Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-807-1
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Jacques Ranciere diğer kitapları
Siyasalın Kıyısında, 2007
Filozof ve Yoksulları, 2009
Özgürleşen Seyirci, 2010
Cahil Hoca, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarihin Adları
Bilgi Poetikası Alanında Bir Deneme
Özgün adı: Les noms de l'histoire
Essai de poétique du savoir
Çeviri: Cemal Yardımcı
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2011

Son yirmi-otuz yılda tarihin bir anlatıdan ("hikâyeden"), özellikle de Napolyon veya Kanuni Sultan Süleyman gibi "büyük adlar" hakkındaki anlatılardan ibaret olup olmadığı çok soruldu. "Tarih yazmanın" hangi işlemleri uygulamak anlamına geldiği, tarihçiler, tarih felsefecileri ve sosyal bilimciler arasında uzun uzun tartışıldı. Buna karşılık, kültür tarihçisi ve filozof Jacques Rancière tarihçilerin söylemini başka açılardan mercek altına alıyor: Jules Michelet, Fernand Braudel ve Annales okulu mensupları ile E. P. Thompson gibi tarihçilerin üslup ve anlatım tekniklerini siyaset ve bilim felsefeleri açısından inceliyor; tarihçiliğin dil ve edebiyatla ilişkisini sorguluyor.

Rancière, yeni bir araştırma alanı oluşturan bu üslup incelemesine "bilgi poetikası" adını veriyor. "Bilgi poetikasının" konusu, bir söylemin edebiyat olmaktan çıkıp bilim statüsü kazanmak için kullandığı yöntemler. Rancière incelemesi boyunca şu sorulara yanıt arıyor: Tahakküm üretmeyen bir sosyal bilimler söylemi nasıl inşa edilebilir? Tahakküm üreten, yani söz konusu "bilim"i muktedirlerin safına çeken mecazlar neler? Bu tür mecazlar nasıl yerinden edilebilir?

Böylesine özgün bir düşünme, araştırma ve eleştiri sürecini temsil eden Tarihin Adları, Rancière'in en özel kitaplarından biri. Filozofun sadık takipçilerinin yanı sıra, tarihyazımı ile tarih felsefesine, sosyal bilimlerin söylem ve yöntem sorunlarına ilgi duyan okurların merakla okuyacağını tahmin ettiğimiz bir metin.

İÇİNDEKİLER
Önsöz: Rancière'in Revizyonizmi, Hayden White
Teşekkürler
Yüzyıllık Savaş
Ölü Kral
Söz Fazlalığı
Kurucu Anlatı
Sözün Yeri
Kitabın Mekânı
Sapkın Bir Tarih mi?
OKUMA PARÇASI

Önsöz: Rancière'in Revizyonizmi, Hayden White, s. 9-13

Tarih söyleminin siyasi, bilimsel ve edebi durumuna ilişkin bu uzun "deneme" aslında Cornell Üniversitesi'nde "yazı siyaseti" konulu bir seminer dizisinde sunulmak üzere hazırlanmıştı. Burada Jacques Rancière, tarih araştırması ve tarih yazmanın politikasını konu alıyor; tarihçilerin ortak araştırma nesnesi saydıkları "tarihi" nasıl kavramlaştırdıkları, bu "tarih" üzerine nasıl konuşup yazdıkları ve bu konuda yazarken siyasi anlam taşıyan birtakım yöntemlerle bu "tarihi" nasıl fiilen kurdukları ile ilgileniyor. Başka bir deyişle, bu deneme, "geçmişin" doğasına ilişkin çok güçlü görüşler öne sürse de, belirli türde olayların vuku bulduğu "geçmiş" anlamında "tarih" üzerine bir inceleme değil. Bu geçmişe dair nasıl konuştuğumuz ve bu geçmişin bizimle nasıl konuştuğu, nasıl konuşamadığı ya da bizimle konuşmasının nasıl yasaklandığı üzerine, yani "tarih söylemi" üzerine bir tefekkür daha çok. Rancière'in kitabının ilk adı Les Mots de l'histoire (Tarihin Sözcükleri) idi. Bu önsözü yazarken önümde 1992 Kasımı'nda Paris'te aldığım bu birinci basımdan bir nüsha duruyor. Ama, öğrendiğime göre, ikinci basımda kitabın adı Tarihin Adları olarak değiştirilmiş. Yazık olmuş. Hem Sartre'ın özyaşamöyküsünü (Sözcükler), hem de Foucault'nun Batı'nın bilgi üretim tarzlarıyla ilgili o büyük araştırmasını (Kelimeler ve Şeyler) çağrıştırdığı için ben ilk adı tercih ediyorum. "Sözcükler" ile Rancière, tarihçilerin geçmişe ilişkin açıklamalarını temellendirmek için kullandığı belgesel bulguları meydana getiren bütün o "sözcükleri" ve aynı zamanda tarihçilerin bu açıklamaları yazarken kullandıkları tüm "sözcükleri" kastediyor. Tarih üzerine sözcükler üretilirken hammadde olarak kullanılan tarihe ait sözcüklerin başına ne geliyor? Tarihe ait sözcükleri ne yapmalıyız? Yalnız bir kısmı (resmi) kayıtlara giden yolu bulabilen, çoğu kaybolan ve ancak zorlu mu zorlu bir uğraşla kurtarılabilecek olan geçmişte söylenmiş sözcüklere karşı yükümlülüklerimiz nelerdir? Tarihçilerin ölülerin sözcüklerine karşı yükümlülükleri nelerdir? Bu yükümlülükler, sosyal bilimlerle yakın temas içinde olan modern tarihçilerin yapı modellerini ve süreç yasalarını geçmişe uygulama çabalarından daha mı önemlidir acaba?

TARİHİN SÖZCÜKLERİ VE ŞEYLERİ

Rancière "tarihin sözcükleri" ile bunların işaret ettiği, adlandırdığı ya da başka bir biçimde temsil ettiği geçmişe ait "şeyler" (geçmişin olayları, kişileri, yapıları veya süreçleri) arasındaki ilişkiyle ilgileniyor. Ama dahası, bu "sözcükler" ile bunların yanlış adlandırdığı, adını sildiği, kararttığı ya da başka bir biçimde görmezden geldiği geçmişe ait "şeyler" ile de ilgileniyor. Kısmen bu yüzden tarih araştırması ve yazımı, bilimsel bir disiplinden çok, öncelikle ve birincil olarak, tarihin olanaklı araştırma nesnelerini saptayan, bunları incelemenin yol ve yöntemlerini tartışan ve böyle nesneler üzerine konuşmak için uygun bir tarz kuran bir "söylem" olarak görülmelidir. Bu üç katlı söylemi oluşturma işinin sorgulanması, Rancière'in "bilgi poetikası" adını verdiği alanda bir çalışmadır. "Poetika" burada, aynı anda hem bilimsel, hem siyasi, hem de edebi olan bir geçmiş araştırması "disiplini" "oluşturma" ya da "icat etme", "yaratma" anlamında alınmalıdır.(*)

Ancak ne "bilimsel", ne "siyasi", ne de "edebi", burada genel ya da geleneksel anlamda düşünülmelidir. Rancière'e göre modern tarih çalışmaları, "bir geçmişin" olduğunu gösteren fenomenlerin içinde, altında veya arkasında gizli olanın (saklanmış ve elbette görülemez olanın) sistematik araştırması olmaya uğraşmak anlamında bilimsel olmalıdır. Yani eski ampirist tarihsel araştırma idealine elveda denmelidir. Tarih fizikte elektronların doğrudan gözlemle değil de kabarcık odasında bıraktıkları izlerden hareketle varlıklarına hükmedilmesine ya da psikanalizde bilinçdışının semptomatik sonuçlarından hareketle inşa edilmesine benzer şekilde, inceleme nesnesini bilinçli olarak inşa etmelidir. Fizik veya psikanaliz gibi tarih de, önceden oluşmuş ve tarafsız gözlemcinin kendisini görmesini bekleyen inceleme nesnesini o halde buluvermiş gibi yapamaz.

