Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-637-4
13x19.5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yazının da Yırtılıverdiği Yer
Bir Bilge Karasu Okuması
Kapak Resmi: Ann Hamilton
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2007

Modern Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Bilge Karasu'nun yapıtını bir bütün olarak ele alan bu ilk kapsamlı inceleme, yapıtın ürettiği anlamlardan çok anlam üretme stratejilerini açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bu yüzden de bir eleştiriden çok bir okuma denemesi olarak, yazının yazılmasından önceki süreçten başlayıp, yazma anına, henüz hiç kimse tarafından okunmamış yazıya bakmaya, bu okuma-öncesi yazının verileriyle adım adım ilerleyerek, tüm yapıtı baştan sona kat etmeye çalışıyor.

Yazının da Yırtılıverdiği Yer, geçmişi, insanları, imgeleri, düşünceleri okuma ahlâkı üzerine bir düşünme biçimi geliştiren, yazı'nın (yazılı, görsel, işitsel metnin) doğru okunup okunmamasının sonuçlarını araştıran yapıtı okumak için, disiplinlerarası bir yaklaşıma başvuruyor: özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında, farklı sanat disiplinlerinde ortaya çıkan yeni yaklaşımların oluşturduğu çerçeveyi edebiyat bağlamında kullanarak, Karasu'nun yazı anlayışını, icra, imge, bağlam, tasarım, betimleme, mekânsallık, eşzamanlılık, üstmetinsellik gibi disiplinlerarası kavramlar aracılığıyla çözümleyerek, yapıtı, sinemadan heykele, tiyatrodan performansa, Bizans ikonalarından Osmanlı minyatürlerine, çağdaş klasik müzikten gazele, "metin"den "masal"a uzanan kültürlerarası bir bağlam içinde ele alıyor; yapıtın oluşturduğu son derece geniş biçim ve biçem dağarcığını ortaya çıkarıyor.

OKUMA PARÇASI

Okumanın Olanaksızlığı’ndan, s. 13-19.

1.

Her şeyin başında sonunda ortasında "her şeyin başında sonunda ortasında yer alan imge" var. Bilge Karasu'nun yapıtı, yaşamı, bu imge, imge düşüncesi çevresinde oluşuyor, genişliyor, zamanlara ve mekânlara yayılıyor. İmge sürekli bir değişim, dönüşüm içinde; başlangıçtaki hali sondaki halinden farklı. Sonun, olası sonların, tek bir son olamayacağını imleyen sonuç imgesinin de başlangıca, başlangıçlara doğru tersine bir yürüyüş başlattığı, yürümenin kendisini aynı anda sayısız yöne doğru fırlattığı, ancak aynı anda bütün başlangıçlardan geçerek içine girilebilecek tuhaf, ayrıksı bir yazınsal uzamın kendi imgesi bu, aynı zamanda. Yapıt, her şeyin, en başta da yapıtın kendisinin başında sonunda ortasında yer alan imge. Yapıt, demek ki, kendi imgesiyle, imgeleriyle birlikte yaşıyor; "yaşamın benzeri olabilecek bir iş" imgesi de bunlardan biri.

İnsanın, kendine göstermek istediği kendi imgesini, başkalarına iletmek istediği kendi imgesini, başkaları üzerine kurduğu imgeyi, başkalarının kendi üzerine kurmuş olabileceği imge üzerine kendi kurduğu imgeyi inceden inceye ayırmaya çalışan, bu düşüncelerini bir "imgeler kuramı"na dönüştüren Karasu'nun yapıtı, yaşama ilişkin bu imge gidiş-gelişinden, imge ağından bağımsız okunamaz. Yaşamı ve yapıtı, taşıdıkları, ürettikleri imgelerle, birbirlerini besleyen iki ana damar olarak görmeliyiz, o halde. İmgeler kuramı, yapıtı, sözcükbirimden anlama genişleyen bir yoldan belirler. İmge, burada, hemen her şeyi taşıyan temeldir. Yapıt, imgelerin oyunlarından başka bir şey değil. Bir sözcüğün, bir cümlenin, bir metnin, bir kitabın imgeleri, kişilerin farklı farklı imgelere sahip olmaları gibi bir çeşitlilik içinden yansır. Sözcük, farklı imgelerinin bir toplamıdır.

