Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-683-1
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Edward W. Said diğer kitapları
Şarkiyatçılık, 1999
Kış Ruhu, 2000
Geç Dönem Üslubu, 2008
Başlangıçlar, 2009
Yersiz Yurtsuz, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Medyada İslam
Gazeteciler ve Uzmanlar
Dünyaya Bakışımızı Nasıl Belirliyor?
Özgün adı: Covering Islam
How the Media and the Experts Determine
How We See the Rest of the World
Çeviri: Aysun Babacan
Yayına Hazırlayan: Bülent O. Doğan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2008
2. Basım: Mayıs 2017

Said bu kitabını ilk kez 1980'de, İran rehine krizi sırasında yazdı. Daha sonra 1997'de tekrar ele aldı, hem güncelleştirdi, hem genişletti. Medyada İslam, 1997 edisyonundan çevrilmiştir.

Medyada İslam, yazarın Şarkiyatçılık ve Filistin Sorunu konulu kitaplarını tamamlayıcı nitelikte bir eser olarak kaleme alınmıştır. Said burada İslamı savunmakla hiç ilgilenmez, İslamın Batı'da ve İslam toplumlarında ne şekilde kullanıldığını anlatır. İslam-Batı karşıtlığı üzerinden körleşmiş bir düşmanlığı teşvik etmek yerine, insan deneyimine saygı duymayı, Öteki'ne daha sevecen bakmakla gelen kavrayışı, ahlaki ve düşünsel samimiyet içinde kazanılan ve dağıtılan bilgiyi önerir Said.

Medyada İslam son derece öngörülü bir kitaptır çünkü ilk yayımlanışından bugüne geçen zamana karşın, Said'in Batı medyasında İslam dünyasıyla ilgili haber ve yorumların nesnellikten uzaklığı ve tek yanlılığı üzerine yazdıkları bugün de geçerliğini koruyor. Başka dinler, cemaatler ya da halklar konusundaki yazılarda aranan nesnellik ve temellendirme kriterlerinin İslam ve İslam toplumları söz konusu olduğunda nasıl bir nefret, küçümseme ve husumete kurban gittiğini çok açık bir şekilde görüyoruz. Said'in medyada İslam dünyasına dair şarkiyatçı önyargı ve çarpıtmalara tuttuğu ışık, ABD'nin 11 Eylül sonrası saldırganlığında medyanın taşıdığı payı da aydınlatıyor.

İÇİNDEKİLER
1997 Baskısı İçin Giriş
Giriş

I. Haber Olarak İslam
1. İslam ve Batı
2. Yorum Çevreleri
3. Bu Bağlamda Prenses Faslı

II. İran Hikâyesi
1. Kutsal Savaş
2. İran'ın Kaybedilişi
3. İncelenmemiş ve Gizli Varsayımlar
4. Başka Bir Ülke

III. Bilgi ve İktidar
1. İslamı Yorumlama Siyaseti: Ortodoks Bilgi ve Karşı Tezli Bilgi
2. Bilgi ve Yorum

Dizin

OKUMA PARÇASI

Edward W. Said, Giriş, Ek, s. 62-72.

20 Ocak 1981'de, 444 gündür Amerika Birleşik Devletleri Sefaretinde rehin tutulan elli iki Amerikalı sonunda İran'dan ayrıldı. ABD' ye vardıklarında onları geri gelmelerine yürekten sevinen bir ülke karşıladı. "Rehinelerin iadesi" (artık böyle deniyordu) bir hafta boyunca medyada yerini korudu. "İadeler" önce Cezayir'e, sonra Almanya'ya nakledilip oradan da West Point'e, Washington'a ve nihayet oturdukları kentlere giderken, televizyon kanallarındaki canlı yayınlarda aniden ekranlarda beliren ve saatlerce süren aşırı duygusal programlar yapıldı. Birçok gazete ve ulusal haftalık dergi, İran ile ABD arasındaki son anlaşmaya nasıl varıldığı, bu anlaşmanın içeriği gibi iadeyle ilgili konuları anlatan, Amerikan kahramanlığını ve İran barbarlığını ilan eden ekler yayımladı. Aralara rehinelerin çektiği işkencelerle ilgili kişisel öyküler serpiştirildi; bu öyküler sık sık girişimci gazeteciler tarafından daha da süslenip abartıldı; rehinelerin gerçekten ne sıkıntılar yaşadığını açıklamaya hevesli, insanı dehşete düşürecek kadar çok sayıda hazır ve nazır psikiyatr yorumda bulundu. Nihayet geçmiş ve gelecekle ilgili, İran tutsaklığının simgesi sarı kurdeleler düzeyinin ötesine geçebilen ciddi tartışmalara sıra geldiğinde, yeni hükümet bu konudaki tavrını ve sınırlarını belirledi. Geçmişe dair analizler, ABD'nin İran' la anlaşma yapmış olmasının doğru olup olmadığına (bu anlaşmaya itibar edip etmemesi gerektiğine) odaklandı. 31 Ocak 1981 tarihinde, New Republic tahminlerden yola çıkarak "fidyeye" ve teröristlere teslim olan Carter hükümetine çattı; ardından da, İran'ın talepleriyle baş etmek için kullanılan "hukuki açıdan tekzip edilebilir teklif" anlayışını ve Cezayir gibi teröristlere yataklık etmeye alışık, fidye parası aklayan bir ülkenin aracı olarak kullanılmasını kınadı. Geleceğe dair yapılan tartışmalar ise Reagan hükümetinin terörizme açtığı savaşla sınırlandı; ABD'nin politikalarında öncelik insan haklarına değil buna verilir oldu. Öyle ki, müttefik oldukları sürece "orta şiddette baskıcı rejimler" bile destekleniyordu.

