Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-742-5
13x19.5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Levent Yılmaz diğer kitapları
Sonülke, 1999
Afrika, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Modern Zamanın Tarihi
Batı'da Yeni'nin Değer Haline Gelişi
Özgün adı: Le temps moderne
Variations sur les Anciens et les contemporains
Çeviri: M. Emin Özcan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Resmi: Nicolas Poussin
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2010
2. Basım: Şubat 2016

1687 yılının Ocak ayında, Fransız Akademisi'nde, sonradan "Eskilerle Modernler Kavgası" diye anılacak büyük bir tartışma koptu. Bu, aslında zaman olgusu ve kavramının algılanışına dair radikal bir dönüşümdü: Tanrılar yavaş yavaş dünyayı terkediyor, insanlar ise tarihi hem yapmaya hem de yeni bir bakışla yazmaya başlıyordu. Bu kavga, kimilerinin dediği gibi Avrupa bilincinin geçirdiği büyük buhranın bir göstergesiydi. Böylece "Eski"nin hızla daha da eskidiği, "Yeni"nin ise sadece yeni oluşuyla bir değer haline geldiği bir zamana girilecekti.

Levent Yılmaz bize işte Batı tarihindeki bu eşiği, bu kırılmayı küçük, incelikli fırça darbeleriyle resmediyor: Batılı toplumlar Tarih'e ilk adımlarını nasıl attılar? Tarih'e - yani geçmişle araya mesafe koymaya, şimdinin doluluğu duygusuna ve geleceği planlama, düzenleme faaliyetine? Nasıl oldu da Batılı toplumlar, olan biten herşeyin bir alınyazısı, geleceğin aslında geçmişin bir yansıması, tarihin ise tekerrürden ibaret olduğu, gelenek ve atasözlerinin en hakiki mürşit olduğu düşüncesinden kopabildiler? Kısacası Batı nasıl Modern oldu, Batılılaştı?

Modernler tartışması bizce bugün Avrupa-dışı dünyanın büyük bir bölümünde ama kuşkusuz en hararetli biçimler altında Türkiye'de sürüyor. Levent Yılmaz'ın Türkçe tarih yazımındaki genel epistemolojik takipçilik, aktarmacılık ya da özcülük gibi eğilimlere düşmeksizin, bizatihi Batı'yı inceleme nesnesi haline getirebilen bir güven ve yeteneğe sahip olan bu kitabının, genellikle "Aydınlanma'nın etkileri" diye şematikleştirilmiş ezbere tarihsel bir içerik kattığını, ete kemiğe büründürdüğünü düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
1. Türkçe Baskıya Önsöz, Teşekkür vb.
0. Evvel zaman içinde...
1. 27 Ocak 1687, Pazartesi: "Eskilere saygım var, ama diz çökmem önlerinde"
2. "Paris'te bir süredir âlimler ile meşhurlar arasında bir kavgadır sürmekte"
3. Ne istiyor bu Perrault?
4. "Kimi kitaplar vardır yolculuklara benzer"
5. Devlerin omuzları ve sıçrama tahtası
6. Güneşin altında yenilik
7. Eleştirel mesafe: Nereye gitti bu develer?
8. Tarihyazım sorunu olarak Kavga
9. Rönesans tarihyazımı
10. Dante ve gökler
11. Monarşi ya da her insan topluluğunun nihai amacı
12. Roma vardı ve var olacaktır
13. Otoriteye dair, I
14. Petrarca: Bir erdemden diğerine
15. Bivium pythagoricum
16. "Sen hastasın, Franciscus"
17. Birkaç ünlü adama dair
18. "Historia magistra vitae"
19. Taklide dair, I
20. Roma'dır aslında Floransa
21. Taklide dair, II
22. Akademiler, I
23. Yavaş yavaş acele et: Aldo Manuzio ve Erasmus
24. Kavga'ya doğru yolculuk
25. Edebiyat Cumhuriyeti'ne güncel bakışlar
26. Akademiler, II
27. Zaman, o büyük heykeltıraş
28. Ebediyete yönelen zaman
29. "Yenilikten tiksindim"
30. Montaigne ya da mutluluk arayışı
31. Yeniliğe karşı Bossuet ve Fénelon
32. Tanrı bir sinemacı mı?
33. Nova, Ke-sing midir?
34. Eskiliğin ve yeniliğin sınırları
35. Antik gemi yolculuğu
36. Siyamlılar ile Çinliler arasında Aziz Augustinus
37. Türkler, kayıp on kavim ve Fransız köylüleri
38. Otoriteye dair, II
39. Dünyanın çocukluğu
40. "Krallarımız yıldızlarımızdır..."
41. Deha, dâhi, cin
42. Eleştiri: Hakikat'ten ayrıştırılan Antikçağ
43. Çeviri ve kamu
44. Şiir, o da mı hayatın mürşidi?
45. Âdetler, ya da yine erdem hakkında
46. Mit meselesi
47. Tarihsel hakikat mite yuvalanırsa...
48. Sonuç niyetine...
Notlar
Dizin
OKUMA PARÇASI

Evvel zaman içinde..., s. 15-21.

Voltaire diyordu ki, önümüzde zamanaşımına uğramayacak bir dava dosyası var; bu dava hiç kapanmayacak, savcılar zaman zaman tozlu raflardan çekip alacaklar bu dosyayı, iddianameyi yeniden, yeniden yazacaklar. Bu dava bizi hep meşgul edecek. İyi de, nedir bu? Hangi davadır, ne dosyasıdır?

