Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-659-6
13x19.5 cm, 368 s.
Liste fiyatı: 35,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
David Harvey diğer kitapları
Postmodernliğin Durumu, 1997
Sosyal Adalet ve Şehir, 2003
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, 2012
Asi Şehirler, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Umut Mekânları
Özgün adı: Spaces of Hope
Çeviri: Zeynep Gambetti
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2008
3. Basım: Eylül 2015

Ütopyacı hareketler yüzlerce yıldır adil bir toplum ve daha iyi bir yaşam için mücadele veriyorlar. Harvey bu eserinde tarihsel ve coğrafi bir bakış açısıyla bu hareketlerin başarısızlıklarının altında yatan sebepleri ve ütopyaları ortaya çıkaran fikirlerin geçerliliğini sorguluyor — başka bir ifadeyle, fikirlerin neden ütopik kaldığını, hayallerin neden gerçekleşmediğini. ABD'deki Baltimore şehrini model olarak aldığı mevcut kentsel ortamın çarpıcı bir betimlemesini sunarken, "alternatif yok" diyenlere karşı ütopyacı hayal gücüne başvurmanın kaçınılmazlığını vurguluyor. Uzamsal ve zamansal ütopyaların artılarını eksilerini değerlendirdikten sonra, "diyalektik ütopyacılık" adını verdiği yeni bir ütopyacı düşüncenin genel hatlarını çizen Harvey, daha eşitlikçi ve doğayla barışık yaşamayı mümkün kılacak tasarımlara dikkatimizi çekiyor. Kitabın sonunda ise yazarın kendi umut mekânına dair son derece aydınlatıcı, gayet şahsi bir ütopya bulacaksınız. David Harvey Türkçede Postmodernliğin Durumu ve Sosyal Adalet ve Şehir kitaplarıyla tanınmıştır. Araştırmalarının felsefi merkezinde, Marksist kurama mekânı, uzamsallığı eklemlemeyi, tarihsel maddeciliğe coğrafyayı dahil etmeyi amaçlayan verimli bir perspektif vardır. Bu kitapta da öyle. Her yönüyle tartışılmaya, incelenmeye değer bir kitap Umut Mekânları.

OKUMA PARÇASI

Edilia, ya da "Ne İstiyorsan Onu Yap" bölümünden, s. 341-343

(…)

Soğuk terler dökerek uyandım. Rüya mı görmüştüm yoksa kâbus mu? Gözlerimi zorla açıp pencereden dışarı baktım. Hala 1998'de Baltimore'daydım. Ama bu duruma sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim.

Rüya gün boyunca etkisini sürdürdü. Zihnimde kalan genel tablo makul, sağduyulu ve bazı açılardan çok cezbediciydi. Fakat düşündükçe beni endişelendiren ve tedirginlik veren birçok unsur olduğunu fark ettim.

Hayatımızı yönetecek bankaların veya sigorta şirketlerinin olmadığı bir dünya hayal edin; çokuluslu şirketlerin, avukatların, borsa simsarlarının, geniş bürokrasilerin, şunun veya bunun profesörlerinin, askeri aygıtın, karmaşık hukuki yaptırım biçimlerinin olmadığı bir dünya.

Tüm işçilerin, onları bugün tutsak eden değersiz ve kan emici faaliyetlere itaat etmekten kurtulduklarını hayal edin. İşçilerin zincirlerinden koparılıp, ekoloji dostu teknolojiler sayesinde temel ihtiyaçları karşılamak için günde birkaç saatlik işten fazlasının gerekmediği bir dünyada, üretken görevler üstlendiklerini hayal edin.

Çağdaş yaşamın aşırı hızlı ritminin düştüğünü; aciliyeti olan yükümlülükler arasında zorla yakaladığımız saf haz anlarının artık mutluluk dolu saatlere dönüştüğünü hayal edin.

Her şeyden çok, saygılı bir eşitliğin, sadece yetenekler ve başarıların değil, yaşam koşulları ve olanaklarının eşit olduğu bir dünya hayal edin – kısacası öyle bir dünya ki, o çirkin alışkanlık, kendi geçiminin yükünü başkasının sırtına yükleme alışkanlığı hiç olmasın.

Parasal imtiyaz peşinde koşmanın artık hiç öneminin kalmadığı ve altının parıltısının çekiciliğini kaybettiği bir dünya hayal edin.

Bu hayal bir anlamda heyecan vericiydi. Fakat günlük hayatı ayakta tutan bildik dayanakların yok olması aynı zamanda ürkütücüydü.