Yapıt, sözcükleri yaşamın yerine geçirmiş bir yazarın, kendisini güvende hissedebileceği bir korunak değil. Karasu yaşamı, ölümü elinden kaçırmaya yanaşmamıştır, diline bu yüzden sığınmak istemez, iki yaşamdan birini seçmek gibi bir tercih, ikilem yoktur burada, tam tersine, bu gerilimin en yoğun yaşandığı yere ulaşır yapıt, bu ısrarın hesaplaşmasına dönüşür sık sık, bir tercih yapmayı tercih etmez, yaşamın yerini almaya kalkışmaz, boşluğunu doldurma görevini üstlenmez, tuhaf bir kibirle yapmacık bir hüzne yataklık eden bu ikileme yanaşmaz, biriciklikten kaçınır: yapıtın ya da yaşamın biricikliğinden.

Yaşamöyküsü bir yaşamı ne kadar temsil edebilirse, eleştiri de bir yapıtı o kadar aydınlatabilir, denecektir. Yaşamöyküsünün temsil olasılıkları, olanakları, kabiliyeti üzerine geniş bir düşünme alanı oluşmuş durumda. Yaşamöyküsü elindeki iki aracı birbirine sunar, bunların birbirlerine karşı kendilerini koruma olanaklarını araştırır; kimi zaman bunlardan biri diğerine baskın çıkabilir, çoğu kez de bu deneme, ikisine de eşit uzaklıkta, kendisinin bir anlatısına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır, iki taraftan topladıklarını bir üçüncü anlam alanına taşıma tutkusuna yenilir, yaşamdan da yapıttan da kopar, bu iki alanı birbirine bağlamaya çalışır, olasılıkları yok ederek, eleyerek, tek ve değişmez bir anlama ulaşmaya çalışır.

Karasu'nun yaşamına ilişkin çok az şey var elimizde: birtakım tanıklıklar, ayrıntılar, anlar, anılar, bir yaşamın rastlantısal parçaları, her biri birer tuzak aslında, her biri birer pusu-imge. Karasu'nun, yaşamında ve yapıtında, yaşamını ve yapıtını oluşturan tüm bu öğelerle uğraştığını, onları birbirlerinin yerine geçirerek anlamsız kıldığını, içleri boşalan sözcükleri bu kez başka imgelerle doldurduğunu düşündükçe, yeniden onlara dönmenin ne kadar zor olduğu da kolayca görülüyor. Bu anlamda yaşamöyküsü de eleştiri gibi yapıtın önceden yapmış olduğunu yineleme tehlikesiyle karşı karşıya.

Yaşam bizim için artık ulaşılamayacak bir karşı yaka, bir başka tepe. Yaşamöyküsü ile eleştiriyi aynı yerde buluşturan, aynı zorluklar ve zorunluluklarla baş etmelerini gerektiren; yaşama ilişkin imgelerle yapıta ilişkin imgelerin (bunlara Karasu'nun kendi yapıtını okuyuşunun ürettiği imgeleri de eklemeliyiz), bir kez daha, aynı belirsizlikte buluşuyor olmaları. Yaşamına ilişkin yazılanların, ölümünden sonra başvurulan tanıklıkların, derlenen anıların belki de bilinçsizce oluşturduğu imgeyle, yapıttan yansıyan yaşam arasındaki büyük uçurumun bir değişkesi, yapıtın alımlanmasında karşımıza çıkıyor. Yapıt, yaşama ilişkin bu "kusursuz" imgeyi (kusursuz, dolayısıyla okunaksız bir imge bu, hiçbir çelişkiye yer vermeyen, hatta Karasu'nun bizzat dile getirdiği çelişkileri, ikilemleri görmezden gelen, yazarı en çok çekindiği yere kıstıran, öngörüşlülüğünden adeta bir Mesih yaratan, "Azınlıklar"ı, "Özel Günlük"ü, "Mektuplar"ı okumayı reddeden imgeyi) paramparça ederken, yapıt, ne yazık, hâlâ bu kusursuzluğu, Kutsal Kitap gibi, taşımayı sürdürüyor, eşsiz, bu yüzden okunaksız.