Bu dosya, Voltaire'in hayatının büyük kısmını geçirdiği 18. yüzyılın başında, önce Fransa'yı, ardından da tüm Avrupa'yı sarsmış, sallamış olan Eskiler ve Modernler Kavgası başlıklı dosya. Gerçi o zamandan bu zamana dosya elden ele geçti, rafa kalktı, raftan indi, başka masalara kondu, sonra tekrar unutuldu, tekrar hatırlandı, unutuldu, hatırlandı... Kafka'nınkine benzeyen bu dava bir ara kapanır gibi olduysa da, tozlu rafları seven tarihçiler büyük bir hevesle bu dosyanın üstüne atladılar. Kimi tarihçiler çığlık çığlığa: "Ah işte ihmal edilmiş, unutulmuş bir dosya, çıkarayım bunu, bulayım yeni deliller, yeni öğeler, kesin yargılar, ve belki, niye olmasın sahici tanıklıklar, da günyüzü görsün şu eski tartışma," derken, kimileri de hafıza dalına tutundu. Kendilerinin kurmuş olduğu ve içinde yaşadıkları ama bunu nedense unuttukları şu ahir modern dünyada Eskiler'e dönmek, onları taklit etmek, onların izinden gitmek istediler. İstemekle kalmayıp bu dönüşü bir de yücelttiler. Ancak bu bir kısım tarihçi için Eskiler, Antikçağ denilen evin sakinleri değil de, sanki kendilerinin eski ama mükemmel halleri, yakın zamanda yaşamış modern atalarıydı. Modernlerin de eskisi olmaz mıydı? Bu tarihçilerin kimi teknokrattı, kimi de "Atam İzindeyiz"ci...

Oysa kavramların belli tarihsel bağlamlarda aldığı anlamlara ve kullanımlara öncelik veren bir başka tarih yazma biçimi daha vardır. Burada olayların anlamını iki açıdan belirlemek söz konusudur: Geçmiş olayların çağdaşı olan kişilerin, yaşadık ve yaptık zannettikleri şeyi anlamak ve bir de o olayların sonradan kazanacağı, onları yaşamış olanların doğal olarak bilemeyecekleri önemi, anlamı belirlemek. Her iki durumda da tarihçinin ayrıcalığı şudur: Yarış sonuçlanmış, hangi ayakta kim kazanmış belli olduktan sonra bahis oynayan bir kumarbaz olma ayrıcalığı! Bu açıdan Voltaire'in sözünü ettiği dosya kimbilir belki de hiç rafa kalkmamıştır. Hem ayrıca bu dosyada ne yazmaktadır? Bu yazılanların, bu davanın, olayın anlamı neydi ve sonrasında ne türden başka anlamlar yüklendi? Davanın adı belki de aynı da, ne davacı, ne davalı, ne savcı ne de yargıç aynı.

Acaba? Kimbilir... Bu olaya, bu dosyaya verilen ad değişmemiştir belki ama, adın işaret ettiği şeyler, o şeylerin anlamı başkalaşmıştır. Belki. Bu kitapta peşine düştüğümüz şey de işte bu anlam' dır.

Bugün kimilerinin iman ettiği "son derece çağdaş" ya da eski tabiriyle "muasır ne varsa" dininde, Eskiler sanki daha dün yaşamış Modernler'dir; oysa Antikçağ'ın Eskileri sanki başka bir zaman galaksisine fırlatılmış, boşlukta süzülmektedirler. "Modern" deriz ve herkes bu kavramın ne demek olduğunu, neyi içerdiğini anda bilir. "Kimileri öyle olduklarını zanneder —Modern'im ben!—, kimileri de sürekli öyle olabilmek ister; kimileriyse modern olduğuna hayıflanır, buna karşı çıkar, bundan korkar ya da bunun ötesine geçmek ister.": Clifford Geertz bu sözlerle "modern" sözcüğünün, sürekli yenilik üretmeye kışkırtan evrensel bir sıfat —modern sanat, modern kadın, modern savaş, vb.— haline geldiğini vurgular.(1) Modernliğin aşıldığını ilan eden girişimlerde bile — mesela postmodernlik— modern, bir gerilimin odağına yerleşip aynı şeyin sürdürülmesini, hatta onun bir devamını gerektirir: Modern sanat, nihayetinde sanattır. Ama, acaba, gerçekten de öyle midir?

Haydi bu bakış açısını "eski" sıfatı tarafına çevirelim: "Modern" sözcüğünün etimolojisi ya da onun kullanım biçimleri, bu nitelemenin belli bir toplum türüne, o toplumdaki değerler dizgesine işaret ettiğini göstermez. Bunu düşünmemize izin verecek bir durum yoktur ortada. Ayrıca, 5. yüzyıldan beri Latincede kullanımda olan bu sözcük bir gün gelecek de, gelecekte ortaya çıkacak bir kültür evrenin temelini ifade edecek dense, buna 13. yüzyıl kargaları bile gülerdi, herhalde. Ancak bu yöndeki ilk emareler 14. yüzyıla tarihlenir, belki de biraz daha öncesine. Ancak elimizde bu döneme ait iz yok denecek kadar azdır. "Modern" sözcüğü modo (kip) zarfından türetilmiştir ve her şeyden önce "yakın tarihli ya da güncel olan şeye" atıfta bulunur ve bu da kısa bir zaman aralığını ifade eder: Son fasıla. Ama sözcük kısa süre içinde, Batı'da, bu ilk kabulü aşan başka anlamlar kazanır. İki ayrışma sayesinde:

1) İç ayrışma: Bir süre sonra bir önceki rejimin "Eski Rejim" olarak adlandırılmasına neden olacak toplumsal ve kültürel hiyerarşiler;

2) Dış ayrışma: "Yeni Dünya" denilen topraklarla karşılaşma. Oysa fetihçilerin içinden çıkıp geldikleri kültürel evrenle bu yeni evren arasındaki farklılıklar bu toprakları kısa süre sonra Antikçağ Eskileri'nin kalıntıları düzeyine itecektir. Kurulan yeni dünya, tam da bu yeni oluşun kendisine bir meşruiyet verdiğini düşünmüştür; insanlar geleceğe kendi toplum ve kültür tasavvurlarını yansıtacak ve şimdiki zamanda yapıp ettiklerine bir meşruiyet kazandıracaklardır.

