Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-772-2
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Simon Critchley diğer kitapları
İmansızların İmanı, 2013
Bellek Tiyatrosu, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sonsuz Talep
Bağlanma Etiği, Direniş Siyaseti
Özgün adı: Infinitely Demanding
Ethics of Commitment, Politics of Resistance
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2010

Simon Critchley Sonsuz Talep'te bir yandan içinde yaşadığımız kapitalist liberal demokrasi döneminde yoğun biçimde hissedilen siyasal hayal kırıklığının nedenlerini araştırırken, bir yandan da bu hayal kırıklığını ve doğurması muhtemel nihilist tepkileri, insanları sahiden motive etme gücü olan radikal bir siyasetle aşmanın yollarını analiz ediyor. Böyle bir siyaseti şekillendirebilecek bir bağlanma etiğinin ve bu etiğin taşıyıcısı olacak özne kavrayışının anahatlarını Kant, Marx, Levinas, Badiou, Rancière ve Lacan gibi düşünürlerin metinleriyle özgün bir biçimde hesaplaşarak çiziyor.

Kitabının hedefini şöyle açıklıyor Critchley: "Fena halde adaletsiz bir dünyada adalet ne olabilir? Bir etik ihtiyacını ya da ... günümüzdeki siyasal durumla yüzleşmemizi ve onu bertaraf etmemizi sağlayabilecek normatif ilkelere duyulan ihtiyacı doğuran da bu soru işte. Bu kitabın kendine verdiği başlıca görev, bu ihtiyaca, sonsuzca talepkâr bir bağlanma etiğinin ve direniş siyasetinin yolunu açacak bir etik deneyim ve öznelik teorisi sunarak cevap vermektir."

Critchley bu kitabında çok az felsefecinin yapabildiği bir şeyi yapıyor, felsefeyi içinde yaşadığımız dünyanın somut meseleleriyle ve bu meseleler etrafında verilen somut mücadelelerle ilişkilendiriyor: Marx'la ve Marksizm geleneğiyle olduğu kadar yeni alternatif küreselleşme hareketlerinde cisimleşen anarşizm anlayışıyla da verimli bir diyaloğa giriyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş: Bağlanma İmkânı
Aktif ve Pasif Nihilizm
Motivasyon Eksikliği
Argüman

1 Onay Talep Etmek: Bir Etik Deneyim Teorisi
Etik Deneyim
Etik Öznelik
Gerekçelendirici Nedenler ve Heyecan Verici Nedenler
Örneğin, Kant – Akıl Olgusu
Ahlak Yasasının Kendi Kendini Doğrulaması – Günümüzdeki Bazı Kantçılar
Özerklik Ortodoksisi ve Olgusallık Sorunu

2 Bölünmüş Bireycilik – Etik Özne Nasıl İnşa Edilir?
Alain Badiou – Konumlanmış Evrensellik
Knud Ejler Løgstrup – Karşılanamayan Talep
Emmanuel Levinas – Yarılmış Özne
Jacques Lacan – Komşunun Şeyimsi Gizliliği

3 Yüceltim Sorunu Mutluluk mu?
Trajik Kahramanlık Paradigması
Mizah
Üstbenin Doğası Konusunda Hâlâ Öğrenmemiz Gereken Çok Şey Var
Vicdan Sahibi Olmak

4 Anarşik Meta-Siyaset – Marx'tan Sonra Siyasal Öznelik ve Siyasal Eylem
Marx'ın Hakikati
Kapitalizm Kapitalistleştirir
Yerinden Etme
Adlar Eksik – Siyasal Öznelik Sorunu
Mücadeleyi Aramak Gerekir
Devlet İçindeki Çatlak Kabilinden Mesafe Olarak Siyaset
Hakiki Demokrasi
Anarşizan Meta – Siyaset Olarak Etik
Yeni Bir Sivil İtaatsizlik Dili
Uyuşmazlık ve Öfke
Sonuç

EK 1
Gizli-Schmittçilik – Bush'un Amerikası'nda Siyasal Olanın Mantığı
EK 2
Obama'dan Sonra Sol

Açıklama Notu
Dizin
OKUMA PARÇASI

EK 2, Obama'dan Sonra Sol, s. 161-65.

Obama’nın zaferi, kölelik lekesi ve ırkçılık gerçekliğiyle tanımlanan Amerikan tarihinde simgesel bakımdan güçlü bir âna karşılık geliyor. Bu zaferin, ABD'nin dünyanın dört bir yanında algılanma biçimi üzerinde son derece hayırlı sonuçları olacak. Parlak bir stratejinin ürünüydü bu zafer; Obama'nın kampanyası Bush yönetiminin hayal kırıklığına uğratıp güçsüz düşürdüğü insanları dönüştürüp motivasyonu yüksek, örgütlü bir halk gücü haline getirdi. Ama Obama'nın zaferinin herhangi manidar bir anlamda değişimle ilgili olduğu fikrine itirazım var.

Obama'nın siyaseti siyaset karşıtı bir fantazinin hükmü altında. Ortak zemini bulma, aramızdaki farkları kenara koyup birliğe ulaşma çağrısına dayalı bir fantazi bu. Obama'nın siyaseti bir birlik, topluluk, ortaklık ve ortak iyi özleminin hükmü altında. Bush'un partizan siyasetinin yarattığı hayalkırıklığının devası, ABD'nin kurucu eyleminin yeniden teyidi, Amerikan Anayasası'nın açılış cümlesinde ifade edilen daha kusursuz bir birliğe ulaşma umudu oldu. Ortak iyiden dem vurarak siyasal hayatı kuran agonizmin ve güç ilişkilerinin üzerine bir perde çekmeye çalışan güçlü bir ahlaki stratejiydi bu. Siyasette ahlakçılığın büyük yalanı, iktidar gerçeğini siyaset karşıtı bir cila altında gizleyerek inkâr etmeye çalışmasından gelir. Ahlakçılık aynı anda en zalim ve yaralayıcı türünden siyasal bir faaliyete de girer. Ama bu faaliyetin gerçekliği ve her türlü partizanlık biçimi daima tekzip edilir. Ahlakçı siyaset esasen riyakârdır.

Ama en riyakârca olanı değişim muhabbeti kuşkusuz. Obama' nın stratejisini oluşturan unsurlar neler? Ben üç tanesini tespit edeyim. Birincisi, siyah Hıristiyanlık tarihinin yumuşak ve rahatsız edici olmayan bir versiyonundan destek alan depolitize edilmiş ahlaki bir ortak iyi söylemi ile karşı karşıyayız. Obama peygamberane siyah Hıristiyanlığın retorik mekanında ikamet etmekte, ama onun kritik radikalizminin, Rahip Jeremiah Wright'ın vaazlarında bulunabilecek atılganlığın zerresini bile benimsemiyor.

İkincisi, Obama'nın stratejisi Amerikan toplumunun yönetimsel, simgesel düzenindeki bir kayma ile ya da bir ince ayarla ilgili. Umudun Cesareti adlı kitabının giriş bölümleri okununca görülebileceği üzere, Obama Bush yönetimine damgasını vuran şeye, yani yürütme gücünün kapsamının Schmitt'ten, daha doğrusu Leo Strauss'dan cevaz alınarak genişletilmesine karşı liberal meşrutiyetçiliğe dönmeyi vaat ediyor. Amerikan rüyasını yenilemekle ilgili bütün o yavan lafların ardında yatan şey, Anayasa'nın önceliğine ve Kurucu Babalar'ın itiraz edilemez basiretine dönmekten ibarettir. Bundan böyle, bütün siyasal kararlar, meşruiyetleri Anayasa'dan gelen yasal normlara dayanarak alınmalıdır. Obama'nın dehası, gayet geleneksel, liberal bir meşrutiyetçiliği sivil inanç unsurlarıyla yoğurmuş olmasındadır ve burada asıl önemli olan da Obama'nın söyleminin retorik gücünün örtük dinselliğidir.