Özgünlüğü, kendisi hakkında her söz alındığında ısrarla vurgulanan, başka hiçbir isimle, akımla bir araya getirilmeyen bir yazar hakkında yapılabilecek bu yorum, bağışlanabilir bir davranış olmayabilir. Bunun, kimin neyi nasıl okumak istediğiyle ilişkili olduğu düşünülmeli. Hiçbir yapıt öncesiz, sonrasız değil; Karasu'nun yapıtını tek başına tepelerden birine yerleştirme isteğinin altında, onu göz ardı etmek, görmezlikten gelmek, başkalarının görmesini de engellemek tuhaf arzusunun yattığını düşünüyorum. Ne var ki, elimizde Karasu'nun yazdıkları var: herhangi bir metnin yazılma ve okunma olasılıkları üzerine, kendi yapıtı ve başkalarının yazdıkları hakkında söyledikleri, iki şeyi karşılaştırmak zorunda kaldığımızda başımıza neler gelebileceği konusunda bizi önceden bilgilendiriyor. Oluşturduğu alanın karmaşıklığını en yalın sözcüklerle ifade etmekle, işimize –onu zorlaştırmayı ya da kolaylaştırmayı düşünmeksizin– engel olmayacağını hatırlatıyor, sanki. Yapıtı üzerine son sözü söylemeye meraklı değil, onu bir son söze ulaşması için de yapmamış, kendisi üzerine düşünen yapıtların düştüğü tuzağa düşmüyor: bu düşünmeyi bir sınırlandırma olarak görmüyor, eleştirinin eksikliğini öngörüp yapıta bir okuma rehberi yedeklemiyor, okurun özgürleşmesi için yaptıklarını eleştirinin de kullanabilmesini sağlıyor, Karasu üzerine yapılmış birkaç sıkı okumanın birbirinin sözünü devralmaması tam da bu yüzden. Denklemin basit olmaması, bu yüzden.

Yaşamın benzeri olabilecek işi anlamak için, Karasu'nun yaşamına bakmak, bu yüzden hem kaçınılmaz hem de anlamsız olacak: kaçınılmaz, çünkü orada fazladan bir şeyler bulmaktan öte, düpedüz yapıtın ta kendisinin yattığına tanıklık etmek zorunda kalabiliriz, ya da yapıtın orada da olduğuna; anlamsız, çünkü oraya ulaşmak için attığımız her adım, bizi gerisin geri yapıtın karşısına çıkaracak. Karasu, yaşamla yapıt arasına, okuru için kendi elleriyle bir ağ kurmuş değil, birinden alıp diğerine vererek yazarın ipuçlarını izlememiz, bir sonuca ulaşılamayacak olmasının getirdiği rahatlıkla kendimizce bir sonuca ulaşıp rahatlamamız beklenemez. Yazıda karşımıza çıkan yaşamöyküsel bilgileri görmezden gelmememiz gerektiğinin altı çiziliyor; ama bu yeterli olmayacaktır, yazarın bu ilişkilerin tümünü hesaplamış olduğunu düşünmek kadar, tam tersini, rastlantının gücüne boyun eğmiş olduğunu düşünmek de cazip gelecek okura, üzerinde durdukça kaçınılmazlığı ve anlamsızlığı artan bir sorun: Karasu'nun yapıtını, yaşamaya benzer bir iş yapıyor olduğunun farkında olduğunu bilerek okumayı nasıl becerebiliriz, öyleyse?

