Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-746-3
13x19.5 cm, 512 s.
Liste fiyatı: 42,00 TL
İndirimli fiyatı: 33,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Svetlana Boym diğer kitapları
Tırnak İçinde Ölüm, 2010
Ninoçka, 2012
Başka Bir Özgürlük, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Nostaljinin Geleceği
Özgün adı: The Future of Nostalgia
Çeviri: Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2009

Yurtdışında savaşan İsviçreli askerlerde teşhis edilen "yurt özlemi hastalığı" için kullanılan nostalji kelimesi, zamanla "geçmişe duyulan özlem" hastalığının adı haline geldi. Modernlik bir yandan ilerlemenin nostaljiyi yeryüzünden sileceğine inandı, bir yandan da bu şifası olmayan hastalığını ölesiye sevdi.

Halen Harvard Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları bölümünde sürdürdüğü öğretim üyeliğinin yanı sıra, çeşitli sergilere imza atarak sanat kariyerine de devam eden Svetlana Boym, nostaljiyi, son yüzyılda çeşitli badireler atlatmış St. Petersburg, Moskova ve Berlin kentlerinin tarihsel coğrafyasında ve Nabokov, Brodski ve Kabakov gibi modern sanatçıların eserlerinde gezinerek keşfe çıkıyor; sıradan göçmenlerin hatıra-eşya koleksiyonlarını inceleyerek, onulmaz nostaljikliğimizin köklerine inmeye çalışıyor.

Hatırat, felsefi deneme, tarihsel analiz ve edebiyat eleştirisi gibi yazı türlerini özgün bir biçimde harmanlayan kitap, ulusal kimliği kişinin kendi kendini yaratma çabasına bağlayan kolektif nostalji mekânlarında dolaşıyor. Kısacası, Boym "nostalji incelemeleri" diyebileceğimiz yepyeni bir araştırma alanı, yeni bir sınıflandırma ve yeni bir estetik ortaya çıkarmayı başarıyor.

Sevgiyle anıyoruz...

Svetlana Boym (1959-2015)

Türkçede Nostaljinin Geleceği, Tırnak İçinde Ölüm ve Ninoçka kitaplarıyla tanınan yazarımız Svetlana Boym 5 Ağustos 2015’te bir senedir mücadele ettiği kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Sıradışı yaşam öyküsünü Masha Gessen’in 7 Ağustos’ta The New Yorker’da çıkan yazısından alıntılarla paylaşmak istiyoruz:

Svetlana Boym, Harvard Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörüydü. Akademik olmayan dünyaya 2001’de Nostaljinin Geleceği kitabıyla adım attı. Ayrıca çetrefil bir roman yayımladı: Ninoçka. Bu kitapla, günümüzde Rusya’nın milliyetçilik-yayılmacılık deliliğinin bir parçası olan Avrasyacı hareketin yükselişe geçeceğini tahmin ettiği söylenebilir. Daha sonra kendisini fotoğraf çekerken, dijital baskı, çoklu pozlama ve ilk dijital fotoğraf makinelerindeki on altı saniyelik video özelliğiyle deneyler yaparken bulacaktı. Böyle böyle görsel sanatlarla uğraşmaya başladı; çok geçmeden kendini gösterecek, takdir görecekti. Haftalarını, aylarını alan yoğun emek vererek yaptığı araştırmalarını sadece can alıcı bir tesadüf gibi anlatan o insanlardandı.

Çalışmalarını kolay şeyler gibi göstermeyi severdi, içinde bariz atlamalar olan betimlemeler hoşuna giderdi. Boym yazılarının çoğunda henüz tam anlamıyla gözler önüne serilmemiş olana odaklanıyordu, gölge oyunlarına. En sevdiği metinlerinden biri, Hannah Arendt ve Mary McCarthy’nin ilişkisinde, bilgiye direnen böyle bir yakınlık üzerinde durduğu, “Scenography of Friendship” (Dostluğun Skenografisi) başlıklı denemesiydi. “Dostluk her şeyi aydınlatma veya karartma değil, birlik olup gölgelerle oynama meselesidir,” diye yazıyordu, “amacı aydınlanma değil parlaklıktır, gözleri kör eden bir hakikat arayışı değil, zaman zaman berraklık ve dürüstlük arayışıdır.”

On dokuz yaşında, tuzlanmış balık sırasına girmiş bekliyor, Kırım’da bir sahilde. Genç bir adam onunla muhabbete başlıyor, çok geçmeden “Benimle Amerika’ya gelmek ister misin?” diye soruyor ve Boym’un buna cevabı “Evet” oluyor. Batı’yı Maria Schneider’ın saçlarını ebediyen özgürlük rüzgârında savurduğu bir Antonioni filminin sekansı olarak hayal ediyor. Gerçekte ise çıkış vizesi için bir seneden fazla bekliyor, ardından Viyana ve Roma’daki mülteci kamplarında kalıyor, sonunda da Boston’a geliyor. Neyse ki şansı yaver gidiyor da idari işler buluyor, ama gönlünde yatan felsefe okumak, bunun için de Boston Üniversitesi’ne gidiyor.