Buna paralel olarak Peter C. Stuart, 29 Ocak 1981'de Christian Science Monitor'da kongre oturumlarında "rehinelerin serbest bırakılma anlaşmasının koşulları... rehinelere yapılan muamele... sefaretin güvenliği... [sonradan akla gelen bir fikir olarak] ABD-İran ilişkilerinin geleceği" gibi konuların ele alınma ihtimalinin yüksek olduğunu yazdı. Medya kriz esnasında sadece dar bir odağa sıkıştırılan problemleri incelediğinden, İran travmasının gerçekten ne anlama geldiği, bunun gelecekte neler getirebileceği ve bundan neler öğrenilebileceği üzerine (bir-iki istisnayla) hiç kimse özenli bir araştırma yapmamıştı. Londra'da yayımlanan Sunday Times 26 Ocak' ta, Başkan Carter'ın başkanlık makamından ayrılmadan önce Dışişleri Bakanlığı'na "kamuoyunun dikkatini İranlılara karşı bir öfke dalgası yaratmaya yoğunlaştırmalarını" tavsiye ettiğini yazıyordu. Bu bilginin gerçekten doğru olup olmadığı bilinmez ama en azından makul görünüyor, zira ne bir kamu görevlisi ne de (bir-ikisi dışında) bir köşe yazarı veya gazeteci, ABD'nin İran'daki ve İslam dünyasının diğer bölgelerindeki müdahalelerinin uzun tarihini yeniden değerlendirmekle ilgilenmemiştir. Ortadoğu'ya asker yığmaktan sık sık söz edilmesine karşın, geçen hafta ocak ayında Taif'te yapılan İslam zirvesini ABD medyasının tümü görmezden gelmişti.

Bedel ödetilmesi gibi fikirlere ve Amerikan ordusunun yüksek perdeden iddialarına bir de rehinelerin çektiği çile ve muzaffer dönüşlerini anlatan senfonimsi anlatılar eşlik ediyordu. Kurbanlar doğrudan doğruya kahramanlara ve özgürlük simgelerine (özellikle savaş gazileri ve eski savaş tutsaklarının gözünde elbette çok üzücü bir durumdu bu), onları tutsak edenlerse insan kılığında canavarlara dönüştürülmüşlerdi. Bu konuyla ilgili olarak, 22 Ocak'ta New York Times'ın başyazısında "bırakın da serbest kaldıktan sonraki bu ilk saatlerde öfke ve nefret olsun" deniyor ve bir süre düşündükten sonra 28 Ocak'ta şu soruyla ortaya çıkılıyordu: "Ne yapılmalıydı? Limanlara mayın döşemek veya denizden çıkarma yapmak ya da birkaç bomba atmak akılcı bir düşmanı korkutabilirdi. Peki ama İran akılcı bir ülke miydi – akılcı bir ülke mi?" Elbette, Fred Halliday'ın 25 Ocak'ta Los Angeles Times'ta yazdığı gibi, nüfusun geneline fayda sağlayacak gündelik kararlar alma yeteneğine sahip modern bir devlet oluşturamayacağı ortaya çıkan İran'da gerek din gerekse bitmek bilmez devrimci kargaşa konusunda eleştirilecek pek çok şey vardı. İran uluslararası arenada yalnız ve savunmasız bir konumdaydı. Elbette sefaretteki öğrencilerin tutsaklara karşı pek iyi davranmadıkları da açıktı. Yine de bu elli iki kişinin kendileri bile sefarette işkence gördüklerini ve sistemli bir şekilde kendilerine kötü davranıldığını söyleyecek kadar ileri gitmemişti: Bu da West Point'te yapılan basın toplantısının tutanaklarında (bkz. New York Times, 28 Ocak) ortaya çıkmıştır; Elizabeth Swift açık ifadelerle kendi sözleri hakkında Newsweek'in yalan söylediğini ve işkenceye dair gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan (ve medya tarafından da iyice büyütülen) bir hikâye uydurulduğunu söylemiştir.

