Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-751-7
13X19.5 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Svetlana Boym diğer kitapları
Nostaljinin Geleceği, 2009
Ninoçka, 2012
Başka Bir Özgürlük, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tırnak İçinde Ölüm
Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler
Özgün adı: Death in Quotation Marks
Cultural Myths of the Modern Poet
Çeviri: Emine Ayhan
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2010

Ölüm burada tırnak içinde, çünkü bu ölüm varsayılan, söylemsel bir ölüm. Sanatçı, edebiyat eleştirmeni ve araştırmacı Svetlana Boym, 60'lı yıllarda Roland Barthes ve Michel Foucault tarafından ortaya atılan ve giderek bir efsane halini alan "yazarın ölümü" tezini sorguluyor, yazarın ölümünün tam da Barthes'ın kullandığı anlamda çağdaş bir "söylen"den ibaret olduğunu öne sürüyor.

Rus Biçimciliğinden, Amerikan Yeni Eleştirisi ve Fransız Post-yapısalcılığına kadar uzanan bir alanda modern eleştirinin biyografi ile edebiyat arasındaki ilişkileri nasıl ele aldığını, ne gibi önkabullerden yola çıktığını benzeri az görülen bir rahatlık ve akıcı bir dille inceleyen yazar, Fransız şiirinden Mallarmé, Valéry ve Rimbaud'yu, Rus şiirinden Mayakovski ve Marina Tsvetayeva'yı çözümlemelerinin merkezine yerleştiriyor. Genelde edebiyat ile hayat, özelde şairin hayatı ile şiiri, ve asıl olarak da, şairin retorik ölümü ile gerçek ölümü arasındaki ilişki yazarın temel ilgi odağı. Şair veya yazarın "metinde" öldüğü yönündeki yaygın efsanenin -evet, bir efsane, çünkü öldüğünü gururla ilan eden şair metinde daha gizli yollardan boy gösterebilmek için çırpınıp durmuyor mu?- yirminci yüzyılın ikinci yarısında edebiyat eleştirisinde niçin bu kadar rağbet görmüş olduğunu kültürel-tarihsel bir veri olarak anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor.

Edebiyat metinlerindeki bu "ölüm"ün, eleştiriye ilgi duyanlar kadar, kültür incelemelerine ve felsefeye ilgi duyan okurlar tarafından da zevkle okunacağını düşünüyoruz.

Sevgiyle anıyoruz...

Svetlana Boym (1959-2015)

Türkçede Nostaljinin Geleceği, Tırnak İçinde Ölüm ve Ninoçka kitaplarıyla tanınan yazarımız Svetlana Boym 5 Ağustos 2015’te bir senedir mücadele ettiği kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Sıradışı yaşam öyküsünü Masha Gessen’in 7 Ağustos’ta The New Yorker’da çıkan yazısından alıntılarla paylaşmak istiyoruz:

Svetlana Boym, Harvard Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörüydü. Akademik olmayan dünyaya 2001’de Nostaljinin Geleceği kitabıyla adım attı. Ayrıca çetrefil bir roman yayımladı: Ninoçka. Bu kitapla, günümüzde Rusya’nın milliyetçilik-yayılmacılık deliliğinin bir parçası olan Avrasyacı hareketin yükselişe geçeceğini tahmin ettiği söylenebilir. Daha sonra kendisini fotoğraf çekerken, dijital baskı, çoklu pozlama ve ilk dijital fotoğraf makinelerindeki on altı saniyelik video özelliğiyle deneyler yaparken bulacaktı. Böyle böyle görsel sanatlarla uğraşmaya başladı; çok geçmeden kendini gösterecek, takdir görecekti. Haftalarını, aylarını alan yoğun emek vererek yaptığı araştırmalarını sadece can alıcı bir tesadüf gibi anlatan o insanlardandı.

Çalışmalarını kolay şeyler gibi göstermeyi severdi, içinde bariz atlamalar olan betimlemeler hoşuna giderdi. Boym yazılarının çoğunda henüz tam anlamıyla gözler önüne serilmemiş olana odaklanıyordu, gölge oyunlarına. En sevdiği metinlerinden biri, Hannah Arendt ve Mary McCarthy’nin ilişkisinde, bilgiye direnen böyle bir yakınlık üzerinde durduğu, “Scenography of Friendship” (Dostluğun Skenografisi) başlıklı denemesiydi. “Dostluk her şeyi aydınlatma veya karartma değil, birlik olup gölgelerle oynama meselesidir,” diye yazıyordu, “amacı aydınlanma değil parlaklıktır, gözleri kör eden bir hakikat arayışı değil, zaman zaman berraklık ve dürüstlük arayışıdır.”

On dokuz yaşında, tuzlanmış balık sırasına girmiş bekliyor, Kırım’da bir sahilde. Genç bir adam onunla muhabbete başlıyor, çok geçmeden “Benimle Amerika’ya gelmek ister misin?” diye soruyor ve Boym’un buna cevabı “Evet” oluyor. Batı’yı Maria Schneider’ın saçlarını ebediyen özgürlük rüzgârında savurduğu bir Antonioni filminin sekansı olarak hayal ediyor. Gerçekte ise çıkış vizesi için bir seneden fazla bekliyor, ardından Viyana ve Roma’daki mülteci kamplarında kalıyor, sonunda da Boston’a geliyor. Neyse ki şansı yaver gidiyor da idari işler buluyor, ama gönlünde yatan felsefe okumak, bunun için de Boston Üniversitesi’ne gidiyor.

İşte bu sıralarda, kendine yeni bir kimlik uyduruyor. Herzen Enstitüsü’nde İngilizcenin yanı sıra İspanyolca da öğrenmiş; dil öğretme becerisiyle para kazanmaya karar veriyor ve kendisini “Susana” diye, İspanya İç Savaşı’ndan kaçan bir çocuk mültecinin kızı olarak tanıtıyor. Profesörlerin kapısını çalıp bu hikâyeyi anlatmaya başlıyor, böylece birkaç saat ders verme imkânı kazanıyor ve bazı akademisyenlerin ilgisini çekiyor. Sonunda yüksek lisans programına kabul ediliyor, İspanyol Dili ve Edebiyatı’na yoğunlaşıyor; İspanyolca yazdığı ilk ödevinden B+ alıyor, çünkü hocasına göre metnin şiirselliği ileri sürdüğü argümanı gölgeliyor. Svetlana, veya Susana, aldığı notu görünce perişan oluyor. Bunun üzerine başka bir hocası ona okuması için Barthes, Foucault ve Derrida’yı öneriyor ve böylece önünde yeni bir hayatın kapıları aralanıyor.

