durum gösterir ki ilerleyen gelecekte iyiye dair bir durum söz konusu değildir. Tarihten ilerleme fikrini çıkardığımızda görürüz ki “gelecekte olacak olanın, hiçbir önemi yoktur” der ve ekler Cioran; “erken doğmuş olmaktan şik?yet etmek yerine, bizden sonra doğacak olanlara acımalıyız.” –

Cioran gibi bir yazarın ölüm fikriyle de çok yakın bağı vardır elbette. İntihar üzerinde çok durur çünkü saplantılı bir şekilde ölüm fikriyle yaşar. Bu nedenle yazar çünkü intihar üzerine yazmak ona göre; “intiharı alt etmektir.” Efk?rlıdır, yaşamına can sıkıntısı hükmeder çoğunlukla, gelecek hesap dışı geçmiş ise başka bir dünyadır. Çocukluğu ile daha sonra olup bitenler arasındaki çelişkiler ve aykırılık bunların getirdiği içsel yıkım ve çıkışsızlık. Kendine doğru yola çıktığı adeta dünyadan kaçtığı “metafizik bir vatansızın” yaşam yolculuğuna karşılık gelir bu nedenle onun için yazı. Ve o kendisi gibi olanlara ulaşır, dünyaya karşı attığı sessiz çığlık, okuru üzerinde bir haykırışa dönüşür.

Bir muhabbet esnasında şöyle söylemişti bir dost Cioran için; “Tanımasak daha umutlu olurduk belki ama tanıdığımız iyi oldu, görünmeyen gerçeği içimizde duyduk.” Evet, sanırım haklı, içimizde duyup söyleyemediklerimizi kim daha iyi dile getirebilirdi ki onun bir haklılığa dönüşen umutsuz cümleleri dışında...

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Tarihinin kurbanı olmuş kadersiz ülke", Radikal Kitap, 8 Ocak 2016

Gerçekleşmemiş bütün büyük tasarımlar önce birer ütopya olarak ortaya çıkar. Gene de bir kayıt düşmek gerekir. Yaşadığımız zamanın kültürünü ve yaşama biçimlerini geriye, denenmiş ve silinip gitmiş dönemlerine götürmeyi amaçlayan tasarılar değildir ütopya. Ütopya, gelecek tasarımıdır. Kuşkusuz bu nedenle de, E.M. Cioran, “Sosyalizmin eninde sonunda ütopyacıların evladı olduğunu unutmayalım” diyor, Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinde.

Sosyalizm de sonunda her ütopya gibi sorunları ve eksikleriyle kurgulandı. O güne dek yaşanmamış olanı deneyecekti. Nedense sosyalizmin sonradan ortaya çıkan büyük sorunları tartışılırken bu yanı ihmal edildi. Önceden yaşanmış bir gerçeklik yeniden deneniyor olsaydı, daha sancısız yaşanabilirdi her şey.

Demek bugün yeniden kurgulanması gereken sosyalizm, öncekinin deneyiminden yararlanarak pek çok sorunu çözülmüş bir tasarım olarak ortaya çıkabilir. Geçmişte yaşanmış olan, bugün artık tarihse, ondan öğrendiklerimiz vardır, “zira tarih ütopyanın panzehiri’dir” diyor Cioran.

Bunu demek yetmez ama. Tarih bütün gelecek tasarımlarının panzehiridir ama o da sonradan görüyor işlevini. Baştan şırınga edilecek bir tarih yok, çünkü oluşmuş değil. Hem tarihin panzehir olduğu kadar zehir olduğu da unutulmasın. Yapıcıları güçlülerse ve tarih diye bilinenler hep yukarıda yaşayanların çizdiği yolun üstüne kuruluyorsa, onun aşağıdakileri zehirlediğinden de kuşku duyulmamalı. Ütopyalar olmasaydı yaşanmaya değer bir hayat olur muydu, dolayısıyla tarih bugüne geldiği gibi mi ilerlemiş olurdu. Hiç sanmam. Hem yönetenler tarafından ya da onlar için yapılmış ütopyalar hatırlıyor musunuz?

Hep boş kâğıt

Ütopyalar verili olanla çatışmayı ve ondan kopuşu göze aldığı için, tarihle uzlaşmamızı önleyerek sağlığımızı koruyor. Bunun tarihin ilerlemesine yaptığı katkının ne denli benzersiz olduğunu düşünelim. Bu ülkeden çıkmış ilk ütopya 1960’ların sonlarına doğru belirmeye başlayan devrim düşüncesiydi –bir ütopyaydı o– ve azınlığın kurgusu, sonunda ezilip yok edilenlerin acısını kilometre taşları gibi dizerken çoğunluğun yazdığı tarihi değiştirdi.

Yalnızca son yüzyılına bakmak bile şunu gösteriyor: Kendi siyasal rejiminin harcadığı bir ülke var burada. Cioran’ın Doğu Avrupa’sı ne kadar tarihe kurban olmuş ve kadersizse, Türkiye de tarihinin kurbanı olmuş bir kadersiz ülke olarak kendi kabuğunda çırpınıyor. Bazen aklıma gelip geçen düşüncem o ki, bu ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na girmemesi kaderini olumlu etkilememiştir. Avrupa, yaşadığı büyük yıkımın içinden büyük bir sıçramayla çıktı, siyasal rejimlerini demokrasiyle sınadı. Benzersiz bir deneyim üstüne, yalnızca siyasal rejimlerini yenileyen değil, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi de hızlandıran yeni bir Avrupa kuruldu. Bizim hâlâ iyi anlayamadığımız. Sonra nerelere savrulmuş olursa olsun. Demokrasi sınavlarında hep boş kâğıt verip geçer notları bir türlü gelmeyen bütünlemeye bırakmış, sonunda hiçbir şey öğrenemeden aldığı diplomayı karanlık odasına asıp pineklemeyi marifet saymış bir ülke, ancak başkalarının yaptığı tarihin nesnesi olabilirdi.