Rehinelerin iadesi diye anılan olayla birlikte (son derece üzücü, ıstırap dolu ve bezdirecek denli uzun süren) bir tek deneyimden yola çıkıp İran ve İslam hakkında medyada ve kültürün tamamında muazzam genellemelere atlanmasına izin çıkmıştı. Bir başka deyişle, bir kez daha karmaşık bir tarihsel deneyimin siyasal dinamikleri, olağanüstü bir hafıza kaybına hizmet etsin diye bir kenara atılıvermişti. İşte yine en başa dönmüştük. 23 Ocak'ta Atlanta Constitution'da İranlılar, Bob Ingle tarafından "köktendinci kaçıklar"a indirgenmiş, 23 Ocak tarihli Washington Post'ta Claire Sterling İran hikâyesinin "Korku Yılları I"in, yani teröristlerin uygarlığa karşı açtığı savaşın bir yönü olduğunu ileri sürmüştü. Washington Post'un aynı sayfasında yazan Bill Green'e göre "İran rezaleti", İran'la ilgili haberler veren "basın özgürlüğü"nün, "doğrudan doğruya Amerikan milliyetçiliğinin ve onurunun bağrına nişan alan bir silaha dönüşme" olasılığını artırmıştı. Güven ve emniyetsizlik duygularından oluşan bu fevkalade bileşimin etkisi, kısa süre sonra basının "İranlıların devrimini" anlamamızda "bize" yardımcı olup olmadığını soran Green'le sönmeye başlamıştır; bu soru 29 Ocak tarihli Wall Street Journal'da Martin Kondracke tarafından kolaylıkla cevaplanmıştır: "Amerikan televizyonu [pek az istisnayla], İran krizini, kendi kendini kırbaçlayıp yumruk sallayan çatlakların gösterisi ya da bir pembe dizi gibi ele almıştır."

Ne var ki olup bitenler hakkında gerçekten düşünen gazeteciler de vardı. H. D. S. Greenway Boston Globe'un 21 Ocak tarihli sayısında "Amerikalıların rehine krizi saplantısı yüzünden ivedilik arz eden diğer sorunların bir kenara bırakılması ABD çıkarlarına zarar vermiştir," diyerek net bir sonuca varıyordu: "Çoğulcu bir dünyanın gerçekleri değişmeyecektir ve 20. yüzyılın sonundaki yeni Hükümetin gücünün fiili sınırları olacaktır." Aynı gün Globe'da yazısı çıkan Steven Erlanger krizi sonlandırdığı ve dolayısıyla tartışmadaki "tutku dozunu azaltıp mantık dozunu artırdığı" için Carter'ı övüyordu. New Republic de kendisine düşeni yerine getirip (31 Ocak) "her şeye razı Globe"u kınamış, yani Amerikan gücünü yeniden inşa etme ve komünizmle mücadele etme sürecinde İran sorunu olsa olsa geçici bir sapma olarak ele alınır demeye getirmiştir. Gerçekten de, temelde militanca olan bu çizgi yarı resmi Amerikan ideolojisi mertebesine yükseltilmiştir. "Amerikan Gücünün Amaçları"nda (Foreign Affairs, Kış 1980-81) Robert W. Tucker, "yeniden büyüyen Amerikan Gücü" ile "tecrit politikası" arasında yeni bir rotaya dümen kırdığını iddia eder. Ne var ki İran körfezi ve Orta Amerika için önerdiği politika açık müdahalecilik politikasıdır; zira Tucker'ın dediğine göre ABD ne oradaki içişlerinde bir değişiklik yapılmasına, ne de Sovyet etkisinin yayılmasına "izin" verebilir. Her iki durumda da, hangi değişikliklere izin verilip hangilerine verilmeyeceğine ABD karar verecektir. Dolayısıyla, aynı şekilde düşünen Harvardlı meslektaşlarından Richard Pipes da, yeni hükümetin dünyayı iki basit kampa ayırmasını önermektedir: komünizm yanlısı uluslar ve komünizm karşıtı uluslar.

Soğuk Savaş'a geri dönüş bir yandan yeniden aşırı ölçüde kendine güven kazanma gibi görünürken, bir yandan da kendi kendini kandırmayla geçecek bir rönesans dönemini de körüklemiştir. Batı' nın suçluluk duysun diye değil de kendi kendisinin farkında olsun diye geçmişini sorgulamasını isteyenler ise onun düşmanları arasına girmektedir. Bunun çok güçlü bir simgesel örneği West Point basın toplantısında yaşandı. Dinleyicilerden birisi açık açık, Pehlevi döneminde İranlıların işkencehanelere doldurulmasında büyük payı olan "ABD hükümetinin işkenceden söz etmesinin ikiyüzlülüğün doruğu" olduğunu söyledi. Tahran sefaretinin maslahatgüzarı ve ABD'nin İran'daki kıdemli diplomatı Bruce Laingen, iki kez bu soruyu duymadığını söyledi ve sonra da hızla İran'ın gaddarlığı ve Amerika'nın masumiyeti gibi daha sevimli bir konuya geçti.

Yasadışı sefaret baskınını ve rehinelerin dönüşünü haberleştirmeye, bu kadar çarpıcı ve apayrı bir olay haline getirmeye harcanan zamanın binde biri, sabık Şah rejimi sırasındaki zulüm ve gaddarlığın sergilenmesine harcansa acaba ne olurdu diye düşünen tek bir uzman, medyadan tek bir isim, tek bir hükümet yetkilisi çıkmamıştı anlaşılan. Muazzam bilgi toplama aygıtını haklı olarak endişe içindeki halkı İran'da neler olduğu konusunda bilgilendirmek için kullanırken, vatanseverlik duyguları kabarsın ya da kaçık İran'a karşı yaygın bir öfke dalgası başlasın diye uğraşmaktan başka seçenek yok muydu?