Marksist teorinin aslında bilinmediği ama yaşandığının, bilindiğinin varsayıldığı bir ülkeden geliyordu. Hayatını değiştirecek yazarların metinleri bu teoriyle diyalog halindeydi. Öyleyse söz konusu metinleri nasıl anlamıştı? Aslında anlamamıştı, en azından o zaman için. “Oyunsu bir tarafları vardı. Oyunsuluğa ve mizaha güvendim.” Tonlama düşüncelerden önce gelmiş ve düşünmeye bambaşka bir yaklaşım sunmuştu; ABD’de öğrenim görmenin bir yolunu bulmaya çalışırken aradığı tam da buydu belki de.

Susana tekrar Svetlana oldu, Harvard’dan doktorasını aldı; tezinin adı “Tırnak İçinde Ölüm: Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler”di. Şairlerin kendi ölümleri hakkında yazdıkları üzerine yazıyordu – son derece riskli bir şeydi bu yaptığı, fiziksel olarak yazara ve onun fiilen ölmesine odaklanıyordu.

Ardından Rusya etrafında dönmekle beraber oradan ayrılan üç kitap yayımladı. Sonuncu kitabın fikri 1999’da Moskova’da katıldığı bir yemekten gelir. Aynı masada oturduğu kişilerden biri, Svetlana’nın Boston’dan geldiğini öğrenince, Amerika’nın özgürlükle uzaktan yakından alakası olmadığına dair nutuk çekmeye başlar. “Orada nasıl yaşayabiliyorsun?” diye atılır adam, “Her yerde ‘Özel mülk, geçmek yasaktır’ yazıyor!” Uzun bir akşam olur bu. Birkaç sene sona adam işini bırakıp felsefe okumak için üniversiteye dönecektir. Bu arada Svetlana da zikzaklar çizerek antik Yunanlardan Arendt’e kadar ilerleyen tarihsel ve felsefi bir tur olan Başka Bir Özgürlük: Bir Fikrin Alternatif Tarihi (Metis, 2016) yazmaya başlamıştır.

Yine o sıralarda, 1990’lar boyunca pek çok yayın yaptığı ve konferanslara katıldığı Rusya’ya gelmez olur. 2012 ve 2013’te bir konferans ve gösteri için gelir Rusya’ya, ama gönülsüzce. Bir şeylerin mümkün olduğu izlenimi veren bir yerde olmayı tercih etmektedir – sözgelimi Venedik’te, Tel Aviv’de veya Arnavutluk’un başkenti Tiran’da (bu şehrin sanatçı bir belediye başkanı vardır ve Boym 2010 Venedik Mimarlık Bienali’ndeki Tiran sergisinin küratörlerinden biri olmuştur).

Rusya’yı iki kere terk eder: Amerikalı bir entelektüel olmak için, ardından da görsel sanatçı olmak için. Yıllar boyunca, güz dönemlerinde çarşambaları üçten beşe bir Nabokov dersi vermiştir. Dersin başlarında, Nabokov’un Konuş Hafıza’da “senkop” kelimesini göçü tanımlamak için kullandığına dikkat çeker. Bu kelime müzikte ritmin değişmesi veya kısa süreli bilinç kaybı anlamına gelir. Hayatlar arasındaki boşluktur.

Peki diğer hayatlara ne olur? Svetlana’nın göçten sonra, göç etmeden önceki benliğin göçmenin erişimine kapalı kaldığı, hatta bu şekilde varlığını sürdürdüğü yolunda bir teorisi vardı. Son birkaç yılında işte bu benlikleri arıyordu. Yayımlanmamış bir hikâyesinde, nasıl hayatlar sürmüş olabileceğini anlatıyordu. Ayrıca 1981’de kendisinin ve daha başka Sovyet Yahudilerinin tutulduğu bir mülteci kampını bulmaya gitmişti; kampın yeri bir sır olarak saklanıyordu ve orada tutulanların çoğu, kampın varlığını itinayla unutmuştu. Öldüğü sırada, kampla ve kampı arama süreciyle ilgili bir filmi tamamlamak üzereydi. İlk filmi değildi bu: O bir sinemacıydı, sanatçı, yazar, öğretmendi; o Svetlana’ydı, Susana’ydı, biraz Zenita (babası tuttuğu takım nedeniyle ona bu adı vermeyi istemişti) ve biraz da Olga Carr’dı (göz alıcı ve yadırgatıcı görünen ama Facebook’ta mevcudiyetini sürdüren ve sık sık sanal bir asistan gibi Svetlana’dan üçüncü bir kişi gibi bahseden e-postalar atan bir benlikti bu da). Bir ara web sitesinde, Svetlana Boym “zaman zaman kesişen paralel hayatlar yaşıyor,” diye yazmıştı. İşte o hayatlar 5 Ağustos’ta sona erdi. [1]

Notlar
[1] The New Yorker’da yayımlanan “Postscript: Svetlana Boym” ve çalıştığı Harvard Üniversitesi’nin Slav Dilleri ve Edebiyatları bölümünün web sayfasında yayımlanan “In Memoriam; Professor Svetlana Boym” metinlerinden derlenerek çevrilmiştir; bkz. newyorker.com/n…/news-desk/postcript-svetlana-boym-1959-2015 ve slavic.fas.harvard.edu/news/memoriam-professor-svetlana-boym. Metne dön.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Giriş
1. Yazarın Ölümü: Yaşamaktan Vazgeçmek ve Yazmayı Bırakmak
2. Devrimci Şairin Ölümü
3. Şairenin Ölümü
Sonuç:
Ya Eleştirmenin Ölümü?
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-14

Edebiyat, Biyografi ve Modern "Yazarın Ölümü" Fikri

Çok oldu yaşamla ölümü tırnak içine alalı,

boş olduğu bilinen uydurmalar misali.

Marina Tsvetayeva, "Yılbaşı Arifesi"

Marina Tsvetayeva'nın hayata gözlerini yummuş Rilke'ye hitabı, bu kitabın yazılma saikini oluşturan arzuyu şiirsel olarak dile getiriyor – "yaşam", "ölüm" ve sanat" sözcüklerinin iki yanına konan sayısız tırnak işaretinin yerini değiştirmek, bu tırnak işaretlerini yeniden açmak ya da belirgin kılmak ve eleştirinin bunlar hakkındaki "uydurmaları"nı serimlemek. Modern bir şairin yaşamına dair kültürel mitolojilerin ve şiirin kuruluşu ile benliğin kuruluşu arasındaki bağlantıların incelikleri üzerinde dururken, edebiyat kişi'si (persona), biyografi kişi'si ve kültürel şahsiyet arasındaki ilişkiye dair bir yeniden değerlendirmeden faydalanıyorum.

