Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-621-3
13x19.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 26,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gecekondu Gezegeni
Özgün adı: Planet of Slums
Çeviri: Gürol Koca
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Ebru Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ağustos 2007
3. Basım: Haziran 2016

Gecekondu Gezegeni, Üçüncü Dünya ülkelerinin kentsel bölgelerinde halen bir milyar insanın yaşamakta olduğu gecekondu mahallelerinin tarihini ve bugününü analiz ediyor. Konuyla ilgili muazzam genişlikteki literatürden aldığı ampirik verileri ustalıkla kullanan Mike Davis, yoksulların Mumbai, Kahire, İstanbul, Sao Paulo, Seul gibi onlarca megakentte verdiği hayatta kalma mücadesini betimlerken çok önemli bir dizi tespitte bulunuyor.

Davis'e göre IMF ile Dünya Bankası'nın kıskacındaki devletlerin bu devasa sorunu çözmek için geliştirdiği önlemler yoksulların değil orta sınıfın işine yarıyor. Bazı liberal çevrelerin yoksulların pratik becerilerine düzdükleri ikiyüzlü methiyeler ve asıl çözüm mercii olarak gösterilen STK'lar kentlerdeki toplumsal hareketleri radikallikten uzaklaştırıyor; her yıl yüzbinlerce yoksul yaşadıkları mahallelerden zorla tahliye edilirken, boşalttıkları yerlere orta sınıf yerleşiyor.

Latin Amerika'dan Orta Doğu'ya, Afrika'dan Güney Asya'ya uzanan geniş bir küresel coğrafya üzerinde karşılaştırmalı olarak kent yoksulluğunu inceleyen Davis şu soruya ulaşıyor: Pentagon'un gecekondu mahallelerini 21. yüzyılın savaş alanları ilan etmesi ile, deprem ve sel gibi doğal felaketlerde gecekondu mahallelerine sürgün edilmiş yoksulların çok daha fazla zarara uğradıkları gerçeği arasında hiç mi bağ yok?

Neoliberalizmin hem tarihte eşi görülmedik boyutlara çıkardığı hem de büyük bir pişkinlikle yok saydığı yoksulluk sorununun dünya çapında kapsamlı bir haritasını çıkaran bu çarpıcı kitabı herkes okumalı.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

1
Şehrin En Kritik Dönemi
Megakentler ve Desakota'lar
Dickens'a Dönüş

2
Gecekondu Mahallelerinin Yaygınlığı
Dünya Genelinde Gecekondu Mahallelerinin Toplam Nüfusu
Bir Gecekondu Tipolojisi

3
Devletin İhaneti
Köylüleri Dışarıda Tutmak
Tufan
Tutulmayan Sözler, Çalınan Hayaller

4
Kendi İşini Kendi Kendine Görme Yanılsaması
Yoksulların Dostları
Yumuşak Emperyalizm
Yoksulluğun Kârları
Kent Sınırının Sonu mu?

5
Haussmann Tropik Bölgede
"İnsani Engelleri" Kaldırmak
Güzel Kent
Gecekondu Bölgelerinin Kriminalleştirilmesi
Dış Dünyalar

6
Gecekondu Ekolojisi
Doğal Olmayan Afetler
Kentsel Biçim Patolojileri
Çevre Rezervlerine Tecavüz
Bok İçinde Yaşamak
Bebek Katilleri
İki Kat Yük

7
Yapısal Uyum Programları: Üçüncü Dünyanın Posasını Çıkarmak
Kent Yoksulluğunun Büyük Patlaması
Ütopya Dönemi mi?
Bunlar Başarı Hikâyeleri mi?

8
İhtiyaç Fazlası İnsanlık mı?
Kayıtdışılık Mitleri
Sömürü Müzesi
Kinşasa'nın Küçük Cadıları

Sonsöz:
Vietnam Sokağı'nın Aşağısı

Dizin
OKUMA PARÇASI

Gecekondu Ekolojisi bölümünden, s. 167-174. (…)

Çoğu şehirde konut krizi kötüleştikçe kötüleşirken, gecekondu bölgeleri ekolojik açıdan önemli korunakları ve muhafaza altındaki sulak arazileri doğrudan istila etmektedir. Mumbai'de gecekondu sakinleri Sanjay Gandhi Milli Parkı'nın içlerine doğru o kadar fazla ilerlemişlerdir ki ara sıra içlerinden bazıları leoparların saldırısına uğrayıp ölür (yalnızca Haziran 2004'te on kişi bu saldırılarda hayatını kaybetmiştir); hatta öfkeli bir leoparın belediye otobüsüne saldırdığı bile olmuştur. İstanbul'da gecekondular Ömerli korusunun yaşamsal derecede önemli sulak arazilerine sızmıştır. Quito'daki gecekondular Antisana su rezervinin etrafını çepeçevre sarmıştır. São Paulo'da ise şehrin su ihtiyacının yüzde 21'ini karşılayan Guarapiranga su rezervinin (nahoş tadıyla ünlü) suyu favela' lar yüzünden daha da fazla kirlenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eldeki suyun içilebilir olmasını sağlamak için São Paulo'nun her yıl 170.000 ton (veya 17.000 kamyon dolusu!) kimyasal kullanmak zorunda olduğu düşünülürse, kentin bu konuda nasıl müşkül bir durumda olduğu daha iyi anlaşılır. Uzmanlar bu tür önlemlerin sürdürülebilir bir çözüm olmadığı uyarısında bulunmaktadır:

São Paulo'daki favela'ların yarısı şehrin su rezervlerinin kenarlarında kurulmuştur. Bu durum kamu sağlığını tehlikeye sokar, zira gecekonducular çöplerini doğrudan rezervlerin veya rezervlere su sağlayan çayların içine atmaktadır. Belediye su şebekelerinin kalite kontrolünden sorumlu sistemler son birkaç yıldır sayılamayacak kadar çok sorun yaşamış. Belediye yetkilileri bağırsak hastalıklarını önlemek için suyu daha fazla klorladıkları gibi, organik madde birikimi nedeniyle aşırı büyüdükleri için alglerin çoğalmasını denetlemekte de zorluk çekiyorlar.(1)

Lağımlar her yerde içme suyu kaynaklarını zehirlemektedir. Kampala'da gecekondulardan sızan sular Victoria Gölü'nü kirletirken, Monrovia'da (iç savaş yıllarından sonra nüfusu 1,3 milyon'a düşmüş, ama altyapısı 250.000'den daha az nüfusa göre tasarlanmış) dışkılar bütün araziyi (kumsalları, sokakları, avluları, çayları) kirletmektedir.(2) Nairobi'nin yoksul bölgelerinde, su kaynakları dışkılar nedeniyle kirlendiği için, su şebekesindeki sular artık içilebilecek nitelikte değildir.(3) Bu arada Mexico City'nin önemli ekolojik tampon bölgelerinden Ajusco dolum alanı çevredeki colonia'lardan gelen çöpler nedeniyle tehlikeli düzeyde kirlenmiştir.(4) Uzmanların tahminlerine göre Latin Amerika'da çöplerin tam anlamıyla yüzde 90'ı hiç işlemden geçirilmeden çay ve nehirlere dökülmektedir.(5)Sağlık açısından değerlendirildiğinde, bütün kıtalardaki yoksul kentlerin tıkanmış, taşan kanalizasyonlardan bir farkı yoktur.

Bok İçinde Yaşamak

Dışkı artığı gerçekten de kentin ezeli çelişkisidir. 1830'larla 1840' larda, Londra ile Avrupa'nın sanayi şehirlerinde kolera ve tifonun iyice artması üzerine endişeye kapılan İngiliz orta sınıfı, parlamentoda pek tartışılmayan bir konuyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Viktorya dönemi uzmanlarından Steven Marcus, "Burjuva bilinci birdenbire, kadını, erkeği, çoluk çocuğuyla milyonlarca İngilizin tam anlamıyla bokun içinde yaşadığını fark etmekten rahatsız olmuştu. Hatta bu insanların bokların içinde boğulup boğulmadığı gibi acilen cevaplandırılması gereken bir soru vardı ortada," der.(6) Gecekondu bölgelerinden gelen pis kokulu "hava"dan kaynaklandığı düşünülen bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasıyla birlikte elit kesim, Friedrich Engels'in Manchester'da görüp kaydettiği türden yaşam koşullarına (bazı sokaklarda "iki yüzden fazla insanın tek bir tuvaleti paylaşmaktadır" ve eskiden doğal bir güzelliğe sahip olan Irk Nehri "pislik ve çöp dolu, pis kokulu, kömür karası bir nehir haline gelmiştir") birden ilgi göstermeye başlamıştı. Marcus, içinde bulunulan ironik durumu Freudcu bir Engels yorumu yaparak dile getirir: "İngiltere'nin zenginliğini onların hayatları üzerinden üretmiş olduğu insanlar nesiller boyu zenginliğin simgesel, olumsuz muadili içinde yaşamaya zorlanmıştı."(7)

Engels'ten sekiz nesil sonra bile bok hâlâ kent yoksullarının hayatını (yine Marcus'tan bir alıntı) "içinde bulundukları toplumsal koşulların, toplumdaki yerlerinin tam bir nesneleştirilmesi" olarak iğrenç bir biçimde kaplamaya devam etmektedir.(8) Hatta Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu adlı kitabını Meja Mwangi'nin yazdığı Going Down River Road (1976) gibi modern bir Afrika romanıyla yan yana koyabilir ve aralarındaki dışkısal ve varoluşsal süreklilikleri görebilirsiniz. "Bu avlulardan birinde," diye yazar Engels Manchester'la ilgili olarak, "üstü kapalı geçidin hemen bitimindeki girişte, kapısı olmayan bir tuvalet var. Tuvalet o kadar pis ki, insanlar avluya ancak kurumuş sidik ve dışkıların sağına soluna basarak girip çıkabiliyorlar."(9) Mwangi de Nairobi'nin 1974'teki durumu hakkında şunları yazar: "Nemli otlakta zig-zag çizerek ilerleyen yolların çoğu insan dışkısıyla doluydu... Üzerinden esen soğuk ve nemli rüzgâr bok ve sidik kokuları arasında o cılız sefalet, belirsizlik ve teslimiyet mırıltılarını taşırdı."(10)