Maalesef fazlasıyla abartılmış bu fasıl sona erdiğine göre, bunlar manasız sorular değildir. Dünya siyasetinde değişmekte olan yapıları anlamak, genelde Avrupalılar, bilhassa da Amerikalılar için hem pratik hem de faydalı olacaktır. "İslam" terörist petrol sağlayıcısı rolüne mi mahkûm edilecektir? Makaleler ve araştırmalar "İran'ı kim kaybetti" konusuna mı odaklanacak, yoksa yapılacak tartışma ve muhasebeler dünyada yaşayan topluluklara ve barışçıl gelişmelere daha uygun konulara mı yönelecektir?

Medyanın kamuoyunu bilgilendirme alanındaki bu muazzam kapasitesini nasıl kullanacağına dair ipuçları, 22 ve 28 Ocak 1981' de ABC'de üç saatlik özel program olarak yayımlanan Gizli Müzakereler'de görülmüştür. Rehineleri serbest bırakmak için kullanılan çeşitli yöntemleri gösteren bu programlarda şaşılacak miktarda daha önce bilinmeyen malzemeye yer verilmişse de asıl açıklayıcı olan programda kullanılan malzemelerden çok, bilinçdışı ve derinlerde gömülü düşüncelere aniden ışık tutulduğu anlarda ortaya çıkıyordu.

Bu anlardan biri de Christian Bourguet'in 1980 Martı sonlarında Beyaz Saray'da Jimmy Carter ile buluşmasını anlattığı yazıda açığa çıkmıştır. İranlılarla bağlantısı olan Fransız avukat Bourguet, ABD ile İran arasında aracı rolü oynamıştır. Washington'a gelmesinin nedeni, sabık şahı tutuklamak için Panamalılarla birlikte yapılan bir ayarlamaya karşın, devrik hükümdarın aniden Mısır'a gitmiş olmasıdır. Dolayısıyla yine en başa dönmüşlerdir:

BOURGUET: O anda [Carter] rehinelerden söz ederek, onlar Amerikalı, anlayınız bunu, dedi. Bunlar masum insanlar. Ben de ona, evet, Sayın Başkan, onların masum olduğunu söylüyorsunuz, bunu anlıyorum. Fakat siz de anlamalısınız ki, İranlılara göre onlar masum değil. Şahsen herhangi bir suç işlememiş olsalar da masum değiller, çünkü her biri İran'a pek çok şey yapmış olan bir ülkeyi temsil eden birer diplomat.

Eylemin onların şahsına karşı yapılmadığını anlamalısınız. Elbette şunu da biliyorsunuzdur: Hiçbiri zarar görmüş değil. Hiç kimse onları öldürmeye kalkmadı. Bunun bir simge olduğunu, bu meseleyi simgeler düzleminde düşünmemiz gerektiğini görmelisiniz. (* Görüşmenin kopyası ABC, New York'tan Veronica Pollard'dan temin edilmiştir. –Said.)

Aslında Carter da sefaret baskınını simgesel terimlerle düşünmüş gibi durmaktadır ama Fransız'ın aksine onun kendine göre bir çerçevesi vardır. Carter'a göre Amerikalılar ancak masum olarak ve tarih düzleminin dışında tanımlanabilirdi: İran'ın ABD yüzünden çektiği sıkıntılar, diyecekti bir başka sefer, tarihin derinliklerinde kalmıştı. Şu anda önemli olan İranlıların terörist olmasıydı; hem belki de potansiyel olarak hep terörist bir ulustu İran. Zaten, Amerika'yı sevmeyen ve Amerikalıları esir eden herkes tehlikeli, herkes hasta, herkes aklını, insanlığını ve sağduyusunu yitirmiş demekti.

Carter'ın, belli bölgelerdeki diktatörlere nicedir süren ABD desteği hakkında yabancıların hissettikleri ile Tahran'da kanunlara aykırı bir halde tutulan Amerikalıların başına gelen şey arasındaki ilişkiyi kuramaması son derece manidardır. Rehine almak gibi bir eylemin tamamen karşısında olunsa ve rehinelerin iadesine yalnızca olumlu duygularla bakılsa bile, bazı gerçekleri unutma yönündeki resmi ve ulusal temayül gibi görünen bir durumdan çıkarılacak çok endişe verici dersler vardır. İnsanlar ve uluslar arasında kurulan her ilişkide iki taraf bulunur. Hiçbir şey "bizi" "onları" sevmeye veya onaylamaya mecbur tutamaz; fakat biz de en azından kabul etmeliyiz ki (a) "onlar" orada ve (b) "biz" "onlara" göre neysek oyuz, buna ek olarak, onlar bizimle ne yaşadıysa ve bizimle ilgili ne biliyorsa oyuz. Bunun masum ya da suçlu olmakla, vatansever ya da vatan haini olmakla ilgisi yoktur. Taraflardan hiçbiri diğerini tamamen yok sayacak kadar gerçekliği göz ardı edemez. Elbette biz Amerikalılar, diğer taraf ontolojik olarak suçlu olduğuna göre biz masumuz, gibi bir önermeye inanmadığımız sürece.