Tarihte bütün otoriter yönetimler ve diktatörler, uluslarını kurtarmaya ve sahte rüyaları gerçekleştirmeye adamıştır. Peron ne kadar Arjantin ulusuna yeni bir gelecek vaat etmişse, burada da yeni faşizmin vaatleriyle gözlerine perde inmiş bir yeni Türkiye var. Cioran bunu bazı güçlü uluslara özgü bir kimlik olarak da belirtiyor. “Fransa’nın yüzyıllar boyunca kendini öteki ulusları kurtarmaya, dünyanın gidişatını değiştirmeye yazgılıymış gibi hayal ettiğini” hatırlatıyor.

Tarihte ne çok yanılsama yaratılmış, ne çok sahici söz karşılıksız bırakılmıştır. Eğer kurmaya çalıştığınız dünya hep büyük, üstün gibi sözlerle anlatılıyorsa, orada kurmaya çalıştığınız egemenlik çürük dayanaklarla ayağa kaldırılmaktadır. Sürekli olarak kendi maddi temellerini ve uygun üstyapı kurumlarını donatmaya çalışan Roma, iki bin yıl sonra da dünyanın çimentolarından biri olarak yaşarken, temeli sağlam kurulmamış bir imparatorluk olan Osmanlı’dan kendi dışındaki dünyada yaşayan bir miras kalmaması, tarihin nasıl yapıldığını gösteren iki önemli örnek olarak okunabilir.

“Hitler felaketi hızlandırdı”

Bu yüzden bugün Türkiye’yi yeniden Osmanlı’nın yalnızca taş duvarına dayanarak kurgulayamazsınız. Cioran güzel bir örnekle, “Latin Amerika’nın geleceğine Avrupa’nın geleceğinden fazla inanıyorum” diyor. “Rejimler korkunç bile olsa, orada bir hayatdoluluk var. O halklar yıpranmamış. Burada Avrupa kendi kendini imha etti. Hitler felaketi hızlandırdı.”

Avrupa’nın yaşlı uygarlığının, ekonomik krizlerin ertesinde gelen yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla nasıl sarsıldığını eminim sıradan Avrupalılar da hissediyor. Çaresizler ama. Avrupa, kültürünü yeniden bulmak için özveride bulunmayı düşünüyor mu? Sanırım bunun da zamanı değil daha.

Burada da yıpranmış, kendi kendini tüketmiş bir halk, bugünün satraplarıyla kendi felaketini hızlandırıyor. Hem de pek bir şey hissetmeden ve duyuları körelmiş bir savrulmanın uçlarında. Belki de yanı başında –orası artık yanı başı– verilen güçlü kimlik talebi başarısızlığa uğrarsa, bunun bütün ülkenin ruhunun yok olması anlamına geleceğinin bilincinde olmadan. Tarihi burada kimin yazdığını görmek istemeyenler de bugün ne olduğunu belki bir yarım yüzyıl sonra anlayacak.

Bugünün tarihe aktarılan sayfaları canlı tanıklara geçmiştekine göre daha çok başvurma olanağına sahip. Bilimsel ve teknolojik olanaklar 21. yüzyıl ve sonrasının tarihinin daha güvenilir olacağını da gösterir mi? Elbette, diye yanıtlayabiliriz bunu, çünkü hem teknoloji her ânımızı geleceğe aktarırken işe yaramaz bilgileri eleyip tarihe kalacak olanları daha doğru biçimde ayırt etme olanağı verecek, hem de bireyleri birer özne olmaya aday bir yüzyılın geleceğe dönük yüzü daha güvenilir olacak.

Geçmiş zamanların tarihi dolgularla tamamlanarak –anlatıya dönüştürülerek– bugüne geldi. Oysa yeni yüzyılın tarihi dolgulara daha az gereksinim duyacak. Çok daha sağlam bilgilere ve belgelere dayanacağı için, güvenilirliği yüksek olacak ama bu arada öznelliği büsbütün dışarı çıkarmak da olanaksız elbette. Öznelliğine en çok güvenilen tarihçinin yazdığını daha güvenilir, hayal kırıklıklarına neden olmayan ve gözlerimizin önünde canlandırılmaya yatkın bulacağız. Bana kalırsa bugün artık düşünce üretiminin en yaratıcı alanını gelecek tasarımları oluşturacak.

Devamını görmek için bkz.

Emrah Serbes, “Emrah Serbes’in Seçtikleri”, Notos Edebiyat Dergisi, Ağustos-Eylül 2010

Ezeli Mağlup: E. M. Cioran. Bu kitap da Jurnal’in Fransa’daki karşılığı herhalde. Bir söyleşi kitabı. Bir arkadaşım hediye etmişti, Cioran’ın başka bir kitabını okumayı düşünürken hiç ummadığım bir şekilde bu kitabına başladım. Sonra o okumayı düşündüğüm kitabı da (Çürümenin Kitabı) yine bu kitabın etkisi yüzünden yarım bıraktım. “İntihar fikri sayesinde hayatta kaldım,”diyor Cioran. Romanya’nın bir dağ köyünde doğmuş çocukluğu kırda geçmiş. Başına gelen en büyük felaket olarak o köyden koparılıp alınmasını görüyor. Babası papaz, Cioran da ilk kitabın da dine saldırıyor. Belki de çağın en büyük filozoflarından biri, o köyden çıktıktan sonra fazladan hiçbir şey öğrenmedim diyor. Fransa’ya doktora yapmaya gidiyor ama tezini yazacağı yerde bir bisiklete atlıyor ve iki yıl boyunca bütün Fransa’yı arşınlıyor. Enteresan bir hayat öyküsü ve müthiş tespitler var bu kitapta.

Devamını görmek için bkz.