İşte bu sıralarda, kendine yeni bir kimlik uyduruyor. Herzen Enstitüsü’nde İngilizcenin yanı sıra İspanyolca da öğrenmiş; dil öğretme becerisiyle para kazanmaya karar veriyor ve kendisini “Susana” diye, İspanya İç Savaşı’ndan kaçan bir çocuk mültecinin kızı olarak tanıtıyor. Profesörlerin kapısını çalıp bu hikâyeyi anlatmaya başlıyor, böylece birkaç saat ders verme imkânı kazanıyor ve bazı akademisyenlerin ilgisini çekiyor. Sonunda yüksek lisans programına kabul ediliyor, İspanyol Dili ve Edebiyatı’na yoğunlaşıyor; İspanyolca yazdığı ilk ödevinden B+ alıyor, çünkü hocasına göre metnin şiirselliği ileri sürdüğü argümanı gölgeliyor. Svetlana, veya Susana, aldığı notu görünce perişan oluyor. Bunun üzerine başka bir hocası ona okuması için Barthes, Foucault ve Derrida’yı öneriyor ve böylece önünde yeni bir hayatın kapıları aralanıyor.

Marksist teorinin aslında bilinmediği ama yaşandığının, bilindiğinin varsayıldığı bir ülkeden geliyordu. Hayatını değiştirecek yazarların metinleri bu teoriyle diyalog halindeydi. Öyleyse söz konusu metinleri nasıl anlamıştı? Aslında anlamamıştı, en azından o zaman için. “Oyunsu bir tarafları vardı. Oyunsuluğa ve mizaha güvendim.” Tonlama düşüncelerden önce gelmiş ve düşünmeye bambaşka bir yaklaşım sunmuştu; ABD’de öğrenim görmenin bir yolunu bulmaya çalışırken aradığı tam da buydu belki de.

Susana tekrar Svetlana oldu, Harvard’dan doktorasını aldı; tezinin adı “Tırnak İçinde Ölüm: Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler”di. Şairlerin kendi ölümleri hakkında yazdıkları üzerine yazıyordu – son derece riskli bir şeydi bu yaptığı, fiziksel olarak yazara ve onun fiilen ölmesine odaklanıyordu.

Ardından Rusya etrafında dönmekle beraber oradan ayrılan üç kitap yayımladı. Sonuncu kitabın fikri 1999’da Moskova’da katıldığı bir yemekten gelir. Aynı masada oturduğu kişilerden biri, Svetlana’nın Boston’dan geldiğini öğrenince, Amerika’nın özgürlükle uzaktan yakından alakası olmadığına dair nutuk çekmeye başlar. “Orada nasıl yaşayabiliyorsun?” diye atılır adam, “Her yerde ‘Özel mülk, geçmek yasaktır’ yazıyor!” Uzun bir akşam olur bu. Birkaç sene sona adam işini bırakıp felsefe okumak için üniversiteye dönecektir. Bu arada Svetlana da zikzaklar çizerek antik Yunanlardan Arendt’e kadar ilerleyen tarihsel ve felsefi bir tur olan Başka Bir Özgürlük: Bir Fikrin Alternatif Tarihi (Metis, 2016) yazmaya başlamıştır.

Yine o sıralarda, 1990’lar boyunca pek çok yayın yaptığı ve konferanslara katıldığı Rusya’ya gelmez olur. 2012 ve 2013’te bir konferans ve gösteri için gelir Rusya’ya, ama gönülsüzce. Bir şeylerin mümkün olduğu izlenimi veren bir yerde olmayı tercih etmektedir – sözgelimi Venedik’te, Tel Aviv’de veya Arnavutluk’un başkenti Tiran’da (bu şehrin sanatçı bir belediye başkanı vardır ve Boym 2010 Venedik Mimarlık Bienali’ndeki Tiran sergisinin küratörlerinden biri olmuştur).

Rusya’yı iki kere terk eder: Amerikalı bir entelektüel olmak için, ardından da görsel sanatçı olmak için. Yıllar boyunca, güz dönemlerinde çarşambaları üçten beşe bir Nabokov dersi vermiştir. Dersin başlarında, Nabokov’un Konuş Hafıza’da “senkop” kelimesini göçü tanımlamak için kullandığına dikkat çeker. Bu kelime müzikte ritmin değişmesi veya kısa süreli bilinç kaybı anlamına gelir. Hayatlar arasındaki boşluktur.