Yapıtın yaşamdan ayrı bir yaşamı olduğunu kabul ederek. Yapıtın yaşadığını, yaşamın imgelerini kendi içinde ürettiğini görerek. Yapıtın yaşam kadar belirsiz, inişli çıkışlı, engebeli bir yer, kavranması olanaksız, tamamlanamaz, tüketilemez bir varlık, ulaşılması çok zor bir karşı yaka olduğunu bilerek.

Olanaksız bir okuma, bizi bekleyen: yapıtın okunması bize Karasu'nun yaşamının, yaşama bakışının bir, birkaç imgesini, inceliğini, açmazını sunacak, geri dönüp bu kez aynı imgelerle yapıta bakmamız için.

Karasu yaşadığı gibi yazdığını söylemiyor. Yaşamını yapıtı gibi kurduğunu da söylemiyor. "Yaptıkları"nın arasında yaşamları da olan sanatçılardan söz ederken, bunların arasına kendisini eklemiyor. İnsancaya çevrilen bir dilden, yapıtın kanlı canlı oluşundan söz ediyor. Bu ikili ilişki, diğer bütün okumaları besleyecek bir dilbilgisi oluşturmamızı sağlayabilir mi?

Karşılıkları, karşıtlıkları bulgulamamız, anlamlara ulaşmadan önce imgelere ulaşmayı denememiz, bu kadar yoğun bir yapıttan yalnızca biçemlere, biçimlere, düzeneklere, kalıplara ilişkin veriler elde etmeye çalışmamız, ilk başta yapıtın yazarına karşı bir haksızlık, belki de. Ama Karasu'yu anlamlandırmaya çalışmanın, bu ikilemin sonuçlarına önceden katlanmaktan geçtiğini kabul etmeksizin böyle bir işe girişmek de bir o kadar anlamsız olacaktır. Bu ikili işleyiş, yapıtın ve yaşamın hem kendi imgeleriyle hem de birbirlerinin imgeleriyle var olmaları, onları durmaksızın işlemeleri, değiş tokuş etmeleri, bize okumaya ilişkin birtakım yeni düşünme alanları sunabilir.

Okumanın nesnesiyle ilişkisinin, bir yandan orada saklı bulunan anlamları ortaya çıkarmaya çalışırken bir yandan da o anlamlara ulaşma yöntemlerini denetlemesi, bunların kendi oluşturduğu metnin kendi okurlarıyla kurmak istediği ilişki biçimine etkilerini hesaplaması üzerinden temellendiğini göz önünde bulundurduğumuzda, Karasu'nun yapıtının bir okumasının, onun kendi metniyle yaptığının bir başka düzlemde sürdürülmesini amaçlaması gerektiği sonucuna ulaşırız: henüz bilmediğimiz, yalnızca hakkında birtakım sezgilere sahip olduğumuz ve ancak yazı yoluyla bir hesaplaşmadan geçerek anlamlandırabileceğimiz bir yapının işleyiş biçimlerini, kendini okutma stratejilerini, bu aynı yapının bir okumasını yapmak için önceden devreye sokmaktır, yapılması gereken. Anlamsız bir çaba, yine, çünkü yine kaçınılmaz ve olanaksız: kaçınılmaz, çünkü tersi bir durumda, okuma denemesi, kendisini tam da yapmaması gerekeni yapıyormuş gibi gösterme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Yapıtın anlamlarını önceden tek tek sayıp dökmek, bunu yaparken de okurun (aynı anda hem okuma denemesinin hem de okuma nesnesinin okuru) okuma olasılıklarının kabaca bir dökümünü yapmak için, her şeyden önce, o anlam ve olasılıkların söz konusu okumanın oluşturduğu düzenek aracılığıyla belirlenmiş olması gerekir. Yapıtın anlamları, yapıtın içinden çıkmadan önce var olamazlar, onları var edecek tek şey bir okurun oturup yapıtı okumasıdır; o halde eleştiri, okur ile yapıt arasına girmeden, bu iki algılama mekanizması arasında bir ilişki kurma görevini reddederek nasıl kendi meşruiyetini sağlayabilir? Metinle okur arasına başka bir metnin girmesini istemeyen Karasu'nun metnini, öyleyse, okurdan önce, okur olarak nasıl okuyabilir? Bu çelişkili konumda nasıl direnebilir?

