Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-764-7
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kabuğunu Kıran Hikâye
Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı
Yayına Hazırlayan: Süha Oğuzertem
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2010
3. Basım: Mayıs 2017

2011 Memet Fuat Eleştiri / İnceleme Ödülü

1950'lerde Türkçe edebiyat önemli bir dönüşüm geçiriyordu. Öyküde klasik yapıları sorgulayan bir altüst oluş yaşanıyor, şiir İkinci Yeni bağlamında yepyeni bir kimliğe bürünüyordu. Değişim edebiyatla sınırlı değildi; resimde, heykelde, karikatürde, mimaride, tiyatroda, sinemada yeni anlayışlar ortaya çıkıyor, matbaacılık, reklamcılık, galericilik ve koleksiyonculuktaki değişim birbirini destekleyerek sivil alanda modern bir kültürün oluşmasını sağlıyordu. Siyasal yaşamın çokseslileşmeye başlaması ve hızlanan kentleşme bağlamında gerçekleşen bu kültürel dönüşüm, sayı ve etkileri giderek artan edebiyat dergilerinde bireycilik, toplumculuk, gerçekçilik, öznellik, iç yaşantı, yerlilik ve taklitçilik gibi konular etrafında yoğunlaşan tartışmalara neden oluyordu.

2011 Memet Fuat Eleştiri/İnceleme Ödülü'nü alan Kabuğunu Kıran Hikâye'de Jale Özata Dirlikyapan, 1950 kuşağı öykücülüğünün serpilme koşullarını ve getirdiği yenilikleri dönemin birincil kaynaklarından yola çıkarak irdeliyor. Öncelikle, kuşağı "hazırlayan" Sait Faik, Vüs'at O. Bener ve Nezihe Meriç'in yapıtları üzerinde duran Dirlikyapan, ardından, kuşağı oluşturan Yusuf Atılgan, Orhan Duru, Ferit Edgü, Leylâ Erbil, Özcan Ergüder, Bilge Karasu, Feyyaz Kayacan, Onat Kutlar, Erdal Öz, Demir Özlü ve Adnan Özyalçıner'in öykülerinde dile gelen izlek ve teknikleri mercek altına alıyor. Öykülerde farklılaşan içerik öğelerinde gerçeküstücülük ve varoluşçuluğun izini süren yazar, anlamsızlık, hiçlik, bunaltı, kötücüllük, suç ve intihar gibi izleklere odaklanıyor. Metinlerin getirdiği biçimsel yeniliklerin ise cümle yapılarında ve kurgularda belirginleştiğini ortaya koyuyor. Kabuğunu Kıran Hikâye, bir anlamda, "hikâye"nin "öykü"ye dönüşümüne tanıklık ediyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş

Birinci Bölüm
1950'li Yıllarda Türkiye'de Siyasal ve Kültürel Gelişmeler
A. Siyasal Gelişmeler
B. Kültürel Ortam

İkinci Bölüm
Edebiyat Ortamı ve Öykü Tartışmaları
A. Edebiyat Ortamı
B. Öykülerin Yön Verdiği Tartışmalar

Üçüncü Bölüm
Kuşağın İlk Yenilikçi Öykücüleri
A. "Yeni" Olmaktan Yılmayan Öykücü: Sait Faik
B. İçselliğin İncelikli Öykücüsü: Vüs'at O. Bener
C. Yenileşme Yolunda İlk Kadın Öykücü: Nezihe Meriç

Dördüncü Bölüm
Yeni Öykücülüğün İçerik ve Biçim Öğeleri
A. Sıkça Karşılaşılan Temalar
1. Anlamsızlık, Hiçlik ve Sıkıntı
2. Kentin Sokaklarında Bunalımlı Kişiler
3. Huzursuzluğun Somut İfadeleri
4. Saldırganlık ve Öldürme İsteği
5. Suç İşleme Teması ve Suça Yüklenen Anlam
6. İntihar Eden ve Edemeyen Karakterler
7. Cinsellik
8. Gerçeküstü ve Absürd
B. İçeriği Besleyen Biçimsel Yenilikler
1. Cümlede Başlayan Değişim
2. Kurgusal Düzeyde Farklılaşan Öyküler
3. "Ben"in İçinden Geçenler ve Dolaysız Anlatım
4. Dilde Deformasyon ve Şiirleştirme Eğilimi

Sonuç
Kaynaklar
Ad Dizini
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 13-18.

1950'li yıllar, Türkiye'de siyasal ve toplumsal değişimin yoğun olarak yaşandığı, buna koşut olarak edebiyatta da geçmişle hesaplaşmanın, Batı etkisinin desteğiyle yenilenme çabalarının ve yeni kümelenmelerin görüldüğü yıllardır. 1950'lerin başlarında Türk edebiyatında öykü alanına Sait Faik, Orhan Kemal ve Sabahattin Ali'nin öykü anlayışları egemendir. Öte yandan, Mahmut Makal'ın köy notlarından oluşan Bizim Köy (1950) adlı kitabıyla başlayan "köy edebiyatı" yabana atılmayacak bir güçle gelişmektedir. Bu yıllarda öykü yazarlarının sayısında önemli bir artış gözlemlenir. Birçok kaynakta Türkiye'de "öykünün altın çağı" olarak nitelenen 1950-60 yılları arasında öykü yazan çok sayıda yazar bugün de anılmakta, yapıtları tartışılmaktadır. Yalnızca niceliksel olmayan bu değişim, o yıllarda bazı yazarların farklı söyleyiş özelliklerine ve yeni bir gerçekçilik anlayışına sahip olma çabalarında da ayırt edilir. 1947 yılında çıkmaya başlayan Seçilmiş Hikâyeler dergisi, sahibi Salim Şengil sayesinde, önceki kuşağın egemen öykü anlayışını eleştiren, o kuşağın yazarlarından farklı dil özelliklerine sahip öykücülerin ürünlerine yer vererek öykü alanında tartışmaların, dolayısıyla verimli bir hareketliliğin başlamasını sağlar. Sait Faik Abasıyanık yazınsal tutumunda bir farklılaşmanın gözlemlendiği Alemdağ'da Var Bir Yılan adlı kitabını 1952'de yayımlamıştır. 1950'li yılların ortalarında Nezihe Meriç ve Vüs'at O. Bener ilk öykü kitaplarını çıkarmışlardır. 1950'li yılların ikinci yarısında, dönemin önemli dergilerinde kümelenmeler ve bu dergiler ekseninde yürütülen tartışmalar hız kazanır.

1950 kuşağının yenilikçi yazarları, her ne kadar geçmişteki öykü anlayışına karşı çıkmışlarsa da, Orhan Kemal ve Sait Faik'ten önemli ölçüde etkilenmişlerdir. Özellikle Sait Faik'in Alemdağ'da Var Bir Yılan adlı kitabı bu kuşağın öykücülerinin çoğu için başucu kitabı haline gelmiştir. Sait Faik öykücülüğünde de bir dönüm noktası olan bu kitap, düşsellik ile gerçekliği harmanladığı, fantastik öğeleri ön plana çıkardığı ve önceki öykülerin gerçekçilik anlayışından farklı bir anlayışı sergilediği için, 1950 kuşağının yenilikçi yöneliminin yol açıcısı konumundadır. Nitekim, kuşağın önemli öykücülerinden Ferit Edgü, kendi kuşağıyla Sait Faik arasındaki ilişki hakkında sonradan şunları söyleyecektir: "Dostoyevski'nin, 'Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan geliyoruz' dediği gibi, ben de, benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük bir çoğunluğu da, Sait Faik'ten geliyoruz" ("Ferit Edgü ile Dünden Bugüne" 27).

1950 kuşağının yenilikçi öykücüleri, bir yandan kendilerinden önce gelen önemli öykücüleri değerlendirirken, diğer yandan da 1950'li yılların sonuna doğru etkisini yoğun olarak hissettiren "varoluşçuluk" felsefesini ve gerçeküstücülüğü tartışmaya, yapıtlarını bu akımlardan aldıkları güçle oluşturmaya başlarlar. Nitekim o yıllarda varoluşçu yazarlar olarak tanınan Albert Camus ve Jean-Paul Sartre'ın kitapları yayımlanmış, Kafka'nın öyküleri de yeni yeni Türkçeye çevrilmeye başlamıştır. Dostoyevski de bu kuşağın öykücüleri için önemli bir esin kaynağı haline gelmiştir. 1950'li yıllarda Paris'ten dönerek felsefe yazılarıyla yayın hayatına katılan Selahattin Hilav, bu akımlara duyulan yoğun ilginin Türk öykücülüğü açısından önemini şu sözlerle dile getirir: "İlk olarak, Türk edebiyatçısı Batı'nın estetik ve düşünsel alandaki yaratışlarıyla zamansal açıdan aynı hizaya gelmişti. [...] Resmi ve kalıplaşmış dilin böylece yerinden oynatılmasının, edebiyatta bugün görülen dilsel özgürlüğe ve sözcük dağarcığının genişletilmesine zemin hazırladığı söylenebilir" ("Zihin Kuşları Üzerine..." 11-12).