Ani Ceylan Öner, “Metafizik bir vatansız”, Sabit Fikir Dergisi, 12 Temmuz 2010

... Türk okuyucusu O’nu uzun zamandan beri tanıyor. Yazdıkları alabildiğine karamsar olmasına rağmen, üslubu oldukça iğneleyici ve neşeli bir yazar O. Her ne kadar yazdıklarını edebiyat dâhilinde değerlendirmeyip, bunun sadece ‘düşüncelerden yazarak kurtulma eylemi’ olduğunu iddia etse de, 21. yüzyılın en önemli yazarlarından biri O. Yayınlanan kitapları ile Türkiye’de de hatırı sayılır bir müdavim kuşağı oluşturan Cioran’ı geçtiğimiz yıllarda Metis Yayınları’ndan çıkan Ezeli Mağlup kitabı ile daha yakından tanıma şansına eriştik. Ezeli Mağlup, Cioran’la yapılmış söyleşileri bir araya getiriyor. Romanya’da Karpat Dağları’ndaki çocukluğuna, aile hayatına, etkilendiği ve beslendiği kaynaklara, Paris’e gidişine ve hayatının daha birçok dönüm noktasına tanıklık ediyoruz bu önemli eser aracılığıyla.

Uykusuzluk, ölüm ve intihar düşüncesi çerçevesinde şekillenen bir hata onunkisi. Gençlik yıllarında yaklaşık yedi yıl boyunca hiç uyumadığını söylüyor Cioran. Bu dönemde şimdilerde Dünya Edebiyatı’nda hatırı sayılır bir yeri olan eslerlerini tamamladığını görüyoruz. “Her yazarın yazdıklarında düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, gece düşünceleri mi olduğunu anlayabiliriz” diyor. Onun yazdıklarının hepsinin gece düşünceleri yani uykusuzluk ve ölüm düşüncesinin çevrelediği cümleler ve fragmanlar olduğunu söylemek mümkün. Dehşet ve vecd arasındaki etkin bir hüznü icra etme sanatı onunkisi. Yazdıkları baştan aşağı karamsar ve melankolik olan yazarın sanılanın aksine oldukça mutlu bir çocukluk geçirdiğini öğreniyoruz söyleşileri aracılığıyla. Bir nevi çağımız psikolojisinin genellemelerini de çürüten bu mutlu çocukluk içinde dahi ‘Can Sıkıntısı’nın hayatına hükmettiğini anlatıyor yazar. Henüz daha beş yaşındayken sıkıntı ile tanıştığını anlatıyor ve bu sıkıntı zamanla hayatına yayılan bir hal alıyor. Ancak Cioran’daki sıkıntı sanılanın aksine bir şeyden canı sıkılmak olarak değil, tüm hayata hükmeden bir varlık hali olarak karşımıza çıkıyor. “Sıkıntı anında tüm evren hiçliğin damgasını yiyor ve hiçbir şey bizi ilgilendirmiyor. Sıkıntı bir baş dönmesidir. Ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesi” sözleriyle bu ruh halini özetliyor yazar.

Hayata maruz kalmak ve onun getirdiklerini isyan etmeden yaşamak, kısacası tevekkül etmek gerektiğine inanan bir Cioran görüyoruz kendisiyle yapılan söyleşilerde. Kendini bu haliyle en çok Buda çehresinde bulduğunu söyleyen yazar, onun kadar sakin olmayı başaramadığını da ekliyor. Üzerindeki sıkıntıyı ve fevriliği yazarak aştığını düşünen bir yazar o. Bu yüzden de yazdıklarının edebiyat olarak değerlendirilemeyeceğini ekliyor her söyleşide. “Birinden nefret ettiğinizde bir kâğıda A kişisinden nefret ediyorum diye defalarca yazarsanız, bir süre sonra o kişiden o kadar da nefret etmediğinizi anlarsınız. Benim yazdıklarım da böyle. Nefretim soğumadan yazıp, içimdekileri kusuyorum. Bir nevi terapi olarak da düşünebiliriz bunu… Kitaplarımın hepsi yaşadığım yılgınlık karşısında bir zaferdir... Tüm yazdıklarımın kusuru olsa da, hiç biri edebiyat mamulü değildir.” Edebiyata karşı yâda edebiyata rağmen bir yazı sanatı geliştiren Cioran’ın yazdıklarını parçalara dayalı bir tedavi usulü olarak da değerlendirmek mümkün.

Tam ve sistematik düşünce yerine, henüz olgunlaşmamış ve parçalı bir düşünce yöntemini seçen Cioran’ı bu yönüyle modern edebiyatın en önemli yüzlerinden biri olarak görüyoruz. Bu parçalı düşünce sistemini kendisiyle yapılan her söyleşide öne çıkaran yazar, bir soru üzerine bu düşünce sisteminin avantajlı taraflarını ise şöyle anlatıyor:

“Parçalar halindeki bir düşünce, tecrübenizin tüm veçhelerini yansıtır; sistemli bir düşünce ise sadece veçheyi yansıtır, denetlenen veçheyi ve bundan dolayı yoksullaştırılan veçheyi.” Hayata bakışının tüm ayrıntılarını gözler önüne sermek için bu parçalı ve modern üslubu seçmiş olan yazar, bu düşünceyi en iyi ifade eden biçimin ise aforizmalar olduğunu söylüyor. Kitaplarında yer alan aforizmik düşünceler bir yana kendisiyle yapılan söyleşilerde de bu sistemden vazgeçmiyor Cioran ve her söyleşi aforizmik bir cümle etrafında şekilleniyor. “İlahiyatçılık taslayacak kadar mizah yoksunu değilim”, “Metafizik bir vatansızım ben”, “Tarihte bir tek gerileme devirleri çekicidir”, “Can sıkıntısı bir nevi şeytan dürtmesidir” ve “Manevi ilerleme için başarısızlık elzemdir” bu fragmanlardan sadece bir kaçı.

