Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-606-0
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Feride Çiçekoğlu diğer kitapları
Şehrin İtirazı, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Vesikalı Şehir
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2007
2. Basım: Mart 2014

Birçok filmde şehir düşlerin, hayallerin, arzuların mekânı olarak resmedilir – şehir fırsatlarla doludur, ulaşılmak istenendir, ama aynı zamanda hayal kırıklıklarının, reddedilmenin, aldatılmanın, kaypaklığın, güvenilmez, tehditkâr ilişkilerin de mekânıdır. Vesikalı Şehir, sinema ile şehir arasındaki bu ikircikli ilişki hakkında: Sinemada şehir nasıl temsil ediliyor? İstanbul, "taşı toprağı altın" iken, nasıl oluyor da "orospu İstanbul" haline geliyor? Sinemadaki şehir imgeleri, şehrin kolektif bilinçaltı hakkında bize ne söyleyebilir?

Feride Çiçekoğlu, kült bir İstanbul filmi olan Vesikalı Yarim'in verdiği esinle yazdığı kitabında, şehrin suretleri ile, "kadın"ın ikiye bölünmüş kimliği arasındaki çakışmanın filmden filme nasıl sıklıkla tekrarlandığına dikkat çekiyor. Kadının ev içinde anne, eş ve şefkat hatırlatan kimliği ile sokaklarda dolaşan kadının fahişeliği, baştan çıkarıcılığı, hazzı hatırlatan kimliği arasındaki bölünme, İstanbul'un sinemadaki imgesini ele veriyor. Üstelik bu İstanbul'a özgü değil. Dünya sinemasının birçok klasiğinde, erkeğin gözünde ikiye bölünüp fetiş haline gelmiş kadın cinselliğinin şehre yansıtıldığını görebiliyoruz.

Vesikalı Şehir, bir kadının yaşadığı şehrin sokaklarında göğsünü gere gere, güven içinde yürüyebilmesiyle ilgili. Erkeğin şehre de yansıttığı çarpık kadınlık algısından nasıl kurtulabileceğimizle ilgili. Ya da şöyle sorabiliriz: Erkek, kendi korkularıyla hesaplaşmadıkça, herhangi bir şehrin, muhafazakârlığın boğucu cenderesinden kurtulabilmesi mümkün mü?

OKUMA PARÇASI

Dolmuşta, s. 11-15.

Mart sonları, soğuk bir gece. Gece yarısı. Taksim, AKM'nin önünde dolmuş durağı. Bostancı Sahil hangisi? Geç abla, geç arkaya. Geçeyim, ama durakta bekleyen? Siz Ziverbey mi? Hayır efendim, Sahil. Buyrun o zaman. Ben bekliycim efendim. Yün şapkası ile atkısı takım, gözlüklü bir kadın. Ben de gözlüklüyüm, ama o sarhoş değil. Ben de değilim. İyi ki rakıdan önce Sedergine içtim. Bir tane de eve gidince içerim, sabaha bir şeyim kalmaz. Kadın çantasını omzuna çapraz asmış, bir eliyle sapına, öbür eliyle çantasına yapışmış. Sınır bekçisi. Kimse giremez, kimse çıkamaz. Zaten girmiyor dolmuşa. Ben, evet ben giriyorum. Ben sınır sevmem, eşik severim. Hayatımız eşik. Biniyorum. Son yolcu benim. Arka sırada, sağ cama ve birbirlerine yapışık oturan iki genç kadın. Minibüsün soluna yanaşsanız ya! diyorum bakışlarımla. Bir de değil, iki kişiler. İkisinin dizlerinin üzerinden tırmanıp aradaki boşluğa geçmem ayıkken bile zor. Hele şimdi, diyorum, yine bakışlarımla. "Biz erken ineceğiz de," diyor içeri tarafta oturan. Bakışlarıyla değil, yüksek sesle. Kot pantolonlu bacaklarını iyice sağa öbürününkilere yapıştırıp bana yol verirken yukarı doğru bakıp dudak kenarlarını büzerek biraz hınzır, biraz mahçup gülümsüyor. Birine benziyor. Gülüşü tıpkı biri, ama kim? Ben de gülümsüyorum. Ağzımı sıkıca kapatarak. Nane şekeriyle kimi kandıracağım? Soluğumu burnumdan veriyorum. Sol cama yapışık oturan bir başka kadın var. Ne yaşı, ne yüzü belli. Karanlık camdan dışarı bakıyor. Araya sıkışıp oturuyorum. Şoför değnekçiye lirayı veriyor. Aralarında anlamadığım bir muhabbet. Gerçi fazla laf edilmiyor, ama kaş-gözle işaret durumu. Orta sıradaki üç yolcu ile en öndeki de muhabbete dahilmiş de bir tek ben dışındaymışım gibi. Ben değil, biz. Biz arka sıradakiler. Muhtelif yaşlarda dört kadın. Birinin yaşı belli değil. Solumdaki. Şimdi solumda. Binerken sağımdaydı.