Bir kapuçino içerek rahatladım. Bir yaz boyunca inip çıktıktan sonra borsa yeniden yukarıya fırlamıştı. Düşlediğim her şeyin çağdaş yaşam şekillerine bu denli rezilce ve tuhaf kaçacak ölçüde yabancı olması fikrine sığındım: düşüm herhangi bir olasılık alanının dışındaydı. Bu olasılıklar kümesi hakkında açılacak herhangi bir tartışma çok kötü yorumlanır, dedim kendi kendime ve ekledim: "haklı olarak". Ne de olsa, hiç hoşlanmadığım, akıl almaz türden kıyamet senaryolarının güdümüyle üretilmiş, hiç diyalektik olmayan bir öyküydü bu.

Baltimore sokaklarında yürüyorum.

Zenginlere adanan koskoca anıtlar her taraftan eziyorlar beni. Devlet destekli mükellef bir sosyal güvenlik sistemi parasının büyük kısmıyla otellere, şirketlere, üst sınıf apartmanlara, futbol ve beyzbol stadyumlarına, toplantı merkezlerine, seçkin tıbbi kurumlara ve benzerlerine destek oluyor. Varlıklılar kendileri için ülkedeki en iyi özel okulları, üniversiteleri ve hastaneleri yaptırırken, dışlanmış nüfusun büyük çoğunluğu kamu sektörünün çürümüşlüğünde boğuluyor. Beriki zenginlere sübvansiyon yetiştirmekle öylesine meşgul ki, nüfusun büyük çoğunluğuna yönelik en düşük standartlı performansı bile gösteremiyor.

Banliyöler ekolojik olmayan bir yayılmayla büyürken, şehirdeki kırk bin boş ev dökülüp çürüyor. Sıcak yaz günlerinde şehrin üzerine kirli bir bulut iniyor. Sokaklarda kırk bin damardan uyuşturucu kullanıcısı dolanıyor; aşevleri kapasitelerinin son sınırında çalışıyor (cezaevleri de öyle); yoksullar için besin tedarik eden merkezlerde stoklar tükenmiş durumda; ölüm, açlık, hastalık ve "herkesin herkesle savaşı" gibi Malthusçu hayaletler, şehrin sokaklarını kefen gibi örtüyor.

Howard'ın bahsettiği o birlik, dostluk ve adalet düzeni nerede? Eğer benim rüyamın kâbusa benzer özellikleri var ise, bu gerçeklik tam karabasan değil mi?

More'un Ütopya'sının belirli bir geleceğin detaylı rehberi olmaktan çok; içinde yaşadığı dönemin saçmasapan israf ve akılsızlığını sorgulama, gidişatın daha iyi olabileceğini ve olması gerektiğini vurgulama amacını taşıdığını düşünmüşümdür hep.

Bellamy'nin kahramanının 1888'in Bostonu'na döndüğünde, şehri sandığından çok daha dehşetengiz bulduğunu, alternatiflerden bahsettiğinde ise nasıl alaya alınıp dışlandığını hatırladım. O günkü gerçeklik, onun kâbusu haline geliyor. Bizimki de katiyetle öyle değil mi?

Çoğumuzun inandığı üzere eğer dünyayı kendi arzu ve vizyonumuza göre şekillendirme gücümüz varsa, nasıl oldu da topluca burayı böylesine berbat bir yer haline getirdik? Toplumsal ve fiziksel dünyamızı şekillendirmek ve yeniden şekillendirmek, o da işlemezse bir daha şekillendirmek mümkün ve gerekli. Nereden başlanacağı ve neyin yapılacağı kilit sorular.

Bellamy'nin belirttiği gibi, Geriye Bakış, "büyük değişimlerin habercisi" olan bir anda yazılmıştı, tıpkı bugünkü gibi. Aynı zamanda,

Altın Çağın arkamızda değil, önümüzde olduğu ve çok da uzakta olmadığı inancıyla yazıldı. Eminim ki çocuklarımız o günleri görecekler; yetişkin erkek ve kadınlar olan bizler de görebiliriz, inancımız ve çabamızla bunu hak ediyorsak eğer.

Altın Çağ geldiği zaman, "korkuya, gerginliğe, endişeye, aşırı çalışmaya ve uykusuz gecelere veda" edebiliriz nihayet.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Suat Hayri Küçük, “Beden bir direniş mekânıdır”, Birgün, 20 Mayıs 2008

Ütopyalar şey değil süreçtir ve mekânda işlerler. Ütopyaları zaman ve mekânda konumlandırmaktaki güçlük, bugüne dair imgelerimizin faillikleri ve süreçleri maskelemesindendir. Bu prizmada kırılan bakışın menzilinden kaçan ütopya fantezi alanına sığınır.