Voltaire'in dosyasında benim dikkatimi çeken, antropoloji âlimlerinin "kültürel dönüşüm" (acculturation) dedikleri olgu oldu. Bu olgu neredeyse görünmez kılınmış, yorumlarla dolu sayfaların altına fazlasıyla gömülmüştü. Kimi iyi düşünür ve tarihçiler, değişmezmiş, sabitmiş gibi görünen bir zamansal yapı içinde bile farklı bir ilişkinin oluşabileceğini vurgulamaktan geri kalmamışlardı oysa. Bu sabit gibi duran yapının temel özelliği, geçmişin üstünlüğü ve geleneğin otoritesiyle ilişkilendiriliyordu. "Bu değişti," dendi, deniyor. Ama nasıl? Kimi araştırmacılar gibi ben de bu değişimin bir mucize değil, karmaşık ve sorunlu bir olumsallık olduğunu anımsatmak isterim. Evet, bu bir antropolojik devrim, ancak bunu kavramak için "oldu işte" dendiğinde bir yere varılamıyor. Dolayısıyla bu kitapta uzun bir kronoloji kurmaya çalışacağım; bu devrim "Modern" dediğimiz zamansal dönüşümün ortaya çıkışıdır; ortaya çıkan şey, "Modern" denilen toplumları, başta Batı toplumlarını yönlendiren, dünyada var olma ve dünyada yaşama biçimiyle kurulan yeni bir ilişkidir. Bu ilişkinin yapısı, eski ilişki yapılarından farklıdır. Evet, bugüne kadar bu "elde var bir" idi. Bu kitap ise bu veriyi, yani eski ilişki yapılarının ne olduğunu, nasıl olup da farklılaştığını anlamaya çalışacak. Avrupa'da 14. ve 18. yüzyıllar arasında toplumların zamansallık düzenleri derinden değişmiştir diyecek. Zamansal yapının farklılaşması, Tarih (büyük T'li) denecek bir tuhaf yaratığı (artık Leviathan, Behemoth, ne dersek diyelim) oluşturacak ve geçmişle farklı bir ilişki kurma tarzını beraberinde getirecektir.

Ancak, Avrupa'da bir zamanlar yaşanmış olan "Eskiler ve Modernler Kavgası"nın çağdaşları için yalnızca bir bakış açısı farklılığı olan şeyi, sürekli kaymalardan oluşan bir uzun kronoloji seçimiyle anlatmak, bazı çelişkileri göz önünde bulundurmayı da gerektiriyor. Bu çelişkiler, tam da Paul Valéry'nin belirttiği türdendirler: "Eski Yunan, Modern zamanların en güzel icadıdır," der Cahiers'de (Defterler, 1922, S, VIII, 696). Büyük söz, hele de daha ortalıklarda Geleneğin İcadı kitabı yokken! Ama nasıl anlamalı onu? "Tarih zihin kimyasının geliştirdiği en tehlikeli meyve"dir, çünkü "hayâl gücünü kışkırtır, halkları sarhoş eder, onlara sahte hatıralar üretir, tepkileri abartır, eski yaraları canlı tutar, rahatlarını bozar, büyüklük çılgınlığına ya da ezilmişlik duygusuna iter ve ulusları acımasız, müthiş, tahammül edilmez ve değersiz kılar"; "tarih insanın her istediğini kanıtlayabilir, hiçbir şeyi kesin olarak öğretemez, çünkü her şeyin örneğini içerir ve her şeyin örneğini sunar"(2); eğer durum gerçekten böyleyse, yeniden icat edilen Antikçağ için, ya da yeniden icat edilen türlü türlü geçmiş için bazı çağdaşlarımızın gösterdiği coşkuyu anlamak zordur.

Elbette sinema endüstrisi sayesinde Eskiler gittikçe daha hayâlî, uydurma ya da kurgusal hale geldiler. Spartaküs'ten Troya'ya hâlâ eğlendirebiliyorlar (son çekilen filmde şehirde lamalar dolaşsa bile), bununla birlikte onları konu alan akademik araştırmalar kütüphane raflarını doldurmaya da devam ediyor. Ama niyeyse, ne kamusal mekânımızda, ne tecrübe alanımızda ne de beklenti ufkumuzda varlar. Eskilerin özgürlüğünün Modernler'inkiyle(3) hiçbir ilgisinin olmadığını anladık, artık bize verecek hiçbir derslerinin olmadığını biliyoruz. Ama kimileri onlarda, hele de siyaset düşüncelerinde, hâlâ değerli, yüce, taklit edilesi bir şeyler bulmayı umuyor. Mesela merhum Allan Bloom, "cumhuriyetlerin en iyisi Platon'unkidir," diyor; Devlet adlı korkunç kitabın Syracusa tiranına sunulmuş bir kitap olduğunu unutup, ruhunu kaybeden ABD'nin eğitim politikasını Devlet'teki ilkeler temelinde yeniden biçimlendirmek gerektiğini öne süren Bloom'a göre, Eskiler'in Harbiye Mektebi'ne kaydolmak gerekir: "Değerler rasyonel değillerdir ve bunlar, onları savunan kişilerin doğasının temelinde olmadığından, dayatılmalıdır; başka deyişle rasyonel değerler karşıt değerleri yenmek zorundadırlar, öyle ki bir savaş zorunludur. İnsanların bu değerlere akla dayalı ikna yoluyla inanmaları sağlanamaz: Böyle değerler üretmek ve bunlara inanmak irade gerektirir."(4) Chicago Üniversitesi'nin bu hocasının Leo Strauss'un öğrencisi olduğunu biliyoruz. Strauss, Machiavelli'nin yapıtlarından doğma ve değerlerin tarih içinde göreceli olduğuna dayalı modern siyasete karşı, ahlaki iyi'nin değişmez olduğunu söyleyen olan Eskiler'in siyaset felsefesine geri dönmeyi bir amaç olarak benimsemişti. Onun istediği sadece, "bugün Modern formül kendi erdemlerini alabildiğine sergilerken üç yüzyıldan fazla bir süre Eskiler'in formülüne elinden gelen bütün kötülüğü yaptığından, o kavgayı [Eskiler ve Modernler Kavgası'nı] yeniden uyandırmak"tır. (5)