Sağımı solumu biliyorum. Sarhoş değilim. Öndekilerin hepsi erkek. Önde dört erkek. Arkada dört kadın. Muhabbet buna dair mi? Şoför gazlıyor. Duraktaki gözlüklü kadın arkadan yanaşan boş dolmuşa yöneliyor. Bize tuhaf bir bakış atıyor.

O da dahil, benden önceki mevzuya, her ne idiyse ona. Aman neyse ne. Hiç kafa yoracak halim yok. Uykuyla uyanıklık, sarhoşluk ile ayıklık arası o eşikteyim. Çok tuhaf, çok tanıdık bir yerdeyim. Bir garip seherdeyim. Çok Tuhaf Çok Tanıdık. Bu kitabın adıydı. Tabii hatırlıyorum. Daha yeni okudum uçakta, bir solukta. Kitabın adını hatırlıyorum. Demek ki sarhoş değilim. Vesikalı Yarim üzerine. Vesikalı Yarim film. Yönetmeni Lütfi Akad. 1968. İşte hepsini hatırlıyorum. Ne çok şey hatırladım, daha ancak Atatürk Kütüphanesi'nin önünden geçiyoruz. Şunu geçirebilir misiniz lütfen? Bende bütün 20 varmış, özür dilerim. Ağzımdan rakı kokusu yayılmasın diye elimi hafifçe siper ediyorum. Z'ler ve ş'ler yankılanmasın diye dikkat ederek konuşuyorum. Parasını vermeyen bir tek ben kalmışım. Sıra bana gelene kadar bütün bozuklar bitmiş. Daha önce verseymişim belki benimki de bozulurmuş ama şimdi artık insafmış. Herkes 20 verirse olur muymuş?

Eh, şoför de haklı elbette. Köprüde bozduramaz mısınız? Hayır efendim, Köprü'de bu saatte gişelerde nasıl bir kuyruk olduğunu biliyor muymuşum? OGS'yi boşuna mı taktırmış? Bozuk para gişesinde bekleyecek hali yokmuş. Ben susuyorum. Bir baksana sende bozuk var mı? Hayır, bunu ben söylemiyorum. Yanımdaki, sol değil, sağ yanımdaki cam kenarındaki arkadaşına söylüyor. Binerken sol taraftaydılar, şimdi sağımdalar. Ay ben de ne biçim uzattım, bu sağ-sol mevzuunu. İçim sıkıldı. Şuna kamera sağ, kamera sol desem, 180 derece kuralı desem, sinema gibi düşündüğümü söylesem daha kolaymış. Açı-karşı açı, şimdi yakın plana geçiyoruz: Sağımdakilerin ikisi de çantalarını açmışlar, benim bütün 20'yi bozacak bozukluk arıyorlar. Onların minicik, şık bozuk para çantalarına zorlukla soktukları yüzüklü, manikürlü parmaklarına bakıyorum. Minnet doluyum. Çantaları, dizleri. Dizleri de köşeli, parmakları gibi. Parmakları iri iri. Büyükanne senin ellerin neden kocaman? Anlat İstanbul filminin kırmızı şapkalı kızı havaalanındaki korkutucu adama soruyordu böyle. Adam, modern kurt. Aaa, yanımdaki kızı kime benzettiğimi birden hatırlıyorum. Anlat İstanbul'un ayakkabı numarası bazı kalıpta 40, bazı kalıpta 41 olan Sindrella'sı. Gece 12'ye çeyrek kala, Haydarpaşa Garı'nda. Fahişelik yaptığı bu şehirden çekip gidecek sevgilisiyle, ama pezevengi bırakmıyor gitsin. Sonra klarnetçi, hepsini tutsak eden şehrin kendisiymiş gibi, her şey sanki şehrin suçuymuş gibi bağırıyor avaz avaz: "Orospu İstanbul!" Orospu, fahişe, Cehennemlik Kadınlar: Baudelaire'in Kötülük Çiçekleri. Simmel'in, Benjamin'in orospuları. Benim sağ yanımdakiler. Bedenleri erkek ama ruhları kadın. Anlat İstanbul'un Sindrellaları.