Mesela önce Napolyon gibi bir tarihsel kişiliğin var olmuş olduğu, bir zamanlar birtakım şeyler –kayda değer ve elbette tarihsel kayıtlara geçmiş şeyler– yapmış olduğunun varsayılması gerekmektedir; ama "Napolyon" ve "Napolyon'un hayatı ve yaptıkları" sözcükleri (veya göstergeleri), Napolyon'un "hayatının" salt "olgusal" bir dökümünün doğru dürüst işaret bile etmediği, daha büyük çaplı nedenlere ve sonuçlara, daha temel yapıların semptomlarına karşılık gelen birtakım fenomenlerin adıdır. Rancière'e göre en önemlisi de, Napolyon'un "yaptıklarının" altında, arkasında veya içinde, bu yapılanları mümkün kılan, yapılanlara katılan, o sırada ve o yüzden yıkıma uğrayan veya yok olan, o zamanın dünyasına isimsiz damgalarını vurup kimliği belirlenemeyen bir iz bırakan milyonlarca insanın hayatı, düşünceleri, eylemleri ve sözcükleri vardır. Rancière bize, tarihteki Napolyon döneminin etkin değil edilgin unsurları olan –yoksullar da dahil olmak üzere– bu isimsiz kitlenin tarihini çekip kurtarmanın, hem bilimsel, hem de siyasi bir görev olduğunu söylüyor. Hem bilimsel hem de siyasi bir ihmal veya husumet yüzünden yitirilmiş bir olgular yığınını bilgi alanına geri kazandırdığı için, bilimsel bir görev. İsimsiz kitlelerin, adı olmayan yoksulların tarihte bir yer edinme taleplerinin içini doldurarak modern çağa özgü demokratik programın meşrulaştırılmasına katkı sağladığı ölçüde de siyasi bir görev. Böylece, Rancière galiplerin hikâyesinin, tarihin mağluplarının, dışlanmışlarının, dertlilerinin hikâyesiyle dengelenmesi, hatta yerinden edilmesini savunan Walter Benjamin'in yanında saf tutuyor.

TARİH VE SİYASET

Bir dizi başka felsefeci gibi –akla hemen Hannah Arendt ve Jean-Luc Nancy geliyor– Rancière de, siyasete katılımın, soyları "tarihe" başvurularak teyit veya reddedilen birtakım cemaatlere üyelik anlayışlarının etrafında döndüğünü öne sürer. Ama bu "tarih" zaten şekillenmiş olan cemaatlere üye durumundakilerin, hatta bu konumlarıyla ayrıcalık kazanmış olanların bir kurgusudur. Yalnızca "olgulara" başvurmak bu kurgunun kılına dokunamaz, çünkü bu kurucu unsurlar, sadece "olguların neler olduğunu" değil, aynı zamanda ve daha önemlisi, "neyin olgu sayılıp neyin sayılmayacağını" belirlemek için ne tür bir bilimin uygun düşeceğine de karar verirler. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın epey bir kısmında, "tarih", kralların ve kendisini kral yetkisiyle donatılmış gören devletlerin, toplumsal kastların veya milletlerin yaptıklarıyla sınırlıydı. Bu tür tarihyazımı çoğunlukla, Rancière'in bunun teorisini kuran ilk kişi olan Thomas Hobbes'un onuruna, "krallık ampirizmi" diye nitelediği ilkelere dayanıyordu. Özgürlüğe karşı düzenin felsefecisi olan Hobbes, sözcüklerin sorumsuzca kullanılmasını sivil itaatsizlikle, isyan konularıyla ilgili hikâyelerin yayılmasını devrim kışkırtmasıyla bir tutuyordu. Kadim zamanların siyasi kavgalarına, din sapkınlıklarına ve tiran katline dair hikâyelerini okumanın iç kargaşa ve isyanı körükleyebildiğini ilk görenlerden biriydi. Sorumlu tarih yazıcılığının tarihin görünür içeriğiyle, kralların ve devletlerin yaptıklarıyla uğraşması gerektiğini söyleyen Hobbescu kavrayıştan türemiş "krallık ampirizmi" usulü tarihyazımı, on dokuzuncu yüzyıl başlarında kurulan tarih disiplininin ortodoks biçimi halini aldı. O günden sonra ortodoks tarihçiler, (resmi) "tarihsel kayıtlara" başvurularak doğrulanabildiği ölçüde, sadece "gerçekte ne olduğunu" anlatmakla kendilerini sınırladılar. Uygun bir dil kullanarak, uygun insanların uygun eylemlerine dair uygun hikâyeleri anlattılar. Bilim olarak adlandırılmayı hak ediyorduysa bile, tarih bir "uygunluk" bilimiydi.

TARİH VE BİLİM

Ancak I. Dünya Savaşı'ndan sonra Lucien Febvre öncülüğünde Annales grubu, geleneksel, (siyasi) olay-yönelimli, "ampirik" ve hikâye-anlatan tarih çalışmalarını modern, yapısalcı, istatistiksel toplum bilimlerinin tekniklerini kullanan ve onların modeline uyan bir disipline dönüştürme sürecini başlattı. Bu, başka şeylerin yanı sıra, yüzeydeki siyasi olayların gelip geçici "köpüğünün" altını kurcalamak, toplumsal, ekonomik ve nihai olarak doğal (coğrafi, iklimsel, epidemiyolojik, vb.) süreçlerin katmanlarını belirlemek; bu katmanların uzun vadeli nedensel güçler olarak görece önemlerini saptamak; bir katmandaki sonuçları, bir başka –daha temel– katmandaki olanaklılık koşullarına istatistiksel korelasyon ile bağlamak anlamına geliyordu. Annales grubunun mirasçıları, Fernand Braudel öncülüğünde, yalnız Fransa'da değil, bütün Avrupa kültüründe, tarih çalışmalarına egemen olmayı başardı. Uzun süre Annales tarihçilerinin tarihi bir bilime dönüştürdüğü düşünüldü, ancak Rancière bu iddiaya eleştirel yaklaşıyor. Ona göre Annales grubu tarihi sosyal bilimlerin arkasından gelen bir ilaveye dönüştürmek dışında pek bir şey yapmadı – ve bu arada insani içeriğinin de ciğerini söktü.