Günümüzün bu Bloomcu değer dayatma ikliminde Eskiler ve Modernler Kavgası dosyasının bir kez daha açıldığına tanık olduk: "Straussçu muhafazakârlar [Bloom'un öğrencileri, dolaylı olarak da Strauss'un çömezleri olmuş olan P. Wolfowitz, A. Shulsky, vb.] Eskiler ve Modernler Kavgası'nda özel bir tutum takınırlar. Onlara göre modern liberaller hiçbir felsefi temeli olmayan miyop cücelerdir — ve omuzlarına tırmanıp oturabilecekleri, kendilerinden önce gelen hiçbir dev de yoktur. Strauss'un taraftarları için modernlik, her tür siyasal erdem kavramının ve aristokratik değerlere kök salmış toplumsal hiyerarşi saygısının kaybolduğu bir nihilizm içine düşmüştür. Erdem'in gerçek anlamını anlayabilmek için Eskiler Okulu'na girmek gerekir..." (6)

Tatil bitti, yaşasın okulumuz mu? Peki hangi okula, ekole yazılmalı? ÖYS, ÖSS? "Yaşa varol Harbiye..."?

Salvatore Settis ise bize, orta ikiden ayrılan çocuklara başka bir bakış açısı önerir. "Klasik"i ölü bir miras ya da erişilmez bir örnek olarak değil, bizim dünyamızdan kökten farklı olan, ama bu farklılığıyla çağdaş kimliğin ne olduğu konusunda bizi düşünmeye itecek, tuhaf ve şaşırtıcı bir başkalık olarak yeniden keşfetmeyi önerir.

Modern antropolojik devrimi zamanın algılanış yapısındaki köklü bir dönüşüm olarak görebilirsek, bu dönüşümün soyağacı bizi çağdaş demokrasilerde gelecek zaman hakkında yapılan tanıma da götürür — eğer "modernlik eşittir demokrasi" diyen Uzakbatı' nın sihirli formülünü kabul edersek. Geleceği bugünden biliyormuş gibi yaşamak; ilkeleri açısından bile şimdiki zamanımızın değişmez olduğunu sanmak; tarihin, çehresi uzun zaman önce belirlenmiş bir ufka doğru, evrensel modernlik ufkuna, yani bizim değerler ve kurumlar rejimimizin küresel olarak yayılışına doğru, gittikçe daha hızlı adımlarla yaklaştığına inanmak. Ama "gelecek", Reinhart Koselleck'in dediği gibi, "iyi bildiğimiz gibi, bilinemezdir!"

Ama ne tuhaftır, kalkınma planları, o planları yapan planlama teşkilatları, perspektifler, projeler, uyum paketleri vb. içeren bu gelecek, artık tuhaf bir biçimde gözümüze tanıdık gelecektir. Sanki gidilecek yeri şimdiden biliyor da gitmeyi bir türlü beceremiyoruzdur — nasıl oluyorsa! Bu durumda bugün "çağdaş'ın çağdaş-olmayışı'ndan", o hükümran Uzakbatı tarzında ilerlememiş toplumlardan, tarihlerden ve kültürlerden —geçmişleri, yani kimlikleri üzerine, bizim peşimizden onlara yeni bir başlangıç vermesi umuduyla bir "cehalet perdesi" örterek değilse— nasıl söz edebiliriz?(7) Eğer Yemen de çağdaşımız ise, ki öyle, aynı çağı paylaşıyoruz, acaba "Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği"nin adında kastedilen çağdaş yaşam mesela niye Yemen'deki çağdaş yaşam değildir? Tuhaflıklar çoğaltılabilir.

Batı'nın günümüzde geçmişle kurduğu ilişkiyi eğretilemeli olarak anlattığını düşündüğüm kısa ve çarpıcı bir anlatı olan Bir Yufka Yürekli'yi Dostoyevski'ye borçluyuz: Geçmişi temize çekmek için çabalarken delirmek ya da hatırlamayı reddetmek...

Küçük bir büro memuru olan Vassia güzel bir elyazısı olduğundan şefinin yazdıklarını temize çekmekle görevlendirilir; okunamaz metni sunulabilir, açık, okunur, güzel hale getirir. Ama aşk acıları, para dertleri, takdir edilme isteği ve gündelik uğraşlar bir gün aklını kaçırmasına neden olur. Arkadaşı Arkadi onu masası önünde delice yazı yazarken bulur: "Yazmaya devam ediyordu. Birden, Arkadi dehşet içinde Vassia'nın sayfa üzerine kuru bir divitle yazdığını, bembeyaz sayfayı bitirip çevirdiğini, bu sayfaları sanki işini en muhteşem, en olağanüstü biçimde yapıyormuşçasına aceleyle yazdığını gördü!"(8)

Gelecek tasavvurları şimdiki zamanda yaşananların biraz daha iyisi olan, şimdi'yi yücelten bütün Batı toplumları temelde geleceği, bilinemez olan geleceği düşünmenin, şimdi'yi değiştirmenin, kendilerinin varoluş meselesi olduğunu unuttular mı?

Dostoyevski anlatıyı, Vassia'nin delirmesinden iki yıl sonra, Vassia'nın o zamanki nişanlısı Liza ile oda arkadaşı Arkadi'nin karşılaşmasıyla tamamlar: "Birbirlerini selamladılar ve uzun süre geçmişten konuşmamaya özen gösterdiler."

İleriki sayfalarda okuyacağınız Modern zamanın tarihini konu alan bu çeşitlemeler, geçmişte bir zamanlar var olmuş gelecek tasavvurlarını konu ediniyor. Bugün hayli sıradanlaşmış olan "modern" sıfatının nasıl olup rastlantısal bir biçimde Batı'da doğup da dünya toplumlarının belkemiği haline geldiğini anlamaya çalışıyor.