Bilgimizin sınırları bilgimizin nesnesinin de sınırlarıdır. Bilgimizin nesnesinin varlık koşulları mekânın olanaklarıyla belirlenir. Dolayısıyla mekân, tüm ütopyacı tahayyüllerin hakikat olma koşuludur. Ütopya, zamanın dışındalığı oranınca mekânsal bir varlık edinir ve bu yönüyle de ontolojiyi önceler. Bir nesne olarak mekânda kavramsal ağa dâhil etmeye direnen bir şey vardır ve bu yüzden de vazgeçilmezdir. Uzamsal tanzimin sonsuzluğu ile toplumsal dünyanın ütopyan sonsuzluğu arasında doğrudan bir ilişki vardır. Zorunlu ve imkânsızdır; ütopyanın mekâna akrabalığı buradadır. Bilinen tarih boyunca ve tarih öncesine uzanan mitolojilerde ütopyalar, adil toplum, ideal yaşam arzusu/düşü ve insanlık durumu için kişisel ve toplumsal mücadeleler vermişlerdir. Bu mücadeleler, içinde bulunulan zamanın ve mekânın egemen ruhunu, salt var oluşlarıyla bile ahlakını ve estetiğini sorgulamışlardır. Bir kopuş olarak da okunabilecek olan bu pratikler, mekânın örgütleniş biçimlerinin hayatiyetini yeterince sorgulamamışlardır. David Harvey Umut Mekânları’nda coğrafyayı ütopyanın kadrajına almış, geçmişin ütopyacı hareketlerinin başarısızlıklarını ve bu fikirlerin ütopik kalma nedenlerinin mekandaki izlerini sürüyor. Uzamsal ve zamansal ütopyaların görme bozuklularını mekânsızlıkla ilişkilendiren Harvey, uzun dönemli ve sürekli kılınacak tarihi-coğrafi devrim perspektifiyle, dönüştürücü siyasi pratikleri, diyalektik ve uzamzamansal bir ütopyacılığın tezahürleri olarak gördüğü ve “diyalektik ütopyacılık” diye kavramsallaştırdığı görme biçimiyle başka bir ütopyacılık için mekânı düşünün merkezine alıyor.

Marksist ütopyaya mekânı, uzamsallığı eklemleyerek dünyevileştiriyor ve şimdi’nin bir parçası kılıyor. Sınıf mücadelesinin uzamı, yaşamın üretildiği ve deneyimlendiği her yerdir. Küresel kapitalizmin kendine uzamsal çözümler üretmekteki yetkinliği ve kendi suretinden türetilmiş coğrafyalar inşa etme telaşı karşısında Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus’ta sözünü ettikleri ütopyan düşüncenin uzantısı olarak, kendi uzamsallığını zaman ufkunun çökmesine karşı, piyasanın nüfuz edemeyeceği mekânları yer edinmek gerekiyor. Bu anlamda Harvey soruyor “Anti-kapitalist mücadele nerede gerçekleşecek?” Elbette ki her yerde. Uzamsal ölçek üretimi ve coğrafi fark üretimi açısından şimdiye kadarki tesis edilmiş kategoriler kullanılamaz hale gelmiştir. Bu noktada beden, tüm diğer gaye ve anlamları belirlemenin indirgenemez mahali olmuştur. Bu bütünün parçalanmasına izin vermemek gerekir. Burjuva kültürün ve küresel sermayenin bitmeyen bir proje olarak gördüğü bedene olan ilgisi, bizler için her türden sorgulamanın ontolojik ve epistemolojik temelini gözden geçirmenin önemi ve değeri bilinmelidir. Bu noktada Harvey uyarıyor “Beden, onun üzerinde kesişen çoklu sosyo-ekolojik süreçler yüzünden bir iç çelişki taşır.”

İndirgenemez direniş mekânı ve faili olarak beden, siyasal alanın diline de mekân olur. Toplumsal kurgu olarak beden, tıpkı benlik, şahsiyet ve kişilik gibi etkin siyasetin hedefi, emeğin değerinin zaman ve para cinsinden hesaplandığı kültür, söylem ve temsil mekânlarıdır. Oscar Wilde “ütopyanın dâhil olmadığı bir dünya haritası göz atmaya bile değmez” ifadesinden hareketle, inşa ederken onlar tarafından inşa edildiğimiz mekânlar, dil ile benzeşir. Ütopyalar şey değil süreçtir ve mekânda işlerler. Ütopyaları zaman ve mekânda konumlandırmaktaki güçlük, bugüne dair imgelerimizin faillikleri ve süreçleri maskelemesindendir. Bu prizmada kırılan bakışın menzilinden kaçan ütopya fantezi alanına sığınır.