Notlar

(*) Poetika sözcüğünün Yunanca kökü olan poesis'in "yapma, kurma" anlamına göndermeyle. Güncel sözcüklerin Yunanca köken anlamını öne çıkarma ve güncel anlamını bu köken anlamından hareketle yorumlama eğilimi, Rancière'in diğer kitaplarında da (örneğin Siyasalın Kıyısında, çev. A. Ufuk Kılıç, İstanbul: Metis, 2007) görülür. – ç.n. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Savaş Kılıç, “Hiç bilen ile bilmeyen bir olmaz mı?”, Mesele, Mart 2011

Rancière’in çıktığı yolda üç-dört dönemeçten geçtiğini görmek pek zor değil: Parlak, göstere göstere vaatkâr bir başlangıç: Kapital’i Okumak’ta “eleştiri” kavramıyla ilgili bir bölüm (seminer); ardından her büyük düşünürde görebileceğimiz bir “hocayla hesaplaşma”, sıkı bir kopuş: La Leçon d’Althusser. İkinci dönemeç, “paysızlar”ın ülkesine peş peşe gezintiler; dikkatli, keskin, içeriden bakışlar: 19. yy işçi kültürü üstüne yaptığı ampirik araştırmalar (La Nuit des prolétaires veya La Parole ouvrière ile Courts voyages au pays du peuple). Ampirik araştırmalara paralel olarak, neredeyse eşzamanlı yürüyen bir felsefi, daha doğrusu teorik düşün-se-me, kafa yorma, Batı felsefesinin “paysızlara” (yoksullara) ilişkin olarak ortaya attığı fikirlerin, takındığı tavırların sıkı, külyutmaz ve faka basmaz, tongaya düşmez bir eleştirisi: Filozof ve Yoksulları. Platon’dan Marx’a, Sartre’a ve Bourdieu’ye varan ince bir analiz, dört dörtlük bir yazılı söylem analizi. 1990’dan itibaren parça parça sunulacak özgün Rancière düşüncesinin sorunsalı bu kitapla ortaya konur: Batı felsefesi tepeden bakmak istemediğinde dahi, bilerek veya bilmeyerek, belki elinde olmadan hep tepeden bakmıştır yoksullara. Batı felsefesinin eleştirisi, dolayısıyla, yoksullara tepeden bakmayan bir felsefenin negatif başlangıcıdır – eskilerin (yani kadimler kadar modernlerin de) içinde yaşadığı binanın tahribi. Sırf yeni bir bina inşa etmiş olmak için değil, eskisi tarafgirlik ve adaletsizliğiyle yıkılmaktan başkasını hak etmediği için. Tarafgir, çünkü felsefe yapanlar felsefe yap(a)mayanlara üstün olduklarını (kendi kendilerine ve peşinen) kabul ederek inşa etmişlerdir binalarını: “İlahi” Platon, filozofu kral ve kralı filozof yapıp en üste yerleştirir; ekmeğini taştan çıkaranlara, “elinin getirdiğini yiyenlere” ise en alttan başkasını layık görmez. Madem ki İdea’dan nasipsizler, İdea’nın bekçilerinin varlığını sürdürmelerine hizmetten başkası düşemez paylarına. Yerler ve nasipler pay edilirken peki, filozof-kralın paysızlara üstünlüğünü öne sürmesini destekleyen ne vardı, kendi inancından başka? – Hiçbir şey, şüphesiz...

Demek ki paysızların, nasipsizlerin, yer-sizlerin felsefesinin ilk adımı eşitliği koyutlamak olacaktır: Cahil Hoca (Le maître ignorant). 19. yy uzmanı Rancière, “eşitlik aksiyomu”nu 19. yy’da bir düşünürün, unutulmuş gitmiş bir Aydınlanma filozofunun, her şeyden bir parça anlayan, ama sonuçta dürüst olan bir okutmanın, Joseph Jacotot’nun nasıl hayata geçirmeye çalıştığını keşfeder. Sosyal bilimlerin, felsefenin elma’sı onun başına düşmüştür: Restorasyon’la birlikte kendini sürgüne vurmuş bu hukuk mezunu retorik uzmanı, tek kelime Fransızca bilmeyen Flamanlara, kendisi de tek kelime Flamanca bilmediği halde felsefe öğretmek zorundadır – ikidilli bir Fénélon baskısı koşar imdadına; “öğrencileri”nin (!) kendi kendilerine Fransızca ve Telemak’ı öğrenmelerine kılavuzluk eder. Bu tuhaf deneyin sezdirdiği kaçınılmaz sonucu anlamakta hiç gecikmez Jacotot: Bilen ile bilmeyenin, öğreten ile öğrenenin eşitliği – ve Rancière ekler: Düşünen ile yapanın, filozof ile yoksulun, kavranabilir olan ile duyumsanabilir olanın eşitliği.

Öyleyse yoksulların felsefesinin ikinci adımı, filozofların üstünlüklerini dayandırdıkları “düşünme”nin, “kavranabilir”in sözde imtiyazı karşısına; paysızların payı olduğu için küçümsenen “eyleme”nin ve “duyumsanabilir”in felsefi eşitliğini koymaktır. İşte bu noktadan sonra Rancière’in dikkati duyumsanabilirin “pay edilmesine” (Le Partage du sensible), bölüş(tür)ülmesine, yani estetik’e/güzel-duyu’ya yönelir. Paysızların duyumsanabilirden paylarına düşeni nasıl aldıklarına; güzel-duyu üretenlerin paysızlara nasıl muamele ettiğine dikkatle bakar birbiri peşi sıra verdiği eserlerde (örneğin: Özgürleşen Seyirci). Bir bakıma ikinci bir ampirik araştırma dönemidir bu. Yine bir düşün-se-me süreciyle bütünleşecek bir dönem: Marksist sosyalizmin büyük eksiklerinden biri olan siyaset teorisine yapılacak katkılar, “eşitlik aksiyomuna” dayalı katkılar (Siyasalın Kıyısında, Uyuşmazlık, çev. Hakkı Hünler, Ara-lık, 2005).

Dikkat çeken eksik

Filozof ve Yoksulları’nda ilk bakışta göze çarpan bir eksik bulunur, teorik değil tarihsel bir eksik: Platon’dan 19 ve 20. yy’a sıçrar kitap, 17 ve 18. yy’ın filozofları analiz edilmez. Bu eksiğin gerekçesi son derece açık ve basittir görünüşte: Rancière’in uzmanlık alanı 19. yy’dır; esas amaç onu incelemektir, Platon ise Batı felsefesinin ezeli arkaplanı ve –bu konuda– mutlak kaynağı olduğu için yer bulmuştur. Amenna. Fakat kitabın ilk sayfasında bulunan Bay Descartes’ın Yaşamı’ndan alınma epigraf, bulunma amacı bu olmasa bile, başka yüzyılları araya –gizlice, korsan olarak– sokmakta. Descartes’ın yoksul bir İsviçreli köylüyle ilişkisini bulduğumuz anekdota, Rancière şüphesiz, filozofların yoksullara tepeden bakmasını örneklemek üzere yer vermiştir. Ama anekdot, Rancière’in düşündüğü kadar tek-anlamlı değil, bir hayli muğlak: Sonuçta İsviçreli köylüyü ilk iki ziyaretinde kapıdan kovan Descartes değil, “korumaları”; üçüncü gelişinde kapısını açan ise Descartes. Tanıdıktan sonra, zekâ ve bilgisini takdir edip astronomi bilgisini ilerletmesine yardım eden ve onu dostları arasına katan da Descartes. Dolayısıyla bu anekdotta bir âlicenaplık ve bir tepeden bakma edası olduğuna şüphe yok, ama öte taraftan Descartes’ın gösterdiği hüsnükabul de –Rancière’in ifadesini Jacotot’da bulmayı tercih ettiği– eşitlik aksiyomuna duyulan inancın bir tezahürüdür: Evet, Descartes’ın aksiyomu (“bütün akılların eşitliği”) sonuçta bilen ile bilmeyenin eşitliği değildir, ama ondan çok uzak da değildir. Arada birtakım başka farkların olduğu da doğru: Descartes’ın aksiyomu eskiler ile şimdikiler (modernler) arasındaki savaşta “şimdi”nin eşitliğini kabul ettirmek içindi; Jacotot’nunkiyse, ayrıcalıklı sınıf ile –bırakın ayrıcalığı– hâlâ hak-sız ve yer-siz olan sınıfın nesne (bilgi) karşısındaki eşitliğini kabul ettirmek için. Ayrı amaçlarla ortaya çıkmış olsalar da, aynı şeyi ifade etmekteydiler: akılların eşitliği. “Bir insanın bildiği her şeyi herkes öğrenebilir” diyen Jacotot, “İnsanlar arasında akıldan daha iyi paylaştırılmış şey yoktur” diyen Descartes’tan çok uzak değildir. Ayrıca, tarihsel olarak, “bilen ile bilmeyenin eşitliğini” öne sürmeyi mümkün kılan şey, “akılların eşitliği” önkabulüdür: Akılların eşitliği kabul edilmeden, bilen ile bilmeyenin eşitliği öne sürülemez.