Yanı başlarında buldukları bu akımların da etkisiyle gerçekçiliğe bakışları değişen öykücüler, bireyin iç dünyasını daha derinlikli bir şekilde ortaya koymak ve aynı zamanda dillerini bu derinliğe uygun esnekliğe kavuşturmak amacıyla imgelere, benzetmelere, farklı zaman kullanımlarına ve mekân soyutlamalarına yaslanırlar. 1950'li yılların sonlarına gelindiğinde ise öyküleri "bunalım edebiyatı" nitelemesiyle anılmaya başlar. Kuşağın önde gelen öykücülerinin metinleri "anlaşılmaz", "kapalı" gibi sözcükler ekseninde eleştirilir. Dönemin önemli dergilerinde, belki de Türk edebiyatında ilk kez bu kadar yoğun olarak, edebiyatta "kapalılık" ve "açıklık"tan ne anlaşılması gerektiği, kolay anlaşılırlığın "iyi" edebiyat anlamına gelip gelmeyeceği tartışılır. Bu arada edebiyatta "gerçekçilik" önemli bir tartışma konusu haline gelmiş, birçok yazar gerçekçi edebiyatın nitelikleri üzerine düşünmeye başlamıştır. Böylece 1950 kuşağının yenilikçi yazarları, klasik öykü geleneğinden kopma konusunda önemli adımlar atmış olurlar.

Türkiye'de son yıllarda Adam Öykü, Hece Öykü, Düşler Öyküler gibi, sayfalarında yalnızca öykülere ya da öykü ile ilgili yazılara yer veren edebiyat dergileri, 1950 kuşağı öykücülüğü üzerine dosyalar hazırlamış, dönemin önemli öykücüleriyle yapılan söyleşilere yer vermiş ve konu hakkında soruşturmalar düzenlemiştir. Bunların arasında en kapsamlısı, Adam Öykü dergisinin Temmuz-Ağustos 2004 tarihli sayısında yayımladığı "Edebiyatımızda 1950 Kuşağı" üst başlıklı dosyadır. Kuşağın Orhan Duru, Leylâ Erbil, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner gibi önemli öykücülerine yöneltilen altı soru aracılığıyla yazarların düşüncelerine geniş yer veren dosya, dönemin atmosferini anlamamıza büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. 1950 öykücülüğü hakkındaki bu tür özel dosyalar, dönemin koşullarını ve yazarların bakış açılarını yansıtma konusunda önemli işlevler yerine getirse de bu alandaki kapsamlı incelemelerin sayısı henüz yeterli düzeyde değildir.

1950 kuşağı öykücüleri, 2000'li yılların başında, dosya konusu olma dışında, makale ve denemelere de konu olmuşlardır. Necati Mert'in "Sait Faik ve 1950 Kuşağı" başlıklı yazısı bunların içinde en yakın tarihli olanıdır. Sait Faik'in 1950 kuşağı öykücüleri üzerindeki etkisinden söz eden yazar, bu etkiyi somut örnekler vererek mercek altına almadığından yazı kısa bir "değini" olmaktan öteye geçememiştir. Cemal Şakar ise "50 Kuşağının Öykü Serüveni" başlıklı yazısında, dönem hakkında yazılan hemen hemen bütün yazılarda görebileceğimiz tarihsel bilgileri yinelemiş ve yazısında kuşağın önde gelen öykücülerinin "varoluşçuluk" felsefesine olan ilgilerinin Türk öykücülüğüne neler kattığını anlamaya çalışmak yerine, bu ilgiyi küçümsemekle yetinmiştir.

Dergiler dışında, 1950 kuşağı öykücüleri hakkındaki yazıları içeren yalnızca tek bir kitap vardır; o da Asım Bezirci'nin kaleme aldığı 1950 Sonrasında Hikâyecilerimiz'dir. Bezirci'nin 1958-75 yılları arasında çeşitli dergilerde yayımladığı eleştiri yazılarından oluşan kitapta, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Saadet Timur gibi öykücülerle yapılan söyleşilere de yer verilmektedir. Bundan başka, Füsun Akatlı'nın Bir Pencereden adlı kitabının büyük bir bölümü 1950 kuşağı öykücülerine ayrılmıştır. Her iki kitap da tek tek öykücüleri değerlendiren yazılardan oluştukları, dönemin genel atmosferini irdelemede ve öykücüleri karşılaştırmalı bir değerlendirmeyle ele almada yetersiz kaldıkları için bütünlüklü birer inceleme olamamışlardır.

Yalnızca 1950 kuşağı öykücülüğünü konu alan yazılar ve kitaplar dışında, Türk öykücülüğünün gelişimine ışık tutan kitaplarda da bu kuşak, öykünün modernleşme aşamaları bağlamında ele alınmıştır. Feridun Andaç'ın Gerçekçilik Yolunda ve Yazınsal Gerçekçiliğin Boyutları adlı kitaplarında yer alan "Cumhuriyet Sonrası Öykücülüğümüzün Gelişimi" ve "Çağdaş Türk Öykücülüğünün Oluşum ve Gelişimine Yön Verenler" adlı yazıları, Türkiye'de modern öykücülüğün gelişim aşamalarına ışık tuttukları için dikkate değerdir. Ömer Lekesiz'in beş ciltten oluşan Yeni Türk Edebiyatı'nda Öykü adlı kitabının ikinci ve üçüncü ciltlerinde de 1950 kuşağı öykücülüğünün gelişim aşamaları izlenebilir.

Bütün bu çalışmalar, şüphesiz, bu kitabın yazılmasına önemli katkılar sağladı. Ancak, 1950 kuşağı öykücülüğü hakkında şimdiye dek yapılmış inceleme ve değerlendirmeler, ayrıntılı ve kapsamlı bir çalışmanın gerekliliğini de gösteriyor.

Kuşağın önemli öykücülerinden Leylâ Erbil'in "gelenekten kopuş çağı" (Soruşturma Yanıtları 31) diye nitelediği 1950 kuşağı, Türk öykü ve romanının modernleşme sürecini hızlandıran, bugünkü edebi birikime büyük katkı sağlayan öykücülerin yetiştiği bir kuşaktır. Öykünün gelişim aşamaları, uğradığı içeriksel ve biçimsel değişimler hakkında sağlıklı yorumlar yapabilmek için, öykünün bir edebi tür olarak hayli gündemde olduğu, verimli tartışmaların ve bu tartışmaların sonucunda öykülerde yenilikçi atılımların yapıldığı 1950-60 dönemi her yönden ve ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.

Yenilikçi öykücülerin çağdaş dünya edebiyatı ve akımlarına olan ilgisi, öykünün modernleşme yolunda attığı önemli adımlardan sayılmıştır. Ancak öykünün "altın çağı"nın modernizmle olan ilişkisi, Meksikalı yazar Octavio Paz'ın şu sözleriyle birlikte düşünüldüğünde daha net anlaşılacaktır: "Modern çağ, bölünmenin ve kendini yadsımanın çağıdır, eleştirinin çağı. Modern çağ değişimle, değişim eleştiriyle ve her ikisi ilerlemeyle özdeşleşmiştir. Modern sanat eleştirel olduğu için moderndir" (140). Bu belirlemenin ışığında, yazarların öykü geleneğine karşı takındıkları eleştirel tavrın, 1950 kuşağı öykücülüğünü "modern" yapan önemli öğelerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda sözünü ettiğimiz inceleme-araştırma yazılarında bu konu yeterince ele alınmamıştır. Bu kuşağın yazarlarının "yeni"yi oluştururken "eski"yle kurdukları düşünsel ve sanatsal ilişki, içerikte ve biçimde ne tür yeniliklere imza attıkları ve bu yenilikleri hangi toplumsal koşullarda gerçekleştirdikleri etraflıca incelenmediğinde, öykücülüğün modernleşme yolunda ilk adımı olarak nitelendirilen "1950 Kuşağı"nın yerini ve önemini doğru anlamak mümkün olmayacaktır.

Kitabın birinci bölümünde, öncelikle 1950-60 yılları arasında Türkiye'de yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmelere odaklanılmakta, ardından kültürel ortam mercek altına alınmaktadır. Yenilikçi öykücülerin hangi toplumsal koşullar altında ve nasıl bir kültürel ortamda ürün verdiklerini bilmek, özelde öykücülükte genelde ise yazınsal kavrayışta yaşanan değişimi anlamlandırmamıza önemli bir katkı sağlayacaktır. İkinci bölümde ise amaç, 1950'li yıllardaki edebiyat ortamını topluca değerlendirmektir. Bu amaç doğrultusunda, ilk alt bölümde, "edebiyat matineleri" ve "bohem yaşantı" gibi kamusal alandaki etkinliklere değinilmekte, ikinci alt bölümde ise 1950-60 yılları arasında öykücülükte ortaya çıkan yenilikçi harekete ilişkin, dönemin önemli dergilerinde yürütülen tartışma ve polemik konularına odaklanılmaktadır. Bu bağlamda, A, Dost, Mavi, Pazar Postası, Seçilmiş Hikâyeler, Yeni Ufuklar ve Yenilik dergilerinin 1950-60 yılları arasında çıkan sayıları taranmıştır. Kitabın üçüncü bölümünde, 1950'li yılların başlarında yayımladıkları kitaplarıyla, kendilerinden sonra gelen genç öykücülere öncülük etmiş ve onları etkilemiş olan yazarlar ele alınmakta, öykülerinde biçim ve içerik açısından yaptıkları yenilikler incelenmektedir. İlk alt bölüm Sait Faik'e ve 1950 kuşağı öykücülerinin dillerinden düşürmediği Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabına ayrılmıştır. Sonraki alt bölümlerde ise sırasıyla Vüs'at O. Bener ve Nezihe Meriç'in öykülerindeki yeniliklere, bu öykücülerin kendilerine has duyarlılıklarla yarattıkları öykü evrenlerine ışık tutulacaktır. Kitabın dördüncü ve son bölümü diğer 1950 kuşağı öykücülerine ayrılmıştır. Bu bölümde, varoluşçuluğun da etkisiyle öykülerde sıkça karşılaşılan temaların saptanmasının yanı sıra, öykülerdeki gerçeküstü ve "absürd" durumlar da ele alınmaktadır. İkinci alt bölümde ise öykülerdeki biçimsel yenilikler irdelenmektedir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Rengin Arslan, “50 öykücülüğü’den bugüne...”, Radikal Kitap Eki, 23 Temmuz 2010