Kaba bir konu bu elbette, ama şehir hayatının ilginç bir biçimde kaçınılması pek mümkün olmayan temel bir sorununu oluşturur. Kent toplumları on bin yıl boyunca kendi atıklarının ölümcül birikimleriyle mücadele etmiştir; en zengin kentler bile dışkılarını nehre akıtır veya yakınındaki denize döker. Günümüzün yoksul megakentleri (Nairobi, Lagos, Bombay, Dakka vs.) Viktorya döneminin pisliğe en alışkın insanlarının bile (The City of Dreadful Night'ta(11) "Büyük Kalküta Kokusu"nu Bombay, Peşaver ve Benares'in kendine has keskin kokularından büyük bir memnuniyetle ayıran Rudyard Kipling'i hariç tutabiliriz belki) dehşete kapılmasına yol açabilecek derecede pis kokulu bok dağlarıdır. Başka insanların çöpleriyle sürekli haşır neşir olmak toplumsal ayrımlar içinde en derin olanıdır. Yoksulların bedenlerinde parazitlerin yaygın olması gibi bok içinde yaşamak da, Viktoryalıların bildiği gibi, iki varoluşsal insanlık durumunu birbirinden kesin olarak ayırır.

Küresel hıfzıssıhha krizi karşısında mübalağa sanatı sönük kalır. Bu krizin kökleri, Üçüncü Dünya'nın çoğu kentsel sorunu gibi, sömürgeciliğe dayanır. Avrupa imparatorlukları yerli halkın yaşadığı bölgelere modern hıfzıssıhha ve su altyapıları sağlamaya genellikle yanaşmamış, onun yerine garnizonlarla beyazların yaşadığı banliyöleri salgın hastalıklardan ayırmak için ırksal bölgeler ve cordons sanitaires (karantina hudutları) oluşturmayı tercih etmişlerdir. Bu nedenle, Akkra'dan Hanoi'ya kadar sömürge-sonrası rejimler hıfzıssıhha konusunda her rejimin kolay kolay baş edemeyeceği büyük eksiklikler devralmıştır. (Latin Amerika şehirlerinin de ciddi hıfzıssıhha sorunları vardır, ama boyutları bakımından Afrika ve Güney Asya şehirlerinin hıfzıssıhha sorunlarıyla mukayese bile edilemez.)

Nüfusu 10 milyon olma yolunda hızla ilerleyen Kinşasa megakentinde atıkların suyla taşındığı tek bir kanalizasyon sistemi bile yoktur. Kıtanın öbür tarafında Nairobi'de 1998'de Kibera semtindeki Laini Saba gecekondu bölgesinde 40.000 kişiye on tane işler durumda tuvalet çukuru düşerken, Mathare 4A'da 28.000 kişiye iki umumi tuvalet düşmekteydi. Bu nedenle gecekondu sakinleri "uçan tuvaletler"e (bunlara "scud füzeleri" de deniyordu) başvurmak durumunda kalıyordu: "Atığı çöp torbasına koyuyor ve en yakın dama veya yola fırlatıyorlardı."(12) Gelgelelim, dışkının yaygın oluşu bazı yenilikçi kentsel geçim kaynakları yaratmıştır: Nairobi'de son günlerde şoförlerin başı "para isteyen, para vermeyenleri arabalarının açık camlarından ellerindeki insan dışkılarını atmakla tehdit eden on yaşlarındaki balici çocuklarla derttedir."(13)

Güney ve Güneydoğu Asya'da hıfzıssıhha Afrika'nın Aşağı Sahra bölgesindekinden hallicedir. On yıl önce Dakka'da 67.000 eve hizmet eden bir su şebekesi ile yalnızca 8500 bağlantısı olan bir atık bertaraf sistemi vardı. Keza, anakent Manila'daki evlerin yüzde 10'undan daha az bir kısmı kanalizasyon sistemine bağlıdır.(14) O görkemli gökdelenlerine rağmen Cakarta hâlâ atık sularının çoğunu açık çukurlara boşaltır. 700 milyon kadar insanın açık havada hacet gördüğü günümüz Hindistanı'nda 3700 şehir ve büyük kasabadan yalnızca 17'sinde atıklar nihai bertaraf işleminden önce temel lağım işlemlerinden geçirilmektedir. Hindistan'da 22 gecekondu mahallesinde yapılan bir araştırmada, bu mahallelerden 9'unda hiçbir tuvalet tesisatı olmadığı, 10'unda 102.000 kişiye 19 tuvalet düştüğü ortaya çıkmıştır.(15) Tuvalet belgeseli Bumbay'ı çeken yönetmen Prahlad Kakkar, onunla röportaj yapan muhabiri şu sözleriyle afallatır: "Nüfusun yarısı içine sıçacağı bir tuvaleti olmadığı için dışarıya sıçıyor. Beş milyon kişi yani. Her biri yarım kilo sıçsa, her sabah toplam iki buçuk milyon kilo bok eder."(16) Keza, Susan Chaplin "1990'da Delhi'de yapılan bir ankette, 1100 gecekonduda yaşayan 480.000 ailenin yalnızca 160 klozete ve 110 seyyar tuvalete erişiminin olduğu ortaya çıkmış. Gecekondu bölgelerindeki tuvalet açığı, gecekondu sakinlerini tuvaletlerini kamuya açık parklar gibi açık alanlara yapmak zorunda bırakmakta, bu da o bölgenin yakınında oturan orta sınıfla aralarında dışkılama hakkı konusunda gerilimlere yol açmaktadır," diye belirtir.(17) Arundhati Roy da 1988'de Delhi'de "kamu alanlarına sıçtıkları için vurulan" üç gecekonducudan söz eder.(18)