Bu kitapta "yaşam", "metin" ve "kültür"ü, aralarında bir öncelik-sonralık ilişkisi kurmadan, bir arada okumaya yönelik alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyorum. Bu üçü arasındaki sınırları yeniden düşünürken farklı disiplinler, farklı söylemler ve insan deneyiminin farklı mecraları arasındaki kritik hudutların tesisinin gerisinde yatan entelektüel tarihin ve politikanın izini sürmeye koyuluyorum. Edebiyat ile gündelik hayat, edebilik ile düzanlamlılık, çehre vermek ve çehresini bozmak, metinselleştirmek ile sonuna kadar yaşamak, yazmaya son vermek ile yaşamaya son vermek arasındaki ilişki kitaptaki tartışmanın merkezinde duruyor. Peki ama, eleştirmen bu sınır ve ayrımları pekiştirirken neyi tehlikeye atıyor? Bunları sorgulama yahut tarihselleştirme girişiminde bulunan kişi nasıl bir riski göze almış oluyor? Bilinçli yazım sürecinde, kişinin kültürel benliği nasıl oluyor da aynı anda hem şekillenip, hem tahrife uğruyor? Öznellik ile beden arasındaki ilişki ne? Yazar kendi yarattığı kurmacaları mı yaşıyor yoksa basbayağı bir yaşamın öyküsünü mü kaleme alıyor? Son olarak, sanat külliyatı (corpus) ile sanat cesetleri (corpse) arasındaki tekinsiz ilişkinin tabiatı nasıldır, dahası bu ilişki çağdaş eleştirmenler tarafından neden yere göğe sığdırılamıyor?

Bütün bu meseleler modernizmin sorunsallarıyla yakından bağlantılı. "Modern"in artık yeni bir şey olmaktan çıktığı, "modern" sözcüğünün bir önek alarak, yoğun bir eleştirel nostaljinin nesnesine dönüştüğü 1990'larda, birçok modernist mitin yeniden değerlendirilme zamanı da gelmiştir. Modern duruma, yani geçen iki yüzyılda Batı toplumunda vuku bulan tarihsel, kültürel ve ekonomik değişimlere yönelik özbilinçli bir sanatsal tepki olarak anlaşılan "modernizm"in eleştiri sözdağarı "sanatın özerkliği", "sanatın insansızlaşması" ve "yazarın ölümü" gibi terimlere dayanır. Bu durum yaşam, metin ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkileri ivedilikle ele alınması gereken meseleler haline getirir, zira modernliğin ufukta belirmesiyle birlikte sanatsal kurumların prestiji ciddi anlamda sarsılmış, şairlerse nesli tükenmeye yüz tutmuş mahluklara dönüşmüştür. Modernist yazarlar dilin paradoksal mantığını yeniden keşfetmiş, bu da son kertede geçmiş ile şimdi, çizgisellik ile döngüsellik, tarih ile teori arasındaki basit karşıtlıkların dışarıda bırakılması anlamına gelmiştir. Hal böyleyken, modern projeyi (yapay biçimde de olsa) tarihsel bir bağlama oturtarak ve farklı kültürel bağlamlarda beliren çeşitli modernizmleri inceleyerek tekbiçimliliğine ve evrenselliğine meydan okumak, eleştirel anlamda hâlâ büyük önem taşıyor. Ortaya koyduğum bu eleştiri çalışması da, kaçınılmaz bir şekilde, modern söylemin bütün açmazlarını tasvir etmekle kalmıyor, bunları çoğu zaman istemeden de olsa barındırıp dışavuruyor. Modern söylemin açmazları derken teorileştirme ile tarihselleştirme, "hayatı aktarmak" ile kurguları anlatıya dökmek, metinler, türler ve mecazlar arası sınırları pekiştirmek ile bunları sorgulamak, metinleri kültür, tarih ve eleştiri açısından "bağlamlar"a ve "hayatın gerçekleri"ne oturtmak ile bu bağlam ve gerçekleri içeriden bir bakışla, yazının yıkıcı mantığından faydalanarak boşa çıkarmak arasındaki gerilimlerden bahsediyorum.

"Edebiyat ile biyografi" (Tomaşevski) yahut "l'homme et l'oeuvre" (insan ile yapıt – Sainte-Beuve) yahut yazarın şahsı ile persona'sı (Amerikan Yeni Eleştiri ekolünün mensupları) arasındaki ilişki, değişen öznellik kavrayışlarını ve yazma edimi ile benlik arasındaki ilişkiyi yansıtır biçimde zamanla değişmiş, gelişmiştir. Romantik dönemde "deha"nın keşfinden ve kişiliğin ifşasına dayalı sanat anlayışının ortaya çıkışından önce edebiyat ve biyografi ille de birbiriyle karşılıklı bağlantı içinde görülmüyor, farklı türlerin yasalarına göre değerlendiriliyordu. Şairin biyografisi de, her "büyük adam"ın biyografisi gibi, "şahsi" değil, mitik, komünal, neredeyse arketipik sayılıyordu. Biyografi, yazara hem şöhret hem de adsız sansız olma teminatı veren belli bir kültürel ikonografi barındırıyordu. Belki de –yazarlar hakkında pitoresk ve ağız sulandırıcı dedikodular olmadığı için naif biyografi severlerin çoğunun kafasını karıştıran son derece anti-Romantik bir "sanatçının yaşamı" bakışının iki tecessümü olan– Homeros ve Shakespeare paradokslarının kökeninde de bu durum yatıyordu. Shakespeare ile Homeros'un gerçekte hiç yaşamadığı, eserlerinin onların adları ardına saklanan başkaları tarafından kaleme alındığı söylentileri bile çıktı. Hattâ bununla da kalmadı, ikisi de Jorge Luis Borges'in fantastik kahramanları haline geldi; Borges onları gayrişahsileşmiş ve tahrif edilmiş modern yazarların atasına, dört dörtlük birer "hem bir kimse hem de hiç kimse" prototipine dönüştürdü.(1)

Shakespeare sonelerinin kime ithaf edildiğini saptama ve soneleri onun kişiliğinin kapılarını açacak bir anahtar olarak görme yönündeki muhtelif eleştiri girişimlerine rağmen, Rousseau'nun İtiraflar'ından sonra boy gösterdiği haliyle otobiyografi, Homeros ve Shakespeare metinleriyle bağlantılı olarak tartışılabilecek bir sorun olmaktan çıkmıştır neredeyse. Tarihsel ve kültürel nedenlerden ötürü ilginç sayılabilecek bir husus da, Shakespeare'in yaşadığı kültürde sanatçının yaşamı ile eserleri arasında neden-sonuç ilişkisine dayalı bir mit bulunmadığı için, Shakespeare'in biyografisini eserlerinin, eserlerini de biyografisinin açıklayıcı metaforu olarak görmenin mümkün olmayışıdır. Stephen Greenblatt'in de ortaya koyduğu gibi, "kendini biçimlendirme"nin birtakım unsurları Rönesans eserlerinde ortaya çıkmış olmakla birlikte, bu dönemde okurun şairin yaşamıyla ilgili beklentileri henüz "şekillenmiş" değildi.(2) Nitekim, o dönemde bir yazarı kıymetli kılan, tam da onun bukalemun misali renk değiştiren, çokyönlü mizacının yanı sıra, kişisel ve özel durumlarla ilgili yasalardan ziyade, insani ve ilahi tabiata yön veren evrensel yasaları ortaya koymaktaki kabiliyetiydi.