Notlar


(1) Clifford Geertz, After the Fact, Cambridge, Harvard University Press, 1955, s. 136. Yukarı
(2) Paul Valéry, Regards sur le monde actuel (1945), Oeuvres, II. cilt, Paris, Gallimard / Pléiade, 1960, s. 935. Yukarı
(3) Chryssanthi Avlami, "Libertà liberale contro libertà antica. Francia e Inghilterra, 1752-1856", I Greci, Salvatore Settis ve diğ. (haz.), 3. cilt, I Greci oltre la Grecia, Torino, Einaudi, 2001, s. 1311-50. Yukarı
(4) Allan Bloom, L'âme désarmée, Fr. çev. P. Alexandre, Paris, Julliard, 1987, s. 229. Strauss'un iyi bir öğrencisi olarak şunu belirtir: "[...] akım —buna oluşma, değişiklik, tarih ya da herhangi bir ad verebiliriz— temel hakikat değildir artık: Temel hakikat varlık, sabitlik, ebediyettir." Yukarı
(5) Leo Strauss, "La crise de notre temps", Nihilisme et politique, Fr. çev. O. Sedeyn, Paris, Rivages Poche, 2004, s. 83. Yukarı
(6) John G. Mason, "Leo Strauss and The Noble Lie: The Neo-Cons at War", Logos, Bahar 2004 (web'de yayımlanan dergi: www.logosjournal.com). Ancak bu yeni Kavga'yı ilk araştırma onuru Joan DeJean'ındır. Bkz. Ancients Against Moderns, Chicago, University of Chicago Press, 1997, s. 140-50. Yukarı
(7) Levent Yılmaz, "How history should be written? Or, should it be written at all?", Storia della Storiografia, 2000, no: 38, s. 139-45. Yukarı
(8) Dostoyevski, Un coeur faible, Fr. çev. A. Markowicz, Arles, Actes Sud / Babel, 2000, s. 68 Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yankı Enki, "Eskiler ve modernler kavgaya tutuşunca", Sabah Kitap Eki, 17 Şubat 2010

Modern zamanın 'son kullanma tarihi' var mıdır? Yoksa bizim için önemli olan, modern zamanın 'üretim tarihi' midir? Modern zamanın tarihi dendiğinde, insanın zihninde hemen detaylı bir resim oluşabileceği gibi, o resmin sadece çerçevesi de oluşabilir. Kimisi için çok net olan bu resim bir başkası için bozbulanık olabilir. Kimisi için modern, zaman ve tarih sözcükleri ayrı ayrı birer soruna da dönüşebilir...

Levent Yılmaz'ın kalın ve detaylı bir akademik çalışmadan ince ve keyifli bir kitaba dönüştürdüğü Modern Zamanın Tarihi, asıl niyetini alt başlığında sergiliyor: "Batı'da Yeni'nin Değer Haline Gelişi." Kitabın başlığı ve alt başlığındaki sözcükler yeterince davetkâr oldukları gibi, halihazırda kafamızda bulunan sorular yüzünden entelektüel anlamda tehditkâr da olabilirler.

"Niye tarih yazıyoruz?" İşte bütün mesele bu Yılmaz'a göre. 'Şimdi' dediğimiz zaman dilimi nasıl ve neden tarihselleşiyor? Esas sorun zaman kavramını mı, yoksa tanrıyı mı çözmektir? Yüzyıllar öncesinin şiirinden, sözlü edebiyatından nasıl yola çıkılmalıdır? Tarihteki mitsellik neden giderek silinmiştir? Mitik bir tarih aslında yitik bir tarih midir? Bu sorular kitabın odak noktasının çevresinde dönüp dolaşıyor. Yazarın odak noktasında ise 17. yüzyıl var.

Asla 'zaman aşımına' uğramayacak bir davadan, 'Eskiler ve Modernler Kavgası'ndan bahsediyor. Antikçağ'ın Rönesans döneminde yeniden ele alınması sonucunda, 'yeni' olan 'eski'yle karşı karşıya geliyor. Sorun, eskinin hakikiliğine dair inançla değişimin zorunlu olduğuna dair inancın çarpışmasından kaynaklanıyor. Kavga, bu süreç içerisinde 'Eskiler ve Modernler Kavgası' olmaktan çıkıp, Modernlerin kendi içindeki bir kavgaya dönüşüyor.

Modern zamanların en güzel icadı

Levent Yılmaz, şair Paul Valery'nin "Eski Yunan, Modern zamanların en güzel icadıdır," sözünü hatırlatıyor. Kavga da bunun kavgası zaten: Modern zaman, Antikçağ'ın taklidi midir yoksa törpülenmesi, düzeltilmesi ve yeniden yazılması mıdır? Kitap, keşif ve icat arasındaki küçük ama ölümcül uçurumun, 'modern' sıfatının anlam kümesindeki kapladığı yeri tartışmaya açıyor.

Yılmaz'ın aktardığı en önemli iddia ve sorulardan biri de şu: "14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar ve Avrupa'nın bir ucundan diğerine Rönesans insanları, içinde yaşadıkları dönemin, Ortaçağ nasıl klasik Antikçağ'dan ayrılıyorsa aynı biçimde açıkça Ortaçağ'dan ayrı ve Antikçağ kültürünü yeniden yaşatmak için hep bir elden harcanan çabayla belirlenmiş 'yeni bir çağ' olduğunun bilincindeydi. Tek soru, haklı olup olmadıklarıydı." İşte bu 'yeni' çağ bilinci, yeni olanın peşinde olmak ama yüzünü eskiye dönerek ilerleme fikri, Avrupa'da yeni sıfatının kazandığı ve kazandırdığı değerler için zamanaşımına uğramayacak bir dava açmış oluyor. Yenilik, değişim, ilerleme ve keşif/icat çatışması arasındaki tartışma, Batı'yı Batı yapan unsurları sergiliyor bize.

Gelecek geçmişte mevcuttur

Diğer yandan konumuz Batı uygarlığı ve modern sıfatı olunca, her şeyi siyah beyaz ele almak zorlaşıyor. Bu bağlamda Yılmaz'ın okuyup yorumladığı ve aktardığı birçok isimin arasında dört tanesi öne çıkıyor: Montaigne, Dante, Petrarca ve Erasmus.