Belki şu denenebilir, Karasu, metinle okur arasına başka bir metnin girmemesini değil yalnızca başka metinlerin girmesini istiyor, denebilir. Yazı her seferinde başka bir yazıyı örtsün, okur okuduğu yazıyı sökerek öteki yazıyı görsün. Öyleyse, metinle okur arasına girmek değil, metnin örttüğü metinlerden biri olarak oraya ilişmek gerekiyor. Eleştiri olarak okuma, ancak bunu yapabilir, ancak bu sızma eylemiyle orada kendisine bir yer bulabilir, okurun önünden okuduğu metni çekip yerine yerleşerek değil. Okuma, okumamış olana, en fazla, okumamış olduğunu sezdirir, daha henüz okumaya başlamamış olduğu metni değil metni daha henüz okumaya başlamamış olduğunu gösterirken, bildiğini okuyan, yine bildiğini okumak isteyen okumuş olana da, şu an okumaya başladığı metnin, bildiğini okumaya değil, daha okumaya başlamamış olduğu metni şu an okumaya başlamış olduğunu bildirir. Böylece, eleştirinin okurla metin arasına girmesi yerine okur eleştiri ile metin arasına yerleştirilebilir, okur aynı anda hem eleştirinin hem de yapıtın okuru olma konumuna erişir. Olanaksız olan da budur, bir yandan, okurdan önce okunan (her tür eleştiri kendisini bir ilk okur konumuna oturtmak zorunda kalmıştır, yapıtın gerçekten ilk okuru olup olmaması değildir burada önemli olan, yapılan işin bir işlevle ilişkilendirilmesi alışkanlığı baskındır bu tercihte; eleştiri okurun okumasına kılavuzluk etmeyecekse var olmaması daha anlamlıdır) yapıtın işleyiş düzeneklerini okur bunları henüz kendi başına bulgulamadan önce, farklı bir dilin içinden okura önermek, bir yandan da bunların okurun okumasını sınırlandıracak kalıplara dönüşmesini engellemek.

Karasu'nun yapıtıyla başardığı tam da budur, işte; yaşamının karşısında yapıtı ne ise, yapıtının karşısında okuru odur. Karasu, okurunu, yapıtıyla yapıtının bir eleştirisi arasına yerleştirerek, eleştirinin de bir tür üst-eleştiriye, Karasu'nun kendi metnini okuyuşunun bir okumasına dönüşmesini sağlar, zorunlu kılar. Eleştiri, bu andan itibaren, hem yapıtın okumasına hem de yapıtın okumasının okumasına ulaşmak; bu olanaksızlık içinden, kendisini, Karasu'nun kendi metnini okuyuşuna karşı, okura karşı, yapıta karşı, onların içinden kurmak zorunda.

Okuma eleştiriden farklıdır, onun bulgulayamayacağı şeyleri bulguladığı için, bu anlamda Karasu'nun bir eleştirisi asla okumanın yaptığını yapamaz, okuma öncesi bir okuma çabası olarak her zaman arada kalmıştır. Okuma çünkü metni kaydırır, başka bir yere taşır, kendisinden sonra gelecek olan eleştirinin imlediği yerde değildir artık, eleştiri dolayısıyla her zaman için, okumayı ıskalamak zorundadır, ondan ya önce ya da sonra gelir, ama asla tam gerektiği anda, okumanın içinde değildir. Okumadan önce ya da sonra, okurun bakışına tümüyle hâkimdir, kimi kez okumayı geciktirecek ya da engelleyecek kadar baskın bir güç, metnin zorluğu karşısında bir sığınak olur ya da parçaları yerli yerine konmuş bir yapbozla bırakır okuru, metin eleştiriye yenilmiştir, onun konusu olmaktan öte bir değeri kalmamıştır artık.