Edebiyatın Romantik minvaldeki biyografik ele alınışının izini neo-klasik "insanoğluna yönelik ilgi"ye ve "üslup zihnin bir suretidir"(3) yollu retorik düşünceye kadar sürmek mümkündür. Romantik psikoloji terimleriyle söylersek, üslup gitgide bir adama (ya da "şaire"yi incelerken göreceğimiz gibi, bir kadına), yazarın büründüğü çehreler de eleştirmenin asli meşgalesine dönüşür. Eleştirinin sanatçının biricik (ya da daha ziyade kendine has doğal) bireyselliğine duyduğu ilgi, deha öğretisiyle beslenmiştir. Schleiermacher'e göre, deha "bütün plastik sanatların ve şiirin ilahi kaynağı"nı bulma muradıyla kendi üstüne kapanan bir ruhtur.(4) "Doğa yasaları"nı okuma yeteneği bahşedilmiş olan dâhilerin kendileri de inayetin ve esinin yardımıyla doğa yasaları uyarınca yaratımda bulunurlar. Böylece, Romantizmde sanat ile sanatçının kişiliği "birbirine bağlı değişkenler"e dönüşmüştür. Keza, hangisinin benzeyen, hangisinin benzetilen olduğu iyiden iyiye bulanıklaşınca bu ikisinin birbirinin metaforu gibi de görülmesi de olanaklı hale gelmiştir. Şair göz alıcı bir figüre, kendi romantik kahramanına dönüştürülmüştür. Romantikler kendini stilize etme üzerinde itinayla durmuş, –Byron'vari şeytani tipten tutun da, melankolik "hisli adam"a kadar– sınırlı bir beylik karakter repertuarı geliştirmiştir.(5) Böylelikle Romantizm –yaşamı şiirselleştirip, sanatı da otobiyografikleştirerek– yeni bir ikonografi, asli unsuru sanatla yaşam arasındaki ayrılmaz bağ olan yeni bir imge repertuarı yaratmış olur. Şair âşık oldu mu Werther gibi trajik bir biçimde ve sırılsıklam âşık olmalı, öldü mü Shelley, Byron, Lermontov veya Puşkin gibi trajik ve kahramanca ölmelidir. Şair Vigny veya Keats gibi yalnız da olsa olur ama, Hugo veya –Sibirya'ya ve idam edildikleri yere kadar peşlerinden ayrılmayan eşleri ve sevenleriyle şiirli konuşan Dekabrist– Rus şairleri gibi halka mal olmuş bir şahsiyet, seçkin bir politikacı ve devrimci olması tercih edilir şairin.(6) Hal böyleyken, elbet Romantizm de kendi "deva"sını bulmuştur: romantik ironi. Romantik şairler yaşam ve sanattaki Romantik tutumların parodileştirilmesine öncülük etmiştir. Gelgelelim, kendini gösterme tutkusu baskın çıkmış; kendisine atfedilen bütün göz alıcı görsel vasıflarıyla Romantik şairin Romantik denen kişiliğin canlı timsali olan Napoléon'la aşık attığı resim galerilerine düşkünlüğü üstün gelmiştir.

Notlar


(1) Jorge Luis Borges, "De alguien a nadie", Otras Inquisiciones içinde (Madrid: Alianza Editorial, 1979), s. 143-7; Türkçesi: Öteki Soruşturmalar, çev. Türker Armaner ve Peral Bayaz Charm, İstanbul: İletişim, 2005. Benim bu çalışmada "he" (eril "o"), "he or she" (eril veya dişil "o") ve "she" (dişil "o") kullanımıma gelince, "he" zamirini dilsel bir teamül olarak muhafaza etmediğim gibi, salt bir eleştirel farkındalık göstergesi olarak iki zamiri her yerde "he or she" şeklinde yan yana da kullanmadım. Bunun yerine, "he" zamirini, Foucault'nun ve Barthes'ın "yazarın ölümü" mefhumlarında olduğu gibi, kültürel olarak "he"nin ima edildiği yerlerde şairi ya da yazarı anlatmak üzere kullandım. Sırasıyla Mallarmé ve Tsvetayeva'ya yer verdiğim 1. ve 3. Bölümlerde dilsel teamül mefhumunu ve bu mefhumun kültürel içerimlerini daha ayrıntılı olarak ele alıyorum. "He or she" zamirini ise, çağdaş okura veya ele aldığım şairlere atfen kullanıyorum. Yukarı
(2) Stephen Greenblatt, Renaissance Self-Fashioning (Rönesans'ta Kendini-Biçimlendirme, Chicago: University of Chicago Press, 1980), s. 4. Buna istisna oluşturan durumlar da var: Provans ve Katalan ozanlarının "vitae"si (yaşam) ortaçağdaki azizlere ilişkin kitaplarla ciddi benzerlikler gösterir. Buna sadece iki örnek verecek olursak, Christopher Marlowe ve François Villon'un "proto-Romantik" yaşamları, destansı ve çarpıcı başarılarla dolu olmasına rağmen, kültürel hissileştirmeye yenik düşmediği gibi, yaşadıkları dönemin moeurs'üne (âdetlerine) özgü kaba saba pikaresk çeşnisini de muhafaza eder. Çalışmamda modern döneme odaklandığım için, yazı ile benliğin kuruluşu arasındaki modern-öncesi ilişkiyi burada tam olarak incelemiyorum. Bu nedenle, sadece Michel Foucault'dan son derece fikir verici bir alıntı yapmakla yetineceğim: "Bana öyle geliyor ki, benlik edebiyatı denen ürünlerin hiçbiri –şahsi günlükler, otobiyografik anlatılar, vs.– genel ve çok zengin benlik pratikleri çerçevesine konmadan anlaşılamaz. İnsanlar iki bin yıldır kendileri hakkında yazıyorlar, ama farklı farklı biçimlerde. Benim edindiğim izlenim –bunda yanılıyor da olabilirim– yazmak ile benlik anlatısı arasındaki ilişkiyi Avrupa modernliğine özgü bir fenomen olarak sunmaya yönelik belli bir eğilim olduğu yönünde. Şimdi, benlik anlatısının modern bir şey olduğunu reddedecek değilim, ama yazının ilk kullanım amaçlarından birinin bu olduğu da ortada." The Foucault Reader, haz. Paul Rabinow (New York: Pantheon Books, 1984), s. 369. Yukarı
(3) M. H. Abrams, The Mirror and the Lamp (Ayna ve Lamba, Londra: Oxford University Press, 1980), s. 226. Yukarı
(4) F. V. D. Schleiermacher, Monologen (Monologlar), haz. Karl Schiele ve Günter Mulert (Leipzig, 1914), s. 22; aktaran a.g.y., s. 227. Yukarı
(5) Sovyet eleştirmen Lidiya Ginsburg burada Shan Girey'den alıntı yapıyor. Shan Girey örnek bir Romantik şair olan arkadaşı Lermontov'dan, Dekabrist ayaklanması sonrası neslin kültürel anlamda hüsrana uğramış bir üyesi olarak kabul gören trajik imajına rağmen, "ev hayatında güler yüzlü ve iyi huylu" olduğundan bahseder. Lermontov'un kişiliğinin iyi huylu tarafı Romantik kültürel repertuarın dışında kalmış, dolayısıyla okurların tarihsel belleğinde yer etmemiştir. Lermontov'un bu kişisel özelliği onun "biyografik efsane"sine uymayan şaşırtıcı bir sapma olarak görülür. Lermontov örneği, yazarın gerçek yaşamıyla karıştırılmaması gereken Romantik kendini stilize etmenin son derece seçici mahiyetini göz önüne sermektedir. Bkz. Lidiya Ginsburg, O psihologiçeskoy proze (Leningrad, 1977), s. 25-6. Yukarı
(6) Yury Lotman, "The Decembrist in Daily Life" (Gündelik Hayatta Dekabrist) ve Lidiya Ginsburg, "The Human Document and the Formation of Character" (İnsani Belge ve Karakter Oluşumu), The Semiotics of Russian Cultural History (Rus Kültür Tarihinin Göstergebilimi) içinde, haz. Alexander D. Nakhimovsky ve Alice Stone Nakhimovsky (Ithaca: Cornell University Press, 1985). Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Serdar Güven, “ Şairin retorik ve gerçek ölümü”, Kitap Zamanı, 1 Kasım 2010