Marx’ın Rikardo sonrası minör bir politikacı, modası geçmiş “yapısalcı” ya da “modernist” olarak kategorize edildiği bir ideolojik/kültürel ortamda Marx ve Kapital üzerine dersler veren Harvey’in derslerini takip etmek bile öğrencileri için siyasal bir eylem olarak görülmüştür. Duaya dönüşen kanaatler ortamında kültür analizleri ekonomi politiğin yerini almıştır. Marx konuşmanın solun yaşlılık hastalığı olarak görüldüğü bu örgütlenmiş cehalet ortamında Harvey, uzam-yer-mekan gibi kavram, olgu ve boyutları Marksizm’e dahil ederek burjuva anti-entelektüelizmi bir adımda geride bırakmıştır. Katıksız öfke ve şiddetli umut, estetize edilemez acı Harvey’in mekân tasavvurunda kendini sağaltıyor. Bir bütün olarak yağmalanan ve yağmacısını köleleştiren bir tüketim maddesine indirgenen kent yeniden mekân, yer ve uzam olarak yaşama iade edilmesi gerekiyor. İmgenin ekonomi-politiğine dönüşen ve her yeri barkodlanan kente Marksist ütopyayı dâhil ederek, bir yaşam alanına dönüştürebiliriz. Bu aynı zamanda varoluşun ABC’sini yeniden ele geçirme süreci olarak deneyimlenecektir.

İnsan dediğimizde belli bir zaman ve belli bir mekana ait bir kişiden bahsediyoruzdur. Herhangi bir insanın var olduğu mekân ve zamana dair fikirlerimizin tamamen aynısının onlarda da olduğunu varsayarız. Aşkın değerlerin mutlak varlığı yanılsamasının sürekli yeniden üretimini garanti eden temsiliyet söylemlerinin yapıbozumu, tüm pratikleri, bu pratiklerin üretimini ve bu pratikler sarmalı içinde üretilen özneleri varoluş krizine sokuyor Bu özne kendisinden önce üretilmiş değer-anlam çokluğunca konumlandırılmıştır. Özne ve farklılık bu mekan içinde birlikte belirir ve geçmişe eklenir. Aşkınlık yanılsaması üreten burjuva toplumsallığı içrek bir hakikat gibi algılanır. Kendine tutunduğunu, kendine tırmandığını sanan kişi, bütün yaşam enerjisini sisteme aktarmış olur. Temsil edilemeyen kutsallık dünyevileşir. Çözülen aşkınlık örtüsünün, temsiliyet sisteminin altında kapitalist burjuva uygarlığın ve modernliğin içinde açığa çıkan arınmış bir arzu beden/mekân ütopyasına meyletmektedir.

Özellikle modern uygarlık bedenin haysiyetine hürmette zorlanmıştır; bu zorlanma mekânların tasarım ve planlamalarında okunabilir. Kişisel iç yaşamla, toplumsal hayatla mekânların düzenlenişi ve kullanım biçimleri, sosyal ve kişisel tarihle mekânların örgütlenmesi arasındaki ilişki en yüksek politik değeri içinde barındırır: Lanetlenmiş duygusal yoksunluk imgeleri, mekânların sakatlayan saldırganlığı. Pasif seyircilere indirgenen bedenleri dirençten yoksun bırakma arzusu egemen mekân tasavvurunda dokunma korkusu, ahlakı ve somut mimarisi ile açığa çıkar. Çünkü burjuva düzen temassızlık demektir. Sur, ev, sokak, meydan ile mekânın geometrisi bedeni disipline ediyor, ruhu terbiye ediyor, düzenliyor ve hesaplanır, öngörülür bir geleceği garanti ediyor. Mekânda çizgisel tahayyüle dayalı görsel dil ve burjuva “özgürlük” mekânı bedeni pasifleştiriyor. Zaman ve mekân birbirinden türetilmeksizin birbirine aittirler. Algı ve geometri artık günümüz mekânlarını okumada yetersizdir. Yer, yaşamın koşuludur.

Ütopya açısından mekânların üretimi bağlamında asi yaratıcı mimarlar dünyanın farklı temsilleri ile söylemsel yapılarını birbiriyle ilişkilendirerek uzamı biçimlendirirken ve bir yer olarak toplumsal işlerlik kazandırıp, insani ve estetik/sembolik ve s/imgesel anlamlar türetirler. Bireyin ve toplulukların arzu ve özlemlerine sanatsal bir biçim katarlar. Bu türsel varlığımızla ilgili bir hakikattir. Türsel varlığımızla yüzleşip, neye yabancılaşmış olduğumuzu bilince çıkararak özgürleşmenin ne anlama geldiğini tam olarak tasavvur edemeyiz. Böyle olunca da özgürleşme için hangi uyuklayan gücümüzün uyandırılması gerektiğini de göremeyiz. Asi mimar metaforunun yaratma istencini kemiren belirsizlik ve risk dolu bir dünyayla burun buruna geldiğinde kendi deneyimlerinin sonuçlarınca bozguna uğrama tehdidini püskürtmek zorundadır.