Bu arada, piyasa reformlarından sonra gecekonduların tekrar ortaya çıktığı Çin'de çoğu iç göçmen sıhhi tesisattan veya şebeke suyundan yoksun bir yaşam sürmektedir. Dorothy Solinger şunları yazar: "Beijing'de altı binden fazla insanın tek bir tuvaleti kullandığı gecekondulara tıkılmış insanlardan, Şenzen'de yüzlerce insanın şebeke suyundan yoksun yaşadığı elli haneli bir gecekondu mahallesinden söz eden raporlar var... 1995'te Şanghay'da yapılan bir araştırma göçmelerin yaşadığı 4500 evin yüzde 11'inde bir tane tuvalet bulunduğunu ortaya koymaktadır."(19)

Herkesin önünde hacetini görmek herkes için aşağılayıcı bir durum elbette, ama her şeyden önce feminizmi ilgilendiren bir konudur bu. Yoksul şehirli kadınlar, özel hijyenik bir ortamdan yoksun olmak ile katı edep kurallarına uymaları beklentisi arasında köşe kapmaca oynamaktan iyice helak olmuş durumda. "Tuvaletin olmayışı," diye yazar gazeteci Asha Krishnakumar, "kadınları perişan eder. Haysiyetlerini, sağlıklarını, güvenliklerini ve mahremiyet duygularını çok kötü etkiler, bunun dolaylı olarak okur yazarlık durumlarıyla üretkenlikleri üzerinde de olumsuz etkileri olur. Kadınlarla genç kızlar dışkılamak için karanlığın çökmesini beklerler, bu da tacizlere, hatta cinsel saldırılara maruz kalmalarına neden olur."(20)

Bangalore'un ("Parlayan Hindistan"ın yüksek teknolojili poster şehri) gecekondu mahallelerinde yoksul kadınlar paralı tuvaletleri kullanamadıklarından yıkanmak veya ihtiyaçlarını görmek için akşamı beklemek zorundadır. Araştırmacı Loes Schenk-Sandbergen şunları yazar:

Erkekler her zaman ve her yere işeyebilirken, kadınların zorunlu ihtiyaçlarını ancak gündoğumundan önce ve günbatımından sonra karşıladıkları görülür. Tehlikelerden sakınmak için sabah saat beşte gruplar halinde... çoğunlukla yılanların saklandığı bataklıklara veya farelerle başka kemirgenlerin cirit attığı ıssız çöp alanlarına giderler. Kadınlar çoğunlukla akşamları açık araziye gitmek zorunda kalmamak için gündüzleri bir şey yemediklerini söylüyorlar.(21)

Keza Bombay'da kadınlar ihtiyaçlarını "sabahları iki ile beş arasında görürler, çünkü mahremiyetlerini ancak bu saatler arasında koruyabilirler." Yazar Suketu Mehta, genellikle bozuk oldukları için umumi tuvaletlerin kadınlara bir çözüm sunmadığını belirtir: "Kuburları aylarca, hatta yıllarca tıkalı olduğu için insanlar tuvaletin her tarafına dışkılar."(22)

Hıfzıssıhha krizine bulunan çözüm (en azından Chicago ve Boston'da rahat koltuklarında oturan bazı ekonomi profesörlerine göre) kentsel arıtmayı küresel bir iş haline getirmek olmuştur: Gerçekten de Washington destekli neoliberalizmin en büyük başarılarından biri, umumi tuvaletleri dış borçların ödenmesinde para noktaları olarak kullanmak olmuştur (paralı tuvaletler Üçüncü Dünya gecekondularında büyüyen bir sanayidir). Gana'da 1981'de askeri yönetim umumi tuvaletler için bir kullanım tarifesi hazırlamış, 1990'larda da tuvaletler özelleştirilmişti; şimdi ise bunlar kârlılık açısından birer "altın madeni" olarak tanımlanmaktadır.(23) Gana Meclisi üyelerinin kârlı ihaleler kazandığı Kumasi'de bir ailenin günlük özel tuvalet kullanım masrafı asgari ücretin yüzde 10'u civarındadır mesela.(24) Keza Kenya'daki Mathare gibi gecekondu mahallelerinde özel tuvaletlere yapılan her ziyaretin bedeli 6 centtir (ABD centi): Bu çoğu yoksul için çok yüksek bir meblağdır, o nedenle tuvaletlerini açık araziye yapmayı, o parayı da su ve yiyeceğe harcamayı tercih ederler.(25) Aynı durum Kampala'daki gecekondu bölgeleri (Soweto ve Kamwokya gibi) için de geçerlidir; buralarda umumi tuvaletlerin bedeli yüz şilin gibi korkunç bir rakamdır.(26)