Okuma, nesnesinin izini sürüyorsa, onun hızına, ilerleme biçimlerine ayak uydurmadan bu işi nasıl yürütebilir? Bir metni okurken, o metni izleriz, ona erişmeye çalışırız, her seferinde de bu yaklaşmanın şekli, tanıdıklığın artmasıyla, bilinen bir yerde olma duygusunun rahatlığıyla değişebilir, ama hiçbir zaman başka bir yerde, başkasının yerinde olduğumuzu (okurun yerinde, okurun yerini işgal etmiş olarak/yazı uzamında, başkasının dilinin içinde) unutmamızı sağlamaz; bu durumda okuma eyleminin yazıya geçirilmesi işlemi de tüm bu değişimleri, jestleri taşıyacaktır, taşımalıdır, ister istemez taşır. Karasu'nun yaşam/yapıt ile okur/yapıt arasında kurduğu ilişkiye bu olanaksızlık içinden bakmak gerekir. Yazar, Yaşam, Yazı, Okur, Eleştiri, Yaşamöyküsü... Yapıt tüm bu öğeleri birbirleriyle ilişkilendiriyor, yer değiştirebilme olanaklarını açığa çıkarıyor. Eleştirel okuma, Kılavuz'da, Uğur'un yazışını yazan Karasu'nun yaptığına benzer bir işe dönüşebilir öyleyse; okurun okuyuşunu yazmaya çalışmak, belki de okuma eylemini kurmacalaştırmak anlamına gelebilir, ama üst-metin kurmacadan başka bir şey değil zaten: okuduğum metni bir kez de ben kurarım, bu anlamda iki okuma arasında tedirgin edici bir yakınlık var; bir metni okuyan okur ile o metni okuyuşunu yazan okur/yazar, aynı jestleri yineler. Okurken elimizin altından kaçıveren bir metnin, tüm varoluşu bu kaçışla koşullandırılmış olan bir kaçış yaratığının, onunla ilgili yazmaya başladığımızda orada öylece durmasını beklemek safdillik olur. Karasu'nun bir okuması, bu yüzden, model okurluğa soyunmadığı halde/için, herhangi bir okurun tutacağı yollardan birini seçmekle, aynı anda elinden gelenin en iyisini yaparak birkaç yola birden çıkmak arasında gidip gelebilir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Serpil Gülgun, “Sıkı bir Bilge Karasu okuması”, Milliyet Sanat, Ocak 2008

“Yıllardır hiç bırakmadan yazı yazan Bilge Karasu diye bir öykücü var… ‘Bir Gece Yemeği’ ve ‘Foto Febüs’te aynı yöntemi kullanmışız. Farklı olarak: Şöyle ki: Aynı anda iki şeyi anlatmak için satır atlıyor. Ben iki şeyi, iki ayrı şeyi birlikte iç içe anlatabiliyorum. Teknik olarak da, içerik olarak da çok daha ustayım.. O’nu kimse okumuyor, hayranlarından başka… Çok yazık, o kadar uzun boylu dil çalışması içine girmiş, neredeyse benim vardığım sonuca erişmiş, tabii sonuç olarak, okuması çok güç, zor ve tatsız bir yazar, Mücevherlerle (Kelimelerle) bir kümes yapmaya benzer…”