Geleceğin geçmişte mevcut olduğunun kabulü, "hayatın mürşidi olarak tarih" tanımlamasını haklı çıkarıp, eski tarih ve modern tarihi karşı karşıya getiriyor. Petrarca'ya göre bu, ayna işlevi gören yansımalı bir ilişki. Erasmus ise, modern insanın Eskilerin eksikliklerini tamamlamak zorunda olduğunu düşünüyor. Dante'ye göre siyasal ideal geçmişte bulunuyor. Petrarca'nın önerdiği yenilik ise, "eskileri modernlerin dünyasına taşımaktan" geçiyor. Montaigne'de gördüğümüz yenilik tiksintisi ve eskinin yüceltilmesi fikri, muhafazakârlık konusunda onu Dante'yle karşılaştırmamızı gerektirirken, Erasmus ile Petrarca'nın yeniliğe dair düşünceleri, modern zamanın tarihine ve modern dediğimiz her şeyin anlamına çok önemli katkılar yapıyor.

Modernlik tarihinin en kaçınılmaz unsurlarından biri de merak. İnsanın aklına hemen yasak meyve geliyor tabii ki. Yılmaz'ın burada tartışmaya açtığı, Adem ile Havva'nın cennetten kovulmalarının sonucu değil. O daha ziyade çıkış noktasıyla ilgileniyor: "İnsan neden kendisine ters isteklere kapılır, bir gün bir şeyi öteki gün başka şeyi sever?" Montaigne'e göre hep aynı kalan, değişmeyen tek şey insandır. O zaman soruyu şöyle de sorabiliriz: İnsan neden değişmeye, ilerlemeye, yeniliğe karşı çıkar? Zaten bu soruyu iki farklı yüzüyle gündeme getirmek, Batı'yı tanımlama çabasının ta kendisi değil midir?

Kavganın galibi kim?

Antikçağ, artık tarihyazımının konusu haline geldiyse, Antikçağ'da yazılan tarih, Modernlerin yeniden yazımına uğradıysa, bu kavgayı Modernler mi kazanmıştır? Yoksa bu bir modern yenilgi midir?

Levent Yılmaz, kitaba yazdığı önsözün sonunda iki önemli düşüncesini paylaşıyor okurla. "Bunun bir devamı yazılmalıydı," diyor. Kitabın son sayfası çevrildiğinde bize de bu niyeti paylaşmaktan başka çare kalmıyor. Ne var ki "şimdilik bu kitapla yetinmenizi rica edeceğim!" diye ekliyor Yılmaz. "Okurun yerinde kendi olsa yetinir miydi?" diye sormak istiyor insan. Modern zamanın tarihi anlatmakla bitecek gibi gözükmüyor ne de olsa. Hiç bitmeyen masalları hepimiz severiz. "Evvel zaman içinde," diye başlayan Eskiler ve Modernler Kavgası, sonunda uyuyacağımız bir masal değil; bizi uyandıracak bir masal.

Devamını görmek için bkz.

Dedem Nur Güngören, “Modern zamanlar”, Radikal Kitap Eki, 16 Nisan 2010

Bugün artık dünyanın neredeyse tamamında çoktan kabullenilen varlığından, ne olduğundan şüphe duyulmayan kavramların başında ‘modern olmak’ geliyor. Özellikle bizim ulusal tarih anlatımız, Batılılaşmayla bir referans noktası olarak ilgilendiği için ,bizim bugün hepten kuşkulanmadığımız bir kavram modernlik. Lakin bir tarihi var. Dahası o tarihin tam da bizim bildiğimiz şekliyle yazılmasına sebep olan bir tarihi, daha doğrusu bir zamansallık anlayışı var. Hatta tam da bu zamansallık anlayışı değiştiği ve değişen şey ‘eski’ ve ‘yeni’ gibi iki tanımlayı doğurduğu için bir tarihi, neredeyse bir miladı var. Hatta bugün bizim rahatlıkla içini doldurduğumuz bu ismin de kaynağı bu değişen zamansallık anlayışının ürünü: “Modern (...) yakın tarihli ya da güncel olan şeye atıfta bulunur.”

Levent Yılmaz’ın hayli hacimli ve 2002 yılında Paris, EHESS’te savunduğu doktora tezi, önce Fransızca ‘da Gallimard Yayınları tarafından yayımlandı, Türkçeye çevrilmesi zaman aldı, neredeyse yeniden yaratıldı. 90’ların başından beri modernlerin ‘yeni’ ile meşgalesine merak salmış olan tarihçinin kendisine son derece verimli bir nirengi noktası olarak ‘Eskilerle Modernlerin Kavgası’nı seçmesinden hareketle, aslında ‘niye tarih yazdığımız’, neden eski ile yeniyi ayırdığımız sorularının peşinden giden bir tezdi bu, bugün aynı soruların etrafında, üslubu ve yapısı hayli keyifli bir okumaya yol veren modern zamanın kuruluşunu adım adım inceleyen bir tarih kitabı oldu. Özellikle bu tezin yeniden yaratımı üslup açısından gerçekleşmiş gibi duruyor; tarihçi Levent Yılmaz ‘ın okuruna doğrudan seslenen üslubu, açıktan açığa yönlendirmeleri, metindeki gidişatı, kırılmaları okuruna haber verme şekli, “...hemen sıkılmayın, okumaya devam edin lütfen!” uyarıları ve hatta tarih araştırmalarına pek de girmeyen sözlü ifadenin olanakları metni tarih araştırması ile edebiyat arasında ince bir hatta dolandırıyor.