Ah canım, bunlar bu saatte işe gidiyorlar! Amma da çekilmez şimdi, bu soğukta, sokaklarda, karşına kim çıkacak belli değil. "Çok teşekkür ederim." Benim 20'yi bozup verdiler. Kitaplar ve fahişeler – birinin sayfalarındaki dipnotlar neyse, ötekinin çoraplarındaki banknotlar da odur. Kimin lafı? Benjamin.

Ya Moskova Günlüğü, ya Tek Yön. Dipnotlu kitapları sevmiyorum. Ne okumasını, ne yazmasını. Ama artık fahişelerin çorapları yok, kot pantolonları var. Dizleri de yuvarlak değil. Köşeli, kemikli ve iri. İri dizleri, iri parmakları ve iri gözleri? Gözleri iri mi bilmiyorum. Sabiha'nın gözleri iri. Ama Sabiha filmde. Vesikalı Yarim. Bir de kitapta, Çok Tuhaf Çok Tanıdık. Bak hatırlıyorum. Bir kitap daha, Kara Kitap. Sabiha ile Halil Kara Kitap'ta geziniyorlar. Ama onu

şimdilik karıştırmayalım. Bozulmuş 20'den üç buçuk ayırıp şoföre yolluyoruz. Onlar benim 20'yi sonra aralarında paylaşacaklar belli ki. Pek de önemsemiyorlar. Seslerini fazlaca alçaltmaya da gerek duymadan işten güçten söz ediyorlar. Arabalar, markalar, dikkatsizlik edip dayak yiyen bir arkadaşları, ikili tekli tarifeler. Havadan sudan. Bu saatlerde Kalamış'tan, yarım kalmış alışveriş merkezi inşaatının önünden dolmuşla geçerken uzak ve korkutucu başka bir dünyaya aitmiş gibi görünen hayatları ne kadar aşina ve

yakın görünüyor şimdi. Hemen yanımda, abartısız sıradan. Demek Kalamış-Fenerbahçe kavşağında inecekler. Onlar orada cadde kenarında müşteri bekleyecekler. Ben oradan eve yürüyeceğim. Böyle dip dibe oturuşumuzu acaba hayal mi ettim diye düşüneceğim. Artık köprüden geçiyoruz. Boğaz Köprüsü. Köprüde rakı içerdik eskiden. Bu değil elbet, eski Galata Köprüsü. Yanmadan iki gün önce köprünün altında Ayşe ile karşılıklı. Bir öğle vaktiydi, işi asıp da gittiydik. Yukarıdan sallanan oltalar. Ya biri atlarsa? Ah Güzel İstanbul. Müjde Ar. Köprüden atlar, ölür. Vesikalı Yarim'in Sabiha'sı ölmez. Ölmez, şehrin üstüne üstüne yürür. Halil, Sabiha'nın sevgilisi, korkar, geri kaçar. Şehrin eşiğinden geriye, manav dükkânına döner. Anasının elini öper. Karısı ona yer yatağı serer. Halil şehre uzaktan bakar. Meğer Ahmet Hamdi Tanpınar da Halil'in evinin oralarda Kocamustafapaşa'da gezermiş, şehre hüzünlenirken, 1940'lar, 50'ler olmalı ama mevzuyu dağıtmayalım şimdi. Ahmet Hamdi'nin Vesikalı Yarim'de ne işi var? Olmaz olur mu? O dememiş mi Nurullah Ataç'a, benle tanıştırdığınız hanımlar fevkalade ama fazla hanımefendiler; ben kadının orospu hallisini severim, diye. Kadının orospu hallisi diye femme fatale hayal ediyor olmalı. Zaten dönem de uygun, 40'lar ve 50'ler. Sonra 60'lar gelir. Sabiha şehrin üstüne yürür. Bütün şehir vesikalı olur. Şehir dediğin, büyük şehirse hele, zaten vesikalıdır. Kadınlar evde kocalarını beklemezler, geç gelen kocalara yer yatağı sermezler. Sokaklarda gezerler. Gece yarısı tek başlarına dolmuşa binerler. Kimi karanlık camdan dışarı bakar, kiminin dizleri köşeli, kiminin nefesi nane şekeri kokar.

Kahpe Bizans, kaltak şehir, orospu İstanbul:

Vesikalı Şehrimiz.

Devamını görmek için bkz.