Yazmak için önce vatanını sonrasında ise ani bir kararla dilini değiştiren Cioran, ‘Dil varlığın evidir’ düşüncesini reddederek yâda onaylayarak bu seçimi gerçekleştiriyor. Eğitimi için Fransa’ya giden yazar burada kütüphanelere kapanıp tezler yazmak yerine, Fransa’yı bisikletle turlayacak kadar da amaçsız olduğunu da ekliyor. Bu döneme kadar Rumence yazan Cioran bir gün Mallarme’yi kendi diline çevirirken bunun ne kadar saçma bir eylem olduğuna karar veriyor ve hayatla olan savaşını dil düzleminde de sürdürmeyi seçiyor. Anadili Rumence ve seçtiği dil Fransızca olunca bu savaşın epey çetrefilli olduğunu söylemek mümkün. Yazarken iletmek istediği vahşiliği ve ayyaşlığı Fransızcada bulan Cioran, bu dili kendine bir deli gömleği yapıp, ardından dili ile varlığı arasında uzun süren bir mücadeleye girişiyor. “Rumence yazarken, sadece yazıyordum. Kelimeler benden bağımsız değillerdi. Fransızca yazmaya koyulduğumda bütün kelimeler bilincime kendilerini dayattılar. Ben gidip onları alıyorum.” Fransa’ya gittiğinde uygarlığın iki eylemi olan yemek yemeyi ve yazmayı öğrendiğini söyleyen bir Cioran buluyoruz bu söyleşilerde. Dilini değiştirerek geçmişini de tasfiye ettiğini ve bundan böyle köksüz bir şekilde yazdığını belirten yazar, metafizik bir vatansız olma durumunu dilsiz bir metafizikliğe de devşiriyor Fransızca aracılığıyla.

Düşüncelerinden yazarak kurtulan Cioran, bu yazma biçiminin en çok da ölüm düşüncesi üzerinde etkisini gösterdiğini söylüyor. Kendisine çocukluğundan itibaren musallat olan ölüm düşüncesinin üzerine gittikçe ve her defasında yazdıklarına ölümü konu edindikçe bu düşüncenin ona daha az musallat olmaya başladığını gözlemleyen yazar aynı şeyin intihar düşüncesinde de olduğunu vurguluyor söyleşilerinin hemen hepsinde. İntihar üzerine yazmak intiharı alt etmektir diyen yazar, intiharda varlık açısından güzel olan tarafın bunun bir karar olması olduğunu söylüyor. Dolayısıyla ölümlü varlıklar olarak bizlerin intihar etmeye değil, intihar edebileceğimi bilmeye ihtiyacımız olduğunu ekliyor. Bu durumu kendinden yola çıkarak “İntihar düşüncesi olmasa, çoktan kendimi öldürmüştüm” diyerek özetleyen Cioran, Ezeli Mağlup söyleşileri ile bu fikre oldukça felsefi bir temel oluşturuyor.

‘Kendime rağmen hidayete erecek halim yok’ diyecek kadar metafiziğin sınırlarında gezinen ama bir sistematik düşüncede yerleşemeyecek kadar da yersiz-yurtsuz bir filozof yazar olan Cioran, Ezeli Mağlup’ta yapılan söyleşilerle okuyucunun uzun zamandır kafasında olan bir soruya da yanıt veriyor aynı zamanda. ‘Hiçbir şeye bu kadar inanmıyorsanız, neden yazıyorsunuz?’ Sorusuna ‘Hayatı ezeli bir mağlubiyet olarak gördüğüm için!’ yanıtını veren Cioran, dil ve düşünce, din ve mistisizm, tarih ve İnsanlık konularında da hınzır tespitlerini Haldun Bayrı’nın temiz Türkçesi ile okuyucularına ulaştırıyor.

Ve yine Cioran’dan bir aforizma ile bitirirsek, “Eninde sonunda yazardan kala kala birkaç cümle kalıyor...”

Devamını görmek için bkz.

Erkan Canan, “Faşizmle gölgelenenler”, Radikal Kitap Eki, 8 Haziran 2007

Emil Michel Cioran'ın Doğmuş Olmanın Sakıncası, Çürümenin Kitabı, Ümitsizliğin Doruklarında, Gözyaşları ve Azizler ve Burukluk kitapları, sadece isimleriyle bile dikkat çekmeye değer. Bu nihilist filozofun kitaplarının içeriğiyse, başlıklarıyla uyumlu bir biçimde, sonu gelmez bir sıkıntının, dünyaya, yaşama, insana duyulan muazzam bir tiksintinin dokusunu taşır. Fakat kendisinin paha biçilmez üslubu, titiz kelime, düşünce seçimi ve özellikle lirik yazım tarzı, işlediği konular olabildiğine negatif olsa dahi, okuyucuyu hayran bırakacak güçte. Ve bu da kendisinin tarzının en bilinmeyen ve gizemli yönü olarak belirir. Cioran, her insanın varoluşsal anlamda düşebileceği tuzakları çok iyi bilen biri olarak, insanın bu zayıflığını sonuna kadar sömürmeye çalıştı. Çünkü felsefe çalışmalarına ve bu çalışmalarının yansıdığı kitaplarına bakıldığında, Cioran'ı dikkat çekici bir filozof kılan, felsefede sistem yaratmasından çok, yaratılan her sisteme, her ekol ve kuruma saldırması, daha sonra bu saldırganlığını tüm insanlığa ve insanın yarattığı tüm değerleri yıkmak için çabalamaya kadar vardırmasıydı.

Dikkat çeken aforizmalar

Ezeli Mağlup ise Cioran'la yapılmış yirmi söyleşiyi barındırıyor. Cioran'ın kitaplarındaki akıcılığı ve yoğunluğu aynen barındırıyor bu söyleşiler, filozofla ilgilenen ve ona dair daha çok bilgi sahibi olmak isteyen okurlar için önemli bir kaynak niteliğinde. Modern felsefe tarihinde, aforizmalarıyla dikkat çeken isimlerin başında, bilindiği gibi Nietzsche gelir. Fakat, yine bilindiği gibi, Nietzsche felsefesinin faşizme ilham kaynağı olması, kişiliğine ve çalışmalarına gölge düşürmüştür. Cioran'da bu durum daha da abartılıdır. Çünkü Cioran, 1933 yılında, henüz Romanya'da iken, Nazizmi alenen desteklemişti. Bu tarihte yayımlanan bir makalesinde Cioran, "Bugün, Hitler'den daha fazla hoşlandığım ve takdir ettiğim hiçbir politikacı yok" diye yazacaktı. Yine bu dönemde, Cioran'ın, Romanya'da faaliyet gösteren ve faşist, anti-semitik görüşleriyle sivrilen aşırı sağcı Demir Muhafızlar örgütüne üye olmasa dahi, sempati duyduğu bilinen bir gerçek.