Eskilerle modernlerin kavgası

Araştırmanın asıl gayreti ise, Modern Zamanın Tarihi’ni tam da altbaşlığının yani ‘Batı’da Yeninin Değer Haline Gelişi’nin gerektirdiği gibi, modern zamanların varlığa gelişinin nasıl da zamansallık algısının değişimi üzerine kurulu olduğunu tam da dönüşme noktasında yeniden inşa etmek ve özellikle ‘yeni’ denen değerin nasıl da yüceltmeye başladığının yeniden okumasını, bu kez dönemin zaman algısını ihmal etmeden yapmaya çalışmak peşinde. Modernlik hikâyesinin başlangıç noktasındaki tarihini yani ‘Eskilerle Modernlerin Kavgası’nı bu hikâyenin/tarihin çeşitlemesini bazı ‘adamlar’ın peşinden giderek yeniden kurma girişimi bu. Perrault’nun Eskilerle kendi dönemini kıyaslamaya kalkışan şiirinin Fransız Akademisi’nde okunması ile başlayan kitap, tartışmaların odağındaki isimlerin (Racine, Perrault, Petrarca, Dante, Erasmus, Montaigne, Fénelon, Descartes...) ve onların yapıtlarının yarattığı ‘kavga’nın ilerlemesini ya da kendi etrafında tur atmasını hem tarihi kesitlerle, hem daha geride yer alan kökleriyle, hem de bunların önümüze getirdiği malzemenin derinlemesine analizi ile sürüyor. Bir yandan yakın plan bir takip, bir yandan da güncel bilimin ve tarihin donanımı: Gadamer, Levi-Srauss, Hartog, gibi alanlarının çığır açan sosyal bilimci-tarihçilerinin birikimi bu analizlerde yol gösterici.

Felsefenin içinden

Böylece metin, 17. yüzyılın sonunda tarihlenen bir tartışmanın tarihini neredeyse her türden referans ile okuyarak, Batılı toplumların nereden hareketle, hangi düşünceleri alıp, hangilerini bırakarak, ya da böyle yaptıklarını zannederek modern olduklarının araştırmasını sunuyor. Ayrıca bütün bu çabanın arkasında sadece tarihsel bir bakış açısı yatmıyor, Levent Yılmaz’ın tarihi, belki tarih felsefesi ile elele gitmesinden de dolayı felsefenin içinden de ilerliyor. Bütün bunları alt alta toplayınca aslında karşımıza çıkan şu: Türkçedeki yöntem açısından en yetkin ve içerik açısından en detaylı tarih okumalarından bir tanesi ile karşı karşıyayız. Üstelik okunan bugün hepimizin bildiğimizi sandığımız şeyin aslına dair: Batı’nın tarihi ve kendisini nasıl Batı haline getirdiği. Bizim hali hazırda kabul ettiğimiz, hatta kendimize hedef olarak seçtiğimiz tüm değerlerin nasıl ‘değer’ haline geldiğinin yakından takip edilerek anlatılmış hikâyesi ya da tarihi. Neden mi? “...çünkü Batı’nın yaşadığı bu büyük dönüşümden, Batı’nın sonra da dünyanın geri kalan kısmının Batılılaşmasından hiçbirimiz çıkabilmiş değiliz.”

Devamını görmek için bkz.

Anna Maria Aslanoğlu, “Modernin tarihi, ‘yeni’den”, Agos Kitap/Kirk, Nisan 2010

Çocukluk yıllarınızı, Paul Valéry’yi dedeniz, Albert Camus’yü ise babanızın askerlik arkadaşı zannederek geçirirseniz ne olur? Herhalde, genç yaşta felsefeye, edebiyata merak salarsınız; Avrupa kültür tarihinin derinliklerine dalmanız da şaşırtıcı olmaz. Bu arada, Avrupa’nın kavramlar ve sorgulamalar dünyasının baş tetikleyicisi olan ‘modern’in köklerini aramaya başlayabilir, bunun için modernitenin düşünürlerine yönelebilirsiniz. Tabii, modern, hep yeni olanla özdeş kılındığından, geçmişi anlamak için, eski nin yeni tarafından nasıl yaratıldığını sorgulamanız da gerekebilir. Çünkü Valéry’nin “Eski Yunan, Modern zamanların en güzel icadıdır!” sözü, döner durur zihninizde...

“Delilikten” yayınevi kuran, Paris’te ve İstanbul’da üniversitelerde dersler veren, şiirler yazan, söyleşiler yapan Levent Yılmaz, belli ki böyle bir süreçten geçmiş. Fransa'da, 2002'de, bu uzun sürecin bir meyvesi olan doktora tezini tamamlamış, ve ardından kitaplaştırmış (Le Temps Moderne, Gallimard, 2004). Nihayet, bu değerli çalışma, Modern Zamanın Tarihi: Batı’da Yeni’nin Değer Haline Gelişi başlığıyla, Türkiyeli okura da sunuldu.

‘Zaman’a ve tarihyazımına dair bir kitap bu. Yılmaz, “Tarihi nasıl yazıyoruz?” sorusuna karşılık olarak, “Niye tarih yazıyoruz?” diye soruyor. “Tarih zihin kimyasının geliştirdiği en tehlikeli meyvedir; hayal gücünü kışkırtır, halkları sarhoş eder, onlara sahte hatıralar üretir, tepkileri abartır, eski yaraları canlı tutar, rahatlarını bozar, büyüklük çılgınlığına ya da ezilmişlik duygusuna iter ve ulusları acımasız, müthiş, tahammül edilmez ve değersiz kılar” diyen Valéry’ye bu sözleri söyleten neydi? Valéry’nin öncülleri için geçmiş ne anlama geliyordu? Geçmişin tarihçilerinin yazdıklarının üzerine yenilerinin yazılması neden gerekiyordu? Avrupa tarihyazımında, eskiden yeniye geçiş evresine sıkça değinilse de, ‘zamanlar’ın birbirini nasıl gördüğü, geçmişin geleceği nasıl tahayyül ettiği, geleceğin geçmişte nasıl yazılı olduğu gibi sorulara pek rastlanmaz. Avrupa’nın, tarihinin bir döneminde ‘eski rejim’den ‘yeni rejim’e geçtiği, ‘yeni dünya’lar keşfettiği, eski ilişki yapılarını kırdığı anlatılırken, ‘Aydınlanma’ terimi hep başroldedir. Modern Zamanın Tarihi, ‘Aydınlanma’nın düşünce dünyasını, eskiyle yeninin kavgasında, yeninin eskiye nasıl baktığında keşfediyor; Batı’nın 'geçmiş'i nasıl yarattığını, nasıl Tarih’e dönüştürdüğünü, ve geleceğin Tarih’le kurduğu ilişkiyi, yani modern tarihyazımını mercek altına alıyor.