Hepimiz, öyle ya da böyle, günün birinde bir yazarla tanışmış ve yazarın adı etrafında örülen hale ile yazarın kendisi arasındaki farklılık karşısında hayrete düşmüşüzdür. Bizzat yazarın kendisi ya da biyografi yazarları, eleştirmenler veya medya tarafından üretilen imge ile kanlı canlı bir şekilde karşımızda duran gerçek bir türlü uyuşamamaktadır. Peki ama neden? Ne olmuştur da, zihnimizdeki imge ile karşı karşıya olduğumuz gerçek arasında bir tür yarılma meydana gelmiştir. Yazara kendi yüklediğimiz anlamdan ötürü mü şaşkınlık içindeyizdir, yoksa kimin eliyle olursa olsun yaratılan yazar imgesi karşısında yaşadığımız şaşkınlık mı bizi hayal kırıklığına sürüklemiştir? Yok eğer, 60’lı yıllarda Barthes’a kulak vermişsek, “yazarın ölümü”ne çoktan hazırızdır zaten. Bir metnin okunduğu an var olduğunu, okunduğu sürece var olacağını, dolayısıyla metnin yazıldığı an yazarından bağımsızlaşıp okurun yorumuyla yeniden yaratıldığını, yazarın işlevinin de tam da o an sona erdiğini söylemişti Barthes. Bir metnin okurun nezdinde yaşaması, yeni yorumlar kazanması için yazarın ölümünü şart koşmuştu hemen ardından. Keza aynı düşüncelerin izini, kısmen farklı görüşler öne sürmekle birlikte, Michel Foucault’nun “Yazar Nedir?” başlıklı ünlü yazısında da görmüşüzdür. Paul De Man de “Suretsizleşme Olarak Otobiyografi” adlı incelemesinde, Fransız yapısalcılığın izlerini taşıyan diğer düşünürlerle beraber “yazarın ölümünü” ilan etmiştir. Peki ama neden?

Acı çeken soylu bir figür

Hiç şüphesiz üç düşünürün ortak tepkisi kendilerinden önceki yazar ve okur algısına yönelikti. Romantik dönemde başlayan ve kalıntıları günümüzde de devam eden, yazarı biyografisinden azade düşünememe eğilimine karşı ortaya çıkan bu görüş, şair veya yazara atfedilen ve çoğu zaman “şahsi” değil mitik bir hâl alan bir bağlamın doğmasına da yol açmıştı. Svetlana Boym, Türkçeye yeni çevrilen Tırnak İçinde Ölüm adlı kitabının hemen başında, romantik şairle ilgili şu önemli belirlemede bulunur: “Şair yarattığı karakterlerden farklı olduğunu üstüne basa basa söylese bile, okur şairin yarattığı her karakterde bizzat şairi görme ve yaşamını yüksek Romantik standartlara göre değerlendirme beklentisiyle şairi genellikle o karakterlerden birine çevirir. Kitle kültürünün doğuşuyla aynı döneme tekabül eden Romantizmle birlikte ortaya çıkan bu popüler okuma pratiğinin unsurlarının fazlasıyla yaygın olduğu ve bugün de geçerliliğini koruduğu bir vakıadır.” On dokuzuncu yüzyıl ortalarından itibaren yerini daha Gerçekçi bir söyleme bırakan bu yönelimin, bu dönemde başka bir bağlam kazandığını vurguluyor Boym.

Yazarın yaşamı ile sanatı arasındaki doğrudan ilişkinin görünürlüğünü bir ölçüde kaybettiğini, deyim yerindeyse bu durumun artık “metaforik” bir hâl almadığını belirtiyor yazar. “Artık yazar Romantik kahraman imajını uyandırmaktan vazgeçmiş, yazarın ‘gerçekçi ve nesnel’ bir dünya tasvirinin ardındaki, kişisel efsanesi olmayan, görünmez bir anlatıcı olması tercih edilir hale gelmiştir.” Yine de, bütün bütüne terk edilmemiş bir yönelim vardır ortada. Svetlana Boym’a göre, sözü edilen toplumsal yazarlık türünde Romantik imge yaratımı yapısı muhafaza edilmekle birlikte, romantik bireyci figür yerini insanlık acı çeken soylu bir figüre bırakmıştır.