Burada Foucault’nun kelimelerine ve şeylerine bırakalım dilimizi: “Ütopyalar teselli kaynağıdır: Gerçek bir mekanları olmasa da, hiç değilse fantastik olarak açılabilecekleri huzurlu bir bölge vardır; her ne kadar oraya giden yol gelip geçici, bir hayal de olsa. Heterotopyalar ise rahatsızlık verir, büyük olasılıkla dilin altını gizlice oydukları için. Ütopyalar dilin tam da suyuna giderler, heterotopyalar sözü kurutur, sözcükleri yol ortasında durdurur, gramerin olabilirliğini kaynağında sorgular; mitlerimizi dağıtıp cümlelerimizin şiirselliğini kısırlaştırır.”

Devamını görmek için bkz.

Barış Yıldırım, “Amerika’da bir İngiliz Marksist”, Virgül, Temmuz 2008

Marksist coğrafyacı ve toplumbilimci David Harvey acaba Amerikalıların pek çoğunun gözünde anlaşılması güç bir varlık, anakronik, karmaşık bir dil kullanan bir akademisyen midir, diye sormadan edemiyorum.

Londra’nın dışında bir kasabada büyüyen, babası limanlarda çalışan Harvey, burslu olarak Cambridge’e girip doktorasını tamamlamış. Harvey, asıl alanı olan coğrafya disiplininde çok atıf alan eserler yazdıktan sonra (örneğin Sosyal Adalet ve Şehir), The Limits to Capital’ında (Sermayenin Sınırları, 1983) Marx’ın dışarıda bıraktığı “uzam” unsurunu teoriye katarak “tarihi/coğrafi” materyalizm kuramını geliştirmiş. Türk okuyucu ise Harvey’i Postmodernliğin Durumu adlı, şaşırtıcı biçimde bestseller haline gelen çalışmasından ve neoliberalizme karşı şiddetli eleştirilerinden tanıyor. “Liberalizm” deyince akıllarına insan hakları ve ifade özgürlüğü gelen Amerikalıların büyük kısmı, Harvey’in neden neoliberalizme öfke içinde olduğunu anlamıyor olabilir. Ama Harvey bıkmadan usanmadan, kırk yıla yakın süredir Marx’ın Kapital’inin birinci cildi üzerine seminer düzenliyor; diğer taraftan da, uzun süredir yaşadığı ve incelediği Baltimore kentinde öğrenci hareketine ve yerel mücadelelere destek veriyor.

Geçtiğimiz aylarda yazarın Umut Mekânları adlı kitabı yayımlandı. Kitap, toplumbilimden mimariye uzanan geniş kapsamıyla ciddi bir olgunluk dönemi eseri: Harvey kitapta, uzun soluklu Marksizm okumalarıyla aktivist pratiğinin tecrübelerini birleştirmiş diyebiliriz. Kitabı, neoliberal saldırılarla birlikte işçi sınıfının yeniden XIX. yüzyılın barbar kapitalizmiyle karşı karşıya olduğunu ve bu nedenle Marx’ın her zamankinden daha güncel olduğunu söyleyerek açıyor. Ancak Manifesto’ya önemli bir itirazı, işçileri üretim süreçlerinde bir araya getiren kapitalizmin aynı zamanda onları durmadan uzamsal ve kültürel ayrılıklar temelinde böldüğü gerçeğini yeterince vurgulamaması. Günümüz dünyasında dünya işçileri arasındaki farklar, ortak bir emek hareketi yaratmayı son derece zorlaştırıyor:
[İ]şçi sınıfı hareketi, burjuvanın uzam üretme, uzam üzerinde hâkimiyet kurma, yeni bir üretim ve toplumsal ilişkiler coğrafyası yaratma gücüne karşılık vermeyi öğrenemezse, güçlü yerine zayıf konumda oynamaya devam etmek zorunda kalacaktır. (s. 68)

Yazar, tırnak içinde kullandığı “küreselleşme” yerine “eşitsiz coğrafi gelişme” ifadesini de bu yüzden öneriyor. (s. 91) Raymond Williams’ın “militan tekelcilik” kavramındaki gibi, farklı gelişme düzeyindeki yerel mücadeleleri genel mücadeleye eklemlemekten, evrensel bir antikapitalist harekette birleştirmekten dem vuruyor Harvey. Ona göre, bu evrenselci kaygı, Marksizmin tarihsel anlamda güçlü yanlarından biri.

İzleyen kısımda Harvey, bu sefer tamamen mikro düzeye geçerek beden siyasetini ele alıyor:

İnsan bedeni, içinde ve etrafında sosyo-ekolojik güçlerin değer tahsis etme ve temsiliyet için çarpıştığı bir savaş alanıdır. (s. 147)

Her ne kadar Harvey burada Marksizmde eksik olan beden politikasını Foucault ve benzerlerinden feyz alarak tamamlama niyetiyle yola çıksa da, bölüm diğerlerine göre daha cılız, ve asıl olarak, Marx’ın Kapital’inde de bir beden teorisi bulunduğunu kanıtlama çabası ekseninde kalıyor.