Başlarken, s. 17-21

Vesikalı Yarim bu kitabın hem isim annesi, hem çıkış noktası. Lütfi Akad'ın 1968 tarihli filmi Vesikalı Yarim film haliyle değil de, kolektif çalışma ürünü bir film okuma denemesi olan Çok Tuhaf Çok Tanıdık adlı kitapta anlatılan haliyle aklımı çeldi. Öyle bir kitap yazayım istedim. İyi bir roman insanda roman yazma isteği uyandırırmış. Benimki de o hesap. Kitabı bir uçak yolculuğunda okuyup bitirdiğim 2005 ilkbaharı boyunca Vesikalı Yarim üzerine yazılanları düşündükçe, öteden beri hep ilgimi çekmiş, hatta hangi alanda çalışıyor olursam olayım hep ilgimin merkezinde yer almış konulara, şehre, İstanbul'a, sinemaya ve kadın olmaya dair ilişkilere, artık bu "çok tuhaf çok tanıdık" pencereden bakıyor olduğumu ve sorularımı o çerçevede sormaya başladığımı fark ettim. Konuyu zihnimde evirip çevirmekteyken yaptığım uyur-uyanık, sarhoş-ayık, kıtalararası bir minibüs yolculuğu da tam bir "eşik deneyimi" oldu ve kendi gayri ciddi tınısından beklenmeyecek biçimde işi ciddiye bindiriverdi.

İtiraf edeyim ki bu kitabı bir dolmuş yolcusu kimliğiyle, dipnotsuz bir izlenimler manzumesi olarak bitirebilmeyi isterdim. Minibüste bilincimin sahiline bölük pörçük vuran, bir görünüp bir yiten, kiminin izi kalıp kimi silinen çağrışımların, bu kitapta ağır başlı bir üslupla sunulmaya çalışılacak sonraki bölümlerin tümünden daha fazla hayatla dolu olduğunu sanıyorum. Derdimi, yolları bir minibüste kesişen insanların hikâyeleriyle anlatmak veya bir film senaryosu gibi kurgulamak aklımdan geçmedi değil. Ama adım adım işin içine girdikçe, yaşadığım sürecin kendisini de sorgulayan, sezgilerden yola çıksa da duygulardan arındırılmış izlenimi veren, yer yer dipnotlarla desteklenmiş bir anlatıyı denemek istedim. Ne kadar başarabildiğimi bu kitabın sonunda hep birlikte göreceğiz. Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Yazarken çok şey öğrendim. Mesela, neden Vesikalı Şehrimiz değil de Vesikalı Şehir demeliyim? Ama onun hikâyesini bitirirken anlatacağım.

Başlangıçta her şey uykudan yeni uyanıldığında hatırlanmaya çalışıldıkça toz gibi dağılıp giden bir rüyaya benziyordu. Derken bazı temalar başı sonu belli sorular halinde kristalize olmaya yüz tuttu. Bunların odağında önceleri sinema-şehir ilişkisi var gibi görünüyordu. Hatta bir aşamada kitabın adını Sinemasal İstanbul diye hayal ettiğim oldu. Şu soruyla başlamayı düşünüyordum: Şehirlerin sinemasal imgeleri birer ayna yansımasından ibaret kalmıyor, şehrin bilinçaltını sayıklayan bir kimlik de kazanabiliyorsa eğer, İstanbul sinemada nasıl temsil edilmektedir? Bu sorunun peşinde dolandıkça, İstanbul'un sinemasal ikizini başka şehirlerin sinemadaki suretleriyle kıyaslayıp örnekler seyrettikçe, aslında cevabını bildiğim bir soruyu sormakta olduğumu fark ettim. Cevap Vesikalı Yarim'de gizliydi. Hem "vesikalı", hem "yar". Kadının ikiye bölünmüş kimliği. Köydeki ya da evdeki kadının anne/eş/şefkat üçgenine karşılık, sokaklarda dolaşan şehirli kadının fahişe/orospu/haz kimliği. Çok Tuhaf Çok Tanıdık'ta bu ayrım Vesikalı Yarim üzerinden mükemmel bir biçimde deşifre edilmiş olmasaydı, "İstanbul'un sinemasal suretine kimliğini veren imge nedir?" sorusunu belki de hiç sormayacaktım. Sevgiyle Marx'ı hatırlayalım, ancak cevabını bildiğimiz soruları sorabileceğimize dair sözünü. Marx'ı artık "trendy" bulmayanlarımız, Deleuze'ün Bergsonism kitabına da danışabilirler; sezginin bir yöntem olduğuna, sezgi dediğimiz yöntemin sorular sormayı gerektirdiğine ve bir soru sorabiliyorsak eğer, cevabını zaten bildiğimize dair ilk bölüme.