Peki diğer hayatlara ne olur? Svetlana’nın göçten sonra, göç etmeden önceki benliğin göçmenin erişimine kapalı kaldığı, hatta bu şekilde varlığını sürdürdüğü yolunda bir teorisi vardı. Son birkaç yılında işte bu benlikleri arıyordu. Yayımlanmamış bir hikâyesinde, nasıl hayatlar sürmüş olabileceğini anlatıyordu. Ayrıca 1981’de kendisinin ve daha başka Sovyet Yahudilerinin tutulduğu bir mülteci kampını bulmaya gitmişti; kampın yeri bir sır olarak saklanıyordu ve orada tutulanların çoğu, kampın varlığını itinayla unutmuştu. Öldüğü sırada, kampla ve kampı arama süreciyle ilgili bir filmi tamamlamak üzereydi. İlk filmi değildi bu: O bir sinemacıydı, sanatçı, yazar, öğretmendi; o Svetlana’ydı, Susana’ydı, biraz Zenita (babası tuttuğu takım nedeniyle ona bu adı vermeyi istemişti) ve biraz da Olga Carr’dı (göz alıcı ve yadırgatıcı görünen ama Facebook’ta mevcudiyetini sürdüren ve sık sık sanal bir asistan gibi Svetlana’dan üçüncü bir kişi gibi bahseden e-postalar atan bir benlikti bu da). Bir ara web sitesinde, Svetlana Boym “zaman zaman kesişen paralel hayatlar yaşıyor,” diye yazmıştı. İşte o hayatlar 5 Ağustos’ta sona erdi. [1]

Notlar


[1] The New Yorker’da yayımlanan “Postscript: Svetlana Boym” ve çalıştığı Harvard Üniversitesi’nin Slav Dilleri ve Edebiyatları bölümünün web sayfasında yayımlanan “In Memoriam; Professor Svetlana Boym” metinlerinden derlenerek çevrilmiştir; bkz. newyorker.com/n…/news-desk/postcript-svetlana-boym-1959-2015 ve slavic.fas.harvard.edu/news/memoriam-professor-svetlana-boym. Metne dön.

İÇİNDEKİLER
Teşekkürler
Giriş: Nostalji Tabu mu?

Birinci Bölüm
Kalp Hipokondrisi: Nostalji, Tarih ve Hafıza
1 Tedavi Edilen Askerlerden Tedavi Edilemeyen
Romantiklere: Nostalji ve İlerleme
2 Tarih Meleği: Nostalji ve Modernlik
3 Dinozor: Nostalji ve Popüler Kültür
4 Yeniden Kurucu Nostalji: Komplolar ve Kökenlere Dönüş
5 Düşünsel Nostalji: Sanal Gerçeklik ve Kolektif Hafıza
6 Nostalji ve Komünizm Sonrası Hafıza

İkinci Bölüm
Şehirler ve Yeniden İcat Edilmiş Gelenekler
7 Metropol Arkeolojisi
8 Rusya'nın Roma'sı: Moskova
9 Kozmopolit Taşra: St. Petersburg
10 Sanal Başkent: Berlin
11 Avrupa'nın Eros'u

Üçüncü Bölüm
Sürgünler ve Hayali Memleketler
12 Diaspora Mahremiyeti Üzerine
13 Vladimir Nabokov'un Sahte Pasaportu
14 Joseph Brodski'nin Yarım Göz Odası
15 İlya Kabakov'un Tuvaleti
16 Göçmenlerin Hatıra-Eşyaları
17 Estetik Bireycilik ve Nostalji Etiği

Sonuç:
Nostalji ve Küresel Kültür: Uzaydan Siberuzaya

Dizin
OKUMA PARÇASI

5. Bölüm, Düşünsel Nostalji’den, s. 90-92.

Bar Nostaljisi: Günlük Hatıralar Üzerine Düşünmek

1997'de Lyublyana'nın merkezinde, hiçbir şeyi desteklemeyen gösterişli müstakil sütunlarla süslenmiş ünlü Cobbler Köprüsü civarında bir kafeye gittim. 1960'lar tarzında süslenmiş kafedeki ambiyans az biraz tanıdık ve huzur vericiydi. Beatles ve Radmila Karaklayiç çalıyordu. Duvarlar Çin saatleri, baharat kutuları (Sovyetler Birliği' nde bunun bir lezzet belirtisi olduğu düşünülürdü) ve yeryüzüne bir daha dönememiş olan talihsiz köpekler Belka ve Strelka'yı taşıyan Sputnik'in posterleriyle süslenmişti. Ayrıca Tito'nun ölüm haberini veren büyütülmüş bir gazete kupürü vardı. Hesap fişi geldiğinde gözlerime inanamadım. Mekânın adı Nostalji Snack Bar'dı.