Okuyanlar, ilgilenenler bilirler, özellikle Batı edebiyatı üzerine yazılmış önemli bir eleştiri külliyatı vardır. Buna önemli katkılar yapanlar arasında bizim ülkemizdeki üniversitelerin İngiliz edebiyatı, Fransız edebiyatı gibi bölümlerindeki akademisyenler de dahildir. İnceleme ve eleştirilerin bir kısmı kitap olarak kitapçı raflarında kıyıda köşede bir yer edinebilir, bazıları ise akademi çevrelerinin dışına çıkmaya fırsat bile bulamaz... Kendi edebiyatımız içinse, biraz daha farklı bir durum söz konusu. Üniversitelerin Türk edebiyatı bölümleri Cumhuriyet öncesi edebiyatımızla haşır neşir olurken, Cumhuriyet sonrasına ilişkin önemli kilometre taşlarını kapsamlı olarak ele almaktan biraz uzak duruyorlar sanki. Özellikle bir dönemi, bir akımı, bir kuşağı enine boyuna araştıranlara ya az rastlıyoruz ya da sayıları, kendilerine ‘rastlayamayacağımız’ kadar az.

Bu girizgâh aslında keyifle okuduğum, yayıncılığımız ve edebiyatımız açısından müjdeli bir kitabın haberini verebilmek için. Metis Yayınları’nın Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri dizinden çıkan Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı kitabının kapağında bu başlığı okuyup, o kitabın sayfalarını heyecanla çevirmeye başlamam arasında çok kısa bir süre vardı. Kitabın kapağını aralayıp, son satırlarına ulaşmam arasında da öyle. Çünkü kitap sadece Cumhuriyet sonrası edebiyatla ilgili olmasının ötesinde artık neredeyse hiç okumaz olduğumuz ‘öykü’ üzerineydi aynı zamanda. Jale Özata Dirlikyapan’ın Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı bölümündeki doktora tezinin gözden geçirilmiş bir hali olan bu kitap, yazarın da en başta belirttiği gibi, “bugünkü edebiyat birikimine büyük katkılar sağladıkları halde yeterince incelenmemiş” olan 1950 kuşağı öykücüleri üzerine derinlikli bir incelemenin bir sonucu.

Sanat ve edebiyat açısından bir akımı, bir dönemi, yazarlar arasında geniş kabul gören eğilimleri anlamak için ortaya çıktıkları, hayat buldukları dönemin bağlamı içerisinde ele almak kuşkusuz sadece gerekli değil aynı zamanda zorunlu da. Bu anlamda Dirlikyapan’ın ‘1950’li Yıllarda Türkiye’de Siyasal ve Kültürel Gelişmeler’ başlıklı girişi o günün koşullarını anlamamız için kapsamlı bir bilgi sunuyor. Özellikle Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, Türkiye’yi ‘Küçük Amerika’ yapma vaadi, yürütülen politikalar sonucu gecekondulaşmanın hız kazanması, basına uygulanan sansür gibi, o güne damgasını vuran olgu ve durumlar. Yazarın geniş bir açıdan bakarak yazdığı bu bölümde göze çarpan ‘özgürlük’ ortamını gözler önüne sermesi bakımından DP iktidarının sıkıyönetimle halka dayattığı yasakları burada sıralayalım: “Halkı heyecanlandıracak haberler yayımlamak; hükümeti tenkid etmek; hükümet çalışmalarını etkileyecek nitelikte yazılar yayımlamak; sıkıyönetim çalışmalarıyla ilgili haberler vermek; NATO devletleriyle ilgili haberler yayımlamak: darlık, kıtlık ve yokluk haberleri vermek; 6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkalarının yaptığına ilişkin yazı ve yorumlar yayımlamak.”

Edebiyatın kalıcılık mertebesi

Siyasi hayatın yanı sıra kültürel ortamın da incelendiği bu bölümde Dirlikyapan sanatın farklı dalları arasındaki iletişime, özellikle şiir ve öykü; şair ve öykücü arasındaki ilişkiye, edebiyat matinelerinin düzenlendiği, dergiler aracılığıyla tartışmaların yürütüldüğü canlı bir kültürel hayatın varlığına dikkat çekiyor.

Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil, Feyyaz Kayacan, Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç’in öykülerinden örneklerle 1950 kuşağı öykücülüğünü içerik ve biçim yönünden inceleyen Dirlikyapan, tabii tüm bu öykücülerin başına Sait Faik’i koyuyor. Özellikle Sait Faik’in gerçeküstüne yönelim ve soyut anlatım açsından bir milat olan Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabına sık sık göndermede bulunan yazar, bu kitapla Sait Faik’in ‘bir dönüşüm’ gerçekleştirdiğini ve bu dönüşümle pek çok öykücüye esin kaynağı olduğunu belirtiyor. Bu bağlamda Demir Özlü’nü bir dergide yayımlanan ifadelerinde vurguladığı bir nokta da bu esin kaynağının ne olduğunu açıklıyor: “Sait Faik –bu büyük yetenek, büyük birey, derin duyuşlu bir şair– özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabıyla önümüzdeki kalıplaşmış rasyoneli yıktı, bize duyuşun, bireyliğin, yaratmanın yollarını açtı. Sait Faik’in zaten hakkı çoktan teslim edilmiş önemini bir de Ferit Edgü’nün kaleminden okuyalım: “Dostoyevski’nin, ‘Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan geliyoruz dediği gibi, ben de, benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük bir çoğunluğu da Sait Faik’ten geliyoruz.”

1950 kuşağı öykücülerinin en önemli beslenme kaynaklarından biri de o yıllarda yeni yeni Türkçeye çevrilmeye başlanan J. P. Sartre, Albert Camus gibi Varoluşçu yazarlardır. Bu noktada yazarın, Zeynep Direk’in bir yazısından alıntıladığı bir tespit önemli: “Türk edebiyatında öznenin doğuşu süreci ile edebiyatçıların varoluşçuluğa ilgi duymaları arasında bir koşutluk bulunduğu öne sürülebilir.”

Bugün her birini taktirle andığımız ve eserleri kayda değer bir kalıcılık ‘mertebesine’ erişmiş olan 50 kuşağı öykücüleri yaşadıkları dönemlerde eleştirilere maruz kalıyorlardı kuşkusuz. Özellikle edebiyatta bireyi, ‘toplumsal sorunları’ anlatmanın bir aracı olarak değil, başlı başına bir ‘sorunsal’ olarak ele aldıkları için, halktan kopmakla, bireyin dar çerçevesindeki duygu ve düşünce hallerine sıkışıp kalmakla da suçlanmışlardır.

Tabii bu noktada Dirlikyapan’ın da çok iyi sınıflandırdığı gibi, anlamsızlık içinde kavrulan, hiçlik duygusunu üzerinden atamayan, kimi zaman öldürme arzusu duyan, sebepsiz yere hırsızlık yapan, intihar eden veya edemeyen karakterler yaratan yazarlar, bir örnek vermek gerekirse Fethi Naci’nin şu eleştirisine maruz kalırlar: “Gerçeklerden kaçmaya başlaması, insan gücüne inanmaması, insanın toplum gerçeklerini değiştirebileceğinden şüphe etmesi bir edebiyatın çıkmaza girdiğinin, artık çökmeye başladığının en açık işaretidir. Böyle bir edebiyat milletin değil, toplum gerçeklerinden korkanların hizmetindedir.”

50 öykücülüğünün başlattığı süreç Fethi Naci’nin dediği gibi edebiyatın çökmesiyle değil, özellikle öykücülüğümüzün yeni bir ivme kazanması, öyküye ve öykücüye duyulan saygının artmasıyla ve geleneksel kalıpların sorgulanarak, öykücülüğün bir yenilenmeye doğru ilerlemesiyle sonuçlandı. Edebiyatımızda gerçek bir değişim ve dönüşüm yaratan bu önemli dönemeçle ilgili hem dil hem cümle yapısı hem içerik hem de toplumsal bağlam açısından derinlemesine bilgiler ve değerlendirmeler sunan Kabuğunu Kıran Hikâye, 50 kuşağı öykücülerini anlamak için mutlaka okunmalı.

Belki o gün gelenekselden bir kopuşla çağdaşın nimetlerine kucak açan öykücülüğümüzden, bugün de öğrenecek çok şeyimiz vardır...