Üçüncüsü, Obama'nın stratejisi kapitalizmin normalleştirilmesiyle ilgilidir ki bu da kısa ve orta vadede finans kapitalizmine (bu sektörlere geçen yıllarda hakim olan grotesk ölçülerde başıboş sorumsuzluk ve tamahkârlığı düşünün) istikrar kazandırmak demektir. Umudun Cesareti'nden açıkça anlaşıldığı gibi, Obama'nın siyasal alandaki çatışmayı ahlakçı bir biçimde reddetmesi, serbest piyasa rekabetine duyduğu inançla bir şekilde el ele gider. Serbest piyasa sisteminin kusurları olsa da, der, kapitalist ekonomi değişime her zaman açıktır ve "liberal demokrasiler dünya insanlarına daha iyi bir hayata kavuşma yönündeki en iyi şansı sunarlar." Obama'nın ekonomi hakkındaki bu görüşleri dikkate alındığında o iğrenç yoksulluk gerçeğiyle sahiden bölüşümcü bir biçimde uğraşmaya nasıl başlayacağı benim için tam bir muamma.

Demek ki Obama'nın stratejisi son derece açık. Devlet ve sermaye düzeyinde hiçbir değişiklik olmamalıdır. Anayasadaki klasik, liberal biçimiyle devleti muhafaza edip savunmamız ve finans merkezli kapitalizmin halihazırdaki düzensizliğini gidermek için devletin yönetim mekanizmalarına başvurmamız gerekmektedir. Değişim, yurttaşların Bush yüzünden çektikleri ümitsizliği aşıp Amerikan yönetim sistemine duydukları sivil inancı yeniden teyit etmelerini sağlayacak ahlaki-simgesel bir kaymadan ya da ince ayardan ibarettir. Açıkçası bu da bir şeydir, liberal arkadaşlarımın böyle kendilerinden geçmelerini anlıyor, onlar adına seviniyorum. Ama kendim böyle iyi bir liberal olmadığımdan, Obama'nın zaferi bu koşullarda solcu bir stratejinin ne olabileceği sorusundan kaçmaya neden oluyormuş gibi geliyor bana.

Obama'nın zaferinin olası sonuçları neler peki? Belki de hazin bir diyalektik içinde birleşen en azından iki olasılık var bana kalırsa. Bir olasılık –pek olacak şey değil, ama en azından hayal edilebilir– rejim değişiminin çeşitli yerel popüler politizasyon biçimlerine yol açması ve belki bunların da halihazırdaki sosyoekonomik doxa'yı sorgulamaya neden olması. Obama'nın zaferinden de cesaret bulan bu görüşe göre, çeşitli gruplar göçmen hakları, sendikaların temsili ve açgözlü şirketler gibi meseleler etrafındaki siyasi faaliyetlerine hız verebilirler. Obama'nın zaferi ABD içinde (belki dışında da) devletin olagan işleyişini ya da işletmelerin olağan vaziyetlerini ciddi biçimde rahatsız edecek bir dizi ilerici radikalleştirmenin önünü açabilir.

Bunun tersi niteliğindeki ikinci olasılık ise, Obama'nın başkanlık kampanyası etrafında seferber edilmiş olan halk gücünün kazanılan zaferle birlikte kendi kendisini tüketmesidir. Bu görüşe göre, Obama seçildikten sonra, yurttaşlar siyasal düğmelerini kapatabilir ve arkalarına yaslanıp onun yönetimin işleri ne kadar iyi idare ettiğini seyredebilirler. Siyaset seyirlik bir medya gösterisine ve yönetimde temsil edilmeye indirgenir. Üstelik, bizzat Obama'nın kampanyasının tercih ettiği olasılık da kuşkusuz budur; Obama'nın zafer kazandığı gece yaptığı konuşmanın yaptığı konuşmanın ağırbaşlı, hafif bir hayalkırıklığı içeren tınısını da açıklar bu. "Önümüzdeki yol uzun olacak. Tırmanacağımız yokuş çok dik olacak. Oraya bir yılda ve hatta bir dönemde erişemeyebiliriz." Değişim retoriğinin ("Hep birlikte ülkemizi değiştirebiliriz, dünyayı değiştirebiliriz"), insanları seferber etmek için gereken bir şeyden ibaret olduğu anlaşılıyor. Zafer bir kere sağlama alındıktan sonra, halk düzeyinde artık başka bir seferberlik filan düzenlenmemesi gerekir. Bundan böyle her şeyin yönetim aygıtının dolayımından geçmesi gerekir. Bir halkın birdenbire kendisiyle yüzleşme ve kendi müthiş gücünün farkına varma deneyimi olarak siyaset, tam temsili bir yönetimin seçildiği anda ölmelidir.

4 Kasım gecesi geç saatlerde yaşanan olaylarda gizlenen trajedi de budur belki: Ben saat on sularında metroya doğru yürürken Union Square'de dev bir ABD bayrağı açıldı; Brooklyn'in benim oturduğum semtinde önceden ayarlanmamış partiler yapıldı; başka birçok kişi o gece yaşanan çok daha egzotik kolektif deneyimlere tanıklık edebilir. Artık devletin gücü karşı karşısında sinmeyen ve polis tarafından denetlenmeyen halkın birdenbire kendi güçlerinin, düpedüz özgürlük faaliyeti denebilecek kendi faaliyetlerinin gücünün farkına vardığı bir andı bu. Böyle bir anda hiçbir güç onları durduramazdı, her yerden bir gösteri ya da sokak partisi fışkırıyordu. Kolektif sevinçtir bu. Burada siyasal bir an potansiyeli vardır, ama bu, tam da kutlanmakta olan temsil sürecinin gerçekleşmesini önlediği bir potansiyeldir. İnsanlar oylama faaliyetleri sayesinde güçlerinin farkına vardıkları anda temsil süreci onları güçsüz kılar. Birdenbire kendi güçlerinin farkına varmış olanların elinden kayıp gider özgürlük. Bu insan havai fişekleri karşısında, Obama'nın zafer konuşmasına eşlik etmesi planlanlanmış havai fişek gösterisini iptal etmesi şaşırtıcı değildir. Verilen mesaj açıktır: "Zafer sizin. Ama kutlamayı, dans etmeyi ve ağlamayı bitirdiğinizde evlerinize dönün ve sessiz olun. Sayenizde yönetme işi bizim elimizde, biz de onu burada devralıyoruz. Size nasıl gittiğini bildireceğiz. NOT. Lütfen halk egemenliği lafını çok düz anlamıyla anlamayın."