Kitabın asıl ilginç bölümleri, son iki kısım. Bir söyleşide dediğine göre Harvey, İngiltere’de 1968 başlarında, aslen İşçi Partisine meyilli bir akademisyenken, tamamen kitap yazmakla meşgul olduğu için Avrupa 68’iyle pek yakından ilgilenememiş. İlginçtir, ABD’ye gelip Baltimore’a yerleştiğinde, yerel öğrenci hareketi ve Martin L. King’in öldürülmesi bağlamında politize olmuş. İşte üçüncü kısımda da, çok iyi bildiği Baltimore kenti özelinde bize bu muhalefet dalgasının nasıl geri döndüğünü anlatıyor. Hegel idealizmiyle Reagan/Thatcher neoliberalizmi arasında ilginç bir bağlantı kuran yazar (“ilerleme kaçınılmazdır ve alternatifi yoktur” fikriyatı, s. 217), ütopik “serbest piyasa”yı inşa etme ideolojisinin Baltimore’da nasıl sanayiyi çökerttiğini ve kent merkezini yoksullaştırdığını anlatıyor. Buna paralel, burjuva mimari ütopyacılığıyla da, orta sınıflar banliyölerde ideal kentler kurarken, kent merkezi köhneleşmeye terk ediliyor. Özetle “ütopya” karşı ütopyaya dönüyor: Johns Hopkins gibi dünyanın en iyi tıp kurumlarının yanı başında yoksul evsizler yatıyor. Serbest piyasa ütopyasını “yapıbozumu”na uğrattığını söylediği Marx’a koşut, Harvey de, bu eşitsiz coğrafi gelişme sürecinin derinleşmesini gösteriyor.

Kitabın en sıra dışı, belki de en başta okunması gereken yanı da, izleyen ek: “Edilia” ütopyası. Fantezi ülkeler tasarlamanın daha çok Le Guin gibi edebiyatçılarca üstlenildiği günümüzde, Harvey oldukça ilginç bir ütopik dünyanın toplumsal ve coğrafi örgütlenmesini çiziyor: Rönesans dönemi ütopyacıları gibi, bir rüya içinde anlattığı bu ülkeyi kendi deyişiyle “diyalektik ütopyacılık”la kurguluyor ama. Ekten önce, “asi mimarlar” olarak hepimiz bu ütopyanın tasarımına davet ediliyoruz ve bu uzun vadeli tarihi/coğrafi devrim perspektifinde (s. 309) kapitalistlerden eksik kalmayacak şekilde risk almaya çağrılıyoruz:
[Kapitalizmin] tarihi coğrafya[sı] sayısız spekülatif eylemle, risk almaya ve bu riskler yüzünden bozguna uğramaya hazır olmakla yaratıldı zira. Emekçiler (...) olarak bizler, çok haklı sebeplerden ötürü “zihinsel cesarete sahip değiliz”; ama kapitalistlerin cesareti neredeyse hiç eksik olmadı.

Çünkü son kertede kapitalist sistemi ileri iten şey kapitalistlerin “hayvani enerjileri”, “spekülatif tutku”larıydı.

Harvey de spekülatif enerjisini, 2020’de gelen bir dünya devriminin ardından kurulan, ailenin yerini kolektivizme bıraktığı, piyasanın ve devletin ortadan kalktığı, çevreyle barışık, enerjide kendine yeterli, kadınların özellikle cinsel anlamda baskın hale geldiği ve bence en güzeli de “hayatın hızlanmak yerine yavaşladığı” gezegen çapında bir ütopya yazmaya hasretmiş. Bu son derece gerçekleştirilebilir fantezi dünyası, Marx’ın hiçbir zaman açma fırsatı bulamadığı komünist toplum ideali için ilginç bir öneri. Ütopyayı okurken, bunun aslında kitabın en başına konması gerektiğini düşündüm; Amerikalıların ve elbette akademisyen olmayan çoğu insanın, komünizmin günümüzdeki güncelliğini anlaması için en iyi yöntem, teorik elkitapları yerine gerçekçi ama yaratıcı kurgular olabilir...

Devamını görmek için bkz.

E.Zeynep Güler, ''David Harvey kitapları: Kent hakkından kent için mücadeleye'', Sol Kitap Eki, 10 Nisan 2013

1935 doğumlu Harvey akademik yaşamı boyunca sosyal teori, kentsel gelişme, antropoloji ve coğrafya konularında araştıran, yazan ve dersler veren üretken, çalışkan bir bilim insanı. Harvey Türkçede daha önce yayınlanan Postmodernliğin Durumu, Marx’ın Kapitali İçin Kılavuz, Sermayenin Sınırları, Yeni Emperyalizm gibi kitaplarıyla tanınıyor. Uzun yıllardır Amerikan üniversitelerinde Marx’ın Kapitali ile ilgili dersler vermeyi sürdürüyor.