1937 yılının eylülünde, Romanya'dan temelli ayrılan Cioran, Paris'te yaşamaya başlayacaktır. Ülkesini terk eden Cioran, ana dili Rumencede yazmaya da son vererek, sadece Fransızca yazacaktır. Cioran'ın Fransa dönemi, felsefesini de etkileyecek, eserlerinin lirik anlatımını da iyice belirginleştirecektir. Cioran için yazmak, özellikle vatanından, ailesinden ayrı kaldığı ve sadece burslarla geçinebildiği bu dönemde, başlıca teselli kaynağı olur. Kendisi, kitaptaki söyleşilerin birinde, bu durumu, "Eminim ki, eğer kağıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum" cümlesiyle ifade ediyor. Varoluş sıkıntısıyla malul Cioran, bu sıkıntıyı giderebilecek tek araç olarak yazıyı görmüştür. Sıklıkla ifade ettiği gibi, yazmak kendisi için bir tedavi aracı olmuş, yaşadığı sıkıntıları bu yolla dışsallaştırmasını sağlamıştır. Cioran'ın metinlerinin, tabiri caizse kustuğu nefretin tek açıklaması da budur.

Ezeli Mağlup'un daha birçok ayrıntı barındırdığını belirtmem gerekiyor. Saplantılı ve oyunbozan Cioran, iki büyük dünya savaşına tanıklık ettiğinden, felsefesi bu savaşlardan da beslendi. Kitapta bununla ilgili yorumlarının yanında, kendisi 1968 olaylarının başlıca aktörlerinden biri olmasa da, bu döneme dair anlattığı bir iki anekdot da bulunuyor. Ezeli Mağlup'un bir diğer özelliği de, Cioran'ın tanıdığı ve dost olduğu Henri Michaux, Eugene Ionescu, Mircea Eliade ve Samuel Beckett gibi önemli isme dair ayrıntılar barındırması. Ezeli Mağlup'un, bütün olarak düşünüldüğünde, Cioran konusunda mutlaka okunması gereken, önemli ve değerli bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Tüleylioğlu, “Vatansız ve kimliksiz kalmak istiyorum”, Milliyet Sanat, Nisan 2007

Doğmuş Olmanın Sakıncası, Burukluk, Tarih ve Ütopya, Çürümenin Kitabı adlı yapıtlarıyla ülkemizde tanınan ve çok sevilen Cioran, kendisiyle yapılmış söyleşileri bir araya getiren Ezeli Mağlup adlı kitapla yeniden aramızda.

Fransızca yazan Rumen deneme yazarı ve ahlakçısı Emil Michel Cioran 8 Nisan 1911'de Rasinari'de (Romanya) doğdu. On yedi yaşında Bükreş Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne girdi. Lisansını Bergson üzerine hazırladığı bir tezle aldı. 1937'de Bükreş Fransız Enstitüsü'nden bir burs alarak Paris'e gitti ve oraya yerleşti. 1995 yılında Alzheimer hastalığından öldü.

Yazılarında edebiyata, yaşama, Tanrı’ya saldıran Cioran, yaşamı boyunca her istediğini söylemekten çekinmedi. O, göz açmak için yazan bir marjinaldi; “Eğer yazmamış olsaydım, katil olabilirdim.” diyordu. Yaşamın olumsuz tarafını en baştan beri sezinledi ve hissetti; her şeyin boş olduğunu söyledi. Can sıkıntısının ıstırabını tepeden tırnağa çekti. Cioran, şamar atar gibi yazdı. Hiddet ve tutkuyla, hayata küfretmek için, kendine küfretmek için yazdı. Hiçbir zaman okuru düşünmedi. İçsel olarak paramparça bir halde ve hayat görüşüne zıt olan büyük bir gerginlik içinde yaşamak zorunda kaldı. Çünkü kendi dışında bir çıkış yoktu. Hayat hakkında karanlık bir anlayışı olmasına rağmen, varoluş için büyük bir tutku besledi. Anlama inanmadı, şaşırtıcıydı. Yazılarını derinlemesine karamsar, ama aynı zamanda neşeli ve iğneleyici bir mizahla kaleme aldı. Görüşleri korkutucu olduğu kadar güç vericiydi. Aklın sınırlarına kadar gitti. Yazmak, onun için içsel bir kurtuluştu. Sonunda, “Bir köle gibi değil, özgür bir insan gibi yaşadım.” diyen Cioran şunları da ekleyecekti: “Benim kitap yazarkenki fikrim, birinin gözünü açmaktır, onu sopalamaktır. Bir kitap, her şeyi altüst etmelidir, her şeyi sorgulama konusu etmelidir. Okuru okumadan evvelki halinde bırakan bir kitap, başarısız bir kitaptır.”

Cioran, bu kitapta sırlarını açıyor. Romanya’da, Karpat Dağları’ndaki çocukluğunu, aile hayatını, etkilendiği ve beslendiği kaynakları ve Paris’e gidişinin hikâyesini anlatıyor; Fransızca yazma, dil ve düşünce, din ve mistisizm, insanlık tarihi gibi konularla ilgili birbirinden ilginç görüşleriyle büyülüyor: “İnsanlık kötü bir yola girdi… Sonunda tek ve eşsiz bir metropol olacağız, küresel bir mezarlık. İnsan kendini çevreleyen her şeyi kirletiyor ve yozlaştırıyor; önümüzdeki elli yıl içinde kendisi de büyük bir yıkıma uğrayacak… Burada söylemek istediğim, insanın baştan beri lanetlenmiş olduğudur. Varlığında kırılmış bir şey vardır. İnsan tabiatı başlangıçtan beri gizli bir zaaf barındırıyordu. Bunun için insan özgürlüğün sadece yanılsamasına ulaşabilir, kendisine değil. Ama özgürlük yanılsaması da bir şeydir… İnsan, zamanında durmasını engelleyen bir içgüdü yüzünden yok olacaktır. İmkânsız diye bir şey olmadığına kanaat getirmiştir. İnsanın ilerlemesinin sınırsız olduğu fikri 18. ve 19. yüzyıllarda doğdu. Halbuki sınırlar var. Bütün nesiller sonunda bunu kabulleniyor, ama daima iş işten geçtikten sonra.”