Şimdi bir de, medyanın işine geldiği için ortaya çıkardığı şeylerden birini, 13 Ağustos 1979'da Bruce Laingen'in Tahran'dan Dışişleri Bakanı'na gönderdiği çok gizli telgrafı ele alalım. Bu belge, Bourguet'yle görüşürken Carter'ın içinde bulunduğu tavırla tamamen tutarlıdır. Telgraf, 27 Ocak 1981'de, belki İranlıların gerçekte nasıl insanlar olduğu konusuna ulusu odaklamak için, belki de sadece daha yeni sona eren krize ironik bir dipnot düşmek için New York Times'ın başyazısının karşı sayfasında yayımlandı. Serinkanlı, tarafsız ve o kültürü çok yakından tanırmış gibi görünse de Laingen'in verdiği mesaj, sözünü ettiği "Persli ruhuna" dair bilimsel bir açıklama değildir. Bence bu metin daha ziyade "Pers ülkesini" zamansız ve son derece rahatsız edici bir öze çevirip, müzakerelerin Amerikan tarafının ulusal esenliğini artırmak ve üstün ahlakına ahlak katmak üzere tasarlanmış ideolojik bir yazıdır. Böylece, "Pers ülkesi" hakkında bu iddialar ülkenin profiline zarar veren kanıtlara katkıda bulunmakta, "Amerika" ise dikkatli incelemelerden ve analizlerden korunmaktadır.

Bu kendi gözünü bağlama işi, yakından bakmaya değer iki şekilde başarılmaktadır. İlk olarak, tarih tek taraflı olarak yok edilir: "Persli ruhu"nun altında yatan "görece sabit... kültürel ve psikolojik nitelikler"in menfaatine "İran devriminin etkileri", bir kenara bırakılır. Böylece modern İran hangi zamana ait olduğu belli olmayan Pers ülkesine dönüverir. Bu işlemin bilime aykırı çeşitlemelerinde İtalyanlar dago'lara, Yahudiler yid'lere, siyahlar zencilere [nigger] vs. dönmüştür. (Sokakta kavgaya tutuşanlar, diplomatlarla karşılaştırıldığında insanın içini ferahlatacak kadar dürüst kalır!) İkincisi, "Perslilerin" ulusal karakteri, yalnızca İranlıların kafalarındaki hayali (yani paranoyak) gerçeklik duygusuna bakılarak çizilir. Laingen ne İranlıların uğradığı gerçek ihanete ve çektiği acıya inanmakta, ne de gördükleri kadarıyla ABD'nin, İran'a yaptığı şeylere dayanarak ABD hakkında bir görüşe varma hakkı vermektedir. Bu bakış açısı ABD'nin İran'da bir şey yapmadığı anlamına gelmez; bu sadece ABD'nin, İranlıların şikâyetlerine ve tepkilerine aldırmaksızın, canı ne isterse onu yapmaya hakkı olduğu anlamına gelir. Laingen için İran'la ilgili kayda değer tek şey, tüm diğer gerçekliklerin ötesinde bir anlam taşıyan değişmez "Persli ruhu"dur.

Laingen'in mesajını okuyan okurların çoğu, kuşkusuz tıpkı Laingen'in kendisi gibi, diğer halkların veya toplumların bu kadar basit ve basmakalıp bir öze indirgenmemesi gerektiğinde hemfikir olacaklardır. Bugün resmi söylemlerde siyahlara ve Yahudilere böyle şeyler yapılmasına izin vermiyoruz, tıpkı İranlıların Amerika'yı Büyük Şeytan olarak tasvir etmesine gülüp geçeceğimiz (hatta gülüp geçtiğimiz) gibi. Bunlar fazlasıyla basit, fazlasıyla ideolojik, fazlasıyla ırkçıdır. Fakat özellikle bu düşman, yani Pers ülkesi için indirgeme yapmak doğru sayılmaktadır. Tıpkı New Republic'ten Martin Peretz'in, on yedinci yüzyılda yaşamış bir İngiliz tarafından "Türkler" üzerine yazılmış olan açıkça ırkçı bir yazıyı ortaya çıkartması, Ortadoğu Kültürü okuyan öğrenciler için "klasik" bir eser olduğunu söylemesi ve sonra da Müslümanların nasıl davrandığını bize anlatması gibi (7 Şubat 1981). Acaba biri on yedinci yüzyılda Yahudiler üzerine yazılmış bir yazıyı alıp "Yahudi" davranışlarının kılavuzu olarak bassa, Peretz ne derdi? Asıl soru, Laingen veya Peretz gibi kişilerin ortaya çıkardığı ve bence ne İslam veya İran hakkında bir şey öğreten, ne de (devrimden sonra ABD ile İran arasında yaşanan gerilim göz önüne alındığında) Batılıların eylemlerine yardımcı olan bu belgelerin tam olarak ne işe yaradığıdır.