(…)

Notlar

(1)Taschner, "Squatter Settlements and Slums in Brazil", s. 193; Luis Galvão, "A Water Pollution Crisis in the Americas", Habitat Debate (Eylül 2003), s. 10.Yukarı
(2)The News (Monrovia), 23 Ocak 2004.Yukarı
(3)Peter Mutevu, "Project Proposal on Health and Hygiene Education to Promote Safe Handling of Drinking Water and Appropriate Use of Sanitation Facilities in Informal Settlements", brifing, Nairobi (Nisan 2001). Yukarı
(4)Imparato ve Ruster, Slum Upgrading and Participation, s. 61; Pezzoli, Human Settlements, s. 20. Yukarı
(5)Stillwagon, Stunted Lives, Stagnant Economies, s. 97.Yukarı
(6)Stephen Marcus, Engels, Manchester and the Working Class, New York 1974, s. 184.Yukarı
(7)A.g.y.Yukarı

(8)A.g.y., s. 185.Yukarı
(9) Friedrich Engels, The Condition of the Working-Class in England in 1844, Marx-Engels Collected Works, C. 4, Moskova 1975, s. 351 (Türkçesi: İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu, çev. Y. Fincancı, Ankara: Sol, 1997).Yukarı
(10) Meja Mwangi, Going Down River Road, Nairobi 1976, s. 6.Yukarı
(11)Kipling, The City of Dreadful Night, s. 10-11.Yukarı
(12)Katy Salmon, "Nairobi's 'Flying Toilets': Tip of an Iceburg", Terra Viva (Johannesburg), 16 Ağustos 2002; Mutevu, "Project Proposal on Health and Hygiene Education."Yukarı
(13)Andrew Harding, "Nairobi Slum Life" (yazı dizisi), Guardian, 4, 8, 10 ve 15 Ekim 2002.Yukarı
(14)Berner, Defending a Place, s. xiv.Yukarı
(15) BM-HABITAT, Debate 8:2 (müzakere raporu) (Haziran 2002), s. 12. Yukarı
(16)Aktaran Mehta, Maximum City, s. 127.Yukarı
(17)Susan Chaplin, "Cities, Sewers and Poverty: India's Politics of Sanitation", Environment and Urbanization 11:1 (Nisan 1999), s. 152. "Dışkılama hakkı" konusundaki bu sınıf mücadelesi sömürge kentlerinde görülen kronik bir çatışmanın devamı niteliğindedir. Örneğin Gooptu, 1932'deki Kanpur gecekonducuları vakasını örnek verir. Belediye Meclisi seyyar tuvalet taleplerini sert bir şekilde reddedince Kanpur sakinleri devlet memurlarının bungalovlarının yakınındaki bir sahayı işgal edip burayı (protesto için) toplu tuvalet mekânı olarak kullanmışlar. Hemen polis çağırılmış, ardından isyan başlamış (Gooptu, The Politics of the Urban Poor in Early Twentieth-Century India, s. 87.)Yukarı
(18)Arundhati Roy, "The Cost of Living", Frontline 17:3 (5-8 Şubat 2000).Yukarı
(19) Solinger, Contesting Citizenship in Urban China, s. 121.Yukarı
(20) Ashna Krishnakumar, "A Sanitation Emergency", Focus 20:24 (22 Kasım-5 Aralık 2003).Yukarı

(21)Loes Schenk-Sandbergen, "Women, Water and Sanitation in the Slums of Bangalore: A Case Study of Action Research", Schenk, Living in India's Slums içinde, s. 198.Yukarı

(22)Mehta, Maximum City, s. 128.Yukarı

(23)Deborah Pellow, "And a Toilet for Everyone!" Mills-Tetley ve Adi-Dako, Visions of the City içinde, s. 140. Yukarı

(24)Nick Devas ve David Korboe, "City Governance and Poverty: The Case of Kumasi", Environment and Urbanization 12:1 (Nisan 2000), s. 128-30.Yukarı

(25)Salmon, "Nairobi's 'Flying Toilets'".Yukarı

(26)Halima Abdallah, "Kampala's Soweto", The Monitor (Kampala), 19-25 Kasım 2003.Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Eken, “Konumuz konut”, Virgül, Nisan 2008