Bu kitabın ismi işte böyle ortaya çıktı. Evet, İstanbul'un sinemasal suretine kimliğini veren bir imge vardı, ve bu imge "vesikalı olma hali", yani fahişelikti. Zaten Vesikalı Yarim'in kült bir "İstanbul filmi" olması da şehrin imgesiyle Sabiha'nın çehresini Türkan Şoray'da buluşturmasından kaynaklanıyordu. Vesikalı Yarim'in Sabiha'sını bir prototip ve "çok tanıdık" kılan bu aşinalığıydı. Hem pavyonda sigara içen, hem başını bağlayıp pazara giden. Hem fahişe, hem anne. Ama Sabiha'nın bir de o "çok tuhaf"lığı, onu atipik kılan, karakter yapan özelliği, şehrin üstüne giden yanı vardı. Sabiha'yı Türkiye'deki modernleşmenin taşıyıcısı yapan, filmin finalinde bir erkek kalabalığının arasından üzerimize gelişiyle onu biz, bizi o kılan özelliğiydi. "Biz" derken, şehirde yalnız gezen, gece gezen kadınları kastediyorum, bir erkeğin himayesine ihtiyaç duymadan şehirle bütünleşen, yani şehri bir metropol haline getiren kamusal alandaki kadınları.

Çok Tuhaf Çok Tanıdık'ta Lacan'ın "kadın yoktur" deyişiyle, erkeğin fantazi çerçevesinin dışında kadının olmayışıyla açıklanan bu sahneyi ben hem genelleştirip o tek filmin sınırlarından taşırmak, hem de kameranın yerini değiştirip kadın bakış açısıyla okumak istiyorum. Özetlemem gerekirse, i>Çok Tuhaf Çok Tanıdık'ta Metz/Althusser/Lacan vurgusuyla psikanaliz üzerinden yapılan okumayı, ben sosyolojik boyutta Simmel/Benjamin/Buck-Morss çizgisinden sürdürmeyi umuyorum. Biri diğerini yadsısın diye değil, Vesikalı Yarim'i tekil, ayrıksı bir örnek olmaktan çıkaracağı düşüncesi ve beklentisiyle.

Vesikalı Yarim filminin şehirli kadınla fahişeliği özdeşleştiren temasını başka filmlerde aradıkça gördüm ki, bu imge, şehrin metropole dönüştüğü maceranın, eskiden kapitalistleşme, şimdilerde modernleşme dediğimiz sürecin sinemadaki yansıması olarak da okunabilirdi. Erkeğin gözünde ikiye bölünüp fetişleştirilmiş kadın cinselliğinin bu aşamasında fettan, baştan çıkarıcı, erotik, seksi, serbest ve yalnız bir kadın olarak tanımlanan şehirli kadının payına, "vamp olmak", "femme fatale olmak" gibi çeşitlemeleriyle fahişelik/orospuluk düşmekteydi. Gündoğumu'nda (Sunrise: A Song of Two Humans, Friedrich Wilhelm Murnau, 1927) açıkça dile getirilen ve ilk bakışta pek kaba görünen bu denklemin hâlâ geçerli olduğunu fark etmek, hatta 90'larda hem dünya sinemasında hem de Türkiye'de çekilen filmlerde aynı şablonun daha muhafazakâr biçimlerde yinelendiğini görmek şaşırtıcıydı. Bu şaşkınlığı yazarak paylaşmak istedim.

Metropolis'ten (Fritz Lang, 1926) Karanlık Şehir (Dark City, Alex Proyas, 1998)2 ve Günah Şehri'ne (Sin City, Frank Miller, Robert Rodriguez, 2005), yani sessiz dönemden dijital teknolojiye sinemanın bütün tarihine yayıldığını gördüğümüz kadının erkek bilincinde ikiye bölünmüş kimliği ve bunun bize doğal bir ikilem gibi sunuluşu şehri fahişelikle özdeşleştirmekle kalmıyor, çıkış yolunu da şehrin dışına ve aileye kaçış olarak bilinçaltımıza işliyor. Şehvet Kurbanı'ndan (Muhsin Ertuğrul, 1940) Yalnızlar Rıhtımı'na (Lütfi Akad, 1959) ve her iki Ah Güzel İstanbul'a (Atıf Yılmaz, 1966; Ömer Kavur, 1981), yan yana düşünmekte zorluk çekeceğimiz pek çok filmde aynı temaya rastlayabiliyorsak, Yavuz Turgul neredeyse 20 yıl arayla çektiği iki filminde (Muhsin Bey, 1987 ve Gönül Yarası, 2004) kurtarılacak kadın olarak aynı "dost fahişe"yi hayal ediyorsa, Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996) ve Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997) filmlerinin anti-kahramanları ille de fahişelere âşık olurlarken, Gemide (Serdar Akar, 1998), Laleli'de Bir Azize (Kudret Sabancı, 1998) ve Balalayka (Ali Özgentürk, 2000) İstanbul'un "küresel" fahişelerini anlatıyorlarsa, Anlat İstanbul'un (Ümit Ünal, Kudret Sabancı, Selim Demirdelen, Yücel Yolcu, Ömür Atay, 2004) klarnetçisi şehri terk ederken "İstanbul Orospusu" diye haykırıyorsa, bütün bu macera bir senaryo gibi kurgulanmaya değer diye düşündüm.