Laingen'e göre, her ne yaşanırsa yaşansın, "rasyonel (Batılı bakış açısından) müzakere süreci kavramının ta kendisine" karşı çıkma yönünde bir "Persli temayülü" vardır. Biz rasyonel olabiliriz. Persliler olamaz. Neden? Çünkü der, onlar son derece benmerkezcidir; onlara göre gerçeklik kötülük içerir; "pazaryeri zihniyeti" yüzünden uzun vadeli kazançtansa hızlı kazancı yeğlerler; İslamın her şeye kadir Tanrısı, neden-sonuç zincirini anlamalarını imkânsız kılar; onlara göre sözcükler ile gerçeklik arasında bağ yoktur. Özet olarak, Laingen'in analizden çıkardığı beş derse göre, Laingen'in "Perslisi" güvenilmez bir müzakerecidir: ne "karşı taraf" denilen şeyden anlar, ne güven veya iyi niyet kapasitesi vardır ne de sözleriyle taahhüt ettiği şeyi taşıyacak karakteri.

Bu mütevazı öneride hoş olan şey, Perslilere veya Müslümanlara herhangi bir kanıt göstermeden isnat edilen şeylerin bire bir hepsinin, "Amerikalı"ya, yani bu mesajın ardındaki o güya kurgusal, isimsiz yazara da isnat edilebileceğidir. Tek yanlı bir şekilde, tüm bunların "Persli" için hiçbir anlam taşımadığını söyleyerek tarihi ve gerçekliği inkâr eden "Amerikalı" değilse kimdir? Gelin bir de şöyle bir soru-cevap oyunu oynayalım: Laingen'in "Persliler"e atfettiği özellikleri taşıyan ünlü bir Yahudi-Hıristiyan kültürel ve sosyal figür bulun. Son derece benmerkezci? Rousseau. Gerçekliğin kötülük içermesi? Kafka. Her şeye kadir Tanrı? Eski ve Yeni Ahit. Neden-sonuç anlayışından yoksunluk? Beckett. Pazaryeri zihniyeti? New York Borsası. Sözcükler ile gerçeklik arasında bağ kurmayan? Austin ve Searle. Fakat öz Batılıyı tarif etmek isteyen pek az kişi yalnızca narsisizm üzerine yazan Christopher Lasch'ı, köktendinci bir vaizin sözlerini, Plato'nun Kratylos'unu, bir ya da iki reklam müziğini ve (Batı'nın sabit ve faydalı bir gerçekliğe inanmayı beceremeyişinin bir örneği olan) Ovidius'un Levililer'den seçme dizelerle süslenmiş Dönüşümler'ini kullanırdı.

Laingen'in mesajının işlevsel karşılığı da işte böyle bir tariftir. Farklı bir bağlamda olsaydı, en iyi ihtimalle karikatür, en kötü ihtimalle de kaba ve pek zararlı olmayan bir saldırı olurdu. Rakibinden ziyade, yazarın kendisinin zayıf taraflarını açığa çıkardığı için, psikolojik savaş kırıntısı olarak bile işe yaramıyor. Bu mesaj, örneğin, karşı tarafın yazarı son derece tedirgin ettiğini, yazarın başkalarını yalnızca kendisinin aynadaki yansımaları olarak görebildiğini ispatlar. Nerede İranlının bakış açısını ya da (konumuz gereği) o dayanılmaz Persli zulmünün ve ondan kurtulma ihtiyacının doğrudan sonucu olduğu varsayılan İslam Devriminin kendisini anlama kapasitesi?

Müzakere sürecinin rasyonalitesine güvenmeye ve iyi niyete gelince, 1953'teki olaylardan söz edilmese bile, 1979 yılının Ocak ayının sonlarında devrime karşı yapılan ve ABD'li General Huyser tarafından körüklenen askeri darbe girişimi üzerine pek çok şey söylenebilir. Sonra bir de (kuralları şahın isteği doğrultusunda esnetmekte olağanüstü bir uysallık gösteren) ABD bankalarının yaptıkları var: Faizi zamanında ödemedi diye İran'ın 1977'de sözleşmeye bağlanan kredilerini 1979 yılında feshetmeye kalkmışlardı; 25-26 Kasım 1979'da Le Monde'dan Eric Rouleau ise, İran'ın faizi zamanından önce ödediğinin kanıtlarını gördüğünü yazıyordu. "Persli"nin karşı tarafı düşman olarak görmesine şaşmamak gerek. O bir düşman ve bir o kadar da güvenilmez. Laingen bunu açıkça söylüyor.

Fakat meselenin haksızlıkla değil, doğrulardan söz etmekle ilgili olduğunu da kabul edelim. ABD'nin o sırada bölgede bulunan adamı, Washington'a tavsiye veriyor. Peki neye dayanarak tavsiye veriyor? Lord Cromer'in Mısırlı yerlileri nasıl idare ettiğini anlattığı yazılardan ya da Sir Alfred Lyall'ın Doğu aklı tanımından kelimesi kelimesine alınmış bir avuç Şarkiyatçı klişeye dayanarak. Laingen'in dediği gibi, o zamanki İran Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi "İranlıların yaptığı şeylerin ABD'nin İran'a bakışını etkilediği" fikrine karşı çıkmış olsun; peki Amerikalıların yaptığı şeylerin İran' ın ABD'ye bakışını etkilediğini peşinen kabul etmeye hazır Amerikalı bir yetkili var mıydı? O halde neden Şah ABD'ye kabul edildi? Yoksa Persliler gibi biz de "kendi eylemlerimizin sorumluluğunu kabul etmekten kaçıyor" muyuz?