Filozof Alain Badiou'dan bir fikir ödünç almak isterim. Ona göre, siyasal bir olay genel eşitlik normu altında bir kolektivite yaratan şeydir. Bu tanıma göre, siyasetin devletin güç alanı içinde kalmaktan ve ona payanda olmaktan ibaret olmaması çok önemlidir. Aksine, siyaset devlete mesafe almaktan ibarettir. Şu anda böyle bir mesafe mevcut değildir, zira devlet, özellikle de sivil toplumla kaynaşmış olan yumuşak demokratik devlet toplumsal hayatın gittikçe daha fazla alanına nüfuz etmektedir. Demek ki mesafe yaratılması gereken bir şey. Üstelik bu mesafenin benim tabirimle devletin çatlakları içarisinde yaratılması gerek. O halde siyaset demek, kolektiviteler oluşturan eylemler yoluyla bu çatlak kabilinden mesafeyi yaratmak demektir. Burada ölçek sorunu hayati önemdedir. Bir kolektivite birkaç yıl önceki küreselleşme karşıtı hareket kadar devasa ve köksapvari bir şey olabildiği gibi, bir eylem programı üzerinde ortak bir karara varan 5, 10, 20 kişi kadar küçük bir şey de olabilir. Unutmayalım ki Paris Komünü bir avuç yurttaşın gerçekleştirdiği red eylemiyle başlamıştı.

Obama'dan sonra soldan geriye kalan ne varsa, kendini siyasetle yerel deneyler yapmaya, devletten ayrı duran ve onun üzerinde bir baskı uygulayabilecek kolektiviteler oluşturmaya adamalıdır. Hakiki siyaset kendini liberal demokrasiye özgü temsil ve seyirlik gösteri oyunu içinde tüketmez. Devletin çatlaklarında ve sermayenin sınırlarında gaipten kolektiviteler ortaya çıkarmakla ilgili bir şeydir. 4 Kasım gecesi böyle bir şeyin ortaya çıkması potansiyelinin doğar gibi olduğu bir an oldu belki de. Yine olabilir.

12 Kasım 2008

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erol Mutlu, “Sivil itaatsizlik ama nasıl?”, Agos Kitap/Kirk, 21 Ağustos 2010

İnsanları siyasal bir davaya bağlayan nedir? Özneler, o davanın gerektirdiği siyasal eyleme geçme gücünü nasıl yaratırlar? Simon Critchley, Sonsuz Talep adlı kitabında, bu sorulardan hareketle, insanların siyasal özneler olarak hayata müdahale etmelerini anlamlandıracak, alternatif bir etik anlayış oluşturmak için kafa yoruyor.

Adaletsiz bir dünyanın yarattığı siyasal hayal kırıklığını bertaraf edebilmek için yeniden bir bağlılık duygusu oluşturmak gerekiyor. Liberal demokrasi çağının temel siyasal sorunlarından birinin, insanlarda yarattığı motivasyon eksikliği olduğunu belirten Critchley, günümüzde siyasal normların, bağlayıcı olarak bize dışarıdan dayatıldığına, ama içsel (dolayısıyla duygusal) olarak bizler için zorlayıcı bir güce dönüşemediğine dikkat çekiyor. Dayatılan bu normlar dışsal kalmakta, özneliğimizin ayrılmaz birer parçası, içsel bir enerji kaynağı haline gelememektedir.

Felsefi açıdan temel görev, etik açıdan ‘özne’ olmanın ne anlama geldiğinin açıklanmasıdır. Critchley şunu söylüyor: “Etik deneyimin iki bileşeni vardır: Onay ve talep (...) Etik deneyim, öncelikle, bir talebin, onay talep eden bir talebin onaylanmasıdır (...) Etik deneyimin başlıca özelliği, talebin öznesinin ... bu talebi teyit etmesi, onu iyi bulmaya rıza göstermesi, kendini o iyiye bağlaması ve kendi özneliğini o iyiyle bağlantılı olarak şekillendirmesidir” (s. 20-28). Örneğin, “Komşunu kendin gibi seveceksin” ifadesi bizden bir onay talep eder, ve bu çağrıya uyarak o talebi onaylarız. Benzer şekilde, inançlı biri için İsa’nın dirilmesi ona bir talep yükler; Hıristiyan özne bu talebe verilen onayla (‘Diriliş’i teyit etmekle, onu ‘iyi’ olarak onaylamakla) bağlantılı olarak kurulur. Diğer bir deyişle, kendimizi bir ‘iyi’ ye bağlayarak etik bir özne haline geliriz.

Yazar, özerk bireyi temel alan Kantçı mecradan farklı bir yol izlemiş düşünürlerden belirli kavramlar ödünç alıyor, özellikle de Levinas’ın ‘etik talebin gerçekleştirilemezliği’ fikrini izliyor. Öznenin özerkliğini değil yaderkliğini (yani öznenin öteki/başkası ile bir sorumluluk ilişkisi içinde şekillendiğini) vurgulayan Levinas’a göre, özneyi belirleyen şey, fahiş bir talebi tecrübe etmesidir; bu talep, “öldürmeyeceksin” buyruğudur. Özne kendini daha baştan, başkasının talebinin yöneldiği bir ‘nesne’ olarak keşfeder. Özne esasen bu talebe verdiği yetersiz onay ile kurulur: “Bana yöneltilen talebe yeterli cevabı verecek kişi değilimdir” (s. 67). Etik talep, karşılayamayacağımız bir talep olarak işler ve kişiye kaçamayacağı, sonsuz bir sorumluluk yükler. Levinas bu durumu ‘travma’ olarak tarif eder; özne travmatik bir deneyim içinde kurulur, olamayacağını bildiği bir özne olmaya çalışır. Başkası ile ilişkide yaşanan travmayı yaratan bu talep, özneyi aynı zamanda böler. Kişi başkasının talebi karşısında yarılmaya maruz kalır. Etiğin öznesi, yarılmış/bölünmüş bireydir.

Ne var ki, Critchley, temel soruyu cevapsız bırakıyor: Öteki ile kurulan ilişki, beni bir ‘iyi’ye neden ve nasıl bağlamaktadır? Hangi talebi, hangi ölçüye göre ‘iyi’ olarak onaylıyorum? Ötekinden gelen talebi onaylamam, o talebi ‘iyi’ kılabilir mi? Bu durumda o talebi onaylamak beni bir ‘iyi’ye bağlanmış, etik bir özne haline getirir mi? Bu soruları daha genel bir sorunsala bağlamak mümkün: Yazarın kimi kavramlar ödünç alarak aynı resme dahil etmeye çalıştığı Fransız düşünür A. Badiou, Levinas’ı esastan eleştirir ve etiği ‘öteki’ üzerinden kurmanın dinsel bir çaba olduğunu söyleyerek ‘ötekilik-farklılık etiği’ni tehlikeli bir kategori olarak sorunsallaştırır. Kitapta bu iddia ile hesaplaşılmaması, ciddi bir eksiklik.

Bölünmüş özne, yaşadığı bu yarılmayla nasıl baş edebilir? Critchley bunun ipucunu psikanalizdeki yüceltme kavramında buluyor: Yüceltmenin bir yolunu trajedi sunar; burada kişi kendi bilinçdışı arzusu ile karşılaşır, arzusundan vazgeçmez ve Kral Oidipus’un yaptığı gibi faniliğin hakikatini ‘kahramanca’ kabullenir, sahici bir kavrayışa ulaşır.