Dünya nüfusu hızla artıyor. Denildiğine göre 2050 yılında 10 milyar olacakmışız. Yine yapılan hesaplara baktığımızda bu artışın yüzde 95’i, daha şimdiden sorunlar içinde bunalmış, gelişmekte olan ülkelerin kentsel bölgelerinde olacak. Yedi sene sonra, nüfusu 1 milyondan fazla kent sayısı en az 550’ye ulaşacakmış. Bu rakam günümüzde 400, 1950 yılında ise sadece 89. Yine aynı yıldan bugüne nüfus patlamasının üçte ikisinin kentlerde yaşandığını görüyoruz. Artık ülkesine, bölgesine göre, bazı yerlerde hiperkentler ortaya çıkarken, bazı yerlerde de devasa şehirler aralarındaki orta büyüklükteki kentleri de içlerine alarak megapoller oluşturacak. Şehircilikle uğraşanlar, Brezilya, Meksika ve Batı Afrika’nın Gine Körfezinde olan gelişmelere bakıp böylesi tahminler yapıyorlar. Türkiye ile ilgili rakamlara bakarsak, ülkenin nüfus artış hızı ile İstanbul’un nüfus artış hızının uzmanları hiç “utandırmadığını” görürüz. 1950-55 arasında ülke genelinde nüfus artışı yüzde 27,8 iken, İstanbul’un nüfusu yüzde 54,2 artmış. Yine 1980-85 arasında yüzde 24,9 olan Türkiye ortalamasının, İstanbul için yüzde 41,8 olduğunu görüyoruz. (Ayten Çetiner, “İstanbul’da Yerleşim Sorunları ve Gecekondu Alanları”, ed. Derin Orhon, İstanbul’un Çevre Sorunları ve Çözüm Yolları, İTO Yayınları, 1991) Rakamlar biraz eski ama, pek değişmediklerini kaba bir gözlem ile görebildiğimiz için aktarmakta bir sakınca görmedik.

Yeni gelenler, artan nüfus, doğal olarak kent için bir sorun; daha da öncesi bu, insanlar için devasa bir sorun. Konumuz olmadığı için, meselenin öbür yanlarına pek değinmeyeceğiz. Ancak, bu milyonlarca insan nerelerde, nasıl barınıyor, buldukları çözüm ne; işte elimizdeki çalışma, nedenleriyle, niçinleriyle, sonuçlarıyla konuyu irdelemeye çalışan bir gayret. Yazar, eldeki verileri bir araya getirerek geniş bir dünya haritası çizmiş. İnsanların en son takatleriyle bir yerlere tutunmaya çalıştığı, kartondan tahtaya, biraz da tenekeden yapılmış evlerde barındığı, öksürük seslerinin bağrışmaları bastırdığı ve elektrikle aydınlanmayıp suyu olmayan “lanetlilerin” boy gösterdiği bir harita. Lagos’tan Mumbai’ye giderken, yola ara verdiğimiz Gazze’de de su olmayan evlerde gecelediğimiz, çetelerin yönettiği mahallelerde kira tahsilcilerinin estirdiği terörün yarattığı ürpertiyi hissettiğimiz bir harita.

Kente yeni gelenlerin büyük bölümü için, barınmanın iki alternatifi var: Ya kentin herkesin terk ettiği bir yerlerindeki eski püskü binalara kapağı atmak, ya da kentin çevresinde bir baraka inşa etmek. Buna “gecekondu” diyoruz. Ancak iş ve aş durumu göz önüne alınınca, merkezden uzaklaşmak da pek hayırlı bir iş değil. Yol parası meselesi. Kolay mı her gün işçi pazarına gidip gelmek. Mumbai’de sokaklarda yaşayan insanların yüzde 97’sinin bir işi varmış: Çekçekçi, inşaat işçisi, hammal. Lakin, yol parası derdine bu insanlar yollarda geceliyor. Tahminen sayıları bir milyon. Ancak barınak meselesiyle uğraşan insanların sayısı o kadar çok ki, geceyi sokakta geçirenler biraz marjinal kalıyor. Çoğunluk bir çaresini bulup kentin ücra bir yerlerine kendine bir “yuva” yapıyor ya da böyle bir yeri kiralıyor.

Örneğin, İstanbul’da “1953-1958 yılları arasında gecekonduların en büyük özelliği kiralık konut olmalarıdır. Ev sahiplerinin büyük bir kısmının birden fazla gecekondusu olduğu ve bunları kiraya verdiği, yahut evlerinin bir bölümüne kiracı aldığı izlenmektedir. Bu arada bazı gecekondu bölgelerine tapu verilmiştir.” (Ayten Çetiner, agy) Bu kiralık gecekondu meselesi, beraberinde getirdiği çarpıklıklarla ayrı bir dert. Resmin hemen arkasında bütün haşmetiyle çeteler, suç örgütleri, siyasiler, bürokratlar, velhasıl ne varsa işte yerini almış vaziyette. Ek konut alanı üretemeyen yönetimler, biraz daha ilerleyelim, böyle olmasından medet uman haramiler, bu durumdan yarar sağlama dışında hiçbir girişimde bulunmuyorlar. Bir hesaba göre, Yeni Delhi’ye her yıl gelen 500 bin insan için ilk istikamet gecekondu. Sosyalistliği kendinden menkul ülkelerde yaşananlar ise daha hallice değil. Çin’in maşallahı var, Türkiye’de ise kent nüfusunun yüzde 42’sinden çoğu bu türden evlerde yaşıyor. Yeryüzünde “nüfusu birkaç yüz ile bir milyonun üzerinde olan 200.000’den fazla gecekondu bölgesi var,” diyor yazar. Listesini vermiş, Mexico City başta, dört milyon insan böylesi yerlerde hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Sonra Caracas, Bogota, Lima, Lagos falan geliyor. Listede Türkiye’den bir tek Altındağ (Ankara) yer alıyor. O da 25. sıradaki yeriyle bir hayli gerilerde!