Laingen'in mesajı bilgiden ve idrak etme yeteneğinden yoksun bir gücün ürünü; üstelik diğer toplumları anlamaya dair bir amaca hizmet edemediği de açık. Dünyayla yüzleşme tarzımızın bir örneği olarak güven verici bir yanı yok. Gaflet ürünü Amerikan imgesi olarak ise düpedüz hakaret niteliğinde. O halde ne işe yarıyor? ABD temsilcileri ve onlarla birlikte çok sayıda Şarkiyatçı kuruluşun, ne bizim dünyamıza ne de İran'ınkine uyan bir gerçekliği nasıl yarattıklarını gösteriyor. Ama bir yandan bu yanlış temsilleri çöpe atıp sonsuza dek kurtulmamız gerektiğini de göstermiyorsa, Amerikalıların başı uluslararası arenada daha çok derde girecek ve maalesef masumiyetleri tekrar tekrar boş yere incinecek demektir.

İran ve ABD elem dolu bir tatsızlık yaşadı ve sefaret baskını sonuçsuz ve İran'ın işlerini daha da kötüye götüren bir karışıklığa düşmesini simgeleyen bir olay halini aldı. Bunlara itirazım yok, ama yakın tarihli bir olayla ilgili bu kifayetsiz bilgileri sorumsuzca kullanmaya da gerek yok. Gerçek şu ki, "Batı"da bir şeyler ne kadar değişiyorsa, "İslamda" da o kadar değişiyor. Tarzı ve hızı farklı ama kimi tehlikeleri ve kimi belirsizlikleri birbirine benziyor. "İslam" ve Batı" (veya "Amerika") gibi, taraftar toplamak adına bulunmuş sloganlar aydınlatıcı olmaktan çok kışkırtıcı bir özelliğe sahip. Yeni güncelliğin yarattığı sarsıntılara verilen eşit ve karşıt tepkiler olarak "İslam" ve Batı", analizi basit polemiğe, deneyimi fantaziye dönüştürebiliyor. İnsan deneyimi gibi somut ayrıntılara saygı duymak, Öteki'ne daha sevecen bakmakla gelen kavrayış, ahlaki ve düşünsel samimiyet içinde kazanılan ve dağıtılan bilgi: Şu anda bunların cepheleşmekten ve indirgemeci düşmanlıktan daha kolay olmasa da daha iyi hedefler olduğu muhakkak. Bir de, bu süreç içinde nihayet "Müslümanlar", "Persler", "Türkler", "Araplar" veya "Batılılar" gibi yaftalardaki nefret kalıntısını ve kırıcı genellikleri bertaraf edebilirsek, daha ne olsun.

9 Şubat 1981, New York

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

M. İlhan Atılgan, "Medyanın İslam'la imtihanı", Kitap Zamanı, 3 Kasım 2008

Edward W. Said, Batı medyasının İslam'ı nasıl algıladığı üzerine zihin açıcı tespitler içeren Covering Islam adlı kitabını 1981 yılında yayımlamıştı. İlk basımından on beş yıl sonra metni gözden geçirdi; Körfez Savaşı gibi önemli dönüm noktalarının ışığında, özellikle Amerikan medyasının İslam karşısındaki tutumunu tekrar irdeledi ve yapıt 1997'de son şeklini aldı. Türkçede daha önce Haberler Ağında İslam adıyla yayımlanan kitap, Medyada İslam adıyla, yeni bir çeviriyle Metis Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı.

Kitabın özgün adındaki zekice kelime oyunu hemen fark ediliyor: "Covering" fiilinin birinci anlamı "örtmek"; Said bu sözcüğü kullanarak Batı (Amerikan) medyasının İslam hakkındaki haberleri ustaca "örttüğünü" ve öyle "haberleştirdiğini" imâ ediyor. Medyada İslam'ın tezi tek cümlede şöyle özetlenebilir: Batılı üniversitelerde, hükümetlerde ve medyada görülen kanonik ve ortodoks İslam haberlerinin hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu ve Batı'daki İslam haberlerinin tüm diğer haber ağlarından veya yorumlardan daha yaygın, inandırıcı ve etkili göründüğü. Başka bir ifadeyle, Amerikan medyasının İslam'la ilgili haberleri "çarpıttığı".

İslam'dan söz etmek nasıl bir saldırı biçimine dönüştü?