Yukarıdaki alıntı Cem İleri’nin Yazının da Yırtılıverdiği Yer adlı kitabından. Alıntının kaynağı ise, Mach 1’dan Mektuplar. Yani, Sevim Burak. Şimdi ¬–eğer ki, bundan birkaç yıl önce, 2004’de yayımlanan “Mach 1’dan Mektuplar”ı okumuşsanız– eminiz hayatınızın şokunu geçiriyorsunuzdur. Özellikle de hem Bilge Karasu hem Sevim Burak hayranıysanız. Üzgünüz ama maalesef gerçek bu. Sevim Burak, Bilge Karasu’yu okuması çok güç, zor ve tatsız bir yazar olarak görüyor. Cem İleri de Bilge Karasu’nun “İmge odaklı yazısını anlamak için imgeye, image’a, görüntüye, plastik sanata, müziğe bakmamız şart” faslında (Beuys ve Duchamp karşılaştırılması faslında aslında) bunu dipnot olarak düşüyor.

Zor bir yazar

Bu arada, Yazının da Yırtılıverdiği Yer- Bir Bilge Karasu Okuması’nı okuyacaklara baştan bir uyarı: Metinleri döne döne okumak ve her okuyuşta yeni bir şey keşfetmek yoksa ruhunuzda Bilge Karasu’yu okumayın. Bunun doğal sonucu olarak Cem İleri’nin kitabını da okumayın. Yani, bir yerde Pierre Menard olmak gerekiyor bütün bunları okumak için. Nafile bir uğraş! Borges’in Menard’ı nasıl bütün bir ömrü, Don Kişot’u yeniden baştan yazmaya adamışsa, mutlaka bir yerlerde, hiç bilmediğimiz, ömrünü tek bir kitabı okumaya adamış okur bir Pierre Menard vardır kuşkusuz. Parantezi kapatır da bıraktığımız yere dönersek: Şunu bilin ki, Bilge Karasu zor bir yazar. Dolayısıyla, Cem İleri’nin onu konu alan, onun izini süren kitabı da zor bir kitap. Zorluk şu: Bilmek gerekiyor. Neyi bilmek peki?

Modernizmi bilmek, modernle modernistin farkını bilmek, post modernizmi bilmek... Yeni roman nediri, sanatın farklı disiplinlerini, plastik sanatların geldiği noktayı bileceksiniz; yerleştirme, performans, vs. vs. Yani Buttor ne demiş, Eco, ne demiş, bileceksiniz. Roland Barthes, ne demiş, bileceksiniz. Tarkovski ne çekmiş, neden çekmiş, bileceksiniz. Beckett, Proust, Calvino, Perec… Neler yazmış, ne çizmişler, bileceksiniz. Beuys nedir, kimdir, Duchamps’la meselesi nedir, keza bir Pollock ne gibi yeniliklere imza atmıştır, bileceksiniz.

Cortazar’ın Seksek’ini okumumaşsanız ya da en azından nasıl bir değişiklik yaptığını bilmiyorsanız ya da yeni romanı bilmiyorsanız, (mesela Robbe-Grillet’nin Silgiler’de zamandiziselliği nasıl var edip yok ettiğini) bilmiyorsanız, olmaz. Tabii şu da var: Bütün hepsini biliyor ama sevmiyor olabilirsiniz. Ya da ‘türü’ diyelim, seviyor ama özneyi Sevim Burak gibi tatsız buluyor da olabilirsiniz. Uzun sözün kısası, bugüne dek, ömr-ü hayatınızda hiç Bilge Karasu okumadıysanız, bu kitaba atlamayın hemen. Önce, bir Bilge Karasu edinin. Mesela, Gece’yi. (Aslında, onu en sona bırakın çünkü Gece, Karasu’nun anlaması en zor, en okuması olanaksız, en hazza geçit vermeyen kitabı) Ya da mesela, Kılavuz’u. Ya da, Kısmet Büfesi’ni. Önce, onu (ya da onları) okuyun, bakın bakalım Bilge Karasu sizin yazarınız mı, değil mi?