Eleştirmenin ölümü

Svetlana Boym’un, kitabına konu ettiği ve parlak denebilecek bir tartışma alanı açtığı modern dönemde ise, sanatçıların kendilerini şöhret ve para uğruna özgün ve yaratıcı eserler üretmeye teşvik eden küçük işletmeler olarak şekillendirmek zorunda oldukları vurgulanarak, şairin bu dönemde adeta anakronik bir figüre dönüştüğü, 80’li yıllara gelindiğinde geleneksel edebiyatın üstelendiği role sinema ve televizyonun el koyduğu, şairin yerini oyuncunun, gençlik kültüründe ise rock şarkıcısının aldığı belirtiliyor. Buradan “yazarın ölümü” fikrine geçen Svetlana Boym, yazarın ölümünden istifade eden üç eleştiri geleneğini kitabının merkezine oturtarak, bir bakıma yazarın ölümünü öngören Rus Biçimciliği, Amerikan Yeni Eleştirisi ve Fransız Yapısalcılığı’na karşı önemli ve ilginç tezler öne sürüyor.

Sanatçı, edebiyat eleştirmeni ve araştırmacı Svetlana Boym, Tırnak İçinde Ölüm adlı kitabında, bir yandan 60’lı yıllarda Barthes ve Foucault tarafından ortaya atılan “yazarın ölümü” tezini sorguluyor, diğer yandan da Rus Biçimciliğinden, Amerikan Yeni Eleştirisi ve Fransız Post-Yapısalcığına uzanan bir alanda modern eleştirinin biyografi ile edebiyat arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığını sorguluyor. Fransız şiirinden Mallarmé, Valéry ve Rimbaud’yu, Rus şiirinden Mayakovski ve Marina Tsvetayeva’yı çözümlemelerinin merkezine oturtan Svetlana Boym, genelde edebiyat ile hayat, özelde ise şairin hayatı ile şiiri, şairin retorik olarak ölümü ile gerçek ölümü arasındaki ilişkiye odaklanıyor.

Şair veya yazarın “metinde” öldüğü yönündeki yaygın efsanenin, yirminci yüzyılın ikinci yarısında edebiyat eleştirmenleri tarafından neden bu kadar ilgi gördüğünü kültürel-tarihsel bir veri olarak anlamaya çalışıyor yazar. Kendi zamanlarında radikal ve sarsıcı olan ve giderek çağdaş edebiyatın klişeleri halini alan, “Foucault tarafından paranteze, Barthes tarafından askıya alınan, de Man tarafından ikna edici benzetmelerle ironik bir biçimde silinen yaşamın nasıl bir okuma oyunu” arz ettiğini göstermeyi hedef alıyor yazar.

Tırnak İçinde Ölüm adlı kitabında, kültürel imaj/maske/mit ve bireysel yazma pratiği arasındaki gerilime odaklanan Boym, yazar veya şairin biyografisinin öneminden ziyade, tırnak içindeki yaşam ile biyografik efsane arasındaki ilişkiyi kendi metnine esas alıyor. “Şairlerin kendi yaşamları ile sanatları arasındaki ilişkiyi nasıl tarif ettiklerini ve şairin eserinin bile bile yarattığı, bilmeden varsaydığı veya ona zorla dayatılmış olan kültürel maskeye hangi şekillerde meydan okuduğunu” incelemesinin ana sorunu olarak öne çıkarıyor.

Mallarmé, Valéry, Rimbaud, Mayakovski ve Marina Tsvetayeva’yı incelemesinin odağına oturtan Svetlana Boym, bir yandan “yazarın ölümü” etrafındaki tartışmalara yeni bir bakış imkânı sunarken, diğer yandan da, aslında yaygın bir şekilde günümüzde de devam eden, yazarın adı etrafındaki haleyi aralamakla kalmıyor, bizatihi “eleştirmenin ölümü”nü de tartışmaya açıyor.

Daha önce, Nostaljinin Geleceği adlı kitabıyla Türk okurunun karşısına çıkan Svetlana Boym, akıcı bir üslup ve etkileyici bir çeviriyle, çağdaş edebiyatının en önemli savlarından birinin ölümünü ilan ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, “Şairin ‘ölüm’ nedeni”, Radikal Kitap Eki, 20 Kasım 2010

Bilge Karasu, ölümünden önce, Hürriyet muhabirinin yazılı sorularına verdiği kısa yanıtların birinde, meâlen dile getirirsem, “hayatımın, edebiyatım için bir önemi yok; bazı edebiyatçıların yaşamöyküleri, onların edebiyatlarını açıklayabilir ama benimkisi öyle değil” demişti. Bilge hocanın, ‘Metin Okuma’ derslerinin birinde de, “hayatınızın her anını kamerayla kayıt altına almanız lazım, biyografi için, ama bu durumda da ortaya çıkan şey biyografi midir?” diye sorduğunu da hatırlıyorum. Ama daha ayırıcı olanı, Karasu’nun Altı Ay Bir Güz’ün, ölümünden sonra yayımlanmasını vasiyet etmiş olmasıdır. Sanırım bu durumun bir başka örneği yoktur dünya yazınında. Yazar, biyografik olarak ölmüştü, fakat anlatısı olarak ‘yaşamaya’ devam ediyordu. Yusuf Atılgan’ın da, Manisa’nın Hacırahmanlı köyüne yerleşerek uzun yıllar çiftçilik yaparak yaşaması, modern yazarın biyografisinin ölümü bakımından oldukça dikkat çekicidir.

Yaşamın gayri-romantikleşmesi

Biyografiye karşı olan bu eğilim, sadece Karasu ile Atılgan’da değil, 50 Kuşağı’nın bütün şair ve yazarlarında genel bir poetik tavır olarak ortaya çıkar. Farklı türlerde yazan ve farlı ideolojik anlayıştaki şair ve yazarlar, Türk edebiyatının hiçbir döneminde, 50’li yıllarda olduğu denli ortak poetik bir tavırda birleşmiş değildir. Ece Ayhan, özel hayatıyla ilgili soruları sürekli geçiştirir. Cemal Süreya, her ne kadar “şairin hayatı şiire dahil” demiş olsa da, kastettiği biyografi değildir. Tutarlılık Turgut Uyar’ın edasıdır; geçmişi hakkında daima susmuştur. Sezai Karakoç, biyografik varlık olarak kendisini, edebiyat gerçekliğinin tamamen dışına almıştır. Ahmet Oktay, günlük olarak adlandırılan Gece Defteri ile anı bağlamında değerlendirilecek olan Gizli Çekmece’yi yazmış olsa da, bu kitaplar biyografik bir malzeme de içermezler. Oktay’a göre, tarih olmayan, mite dönüştürülen, gizemselleştirilen bir ‘geçmiş’in kendisine güven duyulamaz. 50’li yıllar, Türk edebiyatında, şairin ve yazarın yaşamının gayri-romantikleştirilmesi girişiminin, edebi bir tavır olarak ortaya çıktığı en güçlü yıllardır. Denilebilir ki biyografisiz edebiyatın tarihi, Türk edebiyatında 50’li yıllarla birlikte başlar. Buna, siyasal bakımdan, özel yaşamla kamusal yaşamın birbirinden ayrılması da denilebilir. Bu bağlamda, denilebilir ki, Cumhuriyet dönemi edebiyatında, özel ile kamusal, kişisel ile mesleki olan arasındaki sınır ilk defa yazarın bizzat kendisinin belirlediği hat üzerinde çizilmiş ve yazar özel yaşamına ait bir mitin oluşturulmasına izin vermemiştir. Karasu’nun, ölümünden önce, bırakın özel yaşamıyla ilgili olmasını, yazarlığına ilişkin bir mitin oluşmasına yol açabilecek ‘tamamlanmamış metin parçalarının’ bile yakılmasını vasiyet ettiğini ve bu vasiyetin yerine getirildiğini biliyoruz. Poetik bakımdan söz konusu olan ise, 50 Kuşağı’nın, biyografiyi öne çıkaran romantizme karşı kararlı bir uyanıklık halidir.