Kitap, uzun bir "Giriş"in ardından üç bölümden oluşuyor: "Haber Olarak İslam", "İran Hikâyesi" ve "Bilgi ve İktidar". Edward Said, gözden geçirilmiş basım için yazdığı "Giriş"te, kitabın 1981'deki ilk yayımlanışından sonraki süreçte Müslümanlar ve İslam üzerine Amerikan medyasındaki basmakalıp ve savaşkan husumetin daha abartılı bir hale geldiğini belirtiyor. Aradaki on beş yılda neler olmuştu, hatırlayalım: Devrim'in ve Amerika ile arasındaki rehine krizinin ardından İran, uzun yıllar Amerikan medyasının odağında yer aldı; Körfez Savaşı yaşandı, CNN bu savaşı bölge hakkında hiçbir bilgisi olmayan Amerikan halkına 'canlı yayınla' aktardı; Samuel Huntington "Medeniyetler Çatışması" tezini ortaya attı, Bernard Lewis yazılarıyla Huntington'ın yaktığı fitili körükledi; İsrail-Filistin gerginliği tırmandıkça ABD, kimin yanında olduğunu açıkça belli etti. Hatta Türkiye'de Refah Partisi iktidara gelince New York Times'ın kıdemli yazarı Thomas L. Friedman, "Tıpkı İran'ı kaybettiğimiz gibi Türkiye'yi de kaybettik." diye yazmıştı. Bütün bunlar, İslam'ı ve Müslümanları ister istemez Amerikan medyasının temel malzemelerinden biri haline getirdi. Said, bu süreçte İslam yaftasının nasıl bir saldırı biçimine dönüştüğünü, İslam ile köktendincilik arasında nasıl kasıtlı olarak çağrışımlar üretildiğini, öte tarafta nasıl bir 'haklı İsrail' imgesi yaratılmaya çalışıldığını New York Times, The New Republic, The Atlantic, Columbia Journalism Review gibi saygın yayınlardan örneklerle açıklıyor. Medyada İslam, aslında Edward Said'in kanonik şarkiyatçı fikirler üzerine yazmayı planladığı üçlemenin ikinci kitabı. Dolayısıyla kimi şarkiyatçılar da, başta Bernard Lewis olmak üzere, onun eleştirilerinden payını bolca alıyor. Lewis kitapta "tarzı etimolojiye hile katmak, kötü niyetli gözlemler yapmak" olan, "saldırgan" bir kıdemli şarkiyatçı figürü olarak karşımıza çıkıyor. Said'e göre, "Huntington'ın medeniyetler çatışması üzerine yazdığı yazının başlığını ve ana fikrini Bernard Lewis'in yazısından almasına şaşmamalı." Said, Lewis'in hilelerini, totolojilerini ve bazen de "hayret verici cehaleti"ni acımasızca eleştiriyor. (Lewis ve totoloji demişken: Bernard Lewis, geçen ağustosta Foreign Policy dergisinin internet sitesine verdiği röportajda, Fethullah Gülen'in "Müslüman terörist, terörist de Müslüman olamaz." sözüne atfen, "İyi de," demişti, "bu cümle, bir Müslüman terör eylemi gerçekleştirdiğinde o eylemin terör sayılamayacağı anlamında da yorumlanabilir." Lewis'ten izlediğimiz son mantık oyunu buydu! Ne var ki, Türk basını Lewis'in bu oyununu 'görmedi'.)

Ya Türk medyası?

Medyada İslam, Batı medyasında İslam imgesinin nasıl korkutucu bir hale dönüştürüldüğünün psikolojik, siyasi, tarihsel, kanonik ve pratik sebeplerini ortaya koyuyor. İslam imgesini tektipleştirmek nasıl bir hataysa, Batı medyasındaki algıyı tek bir sebeple açıklamak da öyle hata olur. Bu konuda, örneğin bir medya grubunun petrol hisselerinden hükümetle ilişkilerine, gittiği ülkenin dilini, kültürünü bilmeyen muhabirin cehaletinden editörün duygusallığına kadar birçok sebep sayılabilir. Edward Said, bu kitaba son şeklini verdikten sonra dünya, 11 Eylül gibi bir tecrübe yaşadı. Bir tarafta, Said'in "ertelenmesinden" endişe ettiği kültürlerarası diyalog çabaları güçlenirken bir tarafta Amerikan medyasındaki İslam'ı krizle eşit saymaya eğilimli refleksler kendini göstermeye devam ediyor. Amerikan medyasındaki son birkaç ayda yapılmış "Barack Obama gizli Müslüman mı?" haberlerine bakınca bile bunu açıkça görmek mümkün. Henüz iki hafta önce Colin Powell, Obama için "Müslüman olsa ne olur!" deyince "İslamofobi" konusu Amerikan gazetelerinin editöryal yazılarına terfi etmişti.

Medyada İslam, Batı kültürünün içinden yazılmış, "biz" ve "onlar" ayrımını peşinen yapmış bir medyayı içeriden analiz eden bir kitap. Benzer bir çalışma, aynı başlıklarla Türk medyası için yapılsa ilginç veriler ortaya çıkar diye düşünüyorum. Ne de olsa bizim yakın tarihimizde de "Mini etekli kızı diri diri yaktılar" türünden haber fiyaskoları var. (Sanırım, İslam hakkında Türk medyasındaki önyargılı ve cehalet ürünü haberlerin Batıdakinden daha basit sebepleri olduğu söylenebilir.)

Edward Said'in dediği gibi, "Haberlerin doğru olmaması zaten kötü bir şeydir ama statükoya dair ön kabullere dayanarak habercilik yapmak daha berbat bir şeydir." Bir gazetenin genel yayın yönetmeni olsam, bütün editörlere Medyada İslam'ı okumayı zorunlu tutardım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.