Crtichley ise, trajik anlayışın özneyi kahramanlaştırarak bir sahicilik yaratmasının ciddi bir sorun olduğunu iddia ediyor. Trajedinin karşısına mizahı koyuyor: Mizah, etik talebin aşırı yüküne, bunu bir zulme dönüştürmeden tahammül etmemizi sağlayan bir yüceltim biçimidir; mizahta kendi kendimizi komik bulur ve bu gülünçlüğü bir ıstırapla değil, ferahlık duygusuyla kabulleniriz. Yazara göre, mizah, bölünmüş benliğimize dışarıdan ve ezilmeden bakma imkânı sunar. Bunun bağlandığı yer şurası: Mizah bir tür antidepresan işlevi görür, bizi teselli eder; bu sayede kendimize gülebiliriz ve hüzün değil bir yücelme hissi içinde yaşarız. Mizah, siyasal hayatta muktedirleri teşhir etmekte ve devlet üzerinde hiciv niteliğinde baskı uygulamakta da devreye girebilecek, protest bir güçtür.

Kitabın son bölümünde, yazar, bu kavramları siyaset alanına taşıyor. Ancak bunu layıkıyla yapabildiğini, önceki bölümlerde ödünç aldığı felsefi kavram ve iddiaları, son bölümde formüle ettiği anarşist siyaset görüşüne, bir bütünlük oluşturacak şekilde dahil edebildiğini söylemek zor. Bu kavramlar ve iddialar, özetleri yapılmış ama esas konuyla bağlantıları sıkı biçimde kurulamamış, dağınık referanslar olarak duruyor, ve bir direniş siyaseti oluşturmanın sistematik çabasından uzak, eklektik okumalar olarak kalıyor.

Yazar, savunduğu siyaset tarzında, çoğulcu birlik(telik) biçimleri, yeni bir eylemlilik ve yeni adlandırmalara dayalı bir itaatsizlik dili geliştirmek gerektiğini söylüyor: Devrimin öznesi anlamında işçi sınıfı kavramı sosyolojik açıdan çökmüştür; etrafında radikal bir siyasetin kurulacağı merkezi bir addan yoksunuz. Kapitalizmin ilerlemesi, tek ve kurtarıcı bir siyasal öznenin ortaya çıkmasına değil, yerel, cinsel, dilsel, etnik, vs. toplumsal aktörlerin çoğalmasına neden olmuştur. Yazara göre, hegemonya kavramı tam da bunu kapsar: Sivil toplumu oluşturan farklı gruplaşmaların (verili, sabit bir kimlikle hareket etmek yerine), önüne koyduğu hedeflere göre davranan, kolektif bir irade, inisiyatifler ve siyasal birliktelikler oluşturmaları...

Bu noktada, Critchley, Meksika’daki yerlilerden ve Avustralya’da Aborijinlerin toprak hakları mücadelesinden hareketle, siyaseti “devletle arada çatlak kabilinden bir mesafe yaratan ve evrensel bir iddiası olan yeni siyasal öznelerin ortaya çıkmasını sağlayan praksis” olarak yeniden tanımlıyor. Buna göre, ‘teröre karşı savaş’ adı altında devlet egemenliğinin bütün hayata nüfuz ettiği, özgürlüklerin güvenliğe feda edildiği, toplumun militer duygularla sürekli bir teyakkuz durumunda tutulmaya çalışıldığı bir çağda, radikal siyasetin görevi, devlete içeriden bir çatlak açmak, bir mesafe yaratmak olmalıdır. Bu ise, üst siyasetin yukarıdan dayattığı her türlü düzen kurma teşebbüsünü aşağıdan sürekli olarak sorgulamak, sarsmak ve sorunsallaştırmak demektir.

Critchley’ye göre, siyasal örgütlenme, bir birleşik güç olarak, Marx’ın tabiriyle ‘özgür insanların birliği’ şeklinde kavranmalıdır ve bu güç her yerde kurulabilir: “Büyük metropol merkezlerde, mülksüzlerin işgal ettiği çatlak kabilinden mekanlarda, mülteciler ve ‘yasadışı’ göçmenlerin işgal ettiği gölgeli alanlarda ya da ... işyerinde, konut projelerinde, okullarda, üniversitelerde, hastanelerde, sığınmacılara yönelik barınaklarda, her yerde” (s. 127-128). Yazar, günümüzde anarşistlerin, motive edici eylem tarzı olarak karnavalvari mizahı ve ‘şiddet içermeyen savaş’ biçimlerini (sokak tiyatrosu, şenlikler, performans sanatı, vb.) kullandıklarını ve bu sayede yeni bir sivil itaatsizlik dili yarattıklarını savunuyor.

Gelinen noktanın, zaten uzun bir geçmişi ve literatürü olan ‘sivil itaatsizlik’in tekrarından ibaret olması, okurda belli bir hayal kırıklığı yaratabilir. Ama kitabın giriş sayfasındaki cümle bunu öngörmüş gibidir: “Felsefe hayal kırıklığı ile başlar.” Azgelişmiş ülkelerdeki hak talebine dayalı eylemlerin ve direniş mücadelelerinin konusunu, sert (kimi zaman kanlı) ihlaller ve haksızlıklar oluşturuyor. Toplumsal kıyımların yaşandığı ve hâlâ aydınlatılamadığı coğrafyalarda geliştirilen mücadele stratejileri içinde, mizahi ve karnavalvari eylem biçimlerinden oluşan bir dili öne çıkarmak, uçarı ve alaycı muhalefet tarzına bu kadar merkezi bir önem atfetmek gerçekçi ve kuşatıcı olamadığı gibi, yaratıcı da görünmüyor. Buna rağmen, Sonsuz Talep, siyasette öfkenin, uyuşmazlığın, mesafenin, devlette çatlak oluşturmanın önemine dikkat çekerek, tartışmayı tahrik eden bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Çatlağı devlette açmakla başlamalı”, Radikal Kitap Eki, 23 Temmuz 2010

Siyasetle kurulan ilişkinin gönüllülerinin her zaman düzenin yapıcı unsurları oluşu, onları bir dizi kast biçiminde sıralar ve bu sıranın kendiliğinden edindiği hiyerarşi, kapitalizmin bütün araçlarıyla koruduğu siyasal sistemin uzantısı olarak düzenlenir. Bu sistemin içinde bulunmaya gönüllü olanların siyasal yelpazenin sağında ya da solunda oluşu, onlar adına ne olumsuz bir not düşmeye neden olur, ne de baştan olumlu. Sonunda, aynı potaya dökülüyorlar. Orada kendini muhalif konumda tanımlamış olmak da gerçek bir siyasal özne olmayı kendiliğinden sağlamaz.

Siyasal bir özne olmak, sonunda iktidara değen bir örgütü mü getirir akla? En azından 1917-1991 arasındaki dönemin kesintisiz çatışma kültürü içinde ve kendini koruma endişesinin önceliği aldığı koşullarda, örgütten başka özne düşünülmüyordu. Marksizmin bir dogmaya dönüştürülmesinin nedenlerini bu koşullar oluşturdu, oysa onun yaratıcı bir düşünme biçimi olarak kendini sürekli yenileme gizilgücüne sahip olduğu bugün daha iyi biliniyor.

Sonsuz Talep kitabında Simon Critchley’nin, etik ve siyaset ilişkisi bağlamından, siyasetin Marx’tan sonraki gelişimi üstüne çıkardığı özgün yorumlar da Marksizmin aslında bir dogma olmaktan ne denli uzak olduğunu gösteriyor. “Marx’ın hilafına, kapitalizmin ivmelenen yerinden-edici gücünün tek ve eşsiz bir siyasal öznenin ortaya çıkmasına değil, yerellik, dil, etnilik, cinsellik, vs. bakımından tanımlanan toplumsal aktörlerin çoğalmasına yol açtığını ileri süreceğim.” Bu değişime karşılık verme yeteneği olmasaydı, Marksizmin bugün de yaşadığını öne sürmek olanaksızlaşırdı, gülünç olurdu.