Yoğun olarak üçüncü dünya ülkelerinde karşımıza çıkan bu kentleşme sürecinin, ilk bakışta “davet” edici bir nedeni görülmüyor. Öncelikle, kentler artık eskisi gibi kolay kolay iş bulunacak yerler değil, bulunsa bile ücretler dehşet verici düşük; yasaları ihlal ederek barınma, en basit belediye hizmetleri için sonu gelmeyen kavgalar ayrı bir sorun. Zamanı gelmiş çocuğu okula gönderememek, en basit sağlık hizmetinden gazete manşetlerine çıksa bile yararlanamamak kâbusun öbür tarafı. Kısaca böyle bir kâbusu göze aldıran ne, insanlar niçin kentlerin kapılarına dayanıyor? Davis’in bu soruya verdiği cevap şöyle:

İşin sırrı kısmen IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı tarımsal deregülasyon ve mali politikalarının, kentler iş üretemez hale gelmiş olsa bile buralardaki gecekondu mahallelerine bir kırsal işgücü artığı göçü yaratmaya devam etmesinde saklıdır. (...) Borç batağına saplanmış ulusal hükümetler teker teker yapısal uyum programlarına (YUP) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) belirlediği şartlara tabi oldu. Tarımın sübvanse edilmesine, geliştirilmesine dayalı tarımsal girdi paketleri ve kırsal altyapı inşaatı büyük miktarda azaltıldı. Latin Amerika ile Afrika ülkelerinde köylüyü “modernleştirme” çabalarından vazgeçildiği için, köylü çiftçiler uluslararası mali kurumların “ya batarsın ya çıkarsın” şeklindeki ekonomik stratejisine maruz kaldı. İç piyasanın deregülasyonu tarım üreticilerini, yoksul köylüler kadar orta gelir düzeyindeki köylülerin de rekabet etmekte güçlük çektiği küresel emtia piyasalarına yönelmeye zorladı. YUP’lar ile ekonomik liberalleşme politikaları, dünya genelinde tarımsallığı çözen güçler ile köylülüğün çözülmesini destekleyen ulusal politikalar arasındaki yakınlaşmayı temsil etmekteydi. Yerel güvenlik ağları ortadan kalktıkça yoksul çiftçiler dış kaynaklı şoklara giderek daha açık hale gelmeye başladılar. Kuraklık, enflasyon, faiz oranlarının yükselişi, ürün fiyatlarının düşüşü, hastalık gibi şeylere. Bütün bunlar olurken çoğunlukla borç dayatıcı yapısal uyum programlarının neden olduğu ekonomik oynamalar veya yabancı ekonomik yağmacıların (Kongo ve Angola’daki gibi) etkisiyle ortaya çıkan kronik iç savaşlar ve açgözlü diktatörler bütün kırsal bölgelerin kökünü kurutmaktaydı. (...) Ekonomik büyümelerindeki durgunluğa veya olumsuzluğa rağmen ve yeni altyapı, eğitim tesisleri veya halk sağlığı sistemlerine gerekli yatırım yapılmadığı halde, kentler dünya genelindeki bu tarımsal krizin semeresini toplamıştı. (...) “Aşırı kentleşme”yi iş arzı değil, yoksulluğun yeniden üretimi yönlendirir.

Ancak tüm bu olgular için yazar, “gelecek yüzyılın en önemli, siyasal patlamalarına yol açabilecek sorunu” şeklinde bir tespitte bulunuyor. Bu arada varoşlardan gelenlerin merkezlerde yarattığı olayların da altını çizmiş. Her bir tedbire (!) rağmen, bir türlü yok olmayan, bırakalım yok olmasını küçülmeyen bu tepkilerle ilgili dediği şu:

Tek bir şehirde bile gecekondu nüfusu, karizmatik kiliselerle dini cemaatlerden etnik milislere, sokak çetelerinden neo liberal STK’lara ve devrimci toplumsal hareketlere kadar yapısal ihmalkârlığa ve mahrumiyete karşı inanılmaz çeşitlilikte tepkiler verebiliyor. Ama dünya genelinde gecekondularda yekpare bir özne veya tek yanlı bir eğilim yoksa da, envai çeşit direniş hareketi vardır. Hatta insani dayanışmanın geleceği yeni kent yoksullarının küresel kapitalizm içinde kendilerine reva görülen uç marjinallik konumunu reddetmelerine bağlıdır.

Bir de bitirirken, kitapta sözü edilen STK tahlilinin okunmasını önereceğiz. Haklı olarak demediğini bırakmayan yazar, bu statükoya boyun eğmeyi vazeden kuruluşlar için, Hintli dostumuz Arundhati Roy’dan bir alıntı ile şöyle diyor: “Siyasi öfkenin yönünü saptırıp onu arındırarak ortamın daha fazla ısınmasını önlerler.” Daha fazla bilgi kitapta.

Gecekondu Gezegeni, verilerden geçilmeyen bir araştırma. Yazar, fikrini binbir kaynaktan alıntıyla sergiliyor. Bu açıdan kalabalık, sanki yolcuların tavanında da seyahat ettiği bir otobüs, bir tren gibi. Yolcuların ne kadarının bileti var? Muhtemelen sözü uzatmamak için böyle bir rakam vermemiş.