Cioran, sonsuz ilerleme fikrinin kötülüğünden uzun uzun söz ediyor, intihar üzerine sorulan soruları şöyle yanıtlıyor: “Ancak artık gülemediğin zaman kendini öldürmelisin. Fakat gülebildiğin müddetçe, daha bekleyebilirsin. Gülmek bir zaferdir; yaşam ve ölüm karşısında tek hakiki zaferdir.” Cioran, yaşamına sıkıntı tecrübesinin hükmettiğini söylüyor; yazılarında sık sık söz ettiği sıkıntı konusuna ilişkin görüşlerini ise şöyle açıklıyor: “Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da bir şey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir; bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur dünyada.”

Ezeli Mağlup, bir düşünürün, yaşamı ezeli bir mağlubiyet gibi gören, her şeye karşı olan bir yazarın dünyasına davet ediyor bizi.

Devamını görmek için bkz.

A. Esra Yalazan , “Edebi mağluplar”, Milliyet İK, 8 Mart 2007


(…)

Cioran, okuyan kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir denemeci ve düşünür. Onu karamsar, kaderci ve gerici bulan yazarlar ve eleştirmenler bile bu kitapta aslında onun sahip olduğu yaşam sevincinden nasıl etkilendiklerini anlatmış. O net bir adam ve sadece insanlığa ve varoluşa olan keskin yaklaşımı değil, yazmaya karşı yazarak duran tavrındaki sert dürüstlüğü de beni etkiliyor.

“İntihar fikri olmasa kendimi çoktan öldürmüş olurdum” diyen Cioran’a, El Pais gazetesinde yapılan söyleşide kitaplarının neden tehlikeli olduğu sorulmuş. Cevabı her zamanki keskin ve net üslubuyla vermiş: “Bana birçok defa, kitaplarımda yazdıklarımın söylenecek şeyler olmadığını söylediler. Çürümenin Kitabı çıktığında Le Monde gazetesinin eleştirmeni bana bir sitem mektubu gönderdi; 'Siz farkında değilsiniz ama bu kitap gençlerin eline de geçebilir' diye. Saçmalık bu. Kitaplar ne işe yarayacak? Öğrenmeye mi? Bunun hiçbir ilginçliği yok, çünkü bunun için okula gitmek kâfi. Yok, gazete okur gibi okunan kitapları sevmiyorum. Bir kitap her şeyi altüst etmelidir, her şeyi sorgulama konusu etmelidir. Kısa bir süre önce bir hanım benim hakkımda şöyle yazıyordu: 'Cioran herkesin içinden geçen şeyleri yazıyor'. Okunsun diye ‘bir kitap yapmak' için yazmıyorum. Hayır, bir yükten kurtulmak için yazıyorum. Ama daha sonra, kitaplarımın işlevi üzerine düşünürken, bir yara gibi olmaları gerektiğini söylüyorum kendime. Okuru okumadan evvelki halinde bırakan kitap, başarısız bir kitaptır”.

Devamını görmek için bkz.

M. İlhan Atılgan, “Bir ezelî mağlup için mini portre”, Kitap Zamanı, 2 Nisan 2007

Kimi yazarları sevmek için, edebiyatın insana asil bir huzursuzluk verdiğini peşinen kabullenmek gerekir. ‘Mağluplar, tutunamayanlar, ötekiler’; ne derseniz deyin, bu soy yazarların bir listesi yapılsa üst sıralara yazılacak isimlerden biri Emil Michel Cioran’dır. Bu tuhaf adamı ve acıtan yazılarını geç tanıyanlardanım.

İyi yazının yeraltından ilerlediğini Kafka’dan bu yana biliyoruz, yine de böyle bir mazeretin ardına sığınıyor değilim. Son on yıldır Kenan Sarıalioğlu’nun, Sadık Erol Er’in çabaları ve Haldun Bayrı’nın leziz çevirileriyle Türkçede azımsanmayacak, tutkulu bir okur kalabalığı edinmişti Cioran. Benim onunla ertelenmiş tanışmamsa, başka bazı okurlar gibi, yakın zamanda oldu, Metis Yayınları’ndan çıkan Ezeli Mağlup adlı söyleşiler kitabıyla. Yazarın iç dünyasını ele verenin metinlerinden çok doğaçlama konuşmaları olduğunu da unutmadan, Ezeli Mağlup’un Cioran okumalarına benzersiz bir başlangıç olacağının garantisini verebilirim.

Bir Rumen düşünürü ve ahlâkçısı olan E.M. Cioran’ı çağdaşlarından ayıran şeyi, Balkanlara has can sıkıntısıyla Batı düşünce geleneğini çok iyi bilmenin ve Doğu mistisizmine hayranlığın kesişimi diye tanımlayabiliriz. 1911 doğumlu düşünürün yaz(g)ısı, 26 yaşındayken felsefe tezi yazmak için gittiği Paris’te biçimleniyor. Paris öncesi, Rumence yazdığı Ümitsizliğin Doruklarında nın aslında bütün düşüncesinin tohumlarını taşıdığı söylenir. Bu dönemde, üzerine lisans tezi yazdığı Bergsonculuğu hayatın trajik boyutundan uzak kalmakla suçlar (ilk Cioranvâri kıpırdanmalar!) ve asıl kırılma Paris’te artık Fransızca yazmasıyla başlar. Çift dilli olmanın hem ikilemini hem nimetlerini tadar Cioran. Paris’e gidiş sebebi olan tezi asla yazmaz. Bilginin okuyarak değil acı çekerek kazanılacağını öne süren düşünürün, akademik felsefeyi ve sistemli düşünceyi sabote eden tavrını anlamak zor değil. Cioran, üslubuyla, bence önümüzdeki yüzyılda felsefe yapmanın tek yolu olan ‘parçalı yazı’nın da en önemli yol açıcılarından sayılmalı.