Böyle olunca, Descartes eksiği çok dikkat çekmektedir. Üstelik hep “paydan”, “paylaştırmaktan”, bölüşümden söz eden birinin “aklın, sağduyunun eşit olarak paylaştırıldığını” söylemekle maruf bir filozofu es geçmesi manidardır. Bu eksiğin, bu suskunluğun işaret ettiği şey, yeni (“postmodern”, “postyapısalcı” denen) Fransız düşüncesinin anti-Descartesçılığıdır. Şüphesiz, “gizli saklı hakikat” ve “bilimsel yöntem” gibi kavramları en baştan ilkece reddeden Rancière, epistemolojik bakımdan Descartesçı değildir; ama Descartesçı metafiziğin temel aksiyomlarından birini, eşitlik aksiyomunu paylaşmaktadır – paylaştığını pek vurgulamak istemese de.

Eşitlik aksiyomu üstüne kurulu bir bilim tasavvuru mu?

Tarihin Adları: Bilgi Poetikası Alanında Bir Deneme öncelikle tarih “bilimi” alanında, ama genel olarak bilimin söylemi üstüne bir inceleme... Rancière için estetik, duyumsanabilir olanın paylaşımını inceleyen (politik bir) dalsa, epistemoloji de duyumsanabilir olana ilişkin bilgilerin üretim ve anlatımını inceleyen (yine politik bir) daldır. “Bilgi Poetikası” – yani bilgi’nin ifade bulduğu kalıpların incelemesi.

Rancière’in daha ilk epistemoloji metnini okuyup yayınladığı yıllarda her türlü “derinlik metaforu”nun simi dökülmeye, maskesi çatlamaya başlamıştı. Marksizmin altyapı–üstyapı ayrımı gibi, gizli Descartesçı olan birinci kuşak yapısalcıların “yapı” kavramı da, açıktan açığa Descartesçı ve ikinci kuşak, gelgeç bir yapısalcı olan Chomsky’nin “derin ve yüzey yapı” kavramları da çekiciliğini kaybediyordu. Rasyonalist Bachelard’ın “Yalnızca gizli saklı olanın bilimi olur” sözünü sloganlaştırmıştı Althusserciler, ama Althusser’den “ibret dersini” almış olan Rancière, bir “görünür”ün bir de “gizli saklı”nın olduğu bir topografyanın ister istemez o gizli saklıyı keşfetme, bulup çıkarma iddiasını, bu iddianın da sahiplerini (efendileri, hâkimleri, hükmedenleri, bilenleri, âlimleri), onların iktidarını, tahakkümünü ürettiğini fark etmişti: Görünür olanı cahillere, yoksullara, nasipsizlere pay ediyordu felsefe, sosyoloji, hatta Marksizm; gizli saklı olanı, geleneksel felsefenin “kavranabilir”ini, Descartesçı bilim felsefesinin “matematikleştirilebilir” olanını (Lacan’ın mathesis ve mathème’ini) ise filozofa, bilgine, bilim adamına, psikiyatra, sosyoloğa, ideoloğa vb...

Rancière’in geliştirmek istediği “bilgi poetikası”nın konularından biri bu işte: Bilim olmak isteyen disiplinler (yani genellikle sosyal bilimler adını verdiğimiz araştırma alanları), adına yaraşır bilimler olmak için kendi “gizli saklılarını” nasıl icat ediyor, uyduruyor, üretiyor? Tarihin Adları’nda bu soru tarih örneğinde, Michelet’den Annales okuluna varıncaya kadar ayrıntılı olarak inceleniyor.

Filozofun ikinci olarak önüne koyduğu sorular da şunlar: Tahakküm üretmeyen bir (sosyal) bilim (söylemi) nasıl inşa edilebilir? Tahakküm üreten mecazlar neler? Söz konusu “bilim”i muktedirlerin safına çeken, muktedirlerin elinden çıkma olduğunu ele veren mecazlar neler? Daha kısa ve basitçe soralım: Yoksulları, pay-sızları, yer-sizleri nereye ve hangi sözlerle yerleştiriyor sözü geçen söylem? Bu tür mecazlar nasıl yerinden edilebilir?

Varılacak değil kalkılacak yer olan eşitlik aksiyomu (zekâların eşitliği, bilen ile bilmeyenin eşitliği), her şeyden önce, gizlisi saklısı olmayan bir topografya gerektiriyor: Bir şeyin altta, öbürünün üstte durduğu hiyerarşik bir manzara değil, şeylerin yan yana geldiği ve birbiriyle karmaşık ağlar ördüğü yatay bir manzara, bir ufuk. Böyle bir metafizikte “hakikat”, görünürlerin, duyumsanabilirlerin altında/arkasında/ötesinde değil, arasında/ortasında tasavvur edilir. Bir bakıma “hakikat”, görünürlerin ve olanakların matrisinde bir yerdedir – hatta belki de bizzat o matristir. Bilgi poetikası matristeki olanaklardan hangilerinin gerçekleştiğini, öbürlerinin niçin gerçekleşmediğini araştırır. Bilgi poetikasının, Foucault’nun arkeolojisine yaklaştığı noktalardan biri budur: Belli bir anda belli bir “hakikat”i görünürleştiren koşullar nedir? Bu koşulların siyasal boyutları nelerdir?

Bana öyle geliyor ki, Rancière’in Bourdieu ile anlaşmazlığının kaynaklandığı noktalardan biri de bu: Bourdieu’nün saha sosyolojisi (ampirizmi), “gerçekliğin betimlemesi”ni hakikat saymakta, olanakların eksiksiz sayımı gibi görmektedir; bu durumda gerçekleşmemiş olanakların bulunabileceği, ayrıca bunların neden gerçekleşmemiş olabileceği sorusu, gözden kaçırılmaktadır. Foucault ve Rancière ise işe matrisle başlıyor genellikle: Önce bütün olanakları (olasılıkları) saptayıp, bunlardan gerçekleşenleri ve gerçekleşme şansını bulamayanları sıralıyorlar – gerçekleşmemiş olan imkânsız değil, sadece gerçekleşmemiştir (malum “imkânsız diye bir şey yoktur”, “gerçekçi olup imkânsızı istemek gerekir” vs). Gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi tarihsel veya doğal bir zorunluluk değildir. Bu yaklaşım, düşünceyi gerçeklik ve betimlemenin kör noktalarından (bu arada sosyal “bilim”lerde, madunlara yönelik olası haksızlıklardan) koruyor. Basit bir örnek verirsem demek istediğim kolayca anlaşılacak, sanıyorum: Türkiye’nin GSYH’den kişi başına düşen gelire göre düzenlenmiş iller haritası ile internet üzerinden yapılan kitap satışlarının yoğunlaştığı iller haritası bire bir örtüşüyor; ama bu örtüşmeden okumanın zenginlere göre bir iş olduğu, yoksulların kitap okumadığı veya okuyamayacağı (“çünkü çok çalışıyorlar, zamanları yok”) türünden sonuçlar çıkarmanın aceleciliği, isabetsizliği aşikâr, çünkü istatistiklere yansımasa da kitap okuyan pek çok yoksul vardır (veya olabilir) – kapitalizmin bütün telkinlerine rağmen, yoksulluk ile (işbu örnekte) okuma arasındaki ilişkinin zorunsuz bir ilişki olduğunu biliriz. Olanakları göz ardı ederek salt “betimlenmiş gerçekliklere” bakanlar, okumamayı yoksulların tarihsel zorunlu niteliklerinden biri haline getirebiliyor pekâlâ – bilerek veya bilmeden.