Sahi en son ne zaman bir öykü okumuştunuz?

Devamını görmek için bkz.

Müge Karahan, “Kabuğunu kıran ve paltodan çıkan hikâye”, Sabit Fikir, 2 Ağustos 2010

2010 yılına girerken, 1950 kuşağı öykücüleri diye anılan bir grup yazarın eserleri, farklı yayınevleri tarafından özel baskılarıyla yayımlandı. Bu isimler arasında kendi adıma en ilgi ve dikkat çekici olanı İshak’ın yeniden basımıyla ve gün ışığına çıkmamış öykülerin bir araya geldiği Karameke adlı kitabıyla Onat Kutlar oldu. Bunun sebebi muhtemelen Kutlar’ın öykülerini daha önceden gözden kaçırmış olmamdı. Ancak gözden kaçanlar bu kadar değildi. Her ne kadar 50 kuşağı öykücülerinin pek çok çoğu ayrı ayrı tanınıyor olsa da, onların bir edebiyat kuşağı olarak varlıkları, özellikle yeni nesillerin gözünden kaçan bir değerlendirmeydi. Bu nedenle, bu sene içinde sıklıkla andığımız 1950 kuşağı öykücüleri üzerine hazırlamış bir doktora tezinin kitaplaştırılması ilgimi çekti. Bu doktora tezini Bilkent Üniversitesi Edebiyat Bölümü için hazırlayan Jale Özata Dirlikyapan’ın çalışması, Metis Yayınları tarafından kitaplaştırılmış. Kabuğunu Kıran Hikâye başlıklı kitap, edebiyat incelemesi alanında kapsamlı ve önemli çalışmalara zaman ayıran ve emek veren yayınevinin, Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri dizisi bünyesinde ve Süha Oğuzertem’in danışmanlığında hazırlanmış.

Kitaba, 1950’li yılların siyasal gelişmelerine ve buna bağlı olarak da kültürel ortamına bakarak başlıyoruz. İkinci bölümde mesele derinleşiyor ve dönemin kültürel ortamının da bir parçası olan edebiyat ortamına bakılıyor. Dirlikyapan 1950’lerin, “edebiyat ortamında da ‘dışa açılma’yla ivme kazanan bir hareketliliğin ve çeşitliliğin dikkat çekmeye başladığı yıllar” olduğunu söylüyor. Çalışmanın içinde ilerledikçe edebiyat dergilerinin çeşitliliğinin, farklı edebiyat uğraşılarının –matineler, buluşmalar vb.– eleştirmenlerin yürüttüğü tartışmaların, o dönemin edebiyat ortamını hayli hareketlendirdiği görülüyor. Aslında bütün bunların en önemli etkeni olarak, siyasal gelişmelerle şekillenen kültürel ortam gösteriliyor. Dirlikyapan tarafından aktarılan sözlerinde Adalet Ağaoğlu, 50 kuşağı yazarlarının içinde bulundukları ortamdan nasıl etkilendiklerini ortaya koyuyor: “ Onlar, tek partiden çok partili döneme geçişin içine düşmüş bir kuşağın üyeleri. Ayrıca, kentleşmenin başlangıcı içine de.”

Ağaoğlu’ndan aktardıklarının yanı sıra araştırmacı Jale Özata Dirlikyapan, çalışması boyunca “bohem” olarak andığı bu kuşağın, “bohem yaşantısı”nı şekillendiren koşulları kendi sözleriyle şu şekilde anlatıyor: “ ‘Kent’in önem kazandığı ve farklı anlamlar yüklendiği 1950’li yıllarda, bir yandan edebiyat matineleri ve dönemin yenilikçi genç edebiyatçılarının kendilerinden önceki kuşağa yönelik tepkileri sürerken, bir yandan da 1950’lerin Türkiye’sine has özelliklere sahip bir ‘bohem yaşantı’ kendini göstermeye başlamıştır. O yıllarda yirmili yaşlarını sürmekte olan yenilikçi edebiyatçılar için, bir araya gelip tartışmayı olanaklı kılan mekânlar genellikle meyhaneler olmuştur.”

Çalışmanın ikinci bölümü o dönemin farklı edebiyat geleneklerine sözgelimi edebiyat matinelerine, pastane ve meyhane buluşmalarına, farklı kutuplaşmalara ve bu kutuplaşmalar sonucunda ortaya çıkan yayınlarda yer alan çatışma ve tartışmalara yer vermesi nedeniyle oldukça donanımlı ve akıcı. Bu bölüm, sadece bir akademik araştırmanın parçası olarak değil kendi başına da zevkle okunabilecek bağımsız bir kesit olarak duruyor. Araştırmacı Dirlikyapan’ın o dönemin tanıklarından biri olan Ahmet Oktay’dan aktardıkları, araştırmanın bu ikinci bölümünün zevkle okunduğunu gösteren güzel bir örnek: “Kulis, geceye hazırlık yeriydi bir anlamda. Orda bir iki kadeh içilir, sonra başka yerlere gidilirdi. Bu yerlerin başında, Galatasaray’dan Tünel’e inilirken, soldan ikinci sokaktı yanılmıyorsam, iki taverna gelirdi: Hıristaki ve La Bohem. [...] Tünel’e, Asmalımescit’e gelindiğinde, sağda, şimdiki Baro Han’ın, Dostlar Tiyatrosu’nun bulunduğu sokakta Nil vardı. [...] Geceyi uzatmak isteyenler için, bölgenin son uğrak yeri Efendi. Burası her türden insanın geldiği, biraz “karışık” bir yerdi ama, bohem sanatçı, orayı da yadırgamazdı.” Bu alıntıyla birlikte bu bölümde 1950 kuşağının bohem yaşantısı ve o dönemin kültürel ortamı üzerine söylenenler, kuşaklar ve dönemler arasındaki kültürel farkı ortaya koyması açısından da ilgi çekici. Ahmet Oktay’ın anlattıklarına bakılırsa, o günlerden bugünlere gelindiğinde dönemler arasındaki mekânsal farklar bile kültür, sanat, edebiyat geleneklerinin ve ortamlarının hayli değiştiğini göstermektedir. Eskiden biraz “karışık” diye bilenen Asmalımescit muhitinin bugün ışıltılı ve yeni moda cafelerle ve “steril” mekânlar ve insanlarla dolmuş; bu muhitteki pek çok yer bambaşka bir yaşam tarzının ve bambaşka bir sosyal zümrenin tercihi haline gelmiş/getirilmiştir. Yıllar arasındaki bu fark geleneklerin değişimini gösteren bir örnektir. Aynı şekilde, yine araştırmanın ikinci bölümünde o dönemin edebiyat ortamının ve uğraşılarının da hayli farklı olduğu görülür. O nedenle ikinci bölüm, nostalji yapma riskine ve ihtimaline rağmen kitabın ilgi çeken, akıcı bir bölümüdür.

“Kuşağın İlk Yenilikçi Öyküleri” başlığını verdiği üçüncü bölümdeyse Dirlikyapan, bu dönemde basılan öykülere, üç yazar üzerinden odaklanır ve araştırmasının bu kesitinde bu üç öykücüyü ve onların 50’lerde yayımlanmış öykülerini derinlemesine inceler. Öyküleri incelenen üç yazardan birinin Sait Faik olması ilk anda kafa karıştırır çünkü Sait Faik, 50 kuşağı öykücüleriyle ‘dönemdaş’ sayılamaz. Ancak araştırmacı Dirlikyapan da Sait Faik’i 50 kuşağı öykücülerini etkileyen bir yazar olarak ele almış ve onun 50’lerde yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabını, içeriksel ve biçimsel değişikleri itibariyle 50 kuşağının öncüsü saymıştır. Aslında Sait Faik’le ilgili bu tespiti yapanlar en önce 50 kuşağının öykücüleridir. Dirlikyapan’ın aktardığına göre, 50 kuşağı öykücülerinden Ferit Edgü kendi kuşağı ile Sait Faik arasındaki ilişki için şöyle konuşmuştur: “Dostoyevski’nin, ‘Hepimiz Gogol’ün paltosundan geliyoruz dediği gibi, ben de, benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük çoğunluğu da, Sait Faik’ten geliyoruz.”

Dirlikyapan, yalnızca Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki öykülere odaklanmakla kalmaz; Sait Faik’teki değişimin izlerini taşıyan Havuz Başı ve Son Kuşlar kitaplarındaki öyküleri de değerlendirir. Üçüncü bölümde derinlemesine incelenen diğer iki öykücü ise Nezihe Meriç ile Vüs’at O. Bener’dir. Dönemin edebiyat dergilerini takip ederek ve bu öykücülerin öykülerine bakarak bir inceleme yürütür Dirlikyapan. 50 kuşağı öykücülerinin ortak temaları olan sıkıntı, bunaltı ve huzursuzluk bu iki yazarda da ortaya çıkan vurgulardır. Ancak Vüs’at O. Bener’in öykülerinde özellikle baskınlaşan nokta, saf yerine konma tedirginliği ve kaygısıdır. Dirlikyapan bu vurguyu farklı öykülerden yapılan isabetli alıntılarla çok güzel ortaya koyar.