Tarihi, büyük adamlar üzerinden yazılmış tarihçiliğin unuttuğu “bir sürü adam”ın hikâyeleri üzerinden okuyan Levent Yılmaz, kitabın başında uyarıyor okurunu: “Birazdan okuyacaklarınız arasında bol bol bilinmedik isim geçerse hemen sıkılmayın, okumaya devam edin lütfen!” Gerçekten de, bazı cümleleri anlamak için defalarca okumak gerekiyor. Ama zaten, hem modernin, hem de eskinin modern tarafından yazılmış tarihinin defalarca okunması mümkün, hatta gerekli değil mi? O halde, iyi okumalar!

Devamını görmek için bkz.

Selim Salih, “Modern zaman nasıl ortaya çıktı?”, Kitap Zamanı, 5 Nisan 2010

Levent Yılmaz doktora tezi olan Modern Zamanın Tarihi’nde eski-modern kavgasının nasıl ortaya çıktığını, Avrupa'nın farklı köşelerindeki modernlerin ve yapıtlarının izini sürerek anlatıyor.

Beş yaşında tahta çıkmış ve Fransa'yı “Güneş Kral” sıfatıyla 72 yıl yönetmiş XIV. Louise'nin (1638-1715) himayesinde kurulan Fransız akademisi, kralın geçirdiği ameliyat sonrası tamamen iyileşmesinden duyduğu sevinci “kamuya açık biçimde paylaşmak” için, 27 Ocak 1687 tarihinde özel bir oturum düzenler. Louvre Sarayı’nın şapelinde düzenlenen oturumun sonunda başvezir Colbert'in (1619-83) imar işlerinden sorumlu yardımcısı (meşhur “Kırmızı Başlıklı Kız” masalının yazarı) Charles Perrault'nun (1628-1703) “Büyük Louis'nin Asrı” başlıklı şiiri okunur. Sonuç Boileau (1636-1711) ve Racine (1639-1699) gibi klasikçilere göre tam bir skandaldır. Yine Perreault'nun aktardığına göre Boileau oturumu terk etmek istemiş, ancak yanında oturan Soisson piskoposu Pierre-Daniel Huet'nin (1630-1721) “yeri ve zamanı değil” telkiniyle durdurulmuş; Racine kinayeli bir teşekkür ile Perrault'yu ciddiye almadığını ima etmiş, Perrault da (ilk cildi aynı yılın ekim ayında yayımlanan) dört ciltlik Paralléle des Anciens et des Modernes, en ce qui regarde les arts et les sciences (Sanatlar ve Bilimler Bakımından Eskiler ile Modernlerin Koşutlukları) ile ciddiyetini ortaya koymuştur.

Eski-modern kavgası

Bu hikâye ve isimler, modernleşme tartışmalarının gerek akademik gerekse medyatik düzlemde çok yoğun yaşandığı, zaman zaman farklı anlatıların baskın hale geldiği Türkiye için (en azından bu tartışmalar bağlamında) çok da tanıdık değil. Modern Zamanın Tarihi, bize bu isimlerin (ve daha onlarcasının), “her şeyin ötesinde şimdiki zaman içinde bir iman nesnesi olarak yaşamayı sürdüren bir geçmişle şimdi arasına bir mesafe koymayı kesin ve geriye döndürülemeyecek biçimde gerçekleşti[ren]” Eskiler ve Modernler Kavgasının önemli aktörleri olduğunu gösteriyor. Eskiler; yani Antik Yunan ve Roma'nın tanrıları, mitleri, şairleri, filozofları, bilginleri ve onları bir “iman nesnesi” olarak bellemiş modern eskiler. Modernler; yani Güneş Kral'ın asrından feyz alan, antik dönemi çağdaş ilkellerle ve dünyanın çocukluğu ile değerlendiren, özerk şimdiki zamanı merkeze alarak mükemmeliyete doğru evrilen çizgisel bir gelecek ve tarihsellik tasarlamış yeniler.

Kısa bir Avrupa tarihi

Levent Yılmaz'ın, Fransa ve İtalya’da sürdürdüğü doktora çalışmalarının verimi 2004 yılında Galimard tarafından Le Temps Moderne, Variations sur les Anciens et les Contemporains başlığıyla basılmış; Modern Zamanın Tarihi bu çalışmanın Türkçe çevirisi. Çalışmanın odağında yukarıda da belirttiğim gibi Fransız akademisi, Charles Perrault ve Paralléle'i olsa da Yılmaz, kavganın tarihsel zamanın ebedi zamandan özerkleşmesinin sonucu olarak (yani bir sonuç olarak) nasıl ortaya çıktığını, başta Rönesans Floransa'sı olmak üzere Avrupa'nın farklı köşelerindeki modernlerin ve yapıtlarının da peşinden giderek anlatıyor. Hacimli bir yapıt olmamasına karşın 48 alt başlığa yayılan bu “hiatus” (kopma, yarılma) anlatısı, epistemolojik (bilgi kuramsal) bir meseleyi kuramsal jargona hemen hiç bel bağlamadan, “modern sıfatının” biz modernlerin Avrupalı tarihinde belirdiği anları, onlarca isim ve yapıtın bilgisi olarak bir araya getiriyor. Hiç kapanmayacak, bizi hep meşgul edecek bir davanın bilgisi olarak.

Hepsi iyi bir şekilde başlıklandırılmış beş-altı sayfayı geçmeyen bölümler halinde kurgulanan Modern Zamanın Tarihi, meraklısı için olduğu kadar nitelikli okur için de keyifli bir okuma vaat ediyor. Gündelik hayatımızda doğal bir şekilde ve çoğu zaman rasgele kullandığımız kavramların, hangi tesadüflerin ya da gelecek tasarımlarının eseri olarak ortaya çıktığını öğrenmek, şimdiki zamanı anlamaya çalışmak ve farklı bir Avrupa tarihi okumak isteyenler için atlanmaması gereken bir çalışma! Zira 17. yüzyıldaki kavga bugün farklı veçheleriyle de olsa modernler, postmodernler; ulusalcılar, libareller ya da muhafazakârlar ve laikler arasında yaşanmaya devam ediyor...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.