Zagrebli bir arkadaşım, "Zagreb'de ya da Belgrat'ta böyle bir bar hayatta bulamazdın," dedi. "Orada 'nostalji' sözcüğü yasaktır."

"Neden?" diye sordum. "Hükümetin Zagreb ve Belgrat'ta yaptıkları tam da nostalji değil mi?"

"'Nostalji' kötü bir sözcük. Eski Yugoslavya'yı çağrıştırıyor. Nostalji demek 'Yugo-nostalji' demektir."

Nostalji Snack Bar sıcak bir yerdi. Tanımı bile (snack bar) uluslararasıydı, mekân sahiplerinin gençliklerinde Yugoslav televizyonunda eski Amerikan filmlerini seyrederken hayalini kurdukları bir şey olabilirdi. Nostalji Snack Bar'ın Amerikan versiyonu fazla tantanaya yol açmazdı. 1950'lerin lambaları, müzik kutuları ve James Dean resimleriyle süslü samimi bir yer tahayyül edilebilir. Geçmişle Amerikan tarzı ilişki kurmak böyle olur – tarih eğlenceli, siyasetten arındırılmış ve ha deyince ulaşılabilen hatıra-eşyalara dönüştürülür. Bölünmüş geçmişin simgelerine, özellikle de ırk ayrımı imgelerine göndermede bulunmak daha kışkırtıcı olurdu. Nostalji Snack Bar eski Yugoslavya'nın birçok bölgesinde hâlâ kültürel bir tabu olan ortak Yugoslav geçmişiyle oynamaktadır. Geleneklere dönüş yanlısı milliyetçiler sembolik siyasetle ilgilenirken takınılan bu rahatlığı, siyasetin sıradan şeylerle iç içe geçirilmesini kabul edilemez buluyorlar.

"Uluslar üstü" bir kimliği benimsediğini söyleyen Zagrebli Dubravka Ugremiç eski Yugoslavya halkının, özellikle de bugün Hırvatistan'da ve Sırbistan'da yaşayanların "hafızalarının haczedildiğini" yazmıştır. Ugremiç bununla bir bakıma günlük hafızayı, açık bir haritası olmayan ortak duygusal yol işaretlerini kastetmektedir. Bu işaretlerin arasında hem resmi semboller hem de geçmişin çoklu fragmanları ve parçaları vardır: "Bir şiir dizesi, bir imge, bir sahne, bir koku, bir tını, bir ezgi, bir sözcük." Bu hatırlatıcı işaretlerin tam bir haritasını çıkartmak mümkün değildir; bu tür bir hafıza parçalanmış fragmanlardan, eksiltilerden ve savaşın dehşet sahnelerinden oluşur. Ülkenin tüm yeni dillerinde (Hırvatça, Sırpça, Boşnakça, Slovence) ortak kullanılan yarı Yunanca sözcük, nostalji, Miloseviç'in ortak hafızadan haczettiği Yugoslavya sözcüğüyle bağlantılıdır.

Eski Yugoslavya'nın sıradan korkak yurttaşı, en basit şeyi açıklamaya çalışırken bile aşağılayıcı dipnotlar ağına yakalanır. "Evet, Yugoslavya, ama eski Yugoslavya, Miloseviç'in bu Yugoslavya'sı değil. …" "Evet, nostalji, belki de bu adı verebiliriz, ama Miloseviç'e değil, eski Yugoslavya'ya duyulan bir nostalji…" "Eski komünist Yugoslavya'ya mı?!" "Hayır, devlete değil, komünizme değil…" "O halde neye?" "Yani bunu açıklamak zor, anlıyor musunuz…" "O halde şu şarkıcı Djordje Balaseviç'e duyulan nostaljiyi mi kastediyorsunuz?" "Evet, şarkıcıya…" "Ama sizin şu Balaseviç Sırp değil mi!?"(1)

İnsanın en iyi hatırladığı şey duygularının renklendirdiği anılardır. Dahası hafızanın duygusal topografyasında, kişisel ve tarihsel olaylar genellikle birbirine karışır. Görünen o ki kolektif hafızayı ele almanın yegâne yolu dört bir tarafa dağılmış diğer yurttaşlarla, göçmenlerle ve sürgünlerle hayali diyaloglara girmektir. Bu tür "aşağılayıcı dipnotlar"dan ve tercüme edilemeyen kültürel öğelerden oluşan bir hafızanın duygusal topografyasını anlatmaya çalışırken insanın ister istemez dili tutuluyor. Anlaşılması güç sözdizimi ele avuca sığmaz kolektif hafızanın bir parçasıdır.