“Yazar, kurar”

Baktınız ki, Bilge Karasu, sizin yazarınız, o zaman her şeye silbaştan, yani ta en başından koyulacaksınız. Yani, Troya’da Ölüm Vardı (1963), Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970), Kısmet Büfesi (1982), Gece (1985), Kılavuz (1990), Narla İncire Gazel (1993), Ne Kitapsız Ne Kedisiz (1994), Altı Ay Bir Güz (1996), Lağımlaranası ya da Beyoğlu (1999), Öteki Metinler 1999. Bütün hepsini okuyacaksınız. Külliyat okunup bitti mi, hemen arkasından Müge Gürsoy Sökmen ile Füsun Akatlı’nın 1991’de Gece ile Pegasus Ödülü’nü kazanan, 1995’te yitirdiğimiz Bilge Karasu’nun anısı için hazırladıkları Bilge Karasu Aramızda’yı edineceksiniz. Onu da bitirince, Cem İleri’nin tanıtmaya çalıştığımız, “Yazar, kurar. Bu herkesçe bilinir. Okurlar, ne yaptıklarını her zaman düşünmüşler midir?” diye soran kitabına başlayın. Yazının da Yırtılıverdiği Yer’e...

İşte bu noktada Cem İleri’nin 15 bölümden oluşan kitabı size iyi bir kılavuz olacak. Çünkü, böylelikle, hem içerik hem de biçimsel olarak Karasu’nun izini süren bu kitap sayesinde, ne yaptığınızı düşünmeye başlayacaksınız. Kim bilir, belki de, Tanrı bilir, bu kitap sayesinde, kendi okumanızı yapacak ve en sonunda, Menard’ın yolundan gitmeye karar vereceksiniz. Belli mi olur, ömrünü tek bir kitabı yeniden yeniden okumaya adayan bir başka Menard olacaksınız belki de. Uzun sözün kısası, hadi okumaya! Ne yaptığımızı öğrenmeye!

Yüze inen tokat: “Gece”

Cem İleri, kitabında “Gece, onu hâlâ romandan saymayanların, Karasu’yu bugün bile, ‘öykücü’ dedikleri o tuhaf kalıba sığdırmaya çalışanların yüzüne inen korkunç bir tokat, korkunç bir ironi,” diyor ve şöyle ekliyor:

Gece yazmanın olduğu kadar okumanın da kat kat örülen, örtünen bir iş olduğunu gösteren bir metin. Neyi anlattığı, neyi yalnızca sezdirmekle yetindiği kadar neyi hemen görmemiz, neyi ıskalalamamız gerektiği, gerekebileceği üzerine de düşünüyor. Kendini açığa çıkardığı yerde tam tersini yapıyor; bir şeyi ima etmeye, giderek imadan vazgeçip düpedüz gözümüzün içine sokmaya başladığı anda, oyunu kavrıyoruz ama çok geç. Polisiyenin tersi, bilimkurgunun tersi, sanki okurun yüzünü kaçırması istermiş gibi, bunları sonradan keşfedecek olmasından alacağı zararsız, yararsız hazzı askıya alıyor, iptal ediyor, ondan hiç de alışık olmadığı bir tepki vermesini istiyor: Tamamen ikircikli bir durum karşısında okur; biçimlerin, oyunların bu kolay ele geçirilebilir olduğunun gösterilmesi, neden? Daha ilk cümleden, zaten Gece’nin, gelmekte olan geceyi de barındıran bir yapıt, şu an okumakta olduğumuz kitap olduğu anlaşılıyor. Böylece okuma başlıyor. Metnin dahil edilebileceği bir başka yapıtlar dizisi, Don Kişot’tan Batak’a (Andre Gide), Altın Meyveler’den (Nathalie Sarraute), Büyük Londra Yangını’na (Jacques Rouba) uzanan bir gelenek hemen beliriyor.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.