Bilim felsefesi açısından Rancière’in Descartesçı olmadığı muhakkak; ama körü körüne bir ampirizmi de savunmadığı ortada. Görülür, duyumsanabilir olanı küçümsemeyen bir rasyonalizm; matris çıkarmaktan çekinmeyen bir ampirizm onunki. Genellikle politik önkabullerin emrine koşulmuş, varacağı sonucu başından bilen, hadi bilemediniz en iyi haliyle moda taklitçiliğine soyunan, neyi niçin yaptığını/yapacağını bilemeyen, hatta düşünemeyen “sosyal bilimlerimiz”den çok farklı. Neredeyse tek başına, entelektüel modalara prim vermeden, akademik modacılığın bir kreasyonuna dönüşmeden, kendi yolunu bulmaya ve inşa etmeye çalışan, bu arada kendi gençlik heyecanları dahil her şeyi sorgulamaya cesaret eden bir adam. Özgür düşüncenin tadına varabilmek için olduğu gibi, “beşeri” denen bilimlerin yöntem bilgisi adına düşünülecek sorunların neler olabileceğini görmek için de okunabilir.

Notlar

1. Söyleşilerini topladığı kitapta (Tant pis pour les gens fatigués, Paris: Eds. Amsterdam, 2009, s. 185, 411-3), sorular üzerine bu bağlantıyı biraz açtığını, Jacotot ile Descartes’ın konumları arasındaki nüansları kalın çizgilerle anlattığını görüyoruz.

2. “1844 Elyazmaları’ndan Kapital’e Eleştiri Kavramı ve Politik İktisadın Eleştirisi”, Kapital’i Okumak içinde, çev. Işık Ergüden, İthaki, s. 109-245.

3. Mesela bkz. “Sosyolog Kral”, Filozof ve Yoksulları, çev. A. Ufuk Kılıç, Metis, 2009, s. 199-240.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Ranciére doğru yolda mı?", Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Haziran 2011

Tarih üzerine yazılan ve söylenenlerin haddi hesabı yok. Bu, biraz da tarihin nerede konumlandırıldığıyla, neyle ilişkilendirildiğiyle ya da nasıl anlamlandırıldığıyla ilgili. Philip Guedella’nın yolundan gidecekseniz “tarihin kendini, tarihçilerin de birbirini tekrar ettiğini” kabulleniyorsunuz demektir.

Jorge Luis Borges ise “evrensel tarihin, birkaç metaforun tarihi” olduğunu söylediğine tanıklık edersiniz. Tocqueville de şöyle buyurur: “Tarih birkaç hakiki resimle çok sayıda kopyanın bulunduğu bir galeridir.”

Karl Popper daha keskin ve “acımasız”: “İnsanlık tarihi diye bir şey yoktur, yalnızca insan yaşamının çeşitli yönlerinin birçok tarihi vardır. Bunlardan biri de siyasal iktidarın tarihidir. Siyasal iktidarın tarihi, dünya tarihinin yerini almıştır.”

Bugün, bilgi olan-olmayan ayrımının önem kazandığı; hatta bu ikisinin birbirine karıştığı dünyada, tarihten ne anladığımız ve onu nereye koyduğumuz da dikkatle incelenmeli. Verili olanı alma veya laf salatasını kabul etme mi öne çıkacak, yoksa en bozulmamış ya da girilmemiş kaynaklara mı yönelmemiz gerekecek?

Yeri gelmişken Thomas Carlyle’ın “tarih, söylentilerin damıtılmasıdır” çıkmasını hatırlatmalı. O zaman soralım: Tarih hikâyelerden mi oluşur? Az önce tarihin öğrenimine dair birkaç yol göründü ama şimdi iş anlatma boyutuna geldi dayandı, yani tarihyazımına. Ranciére burada Tarihin Adları kitabıyla araya giriyor; kendi söylemiyle beraber, yöntem ve tarihyazımı tartışmalarında kılıç sallamaya başlıyor.

Sıyrık tarihe ayar mı çeksek?

Ranciére’in sıkıntısı, tarih üzerine nasıl konuşulduğuyla ilgili. Kısacası söylemle haşır neşir: “Geçmiş” olarak tarihten çok, ona dair neler yumurtlandığına kafa yoruyor. Bu noktada tarihle bir şekilde dirsek temasında bulunan felsefe, sosyoloji ve özellikle edebiyat gibi alanlara da dalıyor.

Düşünürün izlediği yolda kuşkuyla yaklaştığı birkaç kişi ve grup var. Onlardan biri, tarihi istatistiklere gömmekle ve sosyal bilimlerin kuyruğuna yapıştırmakla suçladığı Annales’cılar. Ranciére, Marksist tarihçilere de çatıyor; onların söylemini olaylardan, özneden ve siyasi anlamdan çözülmüş biçimde oluşturduğunu belirtiyor.

Ranciére’in derdi, söylenenin ve verilenin altında, bir yerlerde gizli kalanı veya karartılanı ortaya saçmak. Tamam ama tarih üzerine ortaya konanları, Ranciére’in eleştirdiklerini, toptan yanlış saymak mı gerekiyor? O kadar da uzun boylu değil. Böyle davranmak, düşünürün eleştirdiği kimi yönlere kapılmak anlamına gelebilir. Aynı toptancılık, Ranciére’in söyleminin bütün yönlerini çukura atmakla da sonuçlanabilir.

İşin hikâyesinin es geçilmesine karşı duran Ranciére’e şunu sormak gerek: Hikâye, gerçekleri, Ranciére’in deyimiyle olanı, tamamen yansıtır mı? Madem eleştirel bir söylemden bahsediyoruz, karşı cenahtakiler ona bu okları mutlaka fırlatacak.

Ranciére, tarihin sosyal bilimlere dönüştürülme çabasının altında yatan nedenin “tarihsel olayların gerçekliğinin inkâr edilmek istenmesi” olduğunu iddia eder. Netameli bir konu bu, Ranciére’in ifadesi de epey toz kaldıracak türden. Fakat şuna da kulak vermeli: Ranciére, tarihin bilime dönüştürülmesini eleştirirken onun, anlatıyla ve edebiyatla bağının koparılmaya çalışılmasına köpürür aslında. Hatta biraz daha ileri giderek, edebiyatın tarihte hakikati anlatan güçlü bir öğe olduğunu da savunur.

Annales’cıları eleştirdiği nokta da bu: Hikâyelerin aldatıcı dilinden vazgeçen, matematiğin evrensel diline yönelen Annales’cılar Ranciére’e göre ölümcül bir yola sapar. Annales’cılar, bir dönemi anlatırken o zaman diliminin baskın karakteri bir kralın ölümünü de bu nedenle olay dizisinin dışında konumlandırmaya yönelir. Ranciére’in takıldığı soru şu biraz da: Tarih, hikâyesinden sıyrılmış, bilimsel şekilde değerlendirilecek kâğıt yığınları olarak mı kalmaya devam edecek yoksa kendi hikâyesini dikkate alacak mı?

Revizyonist, ayağa kalk!

Ranciére’in yaptığı bir bakıma yeniden yorumlama. Revizyonist damgası yemesi aslında herhangi bir sorun oluşturmuyor, çünkü yaptığı tam anlamıyla bu.