Görünmez bir anlatıcı

Oysa 1950 öncesi, yani Tanzimat’tan ‘50’ye kadar olan dönem, büyük biyografiler dönemidir. Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp, Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet’i andığımızda, gözümüzün önüne gelen bedeli ödenmiş biyografidir. Bu halkanın son temsilcisi kuşkusuz Nâzım Hikmet’ti; şiiri ile biyografisinin birbirinden ayrılıp sökülmesi neredeyse mümkün olmayan, Türk şiirinin tek şairi. Şöyle de söylenebilir; ‘biyografik efsanesi’nden yalıtılmış bir Nâzım Hikmet şiiri düşünmek olanaklı değildir. Bu arada, bu dönemde ortaya çıkmış “küçük insanın şiiri” ifadesinin nedensel bağlamı da burada gizlidir. Özne olarak yazma sürecinde edimsel olarak mevcut olan, fakat biyografisinin de pek önemi olmayan bir şair tipinin şiiridir küçük insanın şiiri. 60’la birlikte ise, genç Türk şairi kendisine 19. yüzyıl Rus romantiklerini kendisine model edinecektir.

Buradaki bu kısa kısa ayrımları, Svetlana Boym’un Tırnak İçinde Ölüm: Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler adlı tezinde geliştirdiği ve ‘menteşe kavramlar’ adını verdiği kavramlaştırmalarından hareketle yaptığımı belirtmeliyim. Amacım, Boym’un, modernliğin tekbiçimliliğine yönelik tepkisinden hareketle, bir başka tarihselliği ve kültürel bağlamı işaret etmek. Boym, şiir eleştirisinin asal sorunlarından biri üzerinde odaklanmaktadır: Yaşam ile metin arasında nasıl bir ilişki vardır? Yazar kendi yarattığı kurmacaları mı yaşıyor yoksa basbayağı bir yaşamın öyküsünü mü kaleme alıyor? Şiirin kuruluşu ile benliğin kuruluşu veya edebiyat kişisi, biyografi kişisi ile kültürel şahsiyet arasında nasıl bir ilişki vardır? Sanat ile sanatçının kişiliği birbirine bağlı mı yoksa bağımsız değişkenler midir? Bu bağlamda, romantizm, sanat ile sanatçının kişiliğini birbirine bağlı değişkenlere dönüştüren bir akım olmuştur. Romantik şair, kendini stilize ederek göz alıcı bir figüre, kendi romantik kahramanına dönüştüren bir şairdir. Kültürel ikonografi barındıran biyografi, okuru ‘can yoldaşı’ olarak gören romantik şair için vazgeçilmezdir. Önemli olan kişilik imgesidir, o imgeyi harekete geçiren metin değil. Bu nedenle ‘öz-sunum mitolojileri’ oluşturulur. Boym, romantiklerin bu durumunu açıklamak için, Rusçada ‘hayat yaratımı’ anlamına gelen jiznetvarçestvo kavramına dikkat çekiyor. Ancak zamanla “romantik bireyci figür yerini insanlık için acı çeken soylu figüre bırakır”. “Kişisel efsanesi olmayan, görünmez bir anlatıcı olmayı tercih” eden ve yazarla ilgili mit oluşturumunu ve ikonografi içeren biyografiyi reddeden yazar figürüdür bu. Boym, romantik figürün örneği olarak Rimbaud’dan, ikinci figürün örneği olarak Mallarmé’den hareketle birbirinden farklı iki modernlik tarihi yazmanın olanaklılığına dikkat çekmektedir. İlki edebiyatın ölümünü temsil etmektedir ikincisi ise ikincisi ise biyografisiz yazar figürünü.

Ya eleştirmenin ölümü

Boym’un temel amaçlarından biri de, “modern projeyi tarihsel bir bağlama oturtmak ve farklı kültürel bağlamlarda beliren çeşitli modernlikleri inceleyerek tekbiçimliliğine ve evrenselliğine meydan okumak”tır. Yazarın kültürel şahsiyeti bağlamında modern projenin tekbiçimliliğinden ve bu tekbiçimliliğin evrenselliğinden söz edilemez. Bir kültürel şahsiyet olarak şair veya yazarın kişiliği, farklı kültürel bağlamlarda ve farklı tarihselliklerde farklı modernlikler olarak ortaya çıkmaktadır. Vladimir Mayakovski ile Marina Tsvetayeva, farklı modernliklerin Rusya’daki temsilcileridir. Boym, “yazarın ölümü, öznenin yazma sürecinde yok oluşu ve şairin yaşamının ‘gayri-romantikleşmesi’nin Rus modernizminde bir yer tutmadığına” işaret ediyor. Türk modernizmindeki durum ise, yukarıda işaret ettiğim gibi, her iki kültürel bağlamdan farklı. Boym, ‘Sonuç: Ya Eleştirmenin Ölümü?’ bölümünde ise eleştirinin işlevi ve ontolojisi bakımından göz ardı edilemeyecek bir soruna dikkat çekmekte ve ‘eleştirmenin ölümü’ kavramı üzerinde durmaktadır. Bu kavramdaki ‘eleştirmen’ ifadesiyle Boym’un kastettiği, Paul de Man, Roland Barthes ve Michel Foucault’dur; ‘ölüm’ ifadesiyle kastettiği ise, bu eleştirmenlerin entelektüel olarak geliştirdikleri düşünce kurgularıyla çelişen varoluş durumundan kaçınamamış olmaları durumudur. Söz konusu eleştirmenlerin, yazarın ölümünden söz eden entelektüeller olması bir paradoks durumunu değil; Boym’a göre, temelde eleştirinin etikle ıralı bir sorununu dile getirir: “Eleştirmenin metni ile eleştirmenin miti arasında nasıl bir ilişki vardır” ve bu ilişki ne türden bir etik temele dayanmalıdır? Kanımca, bu temel sorun bakımından, Kant’ın temel maksimi ile Aristoteles’in ‘orta olma’ dediği karakter erdemi kavramı hakkında yeniden düşünmek gerekir. Kant, “her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun” buyruğunu dile getirir. Aristoteles ise, aynı türden duygulanımlarda aşırılık ile eksiklik kutupları arasında orta olmayı... Sadece eleştirmen değil, artık vatandaş konumunda olan şair de bu etik sorunu göz ardı ettiği ölçüde ‘ölüm’den kaçınamayacaktır.