50 kuşağı öykücülüğünün içerik ve biçim öğelerine baktığı son bölümdeyse Dirlikyapan, kuşağın öykücülerinin anlatılarında belirgin olan temaları sınıflandırarak bunların her bir yazarlardaki ve öykülerde yansımalarına bakar. Sıklıkla karşılaşılan ve bu bağlamda ortaklaşan temalar kısaca şöyle sıralanabilir: hiçlik, sıkıntı, anlamsızlık, ölüm, huzursuzluk, cinsellik... Bir akademik çalışmadan beklendiği üzere biçimsel değişiklikler de alıntılarla desteklenerek anlatılmıştır.

Sonuç bölümünde Dirlikyapan, bu çalışmaya niyetlenmesinin nedenini bir kere daha ortaya koyar: “1950’li yıllar edebiyat açısından verimli bir hareketliliğe sahne olduğu için, bu yıllarda olup bitenlere yakından bakmak, sonraki yıllarda ortaya çıkan gelişmelere ilişkin daha isabetli yorumlar yapılmasını sağlayacaktır.” Gerçekten hem dönemsel edebiyat incelemelerine hem de yazara odaklanan incelemelere gereksinim olduğu için bu ihtiyacı karşılamaya aday her yeni çalışma, edebiyat okuru tarafından heyecanla karşılanmaktadır.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Kabuğu kıran 1950 kuşağı”, Radikal Kitap Eki, 2 Temmuz 2010

Edebiyatımızı öteden beri bulunduğu yerden biraz ileri götürecek her yeni edebiyat düşüncesinin dilencisi olanların sayısı hiçbir zaman çoğunluğu oluşturmaz. Yerleşik olan bulunduğu durumu koruma güdüsünü hep uyanık tutarken, onu değiştirmek isteyenler hem azınlıkta kalmaya yazgılıdır, hem de çoğunluğun kem gözlerine katlanmaya. 1950 Kuşağı’nın çıkışı ve neden sonra ortaya koyduğu yaratıcılık verimi onun başlangıçta bir kelaynak gibi gösterilmesine neden oldu, üstüne düşürülen gölge uzun yıllar kalkmadı, ama asıl kazanımı da edebiyat düşüncesinin adamakıllı yerinden oynadığı 1980’den sonra yeniden tartışılması oldu. 1950 Kuşağı’nın bugün gerçek yerine konmaya çalışılmasının nedeni de öykücülüğümüzdür elbette. Belki İkinci Yeni’nin yeniden değerlendirilmesi 1950 Kuşağı yazarlarının daha iyi anlaşılmasının yolunu temizlemiştir, ama sözgelimi romandan söz açıldığında akla gelmeyen 1950 Kuşağı, öykü söz konusu edildiğinde hemen akla gelmiştir.

Gene de 1950 Kuşağı’nın edebiyatımızın niteliğinin yükselmesindeki yerinin tam değerlendirilemediğini, bu kuşağın anlamı üstüne pek çok nitelikli çalışma yapılması gerektiğini daha sık dile getirmeye başlamıştık ki, Jale Özata Dirlikyapan’ın Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı çalışması, bu düşüncemize sağlam bir temel olarak önümüze geldi. Bu kitabı okurken, eleştirinin olmadığı bir edebiyatı düşünebilirsiniz: Eleştirinin düşünsel katkısından yoksun bir edebiyat, bulunduğu yeri aydınlatır aydınlatmasına, ama bir adım ötesini gösterecek yakıttan da yoksun kalır. 1950 Kuşağı yazarlarının yazdığı öyküleri okumak, nitelikli ve güzel yazınsal metinlerden oluşan bir kuşağın içinde yaşamayı sağlar elbette, ama o güzelliği daha iyi anlamanın yolu, onu iyi anlatan eleştirinin verdiği aydınlıkla olasıdır.

Sözgelimi 1950 Kuşağı’nın Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabından çıktığını yazarsak, bunun üstüne kırk taş daha koymak gerekir. Kuşağın tipik öykülerini yazan Ferit Edgü, “Dostoyevski’nin, ‘Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan geliyoruz,’ dediği gibi, ben de, benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük çoğunluğu da, Sait Faik’ten geliyoruz” demiştir demesine, ama gene de bunun ne denli önemli olduğu üstüne, ancak son zamanlarda yeni bakış açıları getirilmeye başlanmıştır.

Sait Faik’ten çıkmak

Asım Bezirci de Alemdağ’da Var Yılan’ın, sert eleştiriler yönelttiği İkinci Yeni’nin kaynakları arasında bulunduğunu belirtir. Jale Özata Dirlikyapan, ‘Siyasal ve Kültürel Gelişmeler’ bölümünde, 1950 Kuşağı’nın edebiyat anlayışını doğuran nesnel etmenleri ve ülkenin siyasal ve kültürel değişiminin art alanlarını temel noktaları öne çıkararak anlatırken hem doğru seçimler yapıyor, hem de olası bütün nedenleri birbirine bağlayarak sergiliyor. ‘Edebiyat Ortamı ve Öykü Tartışmaları’ bölümünde 1950 Kuşağı’nı yaratan yazınsal nedenleri ve sonuçları çözümlerken de, belki bugün daha açıkça bilince çıkarılmış bir gerçekliği ve sonuçlarını çözümlüyor Jale Özata Dirlikyapan, ama nitelikli tutumuyla eksiklik duygusunu ortadan kaldıran bir bütüncül panorama çıkarıyor önümüze.

Ne zaman İkinci Yeni ile arasındaki benzerlik üstünde durulmaya başlandı, 1950 Kuşağı’nın önemi o zaman gerçekten anlaşılmış oldu. Önce şu var: 1950 Kuşağı’nın anlayışı elbette Batı etkisinde oluştu, ama onun aynı zamanda, içinden çıktığı geçmişi yadsıma biçiminden aldığı itki de var ve bu itki ânında yazınsal sonuçlar yaratmıştır. Öykü ve romanın 1950’lere uzanan geçmişi, geleneksel edebiyatın dışında, yenilikçi bir yönsem çıkaramamıştı içinden, ama bu durum sonsuza dek süremezdi ve dönemin bir grup yazarı ülkenin topyekûn yaşamaya başladığı değişim içinden yeni bir edebiyat kültürü çıkarmak gerektiğini anladı.

Öte yandan, Batı’nın bu yeni keşfi, varoluşçuluk, gerçeküstücülük gibi yeni, yenilikçi, aykırı düşünce ve sanat akımlarının edebiyatımıza taşınmasına, dolayısıyla verili anlayışların dışında bir yol açılmasına neden oldu. Bu arada roman sağlam bir geleneğe sahip olmadığı için yüzer gezer durumda, güçlü bir birikime sahip olamadığı için kaygan bir zeminde bulunduğu için mi 1950 Kuşağı’nın yenilikleri roman sanatını çok etkilemedi? Jale Özata Dirlikyapan’ın çalışması geçenlerde sorduğum bir soruyu yeniden hatırlatmamı sağladı: Sait Faik’in yarattığı büyük sıçrama, öyküyü bütün bütüne değiştirmişken, neden romanı etkilemedi?

Soru önemli, ama içinden çıkmak kolay değil. Oysa gerçeküstücülük, hayalle soyutlamanın son kertesinde bulunduğu için, belki öykünün ve şiirin hemen yanına koşulmaya çok uygundur, ama insanın iç dünyasını ve hayattaki var olma sıkıntılarını kurcalayan varoluşçuluk da romanın özüne sızmaya yatkındır. Jale Özata Dirlikyapan’ın 1950 Kuşağı’nı öyküyle özdeşleştirmesi elbette anlaşılır, ama bu sınırlar içinde eksik bir yorum olarak da görülebilir bu. Sonunda bütün özellikleriyle Kuşağı oluşturan öykücüler de roman yazdı ve yazdıkları romanlar 1950 Kuşağı’nın edebiyat anlayışını tamamladığı gibi, edebiyatımızın ana akımının dışında yeni yolların açılmasına önemli katkılarda bulundu.

Gelgelelim, yenilikçi atılımları bünyesinden dışarlamaya koşullanmış olan geleneksel edebiyat anlayışımız, 1950 Kuşağı’nı da kabul etmedi. Eleştirinin sivri okları ‘bunalım, kaçış’ gibi sözcüklerle bu kuşağın yazarlarına yöneltildi. Demir Özlü o günlerde, “bu bunaltının özenti ya da ithal malı olsa bile neden varolduğunu, neden ithal edildiğini” haklı olarak soruyordu. İçine doğdukları dönemin kültürüyle bütün bütüne uyuşmaz olan edebiyat anlayışlarının ve akımlarının nedensiz doğduğunu düşünemeyiz, kalıcı olmalarına neden olan gerçeklikleri varsa. Değil mi ki gerçeküstücülük ya da varoluşçuluk dönemin Avrupa’sının çaresizliklerinden doğmuştur, 1950 Kuşağı da kendini yaratmaya zorunluydu.

Jale Özata Dirlikyapan, Zeynep Direk’in, “Türk edebiyatında öznenin doğuşu süreci ile edebiyatçıların varoluşçuluğa ilgi duymaları arasında bir koşutluk bulunduğu öne sürülebilir” sözlerini aktarıyor. Zeynep Direk bir ayrıntıyı daha saptayarak, o yıllarda tartışılanın, varoluçuluğun kendisinin değil, popüler imgesi olduğunu belirtiyor. Bu ayrıntı gerçekten önemli. Aslında bizde çoğunluğun içselleştirmeyi kabul etmediği bütün yenilikçi akımlar ya da yazarlar popüler imgelere dönüştürülerek tartışılır ve bu yaklaşım biçimi de yapanları adamakıllı rahatlatır. Çünkü bir şeyin kendisini değil de herkesçe görünen halini tartışmak, ortalama bir düzeyi yeterli bulur.