Tarihteki revizyonizmden ne anladığını kavrayabilmenin yolu, Ranciére’in şu belirlemesinin üzerinde durmayı gerektiriyor: "Tarihteki revizyonizm, siyasi tarafgirliğin veya paradokslara zihinsel düşkünlüğün dolaylı sonucu değil. Sosyal bilimlerin (ne kadar çok itirazla karşılaşırlarsa o kadar şiddetli biçimde) bilime aidiyetlerini teşhir etmelerinin aracısı olan o şüphe politikasının son noktasıdır. Tarihin özel hassasiyeti, onu bu şüphenin sınırdaki, nesnesinin var olmadığını ilan etme haline maruz bırakır. Revizyonist formülasyonun çekirdeği genellikle basit bir formüle sığdırılabilir: ‘Söylenmiş olduğu gibi olan bir şey hiç olmamıştır.’ Bundan çıkarılan sonuçlar, ‘gibi-olmayan-şey’ ile onu çeken ‘hiç’ arasındaki mesafeyi arttırma ya da azaltma çabasına bağlı olarak farklı biçimler alabilir."

Tarihyazımına ilişkin revizyonist eyleme kapı açan Ranciére, tartışılacak bazı görüşler ortaya atıyor: “Tarihyazımına dönüşen tarih, siyaset biliminin bir dalı, gelişim bozukluklarını inceleyen bilim, bir teratoloji yani meşru siyasetin çatlaklarında söz olayının üremesi sapkınlığının incelenmesini konu alan bir cin kovma ilmi, bir demonoloji haline gelir. Bilimci tarihçiliğe inancın son noktası, sosyolojiye veya siyaset bilimine dönüşen tarihin ortadan kaldırılmasıdır.”

Ranciére’in kaygılarından biri, tarihyazımının bir tür arındırma; sayfayı beyazlatma eylemine dönüşmesini sağlayabilecek oluşu. Annales’cıları kıyasıya eleştirisinin zemininde çoğunlukla bu yatıyor. Geçmiş görüntüyü “telafi” etmek ya da eleyerek sunmak, modern tarihyazımını Raciére’e göre hataya sürükler. "Hakikat, olgu ve rakamların doğruluğundan, kaynakların güvenilirliği ve çıkarsamaların titizliğinden çok daha fazlasını ifade eder"; bu yüzden Ranciére için tarihyazımında böylesine bir “hakikat” önem kazanır: "Tarihin hakikat söylemi olarak kuruluşu, tarih duygusunun kalbindeki çifte yokluğu olumlu biçimde birbirine bağlama imkânına dayanır. Tarih vardır, çünkü bir geçmiş ve kendine özgü bir geçmiş tutkusu vardır. Öte yandan tarih vardır, çünkü kelimelerle şeylerin, adlarla adlandırılanların yokluğu söz konusudur."

Paranteze alan ya da dışarıda bırakmaya yönelen tarihyazımı pek çok eksikliği içinde barındırır. Ancak yine bir soru doğuyor: Acaba Ranciére, kimi eleştirileriyle bazı tarih yorumları ya da tarihyazımlarını çember dışına hiç itmiyor mu?

Ranciére’e göre tarihin rasyonelliği iki cephede savaş verir: "Bir yandan olayların ateşböceği pırıltılarına ve kralların, elçilerin ve yoksulların gevezeliğine karşı; öte yanda da iktisadi yasaların ve sosyal bilgilerin muzaffer rasyonelliğine karşı."

Düşünürümüz için buradan çıkarmamız gereken bir sonuç var: Galipler tarih yapmakla övünürken tarihe özgü anlaşılırlığı olanaklı kılan tarih-dışı kaideyi ise “mağluplar” ortaya koyar.

"Bilge poetikası" mı dediniz?

Ranciére, tarihin “ne olduğu” ya da “ne olabileceği” üzerine düşünür ve bir çerçeve çizerken bu disiplinin “hakikat muammaları yerine, deneylerin ve bilim nesnelerinin inşa kurallarıyla ilgili içsel delilleri koyan pozitivist imkândan sonsuza dek yoksun” olduğunu vurgular.

Durum böyleyken Ranciére, kendince tutunacak bir dal bulur; “bilgi poetikası” dediği bu can simidi, romanın ve tarihin elveda dediği destana ve hikâyeye geri dönüşe işaret eder. Rakam ve istatistiklere gömülmek istenen tarih, Ranciére’e göre edebiyat başlığı altında veya en geniş anlamıyla bilgi poetikasıyla kendi dilini yeniden kurabilir. Ranciére’in söyleminde ana sorun, “tarihçinin edebiyat yapmasının gerekip gerekmediği değil, nasıl bir edebiyat yaptığı”dır.

Ranciére, uzun uzun anlatır, Annales’cılar ve Marksist tarihçilere yüklü eleştiriler getirirken “bilimsellik uğruna tarihin feda edilmesine” karşı bayrak açar. Tarihin, “hikâyesiyle barışması gerektiği” savını da bu yüzden ortaya atar. Bunun daha açık anlamı, tarihin sosyal bilimler ya da genel olarak bilimin gölgesinde sinikleşmesini kabullenmeyişidir.

Ranciére, Tarihin Adları’nda söylemini; “bilgi poetikası”nı kurarken kavramları kafasında yüzde yüz oturtmuş mu, orada bir soru işareti bulunuyor. Hikâyeye bu denli büyük rol biçmesi, kesinlik ve bilimsellik konusunda koyu çizgiler çekmesi, belli bir iç tutarlılık barındırıyor elbette ama “bilimcilik” ve “sapkınlık” gibi terimlerle hatta ithamlarla yürümesi aklında netleştiremediği şeyler bulunduğunu da gösteriyor. Tüm bunlar da bizi “Ranciére doğru yolda mı?” sorusuna ulaştırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Emrah Pelvanoğlu, "Yeni tarih bilimi", Kitap Zamanı, 4 Nisan 2011

Yüzyıllık bir savaş ile başlıyor Fransız filozof Jacques Ranciére Tarihin Adları’na. Fransızcada tarih ve hikâye sözcüklerinin eşsesli olmasının (histoire) sürekli kışkırttığı ve aslında tarihi kavramsallaştıran tüm dillerde çeşitli yansımalarını bulan bir savaş. Eski vakanüvislikten, hikâyeci tarihten kurtularak tarihe olgu-belge özdeşliğine dayalı bilimsel bir statü kazandırmak isteyen tarihçilerin bu çifte-hakikate karşı verdiği bir savaş. “Bir hikâyeden ibaret olmak ya da olmamak belirsizliği, tarihe has bir özelliktir.” diyen Ranciére, bu eşsesliliğin yarattığı oyunda tarihçilikteki devrimin özünü görüyor: “[Z]ıtlıkları bitiştirecek bir alan tasarlayıp hazırlamak”.

Kralların ölümü

Eski ekolden tarihçilerin, edebiyat ya da daha da kuşatıcı olarak anlatısallık karşısında verdiği bu savaşın, yeni ekolden tarihçilerce coğrafya, istatistik ya da nüfusbilim silahlarıyla donanarak taşındığı uç noktada, “Muzaffer çöl birçok kez Akdeniz’in içlerine kadar ilerledi” gibi cümlelerin başlattığı bir devrim. Annales ekolündeki gibi yeni tarihçilerin ilan ettiği bu daha kesin bilimin, “aynı zamanda daha ihtimal-dışı bir tarih, her türlü tarihin özelliği olan kastedilenin ve çıkarsananın belirsizliğini en uç noktaya iten bir tarih” olduğunu iddia ediyor Ranciére. Bu yeni tarih biliminin, “bilim çağı doktorlarınca” kendisine tavsiye edilen istatistikî/matematiksel ötenazi araçlarını, edebiyatın aldatıcı dilini terk etmeden kullanmasıyla yaşayabildiğini söylüyor. Kitabın alt başlığı olan “Bilgi Poetikası”nı, bu yeni tarih biliminin “kendini edebiyattan ayırmak, kendini bir bilim durumuna getirmek ve bu duruma işaret etmek için kullandığı edebî yollar, yordamlar bütününün incelenmesi anlamında” kullanıyor. İncelemesi için de tarihçinin atölyesine, Ferdinand Braudel’in II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası (1949) başlıklı kitabının “kralın ölümü” sahnesine gidiyor.