Devamını görmek için bkz.

İbrahim Altay, "Şairin ölümü", Sabah Kitap Eki, 29 Eylül 2010

"Senin için düşünen, senin için konuşan / İşlenmiş bir dille sen / Bir cümle yazdın diye / Kendini şair mi sandın?"

Svetlana Boym'un Tırnak İçinde Ölüm kitabını okurken sık sık Schiller'in yukardaki “Heveskar” şiirini hatırladım; biyografi ve suretleri antolojilerden silinmiş yazı erbabını acıyla anarak... Dilin yapısal özellikleri ve mecazların içerisine hapsedildiği kültürel kodlar modern zamanlarda şiiri ve şairi varoluşsal bir bunalıma sürükledi. Bu yüzdendir ki başını Foucault'nun ve Barthes'in çektiği eleştirmenler "şairin ölümü" tezini ortaya attılar. Edebiyat adamı ile eylem adamını birbirinden ayırmayı, eserleri biyografilerden ve suretlerden bağımsız olarak kendi dil ve anlatım özellikleri çerçevesinde incelemeyi önerdiler. Erken zamanlarda Rus biçimciliğinin ve Fransız yapısalcılığının teklifi de bundan çok farklı değildi. Bu determinist anlayış zaman içerisinde bir mite dönüştü.

Boym kitabında işte bu anlayışın eleştirisini yapıyor; biyografiyle yapıtın birbirinden bu derece bağımsızlaştırılmasına karşı çıkıyor; zamanın bu teorilerin sahiplerini nasıl biyografi sahibi bir karaktere dönüştürdüğünü ironikleştiriyor. Değil mi ki, De Man’ın İkinci Dünya Savaşı’ndan önce anti-semitist yazılar kaleme aldığının ortaya çıkması, Roland Barthes’in defterinde bulunan genç erkekler hakkında tutulmuş edebi değeri düşük şehevi notlar ve Foucault’nun AIDS nedeniyle ölmesi eleştirmenlerin yazılarına yeni bir bakış açısı getirmiştir; aynısı yazarlar için de söz konusudur. Bastırılmış yahut gizlenmiş arzularla, yapıt arasındaki ilişki zannedildiği kadar sorunsuz değildir.

Şairin ya da yazarın biyografisini ayrıcalıklı ve önemli kılan şey nedir? Neden bazı yazar ve şairleri ölümleriyle yaşatırken, diğer bazılarını yaşarken öldürmeyi tercih ederiz? Neden yirmili yaşlarda şiir yazmayı bırakıp maceradan maceraya atılan ve nihayet 37 yaşında bir Marsilya hapishanesinde ölümü göğüsleyen Rimbaud’yu yüceltirken, en az onun kadar coşkun ve lirik şiirlerin yazarı Mallarme’nin sıradan ve tekdüze hayatını görmezden gelmeyi yeğleriz? Neden sanatçı “önemli bir kimse” yahut “hiç kimse”; “mitik” yahut “yitik” olmalıdır?

Dünya’da seksenli yıllardan başlayarak, ülkemizde ise son on yılda kültürel bir figür olarak şairin ve edebi bir tür olarak şiirin demodeleşmeye başladığını üzülerek görüyoruz. Şairler politik kahramanlar olarak da eski önemlerini kaybetmiş görünüyorlar. Artık kimsenin kartvizitinde şair yazmıyor. Kimse bir tanıdığını diğerine takdim ederken adının önüne şair sıfatını eklemiyor. Gazetelerin kültür sanat sayfalarında şiirler yayınlanmıyor. Edebiyat dergilerinde şiire ayrılan yer giderek daralıyor. Yeni kuşaklar, eskilerin Nâzım’a yada Necip Fazıl’a yaptıkları gibi, yeni şairlerin şiirlerini elden ele dolaştırıp ezberden okumuyorlar. Filanca büyük yazarın, falanca büyük şairin iyi ahlaklılığı, hazır cevaplığı yada egzantirik yaşamı ile alakalı hatıralar giderek silikleşiyor.

Yaşam, metin ve kültür arasındaki ilişki, romantik, realist ve modern akım ve zamanlar boyunca farklı boyutlarıyla tartışılagelmiştir. Svetlana Boym, Tırnak İçinde Ölüm’de bu tartışmaları yeni ve akıcı bir üslupla ele aldıktan sonra icad ettiği “menteşe kavramlar”ı kullanarak kendi tezini ortaya koyuyor. Bu kavramlardan bazıları şöyle: “şiddet poetikası”, “metafor zorlaması”, “estetik müstehcenlik”, “duygu şekilciliği...”

Romantik şair adeta mitolojideki yarı tanrı karakterleri andıran bir kahramandı. Eserlerinin kişiliğinden bağımsız olarak anlaşılabileceği hiç düşünülmedi. Romantik dönem şairi olsa olsa yaşamıyla yazısı arasında kalmış bir muzdaripti. Modern zamanlarda şair, anakronik bir figüre, asosyal bir boheme dönüştü. O artık bir profesyonel, bir küçük işletme sahibiydi. Yazının gerekliliklerini kavrayan, eserlerini bu gerekliliklerin ışığında kuran bir zanaatkâr... Şüphesiz bu sınıflandırmanın kusurlu yönleri var. Boym’un kitabı da bu yüzden okunmaya değer. “Romantikler arzu etmedikleri kadar klasikçi, realistler arzu etmedikleri kadar yanılsamacı, Modernler arzu etmedikleri kadar geleneksel idiler.”

Tırnak İçinde Ölüm, “eleştirinin eleştirisi” bağlamında Türkçe'de yayınlanmış en yetkin eserlerden biri. Boym “hayat, metin ve ölüm” kelimeleri arasındaki tırnak işaretlerinin yerlerini değiştiriyor. Şairin mecazi ölümü ile gerçek ölümü arasında kurulan kavramsal paradigmayı yerle bir ediyor. Şairin gerçek kişiliği ile edebi kişiliği arasındaki girift ilişkiyi yeni bir perspektifle ele alarak modern eleştirmeler tarafından ortaya atılan “şairin ölümü” mitini çürütüyor. Boym, eleştirmenleri edebi ölüseviciliğe son vermeye çağırıyor. Yalnız eleştirmenler tarafından değil müteşairler ve heveskârlar tarafından da mutlaka okunması gereken bir kitap...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.