Ortak toplumsal hafıza çerçeveleri mefhumu, diğer insanlarla ve kültürel söylemlerle diyalog içinde olan bir insan bilinci anlayışına dayalıdır. Bu düşünceyi, Freud'un tekbenci insan ruhu görüşünü eleştiren Lev Vigotski ve Mihail Bahtin geliştirmiştir.(2) Vigotski bizi insan yapan şeyin algıya yakın "doğal hafıza" değil, anlamın dış uyaran olmadan oluşmasını sağlayan kültürel göstergeler hafızası olduğunu söyler. Hatırlamanın düşünmeden kopartılması şart değildir. Hatırlıyorum öyleyse varım ya da hatırladığımı düşünüyorum, öyleyse düşünüyorum.

Notlar


(1) Dubravka Ugremiç, "Confiscation of Memory", The Culture of Lies içinde (University Park: Pennsylvania State University Press, 1998). Yukarı
(2) Lev Vygotsky, Mind in Society (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1978). Vigotski'nin izinden giden bireysel hafıza psikologları, "bizzat yaşanmış olan olayların bilinçli olarak hatırlanması" diye tanımladıkları epizodik hafıza ile olguların ve isimlerin bilgisi, "dünyaya dair bilgi" diye tanımladıkları semantik hafıza arasında ayrım yaparlar. Bu ayrım genel hatlarıyla Jakobson'un "metonimik" ve "metaforik" ayrımına denk düşmektedir. Bkz. E. Tulvig, "Episodic and Semantic Memory", E. Tulvig ve W. Donaldson (haz.), Organization of Memory içinde (New York: Academic Press, 1972), s. 381-403. Nostalji konusuna psikolojik ve psikanalitik yaklaşım için bkz. James Phillips, "Distance, Absence and Nostalgia", Don Ihde ve Hugh J. Silverman (haz.), Descriptions içinde (Albany: SUNY Press, 1985). Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Karin Karakaşlı, “Geçmiş özlemli gelecek hayali”, Milliyet Kitap Eki, 16 Ocak 2010

Kimi kavramların kaderinde, sadece belli bir akademik alanla sınırlı kalmayıp farklı anlamlar kuşanmak yer alır. Nostalji de işte böylesi kavramlardan biri. Harvard Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları bölümünde öğretim üyeliğinin yanı sıra çeşitli sergiler de açan sanatçı-yazar Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği başlıklı kapsamlı incelemesinde nostaljiyi geçmişten günümüze tarihsel bir perspektif içinde ele alırken kültürel ve sosyal boyutlarıyla da kavrama umulmadık derinlikler katıyor.

Ferit Burak Aydar’ın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan çıkan kitabı, özenli bölümlemesi ve fotoğraflarıyla Savaş Kılıç yayıma hazırlamış. Mesleğinde farklı disiplinleri buluşturan ve Sovyetler’den ABD’ye uzanan kişisel hikâyesiyle Svetlana Boym, tam da nostaljinin çok katmanlı yapısını ortaya koyacak bir harman oluşturmuş.

Yurt özlemi hastalığı

“Çağdaş bir Rus deyişine göre, geçmiş gelecekten çok daha tahmin edilemez hale gelmiştir. Nostaljinin temelinde bu tuhaf tahmin edilemezlik yatar. Nitekim dünyanın dört bir yanındaki nostaljikler tam olarak neyi özledikleri sorulsa, söylemekte zorlanırlar,” diyen Boym, yurtdışında savaşan İsviçreli askerlerin 'yurt özlemi hastalığı'nın adı olarak teşhis edilen nostaljinin tedavi edilebilir bir hastalık olarak kabul edildiği geçmişten bugüne uzanarak sürdürüyor kavramsal yolculuğunu. Kavramın farklı dillerdeki etimolojik çağrışımlarından da beslenen bölüm, yeniden kurucu ve düşünsel nostalji ayırımıyla okuru, nostaljinin çiftyönlü sorunsalı ile yüzleştiriyor.

Nostaljinin elbette zamansal ve mekânsal izdüşümleri de var. “Nostalji nostos (eve dönüş) ve algia (özlem), nostalgia– artık var olmayan veya hiç varolmamış bir eve duyulan özlemdir. Nostalji bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur ama aynı zamanda insanın kendi fantazisiyle arasındaki aşk ilişkisidir,” diyen Boym, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde kavramın ayaklarını yere bastırmak üzere, pek çok yıkımdan sonra yeniden kurulan St. Petersburg, Moskova ve Berlin gibi kentlerin coğrafyasında hepimizi mimari, edebi ve toplumsal bir gezintiye çıkarıyor.