Braudel’in, II. Felipe’nin ölümünü olması gerektiği yere değil de, “kitabı sonucundan ayıran boşluğun kıyısına” koymasını ve bu ölümü şimdiki zaman kipinin egemenliğindeki alegorik bir sahneyle anlatmasını Ranciére, tarihçinin olayı kendisinin metaforuna dönüştürmesi olarak açıklıyor. II. Felipe’nin ölümü, kralların ölümünün artık olay olmaktan çıkmasını, uygarlık alanlarının, denizin yeni tarihine geçişi simgeler. Bu ölüm bir ceset olma haline değil, dilsiz olma haline karşılık gelmektedir. Suskun kralın tarihçileri elçiler gibi nezaketle kabul ettiği bu sahne, bir yandan “eski tarihin hasleti” olan anlatının kendisini bilim haline getirecek olan, tarihçinin şimdiki zaman egemenliğindeki söylemince massedilmesini, bir yandan da bilimin tarih olarak kalması için ilgili söylem kategorilerini anlatısallaştırmasını temsil eder.

Bu kabul sahnesinin hemen akabinde tarihçi, kralın çalışma odasına girer. Masanın üzerinde elçi raporları ile birlikte yoksulların kâğıt yığını yer alır. Braudel’in sahnelediği bu yeni tarih alegorisi Ranciére’i bir başka kral ölümüne ve bu ölümü kavramsallaştıran bir isme götürür: İngiltere kralı I. Charles ve İngiliz devriminin açtığı yeni siyasal, kuramsal alanı değerlendiren Thomas Hobbes’a. Ranciére, Hobbes’un Leviethan kitabında kral katline yol açan isyanın sebeplerini değerlendirirken ortaya koyduğu model ve “dramaturji” üzerinde durur. Bu model Eflatun ve Aristo’nun adalet dairesinde belirlediği isyan sebeplerinden çok daha hafiftir aslında: “Siyasetin hastalığı öncelikli olarak sözcüklerin hastalığıdır. Fazla gelen, silahlandırdığı katillere tamı tamına hedef göstermekten başka hiçbir şeye yaramayan sözcükler vardır”. Hobbes’a göre bu sözcüklerden mürekkeb kâğıt yığınının yarattığı illüzyon, ancak kralın bedeninde cisimleşebilecek bir adı (halk), hiçbir meşruiyeti olmayan “hakikat’siz” bir kalabalığa vermiştir. Ranciére, Hobbes ve “kralların aydınlanmış taraftarlarının” bu kâğıt yığınında bir ölüm ordusu gördüklerini, Braudel ve “modern toplumsal bilginin berrak bakışlı kurucuları[nın] hayatın ‘körleşmesini’ teşhis etti[klerini]” söyler. Kralları öldüren söz fazlalığı, demokrasi çağının insanlarını da toplumsal gövdeyi ayakta tutan ve onu aynı zamanda bilimin konusu yapan büyük dengelere, yasalara karşı kör eder.

Toplumsal bilgi geleneği Ranciére Hobbes’un kitlelerin söz fazlasını kavramsallaştırırken ortaya koyduğu teorik geleneğe “krallık ampirizmi” adını verir. Bu gelenek kralın bakış açısı ile bilim arasında bir ittifak kurar. Krallık ampirizmi “demokrasi çağındaki devrimlerin ve büyük eylemlerin yapıldığı ve anlatıldığı zemini oluşturan sözcükler[e]” tasallut olan toplumsal bilgi geleneğini besler. Sözcüklerden sürekli olarak şüphe eden bu gelenek, sınır durumunda nesnesini inkâr eden bir “revizyonizme” evrilir. Bir zamanlar kral, elçi ve vakanüvislerin etrafında şekillenen her şeyin basitçe kitlelerin etrafında şekillenmesini sınırlayan da bu gelenektir. Tarihçi bilginin meşruluğu için, kralların meşruluğunu öldüren söz fazlalığını düzenlemek zorundadır.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Tarihin içinden yazmak", Radikal Kitap Eki, 29 Temmuz 2011

Tarihin bilimsel yaklaşımlarla anlaşılıp yazılması olanaksız. Öznellik, onu anlamak için her zaman en ve tek geçerli çıkış noktası. Önce o noktadan çıkmak koşuluyla, sonra herkes kendisine uygun yolu, yordamı, yöntemi, anlayışı kullanır elbette. Jacques Rancière ise –onun en parlak günümüz felsefecilerinden olduğunu da söyleyebiliriz–, modern tarih çalışmalarının, herkese bir geçmişi olduğunu gösteren fenomenlerin görünmeyen yüzlerini dizgesel biçimde araştırmak anlamında bir bilimselliği olduğunu söylüyor. Onun bu yaklaşımıyla aynı noktada değilim, ama büsbütün de çelişmiyoruz: birbirine izdüşen iki düzeyden çıkıyor, yan yana yürüyor, aynı yere gidiyoruz.

Tarihin Adları’nda, Rancière de tarihin bir inşa olduğunu belirtiyor. Bir bakıma, yapılan bir şey tarih –taşı, toprağı, suyu verilerek. Rancière’in verdiği örnekte olduğu gibi Napolyon’un ya da sözgelimi hakkında pek çok araştırma yapılmış Sultan Hamid’in tarihin fenomenleri olarak alınmasıyla yetinen tarih, yalnızca bir yanılsama olarak çıkar ortaya; oysa tarihin fenomenlerini, onların çevresindeki toplumla ve adsız bireylerle birlikte değerlendirmek gerekir. Rancière’in tutumu, “Hem bilimsel hem de siyasi bir ihmal veya husumet yüzünden yitirilmiş bir olgular yığınını bilgi alanına geri kazandırdığı”, yenilenleri ve ezilenleri de tarihin parçası olarak gördüğü için önemli.

Eski tarih anlayışıyla resmi tarih, kralların ve sultanların, talan ve fetih devletlerinin, onları elleri üstünde tutan toplulukların yaşadıklarını anlatmakla yetinilebilir, ama bunun da tarihin kendisi olmayacağını yazan da bilir, okuyan da. Tarih bu anlayış içinde bir “uygunluk bilimi” oldu. Uygunsuz olan? O, kapıdan içeri pek alınmadı. Durun bakalım, bize anlatılanların arkasında başka neler oldu, diyen tarihçi, bu yaklaşımını nesnelleştirebilmek için çok çaba göstermek zorunda kaldı. İnsan neredeydi, tarih insansız mı yaşanmış, yalnızca sarayların ve büyük binaların içinde mi kurgulanmıştı? Muhteşem Süleyman’ın büyük imparatorluğunun sarayın arka odalarındaki kadınlarla birlikte kurulup yönetiliyormuş gibi anlatılmasının ve koskoca İstanbul’un sokaklarındaki halkın kendini hiç mi hiç göstermemesinin nedeni, yalnızca dizinin yapımcısının ekonomik yükü azaltma kaygısı değildir. Dizinin bu kadar çok izlenmesi için, sokaktaki insanın tarih algısına uygun olması da gerekir? Sultanların ıvır zıvırı, yoksulların dertlerinden daha çok ilgilendiriyor yoksulları. Aynı yoksullar, tarihi böyle okumak istiyor işte.