Bu kitabın bir film seyretme süresinde okunmasını hayal ettim. Hikâyesini üç perdelik klasik bir dramatik yapıyla anlatsın, ama bir yandan da kendi kurduğu yapıyı bozsun istedim. İlk bölüm, "Şehrin Zamanı" sinemada modernliğin taşıyıcısı olarak resmedilen teknolojinin ve teknolojiyle bütünleşen şehirli kadının aileye bir tehdit olarak algılandığı filmleri konu alıyor. Bu bölüm, 1920'lerin şehir filmlerinden ve Metropolis'ten başlayarak, kitle kültüründe kadının "öteki" konumuna dair ipuçlarını sunuyor ve kitabın tümünde kullanılacak kavramları tanıtıyor. Bu döneme ait bir örnek olarak, Muhsin Ertuğrul'un 1927 tarihli Victor Flemming filminden uyarladığı Şehvet Kurbanı'ndan (1940) söz edeceğim ve trende rastlanan kadın (Cahide Sonku) imgesiyle şehrin baştan çıkarıcı gece hayatının nasıl özdeşleştirildiğini anlatacağım. Bugünden baktığımızda bize tuhaf görünebilecek bir ayrıntı var bu filmde: "Şehir", İstanbul değil. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi açısından baktığımızda şehrin şehvetinin İstanbul üzerinden değil de, Adana'ya atfedilen "kötü kadın" imgesiyle anlatılması şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Çünkü bu dönemde İstanbul henüz "esas kız" değil. "Esas kız"ların femme fatale oldukları ve şehirleri kendi karanlık, dumanlı imgelerinde çoğalttıkları filmlerden bu çerçevede söz edeceğim.

İkinci bölüm "Şehrin Eşiği", hem İstanbul'un "esas kız" olma macerası, hem de bizim modernleşme maceramızın üç askeri darbeye yayılan hikâyesi. Göçle gelinen İstanbul'u anlatmaya Mehmet Muhtar'ın 1950 tarihli İstanbul Geceleri (Yesin Onu İstanbul) filmiyle başlıyorum. Lütfi Akad'ın Yalnızlar Rıhtımı (1959) bir fahişe ile birlikteliğin hâlâ hayal edilebildiği romantik bir örnekse eğer, Ah Güzel İstanbul (Atıf Yılmaz, 1966) aynı rüyanın komedi versiyonu, Vesikalı Yarim ise düşlerin tükenmeye yüz tuttuğu noktada kadının şehre bir başına salındığı bir enigma. İkinci bölümün sonunda Vesikalı Yarim'in Sabiha'sını aynı yıllardan Visconti, Antonioni, Varda, Pasolini ve Pakula filmlerinin sokaklarda gezen kadın kahramanlarıyla kıyaslayacağım.

Üçüncü bölüm "Islak Rüyalar Şehri", 1980 darbesiyle 12 Eylül cuntasının gölgesine giren şehrin bir intihar şehrine dönüşmesini, giderek şehre egemen olan korkuları ve 1980'lerden günümüze sinemasal İstanbul'un fahişe kimliğiyle özdeşleştirildiği örnekleri anlatıyor. Ömer Kavur'un Ah Güzel İstanbul'undan (1981) başlayıp, Anlat İstanbul'a (Ümit Ünal, Kudret Sabancı, Selim Demirdelen, Yücel Yolcu, Ömür Atay, 2004) kadar dehşetin egemen olduğu bir İstanbul çıkacak karşımıza. Sırf İstanbul da değil, 90'lardan 2000'lere dünyaya yayılmış bir karanlık şehirler silsilesi. Ama şehre "İstanbul orospusu" diye haykırıp terk eden Anlat İstanbul'la veya terk edilesi herhangi bir "karanlık" şehirle değil, İstanbul'da kalıp korkuların üzerine gitmeyi göze alan aydınlık bir filmle, Korkuyorum Anne (Reha Erdem, 2004) ile bitirmeyi seçtim. Bir oturuşta okumanızı umduğum kitap için iyi seyirler diliyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Elif Şafak, “Teselliyi kitaplarda aramak...”, Zaman Pazar, Sayı 27, 2007

Bazen bir kitap “gerçek” dünyanın veremediklerini verir bize. Dışarıda toz duman.