Devamını görmek için bkz.

Amed Gökçen, “Korsan Kentleşme”, Agos, 5 Ekim 2007

Türkiye’de herhangi bir seçim öncesinde ve sonrasında sıklıkla gündeme gelen, ‘küçük çaplı’ ekonomik/siyasal talepler etrafında şekillenen gecekondulaşma sorunu 2000’li yıllardan itibaren yerini ‘Mega Kent’, ‘Uydu Kent’, ‘Kentsel Dönüşüm Projeleri’... gibi devletlerin doğrudan müdahil olduğu bir tartışmaya bıraktı. İmar alanlarının büyüklüğü ve ekonomik getirileri bir tarafa, yapılaşmanın başladığı bölgelerin etnik ve kültürel yapısı göz önüne alındığında sorunun sadece ‘kötü’, düzensiz, altyapısı olmayan, modern şehir düzenine yakışmayan yapılarda olmadığı anlaşılıyor. Gecekondulaşmanın sadece ekonomik değil siyasal bir alt yapısının olduğu da görülüyor. Basın bültenlerinde, televizyon programlarında ve tanıtımlarda artık gecekondu mahallelerini daha farklı bir tanım altında takip ediyoruz; fuhuş, hırsızlık, kavga, kirli ve bol çocuklu sokaklar... Geliştirilen bu yeni politikayla birlikte gecekondular/gecekonducular değil, gecekondulaşma fikri doğrudan hedef gösteriliyor.

Mike Davis Gecekondu Gezegeni kitabında gecekondulaşmanın siyasal ve ekonomik getirileri/götürülerini devletler, siyasal partiler, dernekler, legal/illegal örgütler üzerinden değerlendiriyor. Beijing’in eski sanayi banliyöleri Şijingşan, Fengtai, Çangziandian; Mumbai, Kahire, İstanbul, Sao Paulo, Seul dışında Günay Asya’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Çin’e geniş bir alandaki gecekondulaşma politikaları mercek altına alınıyor. Mike Davis bu geniş alan içersinde gecekondulaşmayı devletlerin özel politikaları çerçevesinde incelemesi dışında, Marksist teorinin gecokondulaşma karşısındaki açılımları ile Pentagon’un gecokonduların yeni direniş mekanları olduğuna ilişkin araştırmalarıyla kıyaslıyor.

“Kemalist devlet ne toplu konut inşa etmeye hazırdı ne de devlet arazisini özel sektöre devretmeye; bunun yerine ‘popülist himayecilik ilişkilerinin yarattığı atalet hâkim politika haline geldi” Anadolulu göçmenler Ankara ve İstanbul’daki yetkililerle pazarlık yapıp. Şehrin dış bölgelerine gecekondu yapmak durumunda kalmıştı.”

Siyasal/ekonomik durum, göç ve sürgünlerle değişen Osmanlı/Türkiye nüfusu ve seçilen yerleşim alanlarına ilişkin yapısal sorunları birbirinden ayrı tutamıyoruz. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla beraber Kırım’dan Tatarlar, 1860 Kafkaslar’daki Rus egemenliği sonrasında Abhaz, Çerkez ve Çeçen gruplar... 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşıyla ve 1821 Mora Ayaklanması ardından Türk akımlarıyla yaklaşık 3.5 milyon kişi yer değiştiriyor. Ve Balkan Harbi’nde göç eden 600 bin kişi...

20. Yüzyılın başlarında (1912-25) ise halen tartışılan gelen ve Türkiye tarihinin kırılma noktaları sayılabilecek, artık geri dönüşü olmayan göçler başlıyor; Emeni, Süryani, Ezidi, Keldani, Nasturi göçleri. Çoğunlukla önce komşu ülkelere oradan da başka ülkelere göç ediyorlar. 1923 yılında imzanan mübadele antlaşmasıyla beraber neredeyse Türkiye’nin Ege kıyılarının nüfusu büyük oranda değişiyor. Lozan Mübadelesi sırasında Rum ve Türklerden yaklaşık 1.5 milyon insan yer değiştiriyor. Bu göçler sırasında/sonrasında gelenler yeni konutlar yapıyor, boşalan yerler ise başka illerden getirilenlerle dolduruluyor.

1940-60 sonrasında köyden kentlere akınlarla başlıyan tartışmalar çoğunlukla ekonomik kâr/zarar üzerinden yürütülse de 1980 sonrasındaki tartışmaların ana kaynağı göçlerle birlikte başlayan gecokondulaşmanın siyasal getirileri/götürüleridir. Çünkü gecekonduların bulunduğu mekanların ekonomik ederi kadar gecekondulaşma fikrinin bir siyasal zemine oturtulması da tehlike olarak görülüyor. Mike Davis, Gecekondu Gezegeni’nde Dünya Bankası ve IMF’nin kıskacındaki devletlerin gecekondulaşmayı engellemek için geliştirdiği önlemlerin yoksulların değil orta sınıfın işine yarıdığını farklı ülkelerden ve politik teorilerden örneklerle sunmaya çalışıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.