Antikapitalist özneler için örnek

Bugün yaşayan Marksizmden söz etmek olasıysa, onun, gelecekte de yaşamaya uygun bir doğası olduğunu pekâlâ belirtirken, reformculuktan anarşizme uzanan bir skalanın renklerini oluşturduğunu da yadsıyamayız. Onu siyaset bağlamına sıkıştırmadıkça, ne Marksizmin doğasının saltık devrimci olduğu doğrudur, ne de etikle ilişkisini büsbütün kestiği. Geride bırakılmış yüz yıllık somut gerçekliğin siyasal düzeyde yol açtığı hasar, yalnızca altta kalan insanları değil, Marksizmin siyasal öngörülerini ve sonuçlarını da olumsuz etkiledi. Daha doğrusu, Marksizm siyasal öngörüler ve sonuçlar yaratmak için kullanıldıkça yıprandı. Oysa onun düşünsel ve felsefi derinliği ve aslında radikal değişimlere hem uyum gösterebilir, hem uyarlanabilir oluşu, Marksizmin bugün sürekli yaratıcı yorumlara uğratılarak tartışılmasından, dolayısıyla yenilenmesinden de anlaşılıyor.

Simon Critchley, “İnsan 1970’lerde Ernest Mandel gibi isimlerin Marx’ı ‘kapitalizmin parlak günleri sona erdi’ gibi şeyler söyleyerek değerlendirdiğini okuyunca bir tuhaf oluyor, içi burkuluyor” diyor. Son küresel krizle birlikte kapitalizmin sonuna yaklaştığını söyleyenler gene çıktı, çıkmaması olanaksızdı, ama karşımızda kendi sonunu da kendisi satın alacak güçte bir küresel gerçeklik var ki, onun kendini sürekli yenileyerek sağlama alışı, bir yandan sinirlerimizi bozuyor olsa da, öbür yandan ona karşı savaşımın nasıl yeni biçimlerde sürdürülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Ernesto Laclau, reel sosyalizmin yıkılmak üzere olduğu yılların en yaratıcı Marksist düşünürlerinden, kapitalizmin “yarattığı zemine dayanarak alternatif bir projenin inşa edilmesi” düşüncesini dile getirirken, gene kapitalist-olmayan yolları arıyordu. Sonunda devrimci bir sınıfın varlığı düşüncesi, sosyalist solun çoğunluğuna gerçekliğini yitirmiş görünüyor, onun yerine hangi toplumsal kesimin geçeceği de sorulmaya başladı. İpuçlarını Gramsci’nin verdiği, hegemonya kuracak bir kolektif yaratma düşüncesi günümüze uyarlanınca, yaratıcı sonuçlar alınması sağlanabiliyor. Simon Critchley de, “Gramsci’ye göre, hegemonya sivil toplumu oluşturan farklı gruplaşmalardan bir ‘kolektif irade’ oluşturma faaliyetidir,” diyor. Demek kendini kapitalizmin dışında tanımlayan bütün sivil toplum kesimlerinin muhalefetidir asıl olan. Bu arada kapitalizmin nimetlerinden yararlananlar gitgide küçülen bir zümreye dönüşürken, küreselleşme olgusu muhalif öznelerin çeşitlenip çoğalmasına da neden oluyor.

Yeni muhalif kesimler bazen bir güç olarak da çıkabilir ortaya, proletaryanın yerine, sosyalizme evrilen bir savaşımı, bu arada sertleştirerek sürdürebilir elbette. Öte yandan, asıl olanın demokrasi, ama saf demokrasi ve uluslararası finans odaklarıyla çokuluslu şirketlerin ezici çoğunluk üstündeki keyfi egemenliğini kırmaya yönelik bir ekonomik ve siyasal özgürlük dünyası olduğunu düşünenlerin yarattığı hareketler de var. Critchley, Meksika yerli hareketinin kimliğinden söz ederken bu örnekleri çoğaltıyor: “Yerli halklar neoliberal küreselleşmeye karşı güçlü bir ahlaki eleştiri getirirler, çünkü bu küreselleşmenin antitezinin düpedüz ete kemiğe bürünmüş hali olarak inşa edilmişlerdir. Yerli kadimdir, ortaklaşmacıdır, gelenekseldir ve ahlaklıdır, yeryüzüyle ve yeryüzünün doğal kaynaklarıyla organik bir sempati içinde hareket edebilmesini sağlayan zengin bir bilgelik mirasından yararlanabilmektedir.” Zapatista hareketinin silahlı bir devrim yerine yerli halkın koşullarının iyileştirilmesini amaçlayan özgün hareketi, hem kendini bütün küresel bağlardan kurtarıp engin bir özgürlükle ortaya atmasını sağladı, hem de yığınların coşkusunu yükseltip gelecek umutlarını dirilterek yeni antikapitalist özneler için sağlam bir örnek yarattı.

Birey hakları bir kere çiğnenince...

Bu arada, asıl çelişkinin karşı tarafında devletin de bulunduğu gerçekten biliniyor mu? Avrupa’da bile milliyetçilik geçerli bir ideoloji olarak öne çıkmış, ideolojinin eseri olan devlet halkların ellerinden bırakamadığı kutsalları arasındaki konumunu geçmişe göre daha güçlendirmişken... Devleti yoksayan bir düşünce, tartışmaya bile gerek yok ki, onun seçenekleriyle de ilgilenmez. Kaldı ki, devletin olmadığı bir dünya tasavvuru gerçek dışı bulunuyor. Bir devletin uyruğundan çıkmak, sonunda bazı temel hakların kullanılamamasına neden oluyorsa, oy kullanmayı bırakalım bir yana o hakkı kendimizle barışık kalarak kaç kez kullandık, ama sözgelimi pasaport almayı olanaksızlaştırıyorsa, bireysel bir çaresizlik doğuyor elbette; daha doğrusu, bireysel haklar böylece bir kere daha çiğnenmiş oluyor. Bireyin kendi istencine rağmen devlet tabiyetine zorunlu olması, devlete olumlu bir nitelik vermez, ama devletsiz yaşamayı neredeyse olanaksızlaşırmak da devletin birey düşmanlığını gösterir.

Bu yüzden isterse bir ütopya olarak kalsın, devletin insanın doğasına aykırı bir kurum olduğu gerçeğini dile getirmekten kaçınmayalım ki, düşünceyle ilişkimiz sürekli kalsın. Gene de devleti yok saymak, günümüzde devleti ele geçirmekten daha uzak bir ütopya sayılmaz. Marksizm, bugünkü somut gerçekliğini proletarya iktidarlarında mı bulacak, yoksa “devlet yapısının dikey hiyerarşisinin yerine özgür, kendi kendilerini belirleyen insanların kurduğu, birbirleriyle yatay ittifaklar kuran birlikler”in yığınsal hareketlerinde mi? Bu düzeyde Marksizmin anarşizmle düşünsel yakınlıklar içine girmesi kaçınılmaz; bu arada aynı pratiği de paylaşacaksa, dolayısıyla yirmi yıl önce kesinkes dillendirmediğimiz bir anarko-sosyalizm, bugünün gerçekliğine ikisinin ayrı ayrı açığa çıkardıklarından daha anlamlı bir bireşimle karşılık verecekse, bundan kaçınılacak mı? Ondan sonra devrimci çözümler yerine reformcu olanların geçiş yollarını bulmak kalır.