Birikmiş husumet, gemi azıya almış hamaset, sözlü fiziksel şiddet, kutuplaşmaya can atan bir toplumsal yapı, Öteki’ni dışlama politikaları, miting meydanları, siyasi belirsizlik, kolektif koyvermişlik... derken göz gözü görmüyor nicedir.

Böyle zamanlarda iyi yazılmış bir kitap okumak kadar çok az şey kötümserlik kuyularından çıkartabilir bizi. Çıkartıp da gösterebilir hayatın başka yüzlerini, başka hayatlardaki teselli verici benzerlikleri, unuttuğumuz insanlık hallerini. Çok az kitap dar zamanlarda moral ve ışık verebilir insana. Ve iyi yazılmış kitaplar arasında da pek azı hem akıl-analiz hem vicdan-duygu ürünüdür kanımca. Genellikle akılla yazılan kitaplarda vicdan, vicdanla yazılanlarda akıl bir adım eksik kalır. Feride Çiçekoğlu’nun Vesikalı Şehir’i ise iki kefesi de tamamen dolu bir yapıt. Seyrede seyrede büyüdüğümüz, aynasında kendimizi bulduğumuz Türk filmlerinin daha evvel fark etmediğiniz ortak noktalarını buldurtan, filmler üzerinden hem toplumsal tarihimizin seyrüseferini hem kadın-erkek ilişkilerindeki şaşmaz kalıplarını ortaya koyan bir kitap. “Şefkat”le yazılmış adeta, bilgi birikimi kadar vicdan birikimiyle vücuda gelmiş. Bugünlerde yüreği sıkışan, sevecek sevinecek bir şeyler arayan, elde-değil karamsarlığa kapılan herkese hararetle tavsiye edilecek bir kitap Vesikalı Şehir.

Gece çökünce kadınlarını ürkütür şehir. Ürkütür çünkü erkekleşir. Yürüdüğünüz sokak, hani her gün geçip gittiğiniz güzergâh ansızın yabancılaşıverir; tanıdık bir sima bile huzursuz eder sizi eğer tek başına bir kadınsanız yolda yürüyen. Gece sokaklar tümden erkek, kaldırımlar gene ne hâlâ kadındır. Feride Çiçekoğlu işte her şeye rağmen sokaklara çıkan, özel alanın-koca kanadının güvenliğine sığınmayan ya da sığınamayan kadınların sinemasal hikayelerini takip eder. Bunu yaparken alabildiğine cömert ve önyargısız bir “biz” içine alır, “şehirde yalnız gezen, gece gezen, bir erkeğin himayesine ihtiyaç duymadan şehirle bütünleşen, yani şehri bir metropol haline getiren kamusal alandaki tüm kadınları.”

“Gençliğini tarihin rüya gördüğü bir anda yaşamış” olan Feride Çiçekoğlu, “yazar EGO’su” denilen malum rahatsızlıktan zerre kadar nasibini almadan, titizlikle ve tevazuyla yaklaşmış sinema-şehir-kadın üçgenine. “Kadının tanımlanmış eş ve anne rollerinin dışında bir kimlik bulabilmesi ancak metropole dönüşen şehirde mümkündür. Şehrin ve sinemanın ortak nabzı o yüzden kadının damarlarında atar,” fikrinden hareketle. Yazarının bu kadar bilgili-birikimli olduğu halde bilgiyi kendine iktidar heykelcikleri yontmak için kullanmadan yazdığı, hatta kendini geriye çekip salt inceleme konusunu öne çıkarmakla yetindiği kitaba esin veren film ise “Vesikalı Yarim.”

Yazara göre 1950’lerden beri Türk filmlerinde tekrar eden kalıplara yeniden dönüş yapılıyor 2000’lerin filmlerinde. Kadın-erkek ilişkileri bakımından belki de bir adım ileri, iki adım geri.... Ama Feride Çiçekoğlu bir tükenişin tanıklığını yapmak yerine yeni bir söylemin müjdesini vermeyi yeğliyor sonunda. 2000’lerle beraber Türk sinemasına ve topluma nüfuz eden bu yeni zaman-mekân ilişkisini ve yeni söylemi, “henüz grameri oluşmamış bir dil” diye tanımlıyor. Henüz parça parça, kırık cümlelerle. Grameri oluşmamış bir dille yazıyor konuşuyor tartışıyoruz. Belki de bu yüzden bir türlü tam olarak senkronize olup milletçe birbirimizi anlayamıyoruz. Ama bu kaosun içinde bir ahenk, tekerrürün ortasında bir yeni kültürel açılım ve sinema-kadın-şehir üçgeninde sevilesi kadınlar, sevilesi bir İstanbul görüyor Feride Çiçekoğlu. Ve ikna ediyor okurunu bu hayali beraber kurmaya...