Kuşağın öncüleri

Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye’nin ‘Kuşağın İlk Yenilikçi Öykücüleri’ bölümünde üç öykücüyü değerlendiriyor: Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç. Bu tür seçimlere karışılmaz, ama böyle bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, seçeceğim üç öykücü sanırım Vüs’at O. Bener, Ferit Edgü, Leyla Erbil olurdu. Bu arada Sait Faik’in bir 1950 Kuşağı öykücüsü olup olmadığı da ayrıca tartışmaya değer. Bana kalırsa, Sait Faik’i bir başına bırakmak daha doğru. O nasıl bir ‘çöpsüz üzüm’ olarak doğmuşsa, sonra da bir akıma bağlanmamıştır.

Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1952’de yayımlandıktan sonra bir kuşağın kendisi için çıkış noktası olarak aldığı kitaplardan oldu, ama Sait Faik kendi yolunu ilk öykülerinden başlayarak açmıştı. Alemdağ’da Var Bir Yılan yalnızca Sait Faik’in kendisinde köklü bir dönüşüm yaratmadı, edebiyatımızda düzyazı anlayışının temelinden sarsılıp geri dönülmez biçimde kırılmasınada neden oldu. Jale Özata Dirlikyapan, Sait Faik’in modernist anlayış içine yerleştirilemeyeceğini belirtiyor; bana kalırsa, edebiyatımızda modernist değişimin düzyazıdaki ilk büyük öncüsüdür Sait Faik ve bütün bütüne modernizm içinde anlatılabilir.

Gelgelelim, bunlar daha çok tartışılacak. Kabuğunu Kıran Hikâye, 1950 Kuşağı’nın edebiyatımızdaki yerinin bugüne dek düşünüldüğünden çok daha önemli olduğunu ortaya çıkaran bütüncül bir çalışma olarak önemli, nitelikli bir eleştiri. Eleştirinin günümüzde aradığı düzeyde oluşu da bizi daha çok ilgilendiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, “Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi”, Cumhuriyet Kitap Eki, 8 Temmuz 2010

Metis Yayınları 'Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi' adıyla yeni bir diziye başladı. Edebiyatı salt bir beğeni konusu olmaktan çıkararak, edebiyat eserlerini eleştirinin, yorumlama ve anlama çabasının konusu haline getirmek amacıyla girişilmiş araştırma ve inceleme ürünleri dizide yer alacakmış. Dizinin kitapları da Bilge Karasu Fonu'nun katkılarıyla yayımlanacakmış. Bilge Karasu'nun vasiyeti ile 1995'te ölümünden sonra eserlerinin gelirinden bir fon oluşturulmuş. Fon, edebiyat üzerine yapılan yaratıcı çalışmaların yayımlanmasında, desteklenmesinde kullanılmakta, bu destekle yayımlanmış eserlerin gelirleri de aynı amaçla kullanılmak üzere bu fona aktarılmaktaymış.

Türkiye'de edebiyat eleştirisinin ne kadar cılız olduğu malum. Özellikle kitap boyutunda çalışmalara pek rastlanmıyor. Zaten bu tür çalışmalar olsa da yayımlanma olasılığı çok düşük. Yayınevleri satış şansı olmayan bu tür kitapları yayımlamak konusunda isteksiz. 'Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi' bu açılardan çok önemli. Dizinin yayın yönetmeni Süha Oğuzertem sunuş yazısında 'Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi'nde dönem, tür ve konu sınırlaması olmaksızın, Türkiye bağlamındaki edebiyatlarla ilgili, birincil ve ikincil kaynakların hakkını veren özgün çalışmalar yayımlanacak. Edebiyatla ilgili olmak kaydıyla çeviribilim, dilbilim, psikoloji, siyaset, sosyoloji ve tarih gibi alanlardan eleştiri ve kurama yapılacak karşılaştırmalı ya da disiplinlerarası katkılar da dizide yer bulacak' diyor ve dizinin 'Türkiye'deki nitelikli eleştirel üretimi özendirirken uluslararası eleştiri literatürünün de bir parçası olmayı' hedeflediğini belirtiyor.

Dizinin ilk iki kitabı; Reyhan Tutumlu'nun Yaşamasız Yazabilmek ve Jale Özata Dirlikyapan'ın Kabuğunu Kıran Hikâye. Tutumlu da Dirlikyapan da Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü kökenli akademisyenler. Süha Oğuzertem'in öğrencileri. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü 2000'li yılların başında edebiyat eleştirisinde bir sinerji yaratmıştı. Genç Edebiyatçılar Sempozyumlarıyla bölüm öğrencileri edebiyat ortamının dikkatini çekmiş, birçoğunun ürünleri edebiyat dergilerinde yayımlanmıştı. Şimdi bu genç edebiyatçıların oylumlu çalışmaları yine Oğuzertem'in çabasıyla kitaplaşıyor.

Yaşamasız Yazabilmek

Reyhan Tutumlu'nun Yaşamasız Yazabilmek'i 'Vüs'at O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım' altbaşlığını taşıyor. 'Vüs'at O. Bener'in yapıtları ne anlattığı kadar nasıl anlattığıyla da öne çıkan modernist metinlerdir. Bu yapıtlarda genellikle dil oyunlarıyla örülmüş, parçalı ve çokkatmanlı bir anlatım gözlemlenir. Bu özelliklerin yanı sıra metinlerde zamansal sıçramalar, farklı anlatı tekniklerinin kullanılması ve metinlerarası göndermeler de dikkati çeker' diyerek söze başlıyor Tutumlu.

Vüs'at O. Bener'in yapıtlarının bir özelliği de yaşamından birçok olayın konu olarak ele alınmış olması. Bu da yapıtlarının çözümlenmesinde kurmaca-gerçeklik ilişkisinin sorgulanmasını gerektiriyor. Yazarın yaşamıyla anlatılarının arasındaki bağlantıların da ortaya çıkartılması gerekiyor. Reyhan Tutumlu kitabın altbaşlığında 'anlatıbilimsel bir yaklaşım' uygulayacağını belirtmişse de yazar odaklı bir yaklaşımı da kullanmış.

Tutumlu, Dost'tan başlayarak Vüs'at O. Bener'in tüm anlatılarını anlatıcının konumu, anlatım teknikleri, zaman kullanımı gibi öğeler açısından inceliyor, Bener'in yapıtlarında kullandığı kurmacalaştırma yöntemlerini saptamaya çalışıyor. Kitabın sonunda yer alan 'Yapıtlardaki Ortak Kişiler' ve 'Yapıtlardaki Ortak Olaylar' tabloları Vüs'at O. Bener'in eserleri arasında nasıl bağlar olduğunu, yaşamöyküsünü eserlerini oluştururken nasıl kullandığını net olarak görmemiz açısından önemli. Bu iki tablo uzun izahatlara gerek kalmadan Vüs'at O. Bener'in eserlerinin yapısını kavramamıza yardımcı oluyor.

Vüs'at O. Bener, 1950 Kuşağı Öykücüleri'nin öncülerinden. Yenilikçi bir biçimi, kendine has kurguları, özgün anlatımı ve diliyle Türk öykücülüğüne birçok yenilik getirmiş. Öncü olması, eserlerinin döneme göre çok ileride olması nedeniyle kolayca anlaşılamamış ve beklenebileceği gibi 'anlaşılmazlık'la suçlanmış yazarlardan. Çok okuru olmamış ama hep önemsenmiş, dikkatle okunmuş. 1957'de ikinci kitabı Yaşamasız'ı yayımladıktan sonra 1984'te dek yayın hayatında bir boşluk var. 1984'te yayımlanan Buzul Çağının Virüsü ile bir anlamda edebiyata dönüş yapıyor. 2001'de yayımlanan son eseri Kapan'a kadar da edebi çevrelerce önemseniyor, okunuyor, konuşuluyor. Reyhan Tutumlu'nun belirttiği gibi Buzul Çağının Virüsü 'parçalı ve çokkatmanlı bir anlatının bulunması, dil oyunlarının fazlaca kullanılması, zaman zaman anlatıcının değişmesiyle kimin anlattığının belirsizleşmesi gibi özellikleriyle' önceki iki kitabından farklı bir Bener anlatısı. Bu anlatıyı izleyen kitaplarda da Bener bu tutumunu sürdürmüş. Tutumlu'nun kitaptaki son sözleri aslında her şeyi çok iyi açıklıyor: '20. yüzyıl Türk edebiyatının köşe taşlarından olan Vüs'at O. Bener, yapıtlarını kendi sıkıntılı, 'yaşamasız' yaşamından kaynaklanan bir altmetnin üzerine inşa ederek bütünlüklü bir yapıt oluşturmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de kurmaca ile gerçeklik arasındaki gerilimli ilişkiye devingen bir boyut kazandırarak edebiyatın yaşamla alışverişine dikkat çekmiştir.'