Devleti ele geçirmek yerine onu zaman içinde zayıflatıp çürütmek ve toplumun özgürleşmesinin önünde engel olan güçlerini sınırlandırmak, yapılabiliyorsa kaldırmak ve bunu topyekûn bir anti-kapitalist hareket stratejisi içinde yürütmek pekâlâ mümkündür ve bu süreç devlette açılacak çatlakların sürekli büyümesine, onun zayıf düşürülmesine neden olabilir. İşte bu süreci yürüten ‘birlik’, ‘hareket’ neyle adlandırılırsa adlandırılsın, parti örgütünden bambaşka nitelikte, özgür bireylerin birliği ve hareketidir ki, Marksizmi günümüzde yeniden yorumlama etkinliğinin en önemli yanlarından biri budur.

Küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketin ‘kendi kendinin farkında bir güç’ haline gelmesinin kapitalizmin temellerini sarsacağını aklı başında entelektüeller düşünmez elbette, ama bu hareket öylesine büyük bir dalga yaratabilir ki, onun gücü karşısında sistem kendisini eskisi gibi idame ettiremeyeceğini görebilir, dolayısıyla hem hukukunu değiştirmek zorunda kalabilir, hem yığınlara vaat edilen siyasal ve ekonomik olanaklarda kalıcı iyileştirmeler yapılmasını gerektirebilir.

Aslında bütün amaç, gerçek demokrasi savunucularının azınlıkta kalmaktan kurtulması. Bunun üstünde duralım bir an. Türkiye’de, değil devrim ya da sosyalizm, gerçek demokrasi savunucularının azınlıkta kalmaktan kurtulması bile hayal gibidir, ama yaşadığımız gezegeni kuşatan domino taşlarının devrim için birbirinin üstüne yıkılarak diziyi tamamlaması ne kadar gerçeklikten uzaksa, bu yıkım ve yapım sürecinin demokrasi için gerçeklemesi de o kadar yakındadır. Yoksa Latin Amerika’nın bugünkü gerçekliğini açıklamak da olanaksızlaşır. Demek bütün sorun ve gelecek hedefi, bizim dünyanın merkezi olarak görmek istemediğimiz Avrupa’dır. Bugünkünden başka bir hayatın mümkün olduğuna inananların Avrupa’yı baştan sona kuşatarak çoğunluğu alması, dünyanın topyekûn değişiminin kaldıracı olmaz mı? Ortadoğu’da halkların öfkelenmesinin sonuçlarıyla Avrupa’daki halkların öfkelenmesi aynı terazide tartılamaz. Demokrasi savaşımının kaması büyük devlet inancının candamarına saplandığında, dünyanın ekseninde bir kayma olacağı kuşkusuz gibidir.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Genç, “Talebimiz: Dünyanın bütün sokakları”, Radikal Kitap Eki, 2 Temmuz 2010

İngiliz felsefeci Simon Critchley’nin Sonsuz Talep’te tarif ettiği politik pratiklere yabancı değiliz. 1999 yılında Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü toplantısına karşı düzenlenen protestolar ve takip eden Prag, Nice, Cenova, Quito, Cancun deneyimlerine daha geçen hafta, Toronto’daki G-20 gösterileri eklendi. Critchley’nin kitabında tanımlayıp bir model olarak önerdiği ‘etik-birey’inin siyaset alanı tam da böyle bir yer: Dünyanın bütün sokakları.

Critchley’nin dünyadaki adaletsizliklerden hayal kırıklığına uğramış bireyi, içinde hissettiği (Critchley’e göre ilk tepkimiz olan) öfkeyi bir talebe dönüştürüyor ve bunun için eyleme geçtiğinde etik hareketine başlamış oluyor. Elbette, bu ‘etik-birey’den yola çıkarak evrensel bir etik talebinde bulunmak kulağa fazlasıyla Kantçı geliyor. Bu da şaşırtıcı bir durum, ne de olsa Beyoğlu’ndaki Pandora Kitabevi’nin kataloğunu karıştırdığınızda, Critchley’nin editörlüğünü yaptığı kitapların yazarları arasında Alain Badiou’dan Jacques Derrida ve Emmanuel Levinas’a Fransız felsefesinin Kant’tan çok Hegel’in fenomenolojisine yakın isimlerini buluyorsunuz. Critchley öncelikle Fransız felsefesinin etik sorunuyla ilgileniyor (ayrıca özellikle Marx’ın yirmi beş yaşında kaleme aldığı Hegel üzerine notlarını tartışırken de gördüğümüz gibi, Almanca ve Alman felsefesine de hakim) fakat Levinas’ın ve Derrida’nın etik üzerine yazdıklarında var olan bir şey, hayati bir şey Critchley’de eksik: Şiirsel, fenomenolojik düşünme gücü ve bu düşünme gücünün düşünceye yapabilecekleri. “Bu kitapta şunu yapacağım, bu bölümdeki amacım buydu, argümanımın şu olduğunu hatırlatırım” diyerek çatısını kurduğu kitabında Kant’tan Habermas’a uzanan daha formel bir sözdizimi ve söyleme biçiminin diliyle, hep açıkça söylemeye çalışan düşünürün sesiyle karşı karşıyayız. Bu da Hegel sonrası fenomenolojik ‘düşünme hareketi’nin şiirselliğinden mahrum kalmak anlamına geliyor. Fakat dilinin kesinliğine aldanıp Sonsuz Talep’ten İmparatorluk’taki gibi kişiyi sürekli pratiğe çağıran bir manifestolar silsilesi de beklememek gerekiyor. Kitap daha çok ‘neo-anarşist’ olarak tarif edilen bir sorumluluk etiğinin sınırları üzerine.

Devletçiliğe karşı anarşizm

Sonsuz Talep’in başında hayalkırıklığından doğan felsefi arayışlarımızın iki ana doğrultuya yöneldiğini öğreniyoruz. Din yolundan gidenlerin karşısına nihilizm sorunu çıkıyor: Bir tarafta hayatlarını kendini geliştirmeye adayan pasif nihilistler var (Critchley’nin bu kişilerin meşguliyetlerine dair örnekleri şunlar: Yoga, bahçıvanlık, karamsar görünümlü edebi denemeler yazmak). Onlardan çok daha heyecan verici görüneni ise, Lenin’den İtalya’daki Kızıl Tugaylar’a, Marinetti’nin fütürizminden Guy Debord’un sitüasyonizmine dünyayı parçalayıp geçen; çekiçle, fırçayla, bombayla, yıkarak, zorla hayatı dönüştüren aktif nihilistler. Tam bu tarafta bulunmanın iyi olabileceğini düşünürken, Critchley bize El Kaide örgütünün de aktif nihilistlerin dünyasına ait olduğunu söylüyor (hatta isim vermese de, Deleuze ve Guattari’den hareketle örgütün ‘rhizomatik’ yapısından dem vuruyor). Sonsuz Talep’in en şaşırtıcı satırında Turgenyev’in kahramanı Bazarov’la mukayese edilen Usame Bin Ladin’in felsefesi ise “anlamı yeniden yapmanın tek yolu görkemli yıkım hareketlerinden geçer” şeklinde tespit ediliyor. Critchley, Hıristiyan fundemantalizmini de bu ‘aktif nihilizm’in biçimleriyle düşünen bir akım olarak görüyor ve Lenin’den Kızıl Tugaylar’a uzanan sol çizgiyi El Kaide’ye bağlarkenki rahatlığını El Kaide’yi (George W. Bush ile halef ve selefleri olan) Hıristiyan aşırılıkçılarına bağlarken de gösteriyor. Şiddet sarmalından huzurla uzaklaştıktan sonra ise felsefi arayışlarını din değil, politika yönünde sürdürenleri tarif ediyor. Burada kişinin karşısına etik problemi ve etik öznellik meselesi çıkıyor.