Peki tarihçi? Hangi tarihçi? Son yıllarda tarihin popülerleşmesinde büyük katkısı olan İlber Ortaylı’nın ya da benzeri tarihçilerin yazdıkları da şu anda geliyor aklıma ve, acaba, diyorum, bu denli önem verilen tarihçilerin bile, Osmanlı Devleti’nin tarihini yazarken ve ekranlarda durmadan konuşurken yığınlardan bunca az söz etmesinin, onların yaşadıklarına bunca az yer vermesinin nedeni nedir? Hangi tarihçi, sorusunu bunun için soruyorum. Yanıtı, bir hiç, neredeyse hiç. Aslında üst perdeden konuşan o tarihçiler de geleneksel tarih yazımının bütün sakatlığıyla malulse, yalnızca malumatfuruş sayılmazlar mı?

Yirminci yüzyılın başlarında yığınların tarih sahnesinde yönetenlerden daha büyük ağırlıklar taşımaya başlaması, tarihi zorunlu olarak onları anlatmaya yöneltti. Yönetenlerin hikâyesi nedir ki –kısıtlıdır. Oysa yığınların hikâyesi anlatmakla bitmez. Hikâyesi olmayan tarih de olmayacağı için, geçen yüzyılda yeni tarih anlayışları öne çıkmış oldu. Story’den değilse de, history’den söz ediyoruz çünkü.

Tarihin Adları’nın “Önsöz”ünü yazan Hayden White, “Tarihin yeni öznesi sessiz sedasız, fark edilmeden, sözleri işitilmeden ölen, ama bastırılmış varlıklarıyla sesleri tarihe musallat olan bütün insanlardan ve topluluklardan başka bir şey değildir,” diyor.

Michelet’nin tarihi kavrayış biçimi; yani tarihçinin tarihin nesnesi olmak yerine, öznesi olarak kendi sesi ve düşüncesiyle tarihi yazma anlayışı, gerçeğe en çok yaklaştıracak anlayıştır elbette. Bunun bugün artık herkesçe içselleştirildiğini söyleyebilir miyiz? Bu da iyimserlik olur. Öncelikle tarihi yukarıdakilerin at koşturduğu düz bir ova gibi alan tarihçilerin okunup dinlendiğine bakılırsa, öznelliğini geleneksel olanın yanından ayırmayan tutumların hâlâ geçerli olduğu da belirtilebilir.

Michelet’nin şu sözüyse, aradığımız, tarihin ne olduğunu daha iyi ne anlatır, bilemediğim: ”Tarihçinin metni yalnız tarih üzerine olmakla kalmaz, tarih de olur; metnin özü, sözünü ettikleriyle bir süreklilik içindedir.”

Yazılanı tarihe dönüştürmek için şu üç ayağı sorunlarını çözerek sağlam biçimde dikmek gerekir:

Tarihin bilgisini, yani ne olup bittiğini nesnel –ideolojik olmayan– biçimde geçmişin içinden çekip almak gerekir. Gelgelelim, ne alınacağı sorusu çatallı. Tarihçi bütün geçmişi yazamayacağına göre, ondan neleri süzüp alacak? Tarihsel bir dönemeç oluşturan bir savaşı, savaşın iki tarafı da farklı görüyorsa, tarihçinin nesnelliğini koruması ne denli zordur, bilinir. Edebiyatçı değil ki tarihçi, gözlem gücüne, yaratıcı düşüncenin sınırsız özgürlüğüne uygun davranabilsin. Gerçeğe bağlı kalmak zorundadır o. Alacağı tek tutum vardır: Tarihe geçmiş zamanın içinden değil, şimdiki zamanın bakış açısı içinden bakmak ve kendi yazacağı tarihi gerçeğe dönüştürecek bilgileri seçmek.

Yazılanın yazılma nedeni öznellikten başka ne olabilir? Yoksa yazılmaz, yazılsa da okunmaz. Edebiyat için söz konusu ettiğimiz ilkelerden biri bu, ama tarih yazımı için de farklı olmaz. Hem öznel olup hem tarihin kendisini anlatma paradoksu da ancak öznelliğin niteliğiyle çözülebilir. Öznelliğin bütün bütüne bağımsız, önyargısız, dış etkilerden uzak oluşu, aslında bu paradoksu tarihin lehine çözebilecek gizilgüçtür. Öznelliğin ancak onu kullanacak niteliğe sahip oldukça nitelikli biçimde kulanılabileceğini anlatmaya da gerek yok elbette.

Tarihçinin yazdıklarının tarih olması, yani bizim tarihin ne olduğunu öğrenmek ve geçmişte yaşananları anlamak için onun yazdıklarını bir tarih olarak okumamız için, yazılanın bu sahiciliği taşıması gerekir. Burada nesnel bir tarih dilinin ne olduğu üstünde düşünmek de tarihçinin işi mi? Bir anlatıdan söz ediyoruz. Dolayısıyla anlatının güzelliği, tarihin yaygınlığını sağlayan etmenlerden de biridir.

Bu üç bileşene birden sahip olmayan tarih yazımı, tarihin öznelerini de doğru saptayamayınca, tarihin içinde değil, yalnızca görünen yüzünde dolanır durur. “Tarihçinin söylemi, tarihin sözcüklerini, hakikatleriyle ilişkilendiren bir ölçme söylemidir,” diyor Rancière. Devrim, kral, demokrasi, yoksulluk, yığınlar ve tarihi anlamlandıran sayısız sözcük, tarih sahnesinden aldıkları rollerle geçiyorsa, onları gerçekten oldukları gibi görmek, tarihçi için zor ama üstesinden gelinmesi en zorunlu tavırdır. Bu arada yaşandıkları için ortaya çıkan olgular ile tarihçinin yorumları arasında dağıtılması gereken bir sis bulutu oluştuğundan da söz ediyor Rancière. Sis bulutunu oraya taşıyan tarihçi olduğuna göre, dağıtan da tarihçi olacaktır, dağıtabilirse.

Tarihte yaşananlara ne zaman sonradan bulunmuş ideolojilere göre adlar verilmişse, orada tarih gerçekten uzaklaşmıştır. Başka nasıl olabilir. Bir ülkenin yaşadığı köktenci değişim devrimle de olabilir, köktenci reformlarla da ve sözgelimi devrimle olduysa, onun nasıl bir devrim oluğuna ilişkin toplumsal bir onay yoksa, sizin ona verdiğiniz ad, tarihi öyle yazmanıza, tarihin söylemini kendi ideoloik duruşunuza göre ayarlamanıza neden olur. Sakatlanmış tarih söylemi, tarihi bu anlamda gerçekten elbette uzaklaştırır.

Ekim Devrimi’nden sonraki Sovyetler Birliği’nin 1924’ten sonra yaşamaya başladığı dönüşüm, Marksizm içinde görülebilecek kesimlerin her birince farklı adlandırılmış, yorumlanmışsa, o dönemin tarihi o kadar farklı mı yaşanmıştır –yoksa yaşanan gerçek, onu çarpıtan ideolojilerle bir dizi yanılsama olarak mı ortaya çıkmıştır? Yanıtı şimdi daha kolay veriliyor. Tarihi kendisiyle baş başa bırakacak tarihçi, onu sakatlayan bütün bağlardan kurtaracak ve tarihi en doğru biçimde anlamanın yollarını çizecektir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.