Tüm hayatını bir otel odasında, uykusuz ve mesleksiz geçiren (Ölüm fikrine saplanan kişi, hangi meslekle uğraşabilir ki?) Cioran’ın düşünce güzergâhı, çağdaşı Doğulularla benzeşiyor: O da Batı’ya gittikçe kendi Doğu’sunu bulmuş. Bir Macar köylüsünün ulaştığı bilgeliğe bütün felsefe tarihini okuyarak ulaşamayacağını; ama hayatını başka yerde mahvetmektense Paris’te mahvetmeyi yeğlediğini söylüyordu. 1995’teki ölümüne kadar hayatı böyle akıp gitti; ‘ertelenmiş intiharlarım’ dediği kitaplar, uykusuz geceler ve aylaklıkla! İlgisi, Hint düşüncesi üzerinde de yıllarca konaklayan Cioran’ı, sadece bu yönüyle değil, gür tonuyla da Cemil Meriç’e benzetiyorum. Tarih boyu insanoğlunun uğradığı her türlü inanışa merak saran Cioran’ın İslam’ı gözden kaçırmasını ise talihsizlik diye nitelemek bile hafif kalır, kanımca.

Ezeli Mağlup’taki söyleşilerden arta kalan, sanki Cioran’ın çok çok sevdiği Dostoyevski’nin bir kahramanının portresi: Çelişkili, uykusuz, başarısızlığın büyüsüne kapılmış, arızalı tiplere düşkün. “Tüm kayıplar birer kazanımdır,” diyen, mıknatıs etkisine sahip bu kavruk yazının, şimdi yaşadığımız çağda değilse de, yaşadığımız toplumda bütünüyle anlaşılması zor görünüyor. Okuru sopalayan, zehirli bal tadını sürekli zihninin bir köşesine iliştiren, her sayfada altüst eden bu tuhaf, şedit adamı okumakta yarar var –yüzdeye vurulsa, kaçta kaç böyle yazar?

Duyarlı okur için hatırlatma: Cioran’ın üstüne Kulluk Kitabı’nı veya 17. Söz’ü okumalısınız. Zihni ayıltır, zehri alır.

Devamını görmek için bkz.

Haldun Bayrı, "Çevirmen sözlüksüz kalınca: Bir 'Unsurlara Dönüş'hikâyesi, Duvar Dergisi, Temmuz-Ağustos 2014

Cioran’ın adını ilk kez 1980 sonbaharında, Galatasaray Lisesi’ndeki felsefe hocam Olivier Abel’den duymuştum. Bana ve benim gibi 12 Eylül şokunu yaşayan Stalinci arkadaşlarıma hararetle Tarih ve Ütopya’daki “Rusya ve Özgürlük Virüsü” yazısını okumamızı tavsiye ettiğini hatırlıyorum. O zamanki fransızcamla okumuş, pek bir şey anlamamış, o günlerin işkence ve cenaze ortamında onun o herşeyi tiye alan tavrına da sinir olmuştum. Kapağı Batı’ya atan, üstelik bir de küstahlaşan her Doğu Bloku vatandaşı gibi, onu da horgörmüştüm.

Yıllar geçti, Çürümenin Kitabı başucu kitaplarımdan biri haline geldi; Cioran’ın diğer kitaplarının da çoğunu okumuştum artık.

1989’da askerliğimi bitirdikten sonra, şöyle bir hava değişimi için arkadaşım Panayotis Kanellakis’in Eğriboz adası Drogari mevkiindeki evine gittim ve orada üç-dört ay kaldım. En yakın köye altı kilometre uzaklıkta, eğimli bir arazide denize bir kilometre yukarıdan bakan, kıyıya indiğinizde dalgaların dövdüğü kayalar ve bir deniz mağarası olan sihirli bir yerdi. Arada Atina’dan gelen arkadaşlar da yoksa, bu ıssız mekânda (iki oda ve büyük bir incir ağacı altında denize nazır kocaman bir ağaç masa) yalnız yaşıyordum. Onların getirdiği köy ekmeği on-on beş gün dayanıyordu; balık tutuyor (kıyıdan ispari, kupez; kayalıktan pavurya), gördüğüm tek insan olan yarı-deli Çoban Kostas’ın getirdiği peynir, ot ve sebzelerle kendime mükellef sofralar kuruyordum.

Çürümenin Kitabı’ndaki “Unsurlara Dönüş” yazısı, bir de “Cesaret ve Korkunun Zararları” yazısı, dönüp dönüp okuduğum, evde fransızcadan fransızcaya bir sözlük (Petit Larousse) dışında hiçbir kaynak olmadığı için de çevirmeye bir türlü yeltenemediğim yoldaşlarımdı. Bir fikir vermek için “Unsurlara Dönüş”ün ilk birkaç cümlesi:

“Sokrates-öncesi düşünürlerden beri felsefe hiçbir ilerleme katetmeseydi, şikâyet edilecek bir durum olmazdı bu. Derme çatma kavramlar yığınından bezmiş olan bizler, hayatımızın hâlâ o düşünürlerin dünyayı üzerine kurdukları unsurlar içinde çalkalandığının; bizi koşullandıran şeylerin toprak, su, ateş ve hava olduğunun; geçtiğimiz badirelerin çerçevesini ve ıstıraplarımızın ilkesini bu başlangıç fiziğinin ortaya koyduğunun farkına varırız sonunda. Bu birkaç temel veriyi karmaşıklaştırmış olduğumuzdan –teorilerin dekor ve yapılarıyla büyülenmiş bir halde– Kader anlayışını kaybetmişizdir; oysa Kader değişmemiş, dünyanın ilk günlerindekiyle aynı kalmıştır. Özüne indirgenen varoluşumuz, her zamanki unsurlara karşı bir çarpışma olmaya devam etmektedir; bilgimizin hiçbir şekilde yumuşatamadığı bir çarpışma... ” (s.52).