Critchley devletçilik karşıtı bir anarşizme olan sempatisini hiç saklamıyor. Devlete ait alanların terk edilmesini, sokaklara çıkmamız gerektiğini söylüyor. Irak Savaşı’na karşı Roma’da üç milyon kişi yürümemiş miydi? 2003 Şubat ayında Londra’da her otuz kişiden biri (toplam iki milyon kişi) sokaklarda değil miydi? Gazete, kitap ve televizyon kameralarının daha az ilgi gösterdiği, ironi ve diğer komedi tekniklerini kullanarak iktidara saldıran anarşist gösteri pratikleri de, Critchley için, silahlardan arınmış bir mücadele alanınından bize yeni bir şeyler söylüyor. Temellerini Carl Schmitt ve Hobbes’tan alan bir güç siyasetine karşı belki etkisiz kalacaklar ama sokakların bu yeni kahramanları farklı bir sorumluluk etiğiyle dünyayı dönüştürebilirler; Critchley’nin söylediği bu.

Sonsuz Talep’te tarif edilen bu etik düşüncesinin üç temel kaynağı var. Biri Alain Badiou’nun ‘olaya sadakat’ kavramı (genel bir mücadele yerine Badiou ‘event’ olgusuna, yaşanan tekil ‘olay’lara sadakatten bahsediyor). Diğeri, Danimarkalı teolog Knud Ejler Logstrup’un ‘etik talep’ anlayışı. Son olarak da Emmanuel Levinas’ın ‘talebin tatmin edilemezliği’ düşüncesi var. Critchley’nin etiği, öznenin etik talebine yönelik daimi sadakatiyle ve bu talebin sonsuzluğunu, tatmin edilemezliğini kabulüyle kuruluyor.

Ancak bu direniş felsefesinde, başta da söylediğimiz üzere, fazlasıyla Kantçı bir yan var. Hem evrensel hem öznel olabilen, her durumda doğru davranışımızı düzenleyecek bir kategorik emir (‘categorical imparative’) fikrini Kant’dan alıp Badiou’nun olaylara (‘event’) özgü kılan yaklaşımıyla güncellese de, Critchley’ninki kişisel disiplin üzerine kurulu bir Aydınlanma düşüncesi olmaktan öteye geçemiyor. 11 Eylül 2001 ‘olay’ına dek devam eden, 2000’lerin başındaki o kısacık dönemde, politik sahnede önemli bir rol oynayacağını düşündüğümüz küreselleşme karşıtı hareketlerin kuramsal çerçevesini çizen Antonio Negri ve Michael Hardt’ın çokluk (‘multitude’) yaklaşımını da fazla ontolojik ve Marx’ın proletaryasına yakın olduğu için, problemli buluyor Critchley. Ancak bireysel direnişlerden oluşan ve bir ‘tutkalla birleşecek’ pratikler ağının etkili olacağına inancı tam.

Sonsuz Talep’i 2007 yılında Verso yayımlamıştı (bu edisyonda Metis baskısına dahil edilen ‘Obama’dan sonra sol’ makalesi yok; yani Türkçe edisyon daha güncel). Aynı yılın kasım ayında London Review of Books dergisine Slavoj Zizek zehir zemberek bir yazı yazarak Critchley’nin etik tarifine atıfla, ‘direniş teslimiyettir’ başlığını attı. Irak Savaşı’na karşı yürüyüş yapan milyonlarca kişinin ‘savaşı meşru kıldıklarını’ söyleyen Zizek’e göre Critchley’nin meta-politika savunusunda büyük sorunlar var. Bu sorunların ilki, mücadeleyi devlet alanından uzaklaştırarak demokrasinin evcil bölgelerine taşıması (savaş protestolarından sonra Bush, “Amacımız Irak’ta da böyle protestoların düzenlenebileceği bir demokrasi oluşturmak” demişti). Diğer sorun ise Critchley’nin zaferlerini bir anlamda kabul edip devlet aygıtındaki varoluşlarına dokunmadığı liberal-demokratik iktidarı stratejik olarak iyi seçilmiş, ‘sonlu’ ama kesin hedeflerle ‘bombalamak’ yerine ondan ‘sonsuz talepler’de bulunması. Talebin sonsuzunun mu yoksa sonlusunun mu daha iyi olduğu tartışılır; Zizek’in eleştirilerinde haklı olup olmadığı da. Ama Tuncay Birkan’ın Türkçeye kazadırmakla iyi bir iş yaptığı Simon Critchley’nin kendi deyişiyle, Sonsuz Talep’in gerçek bir ‘Zeitdiagnose’ (zaman/dönem teşhisi) yaptığı ortada.

Devamını görmek için bkz.

İlke Kamar, “Bağlanma etiği direniş siyaseti”, Birgün Kitap Eki, 24 Temmuz 2010

İngiliz filozof Simon Critchley Avrupa felsefesi, felsefe tarihi, edebiyat, etik ve siyaset konusunda yaptığı çalışmalarla biliniyor. Uzun bir süre etik felsefesi, özellikle de ‘Emmanuel Levinas’ın etiği’ konusundaki çalışmaları ve Beckett, Wallace Stevens gibi edebiyatçıların eserleriyle felsefe arasındaki ilişkiyi inceleyen metinleriyle tanınan Critchley, son dönemlerde daha çok anarşizan bir sol siyaset geliştirme imkânları üzerinde duruyor. Critchley’nin Sonsuz Talep kitabı, dünyadaki adaletsizliklerden hayal kırıklığına uğramış bireyin, içinde hissettiği öfkeyi bir talebe dönüştürüyor. Bireyin bu talep için eyleme geçtiğinde ise “etik hareketine” başlamış olduğunu savunuyor. Ona göre felsefe, yani Kant sonrası modern felsefe, var olana duyulan bir hayret ve hayranlık deneyimiyle değil, bir başarısızlık ve eksiklik deneyimiyle başlar. “Şeylerin sadece hayranlık verici olmadıklarını hissederiz. Burada analiz edilen başlıca iki hayal kırıklığı biçimi dinsel ve siyasal hayal kırıklıklarıdır: Dinsel hayal kırıklığı anlam sorusunu kışkırtır( anlam garantörü işlevi görecek aşkın bir ilah olmayınca hayatın anlamı nedir?) ve nihilizm sorununu açar; siyasal hayal kırıklığı ise adalet sorusunu kışkırtır (fena halde adaletsiz bir dünyada adalet nasıl mümkün olabilir?) ve bir etik ihtiyacını ortaya çıkarır.”

Critchley öncelikle Fransız felsefesinin etik sorunuyla Kant’tan Habermas’a kişiyi sürekli pratiğe çağıran bir anlatım biçimi sunuyor. Kitapta neo-anarşizm, “etik sınırlarının” içinde bir sorgulamayla karşımıza çıkıyor. Sonsuz Talep’te tarif edilen bu etik düşüncesinin üç temel kaynağı var. Biri Alain Badiou’nun ‘olaya sadakat’ kavramı, Danimarkalı teolog Knud Ejler Logstrup’un ‘etik talep’ anlayışı. Son olarak da Emmanuel Levinas’ın ‘talebin tatmin edilemezliği’ düşüncesi...