Elbette bu denli derinlikli bir kavramı sadece sosyoloji ya da psikoloji üzerinden açıklamaya çalışmak yeterli gelmeyecektir. İşte üçüncü bölüm, Nabokov, Brodski ve Kabakov gibi modern sanatçıların peşinden bizi sürükleyerek Boym’un tabiriyle “Hiç geri dönmeyen sürgünlerin hayali anayurtlarını irdeliyor”. Bireysel tercihlerden toplumsal kimlik oluşumuna uzanan bir patikada, yazarın modern dışı olarak tanımladığı yeni bir eleştirel düşünce geleneğinin izleri de yine bu bölümde mevcut.

Nostalji diktatörlüğünün tek panzehiri

Tuzakları, komplo meyilleri ve popüler kültürün parçası olan sığ yanlarıyla nostaljinin sıkıntılarına da dikkat çeken Svetlana Boym, kendi arayışlarını da kattığı edebi, akademik, eleştirel, öznel bir dilin tüm olanaklarını nostaljinin çelişkilerini sunmanın aracına dönüştürmüş. Vardığı çıkarım da bu durumda son derece ikna edici bir sahiciliğe sahip: Nostalji diktatörlülüğünün tek panzehiri olarak nostaljik muhalefeti öneren Boym, nostaljinin içindeki sanal boyuta karşı tutturulacak eleştirel mesafenin ipuçlarını sunuyor. Ya da mizahi bir dille söyleyecek olursak “Nostaljinin nesnesi göründüğünden daha uzaktır.” Anımsanan, asla hatıranın içinde hakikat değil, onun yeniden kurgulanmış versiyonudur ne de olsa.

Dolayısıyla Boym temkini elden bırakmamak koşuluyla nostaljinin sığınağında bulunabilecek geleceği paylaşıyor bizimle. “Nostalji hem bir toplumsal hastalık hem de yaratıcı bir duygu, hem zehir hem de ilaç olabilir. Hayali memleket rüyaları gerçeğe dönüşemez ve dönüşmemelidir. Bugünün ilerleyen siyasi ve toplumsall koşuları üzerinde gerçeğe dönüşen peri masalları olarak değil, idealler olarak daha önemli bir etkiye sahip olabilirler.”

Hatırlamak ve unutmakla bunca derdi olan bizim coğrafyada da Nostaljinin Geleceği, çok söyleyecek sözü olan bir kitap. Hatıralarıyla kucaklaşarak geleceği kurmaya cesareti olanlar, bu klavuzluğu sevinçle karşılayacak.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Nostaljinin dünü ve yarını”, Radikal Kitap Eki, 12 Şubat 2010

Geçmiş zamanların kimin ilgi alanında daha çok kaldığını söyleyebilir miyiz? Uzman tarihçinin mi, tarihsel romanlar okumaya meraklı okurun mu, yoksa yeni zamanların gençlerinden hoşnutsuz yaşlının mı? Zaman geleceği yakalamak için çok daha hızlı akıp insanın gitgide uzaklaştığı geçmişe duyduğu özlem onu endişelendirirken içinde yaşadığımız günler daha çok mutsuzluk veriyor. Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği kitabında, “Çağdaş bir Rus deyişine göre, geçmiş gelecekten çok daha tahmin edilemez hale gelmiştir,” diye yazıyor. Geçmişin gizlerinden kurtulmak, bugün sanırım dünden daha zor, ama hem geçmişten gitgide daha çok uzaklaşmak, hem de geçmişi yorumlama biçimlerinin zaman içinde çoğalması yüzünden bir geçmiş gerçekliğinin, geçmişin ne olduğunun daha çok belirsizleşmesi, geleceğe dünden yakın olduğumuz duygusunu güçlendiriyor.

Geride kalan ve yeniden yaşanması olanaksız görülen zamanlara özlem olarak tanımladığımız nostalji, kendini olgunluk dönemlerinden sonra hissettirmeye başlar; gençler içinse, anlaşılabilir bir duygu değildir bu. Geride kaldığını, ondan koptuğunu hissedeceği zamanlar oluşmamıştır genç insan için, elini uzatsa dokunabileceği uzaklıktaki çocukluğundan da özlemek yerine kaçmayı yeğler o.