Ben de o unsurlar içindeydim. Şu metinle çarpışmamı yumuşatacak bir sözlük de yoktu. Ama adam da zaten hiçbir şeyi yumuşatmak istemiyordu. Bilmediğim kelimelerin fransızca açıklamalarına ya da eşanlamlılarına bakarak türkçelerini tahmin etme oyunu oynamaya başladım. Kısa da olduğu için, bir süre sonra elimde artık türkçe bir metin vardı. Üstelik tekrar tekrar okuduğumdan (vakit o kadar boldu ki), –o sıra çok hoşuma giden bir benzetmeye başvurursam– her yeni okuma, biteviye gelişleriyle kıyıdaki çakıltaşlarını düzeltip kayganlaştıran dalgalardan biri gibiydi.

O birkaç ayda, demin zikrettiğim iki metni ve üç-dört başka metni bu şekilde çevirdim. Atina’dan gelen bir kız arkadaşımın bıraktığı kocaman (devasa) bir muhasebe defterini de kendi sözlüğüm haline getirmiştim (anlamışsınızdır, tutarlı bir çeviri olsun istiyordum!).

Sonra İstanbul’a döndüm ve asıl ilginç çarpışmayı o zaman yaşadım: Elimdeki metnin, yokluğunu çektiğim sözlüğün icazetiyle çevirmiş olsam hiçbir zaman bu hali alamayacağı dank etti kafama. Bugüne kadar sözlüklere tuhaf bir güven duymuştum demek ki. Sözlüklerin prangalarından kurtulmadan yeni bir şey üretmek bu kadar mı zordu? Ne demiş bir bakayım diye baktığımda bile, sanki muhayyilem bir cendereye giriyordu. Bunu anlamam için böyle bir mahrumiyet gerekiyormuş demek ki. Ama o zamandan beri, bir metni çevirmeye çalıştığımda, önce bendeki ilk çağrışımlarıyla türkçesini doğru bir sözdizimi (sentaks) içinde yazmaya çalışıyorum (yalan-yanlış). Hatta diyebilirim ki, anlamını bilmediğimiz sözcüklerle dolu bir cümlenin sadece sözdizimini tasarlamak (çünkü o başka bir mantığın ürünü), sonraki işleri tuhaf bir şekilde kolaylaştırıyor. Sonra sözlüğe (daha doğrusu, sözlüklere) bakıyorum (bildiklerime bile... abartılı bir güvenin bu işte yeri olmamalı... kaldı ki hafızasını kaybetmenin ne olduğunu bilen biriyim... unuttuğumuz bir şey her zaman olabilir... kuru güvene yer yok). Redaktörlük yaptığım zaman da farkettiğim bir şeydi bu: Sözdizimi düzgün çatılmış bir cümlede iş sadece kelimelerin türkçedeki karşılıklarını ya da en yakın anlamlarını yerleştirmeye kalıyordu. Pek eğlenme fırsatı bulamayan redaktör için bu eğlenceli bile olabiliyordu.

12 Eylül’den sonra ikinci kaza: 1991 yılının Aralık ayında bir trafik kazası geçirdim ve kısa bir süreliğine (1 ay, ama ne olduğunu anlamak için kâfi) hafıza kaybına uğradım. Metis Yayınları’ndaki işimi hakkıyla yerine getirememeye başlamıştım. Behramkale’de bir evi olan arkadaşım Sedat Abayoğlu’nun önerisi üzerine, kışı geçirmek ve kafamı toparlamak için köye gittim. Oradaki gezintilerim, soğukla didişmelerim vs. arasında Cioran’ın Burukluk adlı kitabını çevirmeye başladım. Tuhaf şey, o muhasebe defterindeki karşılıklar çok işime yarıyordu. Onları bilgisayara geçirmeye başladım (her çevirmenin gönlünde kendi sözlüğünü yazmak yatmaz mı?). Cioran’ın Burukluk adıyla yayımlanan Syllogismes de l’amertume (kelimesi kelimesine “Burukluk Kıyasları”) çevirisinde sözlüğüm iki bin kelimeyi geçmişti. Bu arada hâlâ Çürümenin Kitabı’nın çevirisi devam ediyordu. Fakat nedense bittikten sonra bile bu kitapla bir türlü helalleşemiyordum, yani dalgaların biteviye gelişi sürüyordu. Bu kitabı yayınevine vermeden, kendim de anlamadığım bir nedenle Tarih ve Ütopya’ya giriştim ve sular seller gibi çevirerek bitirdim. Burukluk Eylül 1993’te çıkmıştı, Tarih ve Ütopya Haziran 1999’da basıldı, Çürümenin Kitabı da Ocak 2000’de çıktı.

Acentelere dönüşen çevirmenlerden hazzetmediğim için Cioran’la vedalaşmak gerektiğini düşünüyordum ki, Fransızca’da Entretiens başlığıyla yayımlanan söyleşilerini okudum. Zaten konuşma diline bir düşkünlüğüm vardır, diyalog çevirmekten ve tekrar tekrar bu konuşmaları yazmaktan zevk alırım (bkz. bu işi abarttığım Leo Malet çevirilerim). Bir de konuşan Cioran olunca (hoşsohbetliğine ve mizahına meftunum) dayanamadım, son olarak da onu çevirdim. Ezeli Mağlup başlığıyla 2007’de yayımlandı.

Cioran’ın bu söyleşi kitabındaki son sözleriyle bitireyim: “(...) Ama yine de sizi bir şey yapmaya iten o esrarengiz canlılık vardır. Belki de aslında hayat budur: Büyük laflar etmek istemiyorum ama, inanmadan benimsediğimiz şeyler yaparız — evet, hemen hemen bu...”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.