Bütün tarihsel süreç içinde hangi üretim biçimi geçerli olursa olsun ilk ortaya çıktığı dönemden beri kentler, artı değerin yaratıldığı, yönetildiği ve paylaşıldığı mekânlar olmuştur. Artı değer toplumsal yapıyı sınıflara bölerek bir ayrışma oluşturmuş ve kent, artı değerin harekete geçirilmesine dayalı bir yapıya dönüşmüştür. Harvey bu nedenle kapitalizmin gelişimi ile kentleşme arasında yakın bir bağlantı kuruyor. Ekonomik eşitsizlik, sosyal adalet ve kentsel deneyimleri tartıştığı Sosyal Adalet ve Şehir’de coğrafya disiplininin kapsadığı alanın sınırlarını genişletip topluma yönelik bir bakış açısı sağlayacak kapsam ve niteliğe kavuşturmayı hedefliyor. Burada “mekân nedir” yerine, farklı insan pratikleri nasıl farklı mekânsal oluşumlar yaratır sorusuna yanıt aranıyor. Mekânın toplumsal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantıları aranıyor.

Umut Mekânları

Karl Marx’ın Komünist Manifesto ve Kapital eserleri nerede geçer? Bu konu çoğunlukla Marx’ın analizinin Batı Avrupa mahreçli olduğu ya da daha ileri giderek Avrupa merkezci bir yaklaşımı bulunduğunu ileri süren tezlerde ve tartışmalarda ele alınır. Dünyanın diğer yerlerine dair söylenenler, daha doğrusu eserinin evrensel temaları ve genelleştirme kapasitesi ile yerel hareket noktaları, ayağını yere bastığı noktalar, kişisel tarihler, hep birbirine karıştırılır. 2008’de yayınlanan Umut Mekânları kitabının ilk bölümünde yer alan “Manifesto’nun Coğrafyası” ve “Tüm Ülkelerin İşçileri Birleşin!” başlıklı iki makalede yukarıdaki konular üzerinde duruyor, Manifesto’nun küreselleşme ile ilgisini araştırıyor. 1970’lerden itibaren Kapital’in birinci cildi üzerine verdiği derslerden hareketle yazmış olduğu makalelerde bu iki önemli esere bir başka açıdan daha bakmamızı öneriyor. Üstelik hiç de anlamsız ve boşuna olmayacak böyle bir çaba ile her iki eserin yöntemsel katkılarının yanı sıra mekân algısı bakımından da hiç de boş olmadıklarını kanıtlıyor.

Devamını görmek için bkz.

Melek Zorlu, "Umut mekânlarının inşası", Birgün Kitap Eki, 13 Ocak - 9 Şubat 2016

"Tarihin gerçekten de evrensel ve mükemmel bir tarih olarak kendini var ettiği yerde ütopyaya gerek yoktur. O ancak tarihin bataklığında boy verir" (A. Yalçınkaya)

Bir bataklıktayız, boğazımıza kadar gömüldüğümüz, ütopyaların yeşermesine son derece elverişli bir bataklık bu; çünkü, daha iyisine duyulan ihtiyacın hiç olmadığı kadar arttığı zamanlardayız. Fakat ütopyanın da pek esamisinin okunmadığı bir bataklık. Ütopyanın hem “olmayan yer” hem de “mutlu yer”i ima ettiğini hatırlarsak yeni bir toplum tahayyülünün, umudun yeşertileceği mekânlar üzerine düşünmek tam da bu bataklığın içinde elzemdir.

David Harvey Umut Mekânları kitabında bunun olanağı için patikalar açıyor önümüze. Kapitalizmin sınır tanımayan mekânsal yayılımı ile siyasal direniş ve özgürleşme siyasetinin ayrıcalıklı mekânı olarak beden teması üzerine birlikte düşünerek mekânları zaptetme pratiklerini ütopya kavramı ekseninde ele alıyor.

Kapitalizmin tarihsel coğrafyası

Sermaye birikimi her zaman coğrafi yayılma ile ilişkili olmuştur. Belirli bir coğrafi bölgede sermayenin aşırı birikiminin ortaya çıkardığı çelişkilerin giderilmesi yeni mekânsal düzenlemeler ve yayılmayla aşılmaya çalışılır. Aynı zamanda eşitsiz coğrafi gelişme yani farklı bölgelerin ve toplumsal oluşumların kapitalist dünya pazarına eşitsiz şekilde katılması ile Harvey’in deyişiyle küresel sermaye birikiminin tarihsel coğrafyası yaratılmış olur.