Kabuğunu Kıran Hikâye

Jale Özata Dirlikyapan Kabuğunu Kıran Hikâye'de alt başlıkta belirtildiği gibi 'Türk öykücülüğünde 1950 Kuşağını' inceliyor. 1950 Kuşağı gerçekten de 'hikâye'yi 'öykü' haline getiren öncü bir kuşak. Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil, Bilge Karasu, Feyyaz Kayacan, Onat Kutlar, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner gibi edebiyat ustalarının ilk eserlerini yayımladığı 1950'li yıllar hem siyasi hem de kültürel açıdan önemli değişimlerin yaşandığı bir dönem. Dirlikyapan, dönemin siyasi ve kültürel gelişmelerini özetleyerek işe başlamış. 1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi, tek parti yönetimlerinin son buluşu ve Türkiye'nin dışa açılıp dünya kapitalist sistemine dahil olması da demektir. Bir yanda daha önce yaşanmamış özgürlükler tadılırken diğer yanda Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki Soğuk Savaş bahane edilerek özellikle muhalifler için yoğun bir baskı ortamı yaratılmış. Bireysel özgürlüklerle toplumsal baskıların yarattığı paradoksal ortama, dünyada gelişen Varoluşçuluk, Gerçeküstücülük gibi akımların etkisi de eklenince edebiyatın yanı sıra sinema, resim gibi diğer sanat dallarında da büyük bir değişim yaşanır. Geleneksel anlayışlar sorgulanır, yeni sanat anlayışları geliştirilir. Resimde soyut akımı, sinemada yeni gerçekçiler Akad, Erksan, Refiğ, karikatürde soyutlamacı yazısız karikatürler, şiirde İkinci Yeni... Hepsi kuramsal olarak birbirleriyle koşutluklar, bağlar kurulabilecek anlayışlar ve öyküde 50 Kuşağı'nın oluşmasının ne kadar somut nedenlere dayandığının göstergesi. Türkiye siyaseten olduğu gibi toplum ve kültür olarak da yüzünü tamamen Batı'ya dönüyor.

Dirlikyapan, ikinci bölümde dönemin edebiyat ortamına bakıyor. 1950'li yıllar aynı zamanda toplumcu akımların da geliştiği bir dönem. Özellikle Köy Enstitülü yazarların ortaya çıkışı ile 'Köy Edebiyatı' altın çağını yaşıyor. Edebiyat matineleri ile edebiyat popülerleşmeye başlıyor. Bohem hayat yaşamaya özeniliyor. A, Mavi, Seçilmiş Hikaâyeler, Pazar Postası gibi dergiler yenileşmede öncü rol oynuyor. 50'li yıllarda yazmaya başlayan şair ve yazarların eserleri bu ortamda bireycilik - toplumculuk, biçim - içerik, anlaşılırlık - kapalılık gibi kavramlar etrafında büyük tartışmalara neden oluyor.

İşte bu ortamda 50 Kuşağı öykücüleri kullandıkları anlatım teknikleri, dil ve eserlerinin içeriği açısından düzyazıda öncü ve değiştirici bir rol oynuyor. Bireye önem veren, insanın var oluşunu sorgulayan eserler bunlar. Bilinçakışı, gerçeküstü öğeler, içkonuşma gibi modern teknikler kullanarak yazılıyorlar ve dili değiştirme, yenileme, kendine has kullanma gibi özellikleriyle de farklılar. Dirlikyapan, 50 Kuşağı öykücülerinin Sait Faik'in 1952'de yayımlanan Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabından hayli etkilendiklerini belirtiyor. Sait Faik'in önceki eserlerinden farklı, 'gerçeküstü ögğeler, kaymalar ve atlamalarla ilerleyen, kimi zaman belirsizlik yüklü anlatım ve iç konuşmalar' içeren öyküleri genç öykücülerin esin kaynağı olmuş.' İlk öykülerini 1950'lerin başlarında yayımlayan Nezihe Meriç ve Vüs'at O. Bener kuşağın öncü yazarları sayılıyor. Sartre, Camus, Kafka, Faulkner gibi modern yazarların yapıtlarının Türkçeye çevrilmesi süreci daha da hızlandırıyor.

1950 Kuşağı öykücüleri benzeşen yanlarından çok zaman içinde ayrışan, kendine haslaşan özellikleriyle de önemli. Türk öykücülüğünün geleceğini belirleyen bu ustaların 50'li yıllarda ortaya çıkışlarını, eserlerini yorumlayarak anlamak açısından Jale Özata Dirlikyapan'ın Kabuğunu Kıran Hikâye iyi bir başlangıç olabilir. Dirlikyapan'ın da belirttiği gibi bu büyük ustaların yapıtlarını 'tek tek ele alan çalışmalar yapılması Türk öykücülüğüne ve eleştiriye büyük katkı sağlayacaktır'.

Devamını görmek için bkz.

Yeliz Kızılarslan, “Modernin öncüsü: 1950 öykücülüğü”, Notos Edebiyat Dergisi, Ekim-Kasım 2010

Türkiye’de modernleşmenin tüm hızıyla yaşandığı yıllar: 1950’ler... Sosyal ve politik alandaki değişim edebiyatta, özellikle öyküde kendini gösterir. Bu dönemde, ‘1950 kuşağı öykücüleri’ olarak anılacak, Türkiye öykücülüğünün “altın kuşağı” öncü öykücüler birer ikişer ortaya çıkar. Modern edebiyatın mihenk taşları olan bu kuşağın ilk öykücüleri arasında Ferit Edgü, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Feyyaz Kayacan, Onat Kutlar, Orhan Duru, Demir Özlü, Orhan Yalçıner, Nezihe Meriç, Yusuf Atılgan, Erdal Öz, Vüs’at O. Bener ve Özcan Ergüdener gibi kıymetli yazarlar sayılabilir. Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye adlı inceleme-eleştiri kitabında, modern Türk öykücülüğünün doğuşunu ele alıyor.

Bu kuşağın gücü, kendinden önceki yazarların edebi geleneğini dönüştürme başarısından gelir. Sait Faik, Orhan Kemal ve Sabahattin Ali’yi de içine alan “köy edebiyatını” hafife almayan 1950’liler, sadece içerik olarak değil, yeni edebi tekniklerle de öykü türünü geliştirir. Moderne yöneltilen bu sorgulayıcı bakış, yaşanan hızlı dönüşümün birey üstündeki kötücül etkilerini yansıtır öyküye. Bu yansıma, ilk olarak dilde açığa çıkar. Türkçenin en yetkin eserlerinin üretildiği bir dönemdir 1950’ler.

Toplumsal gerçekçilik, fantastik ve düşsel bir dille harmanlanarak büyük kentlerde acı çeken, değişim karşında kendi yokluğunun ve yoksun bırakılışının farkına varan bireyin, ruhsal dünyasını anlatan öyküler kaleme alınır peşi sıra. 1950 kuşağı ile kendinden önceki toplumsal gerçekçi edebiyatı ayırt eden belirgin kırılmayı ise, Ferit Edgü şöyle açıklar: “Dostoyeski’nin ‘Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan geliyoruz’ dediği gibi, ben de, benim kuşağımın öykü yazarlarının büyük bir çoğunluğu da, Sait Faik’ten geliyoruz.”

Değişim öncelikle felsefenin edebiyata olan yadsınamaz etkisiyle açığa çıkıyor. Fransız ekolünün hatırı sayılır yazarlarından Albert Camus ve Jean Paul Sartre’ın başını çektiği varoluşçuluk akımı ve elbette Kafka, çeviriler yoluyla Türkiye edebiyatına giriyor. Bireyin iç dünyasını anlatan soyut imgeler, mekân betimlemeleri ve farklı zaman algıları 1950’li öykücülerin ana ekseni oluyor. Bu soyut imgelem, ardından “kapalı” , “içe dönük” ve “anlaşılmaz” bulunarak kendi içsel eleştirisini de beraberinde getiriyor.

Esasen, ‘bunalım edebiyatı’ olarak adlandırılan bu kuşağın yegâne başarısı da budur: Kentin tedirginliğiyle bireyin tekinsizliğini buluşturur bu kuşağın öykücüleri benzersiz öykülerinde. Octavia Paz’ın modern edebiyat üstüne getirdiği saptamanın önemi de buradadır: “Modern çağ, kendini yadsımanın, bölünmenin ve eleştirinin çağıdır. Modern çağ değişimle, değişim eleştiriyle ve her ikisi de ilerlemeyle özdeşleşmiştir. Modern sanat eleştirel olduğu için moderndir.”

1950 kuşağının eski ve yeni edebi gelenekle kurduğu bu etkileşimin ilk örneklerinden biri olarak ise Nezihe Meriç, “Çalgıcı” adlı öyküsünde bürokrasi yılgını bir öğretmenin ruh halinin anlık değişimlerini anlatır. Sırt ağrısı çekerek, puslu bir havada otobüs bekleyen erkek karakterin, tanıdığı bir çalgıcıya rastlaması ve gazinoya gitmeye karar vermesi ruh halini değiştirir. Bu anlatım, modern öykünün klasik öykü yapısını kırışının da habercisidir.