Svetlana Boym’un Nostaljinin Geleceği kitabı, düşüncenin sınırlarının, günlük hayatın farklı uçları, toplum biçimlerini birbirinden bambaşka gözlerle çözümleyen düşünme biçimleri ile felsefenin, edebiyatın ya da siyasetin içinde yaratıcı biçimde kendini nasıl üretebileceğini gösteren, parlak bir çalışma. Her zaman olduğu gibi, düşünce tembelliğini sarsan, gereksiz çatışkılar arasında bizde pek değer verilmeyen sorunları, sözgelimi nostaljinin dünü ile geleceğini sorgulayan bir kitap Nostaljinin Geleceği ve bu tür çalışmalar yalnızca kendi konusuna katkı yapmakla sınırla kalmaz, içine girdiği düşünce dünyasının niteliğini yükseltir, yaratıcı düşünme biçiminin ne ve nasıl olduğunun biraz daha iyi anlaşılmasını sağlar.

Nostaljisini yaşadıklarımız

Yaşadığı ülkenin geçmişine karşı hem meraksız olup hem de pek saygı duymamasına karşın, nostaljilerle yaşayan bir toplum oluşumuzun nedeni gelecek korkusu olabilir mi? Genç Cumhuriyet dönemi içinde bile yakın geçmişin nostaljisiyle yaşayan insanlar, neden sonra Osmanlı’nın yedi yüz yıllık tarihine de yakınlık duymaya başladı, ama bu özlemi nereye koyacağını hiçbir zaman bilemedi. Arada onu yeniden yaratmak gibi hayaller kuran köktenci gruplar da çıkabilir, ama yitirilmiş evin yeniden inşası olarak Osmanlı’yı hatırlamak, o geçmişi sorgulayarak anlamaya çalışmak daha çok 2000’lerin başlarında kendini gösterdi.

Bu arada 1980’lerden sonra düpedüz geçmişin yadsınması üstüne kurulan bir yeni zamanlar kültürü içinde yaşanmaya başlandı ki, bu da hemen karşıtını canlandırıp dibimizde kanlı canlı duran 1970’leri ve gerçek bir nostalji adası sayabileceğimiz 1960’ları el üstüne taşıdı. 1970’ler, özellikle Marksizmle kendini tanımlayan solun adamakıllı yığınsal bir topluluk oluşturan gönüllülerince, yeniden kurucu nostalji ile bilinen tek gerçek olarak hatırlanmayı sürdürüyor. 1960’larsa, bana kalırsa nostalji duygusunu herkese birbirinden farklı yanlarıyla yaşatan, bugüne dek tükenmemiş bir gizilgüce sahip. ‘68 hareketinin sokak gösterilerine özlem duyanlar için verimli bir sorgulama dünyasıdır 1960’lar; ama paranın günlük hayatın parçası olmadığı, ‘popüler kültür’ ya da ‘depresyon’ gibi sözcüklerin bilinmediği, liselerin ya da üniversitelerin okula ve öğrenim yuvalarına daha çok benzediği günleri hatırlamak isteyenler için de bulunmazdır. Elbette yeniden yaşanmayacak o yılların, hangi özelliğiyle karşılaştırırsak karşılaştıralım bugünle, bir daha geri gelmeyecek güzel zamanlar çağışımı yaptığı sanki kuşkusuzdur. Bu nostaljinin bugün de yanı başımızda yaşadığını biliyoruz. Svetlana Boym, Marx’ın Spartaküs ile Robin Hood gibi geçmişin kahramanlarına özel bir bağlılığı olduğundan söz ediyor, ama hangimizin yok ki. Geçmişi hemen evimizin içine taşıyan sinema, nostaljinin özellikle geçmişe dönük yüzünü parlatırken, sözgelimi Spartaküs filmini bugün de birçok kere izleyebilirsiniz.

Bu anlamda nostalji, kendini her zaman yeni olan içinde göstermeye koşullamış gelenekle bir tutulmamalı. Burada modernlikle gelenek, dolayısıyla nostalji arasındaki ilişkiyi irdeliyor Svetlana Boym. Modernlik, Cumhuriyet döneminin başlangıç dönemindeki kuruluş sürecinin de hareket ettirici güçlerindendi, ama gelenekten apayrı tasarlanan bu modernleşme, Batılılaşmayla özdeşlendiği gibi, nostaljiyle de kesişmiyordu. Sözgelimi Yakup Kadri Karaosmanoğlu, geçmişin tarihsel yıkımının modernleştirdiği romancı ve aydın kişiliklerdendi. Yoksa tarihte, gelenek tutucusu olarak da kalabilirdi. Kurucu modernlik, ister istemez korumacı olacaktı ki, Cumhuriyet’in başlangıç döneminde temeli atılan çağdaş Türk edebiyatının sürekliliğini aynı anlayış çevresinde tutma endişesinin kaynağıydı bu. Nostaljiler orada sınıra dayanmış, ama hemen oraya gömülmüştü.