Bu tarihsel coğrafyada “kapitalizmin sorunları, ancak bir tür vaat edilen ülkede ya da kendi ufkunun ötesindeki bir başka uzamda çözülebilir”. Meta, sermaye, emek ve bilginin dolaşımı sınırları daima geçişken kılarken, burjuvazi sınıf ve üretim ilişkilerini giderek genişleyen bir coğrafi ölçekte yeniden üretir. Hem kapitalizmin iç çelişkileri hem de sosyalist devrimin hareketi bu coğrafi genişleme alanında gerçekleşmek zorundadır. “Bütün dünyanın işçileri birleşin” sloganının bu bağlamda düşünülmesi gerekmektedir. Küresel ve enternasyonal kavramları arasındaki çizgi hem çok kalın hem çok incedir.

Ütopyalar ve kentler

Burjuva “ütopyası”, merkezden ya da gözlerden uzaklaşarak korunaklı banliyölerde yaratılan güvenli şehir dışı konforunu imler. Bir “müteahhit ütopyası” olarak şehrin merkezinde yeniden ‘değer’lendirilen alanlardaki büyük çaplı yatırımlarla kent merkezi canavarı beslenmektedir. Bu yenileme yatırımları büyük oranda kamu-özel ortaklığıyla yapılmakta, kamunun riskleri özelin ise kârları topladığı bir uzlaşma ile gerçekleşmektedir: “Engels’in belirttiği gibi, burjuvazinin toplumsal sorunlara önerdiği tek bir çözümü vardır- bunları bir yerden bir yere naklederek ağırlığı altında en fazla ezilenleri suçlarlar”.

Yoksulları kentin merkezinden uzaklaştırarak şehrin çeperlerinde toplu konutlarda yeniden iskân etmek tam da bu tarz bir “çözüm”dür. “Dolayısıyla var olan kaynaklar, ya yoksulları, imtiyazsızları ve marjinalize edilenleri açıkça dışlayan şehir dışındaki şehirlere doğru uzaklaşmakta, ya da kendini banliyö “özel-topyalarının” ve “kapalı sitelerin” yüksek duvarları arkasına kilitlemektedir.” Tüm bu mekânsal ayrışma içerisinde toplumsal aidiyet ya da karşılıklı yardım gibi kavramların ya da genel anlamda vatandaşlığın anlam yitimine uğraması kaçınılmazdır. Zenginler kendi bolluk gettolarını kurarken halkın nasıl bir şehirde yaşamak istediğine dair seçme imkânı bile yoktur, alternatifin olmadığına da fena halde ikna olmuş durumdayız. Ütopya, baskıcı olduğu için, tüm o düzenleme ve denetleme çabası otoriterlik ve totaliterlikle özdeşleştirilerek reddedilmiştir. Kentin dokusunu dönüştürme üzerindeki tüm karar verme hakkımızın elimizden alındığı, olanaksızlığın hâkim olduğu bir ortamda ütopyanın totaliter bulunarak reddi, bir anlamda umudun da reddi anlamına gelmektedir. “Kentin çeperlerine sürülen yoksullar ya da yaşam alanları yok edilmiş kitleler için umudun mekânı neresi olacaktır” sorusu son derece kritiktir.

Umudu inşa etmek

Bir tarafıyla taşıdığı kırsal bağlardan azade olmakla özdeşleştirilen “özgürleştiricilik” potansiyeli, diğer tarafıyla “endişe”nin ve kaosun mekânı olarak kent, tüm bu çelişkileriyle içinde yaşayanları da kuran bir mekândır. Kent hem belirsizliklerin hem de sınırların bir arada sunulduğu mekândır, dolayısıyla bu anlamda ütopya ve kent birbirine bağlıdır. Kentin havasındaki özgürleştiricilik yeniyi kurmaya dair umutla ilişkilidir. Fakat kabus da bir adım ötededir, içinde yaşayan her şeyle birlikte yağmalanmış, harap edilmiş kentlerin halkına sevindirici bir gelişme olarak sunulan toplu konut projeleri örneğin, bu umudun distopyasıdır.

Dolayısıyla rekabet yerine ortaklaşma, işbirliği, karşılıklı yardımlaşma gibi değerlerin hâkim kılınması ya da kente yönelik müdahalelerin içinde yaşayanların karar verme hakkının kazanılması tek başına yeterli olmayacaktır. “Yaratıcı serbestlik ile otorite ve kontrol arasındaki diyalektik ciddi bir sorun teşkil eder”. Kenti inşa ederken kendini de inşa eden, bundan sonra yaşamak zorunda olacağı mekânı kuran insanın aynı zamanda komün fikrinin mekânsal ölçeği olan bir müdahale olduğunu da akılda tutması, tüm repertuarın kapitalizmin yaptığı biçimden farklı olarak harekete geçirilmesi gerekmektedir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.