Keza, Feyyaz Kayacan’ın “Şişedeki Adam” ile Yusuf Atılgan’ın “Kümesin Ötesi” öykülerindeki hiçlik, sıkıntı ve anlamsızlık temaları da, edebiyatta genişçe yer tutmaya başlar. Atılgan, ayrıca “Çıkılmayan” adlı hırsızlık temalı öyküsüyle, 1955’te yaşanan 6-7 Eylül olaylarını anımsatarak ekonomik çöküşün bireyin psikolojik yozlaşmasına nasıl neden olduğunu anlatır.

A. Camus’nün kült eseri Bulantı’dan yoğun olarak etkilenen Demir Özlü, “Bunaltı” adlı öyküsünde toplum dışına itilmenin bir sonucu olarak “özgür seçimden kaynaklanan bunalımı”, nihilizm ve cinayet bağlamında anlatır. Anlamsızlık teması, sorumsuzluk olarak ortaya çıkar Özlü’nün öyküsünün yitik karakterinde. Bu, politik kaosun yansımalarının, toplumsal düzeyde salt fakirlik olarak değil, bireyi cinayete yönlendirecek bir sıkıntının yoğun bir ruh hali olarak açığa çıkışıdır Özlü’de. Leyla Erbil “Hallaç”da, anlamsızlığın ardında yatan nedensizliği ve hiçliği anlatır. Kentin sokakları yalnız ve bunalımlı insanlardan geçilmez olur zira 1950’lerde.

Varoluşsal huzursuzluğun yok ettiği bireyi “Oda” adlı öyküde, bedeninde yaralar çıkan, evinde duyduğu gaipten sesler ve ortalıkta dolaşan farelerle yaşayan karakteriyle anlatır Ferit Edgü. Orhan Duru ise “Karabasan” da, gitgide çoğalan böceklerin sardığı evini yakmaya karar veren karakterinin cinnetini tüm tekinsizliğiyle anlatır.

Saldırganlık, cinnet, cinayet, ölüm isteği ve intihar yoğun bir bastırılmış cinsellikle anlatılır, Leyla Erbil’in kadın-erkek ilişkilerine odaklanan öykülerinde. Dilde deformasyon, şiirleşme ve nihayet absürdün bir edebi teknik olarak yazında yer edinmesiyle, modern Türkiye öykücülüğü 1950’lerin bu yenilikçi ve cesur kuşağıyla kendini tamamlar.

Bireyin iç seslerinin edebiyata yansıması, çok sesli bir anlatıma olanak tanır. Gelenek ve modern arasındaki klasik çatışma, Türkiye’nin ciddi bir değişimin eşiğinde olduğu bu dönemde çoğulluğu, edebi verim olarak öyküde ortaya koyar. Bugün, modern Türkiye edebiyatından söz edebilmek için, 1950’li öykücülerin çığır açan yeniliklerini anmaksa etik bir zorunluluktur.

Devamını görmek için bkz.

Cemal Şakar, “1950 kuşağını doğuran derin etki”, Yeni Şafak Kitap Eki, 29 Ekim 2010

1950 kuşağının öykümüz üzerindeki etkileri, edebiyatımızda çokça tartışılan konuların başında gelmektedir. Yanılmıyorsam daha önceleri bir kitap hacminde dahası doktora düzeyinde ele alınmamıştı. Jale Özata Dirlikyapan'ın Kabuğunu Kıran Hikâye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı adlı çalışması bu bakımdan önemli. Bunca tartışılan bir döneme ait saptamalar, eleştiriler dergi sayfalarında ya da kimi eleştiri kitaplarında dağınık olarak kalmıştı. Jale Özata'nın çalışması, zaten böyle bir çalışmayı hak eden 1950 kuşağının, derli toplu olarak incelenip okura takdim edilmesi gerçekten önemli bir çaba. Dahası genellikle referanslar üzerinden güvenli bir zincir oluşturarak çalışmayı seçen Türkoloji için, 'ilk sözü' söylemiş olması ve bu bakımdan da referans değeri taşıması, çalışmanın önemini arttırmaktadır. Bundan böyle akademide, 1950 kuşağı ve Türk öyküsü üzerine daha fazla çalışma yapılması şaşırtıcı olmayacaktır.

Ortam, biçim ve içerik

Kitap dört bölümden oluşmaktadır: 1- 1950'li Yıllarda Türkiye'de Siyasal ve Kültürel Gelişmeler. 2- Edebiyat Ortamı ve Öykü Tartışmaları. 3- Kuşağın İlk Yenilikçi Öyküleri. 4- Yeni Öykücülüğün İçerik ve Biçim Öğeleri.

Darbeye sevinsek mi?

1950'li yıllar ülkemizde de temelli değişikliklerin yaşandığı, bir anlamda ülkenin kabuğunun kırıldığı yıllardır: Tek partili dönem sona ermiştir; sanayileşme ve tarımda makineleşme ivme kazanmıştır; karayollarının yaygınlaşması ve göç gibi olgular baş döndürücü bir hızla gündeme gelmiştir. Böylesine köklü sosyal değişmelerin yaşandığı bir dönemde, edebiyatın bu değişimlerden etkilenmemesi zaten düşünülemezdi. Ayrıca iki dünya savaşı yaşamış Avrupa'nın içine düştüğü anlam boşluğu onları, Tanrıyla ilişkilerini sorgulamaya kadar götürmüştü. Zaten her daim gözünü Avrupa'ya dikmiş aydınlarımız için bu 'anlam bunalımı' bigane kalamadıkları bir durumdu. Hatta gayet cazip bir konu olarak ilgilerini çekmişti. Gerek ülke içi yaşanan değişimler gerekse ülke dışı faktörler o dönemde sanat ve edebiyatımızı derinden etkilemiştir. Şiirde İkinci Yenicilerle öyküde 1950 Kuşağı tam da bu derin etkiden doğmuştur.

Jale Özata, akımı doğuran sosyal şartları ele aldığı birinci bölümde, bilinen değişimleri daha çok referanslar üzerinden aktararak, kuşağın öykücülerinin doğdukları zemine işaret etmek istemiştir. Ancak 50'li yılların ikinci yarısından sonra dönemin iktidarının, üniversitelerde, Kemalist aydınlar üzerinde baskılarını arttırdığı iddialarını aktarırken; yazar kendini birden bugün Ulusalcılık olarak tecessüm eden bir anlayışın üslubuna kaptırıverir. Darbeye giden süreci öylesine panik halinde verir ki; neredeyse 60'larda darbe yapıldığına sevinirsiniz. Zira vatan haince satılmakta; bir kesime karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı tavizler verilmeye başlanmaktadır filan... Aslında Dirlikyapan'ın bu üslubu; bir dönemin bunalım takılan gençlerinin, bir süre sonra kendilerini solcu olarak TİP'te bulmalarıyla sonra da bu bunalımlı solcuların 60 darbesini desteklemeleriyle uyum içindedir.

Öykü tartışmaları

İkinci bölümde, böylesi bir sosyal zemin üzerinde yapılan edebiyat ve öykü tartışmalarına değinilmektedir. Bir yandan Köycüler, diğer yandan 'olgun öykücüler' arasında sıkışan bu mahcup delikanlılar, solcu sayılsalar bile gerçek anlamda solcu olmak için gerekli donanımdan yoksun görünürler. Bohem hayatı sanatçılığın bir gereği olarak gören bu kuşak için, aslında pek de anlamadıkları varoluşçuluğun bunalımlarıyla kıvranmaktan başka seçenek kalmamış gibidir.

Sait Faik, Vüsat O. Bener ve Nezihe Meriç'in bu kuşağın ilk öykücüleri olarak, bir anlamda öncü kuşak olarak ele alındığı üçüncü bölümde, her üç öykücünün getirdiği yenilikler üzerinde durulur.

Ben'in içinden geçenler

Son bölüm kitabın tezini oluşturmaktadır: 1950 kuşağının öykümüze kazandırdığı içerik ve biçim öğeleri ayrıntılı olarak irdelenir. İçerik olarak getirilen yenilikler şöyle tasnif edilir: Anlamsızlık, hiçlik, sıkıntı, bunalımlı kişiler, huzursuzluk, saldırganlık, öldürme isteği, suç, intihar, cinsellik, gerçeküstü ve absürd. İçeriği besleyen biçimsel yenilikler de şöyledir: Cümlede başlayan değişim, kurgusal düzeyde farklılaşan öyküler, ben'in içinden geçenler ve dolaysız anlatım, dilde deformasyon ve şiirleştirme eğilimi.

Jale Özata'nın, Türk hikâyesinin 1950'li yıllarda kabuğunu kırmasını sadece bu kuşağın varoluşçu eğilimleriyle izah etmeye kalkışması, kitabının temel tezini zayıflatmaktadır. Birinci bölümünde ülkenin her alanda yaşadığı hızlı değişim gösterilmeye çalışılmış ama nedense kuşağın eğilimleri çözümlenirken sosyal değişime bir daha dönülmemiştir. Dolayısıyla hikâyedeki her yenilik arayışı da varoluşçuluğa bağlanmak zorunda kalınmış; birinci bölümdeki saptamalar da havada kalmıştır. Tabii ki Jale Özata bunca derli toplu bir çalışmayı okura takdim ederken, akademik geleneğe bağlı kalmış, bütün verileri, saptamaları ve iddiaları hep başkaları üzerinden aktarmış; kitap boyunca kendisi bir tane hüküm cümlesi kurmamıştır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.