El Kaide aktif nihilist!

Sonsuz Talep’in girişinde hayal kırıklığından doğan felsefi arayışlarımızın iki ana doğrultuya yöneldiği üzerinden yola çıkıp toplumsal tutumun varlığını irdeliyor Critchley. Birincisi din yolundan gidenlerin karşısına nihilizm sorunu çıkıyor: Hayatlarını kendini geliştirmeye adayan pasif nihilistler var. Budizm, yoga, bahçıvanlıkla ilgilenen; karamsar görünümlü edebi denemeler yazan bir grubu temsil ediyor bunlar. İkincisi de aktif nihilistler... Onlar, Lenin’den İtalya’daki Kızıl Tugaylar’a, Marinetti’nin Fütürizmi’nden Guy Debord’un Sitüasyonizmine dünyayı yıkarak, zorla hayatı dönüştüren nihilistler. Critchley gerçeğin anlamsızlığı, gerçekdışılığı konusunda iki nihilizm türünün de hemfikir olduğunu söylüyor. Ancak tam bu noktada yazarın aktif nihilistlerle ilgili bir saptaması oldukça ilginç. Critchley aktif nihilistlere El Kaide örgütünü de dahil ediyor ve Deleuze ve Guattari’den hareketle örgütün ‘rhizomatik’ yapısına değiniyor. Critchley, Hıristiyan fundemantalizmini de bu ‘aktif nihilizm’in biçimleriyle düşünen bir akım olarak görüyor ve Lenin’den Kızıl Tugaylar’a uzanan sol çizgiyi El Kaide’ye bağlıyor. Critchley her iki nihilizm biçimini de reddediyor. Ancak her ikisinin de derin bir hakikati ortaya koyduğunun söylüyor. Bu hakikat; liberal demokrasinin kalbinde bir motivasyon eksikliği, hem kurumsal hem de ahlaki mahiyette bir tür sürüklenme, inançsızlık ve gevşeklik olduğu teşhisi. Kitap daha çok Critchley’in devletçilik karşıtı bir anarşizme olan sempatisi üzerine kurulu. Bundan ki Chitchley devlete ait alanların terk edilmesini, sokaklara çıkmamız gerektiğini söylüyor Critchley. Bu durumun sonuçlarını sorgulayan yazara göre Nihilizm ayrıntısına direnerek, onu reddederek dünyanın katı gerçekliğiyle yüzleşmek zorundayız. Burada öznelliğin iç derinliklerinden toplumsal ve tarihsel gerçekliğin nesnelliğine dair bir sıçramayla karşılaşıyoruz. Dünyanın gerçekliğini öğrenmenin şiddetli adaletsizlik, toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin arttığını görmemize neden olacağının altını çiziyor. Nihilizmin yadsınması tarihin, gelişmenin dolayısıyla gerçekliğin özünün kavranması yazarın dünya görüşündeki tutumun bir sonucunu gösteriyor bize. Critchley silahlardan arınmış bir mücadele alanından bize yeni bir şeyler söylüyor. Temellerini Carl Schmitt ve Hobbes’tan alan bir güç siyasetine karşı belki etkisiz kalacaklar ama sokakların bu yeni kahramanları farklı bir sorumluluk etiğiyle dünyayı dönüştürebilirler; Critchley’nin söylediği bu. Ama kitabın sonuna gelindiğinde şu soru da zihne düşmüyor değil. Critcher’nin devlet aygıtına dokunmadan, eleştirmeden, onu dönüştürmeden bu sonsuz talepleri nasıl karşılanacak. Yazar her ne kadar liberal demokratik iktidardan bu taleplerin karşılanmasında bir beklenti içinde olsa da fazla bir iyimserlik içinde olduğunu düşünüyor insan. Ve en önemlisi bu güne kadar en temel, insanı taleplerin iktidar tarafından bilinçli olarak görülmediği bir ortamda beklenti içinde olmak zorlaşıyor. Her şeye rağmen iyimser olmak için bile Simon Critchley anlamaya çalışmak yerinde olacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Ertuğrul Meşe, “Siyasetsiz etiğin içi boş, etiksiz siyaset kördür!”, Bireylikler Dergisi, Ocak-Şubat 2011

Simon Critchley’in Sonsuz Talep’i son dönemde siyaset, etik ve anarşizm üzerine okuduğum en verimli kitaplardan biridir. Yazar kitaba, alışılmışın dışında felsefenin, hayal kırıklığı ile başladığını vurgulayarak başlıyor. Çünkü içinde yaşadığımız dönem, kapitalist ve ataerkil sömürünün ve yıkımın akıl almaz sonuçlar yarattığı bir dönemdir ve bu dönemde “hayret deneyiminin” insani özgürleşme noktasında felsefi etkinliğe bir şey katmadığın bir dönemdir. Öyle görünüyor ki yenilgilerimiz, başarısızlıklarımız ve hayal kırıklıklarımız üzerinde düşünürsek ve bunları hamasi bir iyicillik saf dilliliğine ve kavramsal hedonizme düşmeden aşmaya çalışırsak, o zaman felsefe yapmış olacağız. Yazara göre, çağımızda yaşanan hayal kırıklığı iki ana kol üzerinden ilerlemektedir. Birincisi siyasal, dinsel ve anlamsal yıkımın yarattığı nihilizm ve bunların sonucunda pasifleşmek veya en iyisinden aktif ama amaçsız bir nihilist olmak. İkinci olarak da siyasal alanda tam bir adalet ve etik ihtiyacın dillendirildiği ve istenilenlerin bireyden etik deneyim ve özenlik talep ettiği ikinci bir kolun/yolun varlığıdır. Yazar, yaşanmakta olan büyük ve akıl almaz ama biraz da doğal hayal kırklığını, gidişatla yüzleşerek, onun yenilebilir olduğunu kabul ederek deneyimlenen eti ve vicdani bir taleple aşılabileceğini düşünüyor.

Kitabın ana argümanı ise; “Radikal bir siyasetin kalbinde, insanları siyasal eyleme geçmeye yönlendirecek motivasyon kuvvetini ya da itim gücünü sunacak, meta-siyasal etik uğrak adını vereceğim şey olmalıdır. Siyasetsiz etiğin içi boşsa, etiksiz siyaset de kördür. Etik, anarşik-meta-siyasettir, yukarıdan düzen dayatmaya yönelik her girişimin aşağıdan sürekli sorgulanmasıdır. Siyaset, devlet içinde çatlak kabilinden bir mesafenin yaratılması, yeni siyasal öznelikler icat edilmesidir.” Sürekli sorgulamalarla devlet içinde açılan çatlaklar, devletle arasına mesafe koyan etik öznelerle dolduruldukça daha insani bir siyaset üretilebilir. Üretilen bu siyasetin yeni sivil bir itaatsizlik dili olması, devletin bütün dayatmalarına ve hak ihlallerine karşı etik ve vicdani bir infialin başlaması demektir. Bu infial hiçbir devrimin çıkmayacağı mevcut sistemin yapısından ümidi kesmeyi ve taşın altına elini koymayı da beraberinde getirir. Etik ve vicdani deneyimin özneleri, birbirlerinden, yaşamın kırılganlığına, insanların yaralanabilirliğine ve incinebilirliğine dikkat ederek yeni bir siyasal deneyimi talep edebilirler. Ne mutlu ki bu talep, bugün dünya sistemine baktığımızda cılız da olsa dillendirilmektedir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.