Bugünlerde iyi kitap okuma ihtiyacı duyanlara duyurulur...

Devamını görmek için bkz.

Müjde Arslan, “ Vesikalı Şehir”, Yeni Özgür Politika 18 Mayıs 2007

Uçurtmayı Vurmasınlar filmiyle tanınan Feride Çiçekoğlu’nun Vesikalı Şehir isimli kitabı yayımlandı. Bilgi Üniversitesi’nde uzun yıllardır çok sayıda sinema öğrencisi yetiştiren, Uçurtmayı Vurmasınlar filminin senaristi olarak tanınan Feride Çiçekoğlu’nun kitabı, bir dolmuşta başlayıp, sinema tarihinde bir yolculuğa çıkarıyor. “Şehrin zamanı dişidir” diyen Çiçekoğlu, kitapta kadının erkek bilincindeki ikiye bölünmüşlüğünü, şehir-zaman ilişkisini irdeliyor. Lütfi Akad’ın 1968 tarihli Vesikalı Yarim filmini inceleyen bir grup çalışması olan Çok Tuhaf Çok Tanıdık kitabından feyiz alan ve bu okumayı diğer filmler üzerinde genişleten Çiçekoğlu, kentin seks kölesi kimliğini sinema tarihinden örneklerle sorguluyor.

‘Şehrin ritmi kadındır’

Kitap, şehre, İstanbul’a, sinemaya ve kadın olmaya dair ilişkilere, Çiçekoğlu’nun deyimiyle “çok tuhaf çok tanıdık” bir pencereden soruyor. Kitap, sinemanın sessiz dönemden bugüne kadının erkek bilincindeki ikiye bölünmüşlüğü üzerine duruyor; bir tarafta evdeki kadının şefkat-anne, eş-şefkat eşlemelerine karşılık, sokaklarda dolaşan şehirli kadının seks kölesi, haz kimliği. Bu ayrımı Vesikalı Yarim filminden yola çıkarak, çok sayıda film üzerinde pekiştiren Çiçekoğlu, şehirli kadınla seks köleliğini özdeşleştiren temanın şehrin metropole dönüştüğü maceranın, kapitalist sistemin sinemadaki yansıması olarak da okunabileceğini söylüyor. Çiçekoğlu, kitapta son dönem Türkiye sinemasından da örnekler vererek, şehrin ‘vesikalı’ kimliğinin hala sürdüğüne dikkat çekiyor. Erkeğin şehre bakış açısının şehri gezen kadına seks kölesi gibi kodlamaya yatkın olduğunu, bunun da içselleştirildiğini ifade eden Çiçekoğlu, “Şehrin ritmi dişidir evet, şehrin hareketi, şehirde gezen kadına kodlandı daha farklı hareketlerden en çok öne çıkan kadının hareketi oldu, göz, bakış ona odaklandığı için. Öyle bir dişilik var. Sinema şehirle birlikte gelişiyor, bunun için böyle bir akrabalık var” diyor.

Acı kazanımlar

Kitapta, film okumaları arasında Feride Çiçekoğlu’nun zaman ve mekan içinde yaptığı yolculuklar da yer alıyor. Film okumalarına kadının özgürleşme süreci de yansıyor bir bakıma. Çiçekoğlu, 30 yıl öncesine nazaran daha rahat hareket edebildiğini belirterek, bunun zor kazanılmış bir rahatlık olduğunu da vurguluyor. Kızının yaşadığı dönem itibariyle şehirde dolaşma biçiminin, bedenine sahip çıkma, kendini görme ve bir genç kadın olarak kendini tasarlama biçiminden ve kendini sınırlamamasından keyif aldığını söylüyor. Geçen 1 Mayıs’ta insanlara yapılanları görünce televizyonun karşısında hıçkıra hıçkıra ağladığını ifade eden Çiçekoğlu, bunu 30 senenin birikmiş acısının ve bu tür şeylerin hala yaşanmasının sarsıntısına bağlıyor. Çiçekoğlu, herşeye rağmen “Bir sürü şeyi açıkça konuşabiliyoruz” diyerek umudunu dillendiriyor. Bu sebeplerle korkularla yüzleşmeyi anlattığı için Korkuyorum Anne filmini de oldukça önemsiyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.