Nostaljiyi yeniden doğuran, birbirinden farklı dönemlerin ve o dönemler içinde ortaya çıkan bütüncül edebiyat anlayışlarının bıraktığı izlerin ve izlenimlerin, neden sonra gelen yeni anlayışlar karşısındaki görece hoşnutsuzluğu muydu? Sözgelimi 1960’larda İkinci Yeni’den sonra kendini yeniden hayata bağlayan şiirin Oktay Rifat’tan Behçet Necatigil’e, Turgut Uyar’dan Edip Cansever’e, Cemal Süreya ya da Metin Eloğlu’na bağlanan benzersiz yaratıcılık dönemi, pek çoklarımızda bir nostalji olarak da canlı duruyor.

Hal Foster’ın, postmodernizmin kaybetmediği, ama daha kötüsü, moda muamelesi gördüğünden demode olduğu sözünü aktarır Svetlana Boym. Moda, hem vazgeçilmez, çünkü güncel, yani yaşayan; hem de nostalji yaratma becerisinden yoksun, gelip geçici bir dönemsel dalga olduğu için, edebiyatta ne zaman modanın etkinliği başlar, sonunda kaybetmeye da yazgılıdır. Belki şöyle demek daha doğru: modanın kaynağında olanın özgünlüğü, hiçbir zaman izleyicilerince içselleştirilemiyor. Sözgelimi Nâzım Hikmet gibi şiir, Sait Faik ya da Sabahattin Ali gibi öykü yazmak, benzerlerini çoğaltan bir modaya dönüştükten sonra, bu sürece katılan şairlerin ve yazarların kalıcı olma şansı da yoktu.

Öte yandan her edebiyat, kendi büyük yazarlarını, onlar gibisi gelmez duygusuyla körüklediği nostalji kültürünün dinozorları olarak görmenin hoşnutluğunu yeni kuşaklar üstünde kullanır. Dolayısıyla yerel olanla yaşamayı sürdürürken dışarıya kapalı bir edebiyatın duvarları adım adım örülür. Svetlana Boym, bu eğilimi yeniden kurucu nostalji bağlamında, “ulusal geçmişe ve geleceğe” dönük bulunuyor. Geleneği ve geçmişi bütün bütüne olumsuzlayanları haklı çıkaran tutumlardandır bu, ama o yenilikçiler de aslında gelecekle değil, yaşadıkları şimdiyle sınırlar kendilerini.

Siyasal geçmişle ilgili bir çatışma söz konusu olduğunda geçmişle bağları daha kolay koparabilirsiniz, ama günlük hayattan kopmak kolay değildir. Siyaset hızla kendini eskitirken, hayat kültürü yavaş yavaş değişir. Sözgelimi insanın yeme içme alışkanlığı çocuklukla yetişkinlik arasında iki ayrı biçimde oluşur. Nostalji duygusu üretmeyen çocukluk dışında, yetişkin insanın yeme içme kültürü sık sık yöresel olana, geçmişe, annelerin, anneannelerin bildiklerine döner. Geçmiş zamana dönük nostaljinin yenik düştüğü yer de sanırım teknolojidir. Sözgelimi romanını elle yazan Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi yazarlar ya da teknolojinin olanaklarını kullanmadan doğanın verdikleriyle günlük hayatını biçimlendirenler de var elbette, ama sayılarının azaldığını belirtmeye gerek var mı?

Devamını görmek için bkz.

Aslı Güneş, “Hatırlanan, unuttuğumuz şey değildir”, Agos kitap/Kirk, 17 Mart 2010

Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da modernizmi “sürekli değişen bir dünyada kendimizi evimizde hissetmek için yapılan bir mücadele” olarak tanımlar. Berman’a göre, modernizmin tüm toplumsal pratikleri ve insan ilişkilerini parçalayan sürecinin, Marx’ın deyimiyle “katı olan her şeyin buharlaştığı” ânın insanda yarattığı korku, ‘yurt’ ve ‘ev’ özlemini de beraberinde getirir.

Asırlardır dönüş yolundayız

Modernizm, kamusal hayatı bir karnaval neşesiyle insanın önüne serip geçmişin tekdüze hayatını yeni coğrafyaların, deneyimlerin, mekânların sonsuz çeşitliliğiyle değiş tokuş ederken, sokağın o cezbedici karmaşası, modern bireye evin duvarlarını aşması için karşı konulmaz bir davet gönderiyordu. Tıpkı, sirenlerin büyüleyici seslerinin kendisini eve dönmekten alıkoymaması için tayfasının kulaklarını balmumu ile tıkayan Odysseus gibi, modern insan da, sokakların tekinsiz büyüsünden kurtulup, hep ama hep evine dönmek istiyordu. Parçalanma ve özgürleşmeyle birlikte sürekli bir yurtsuzluk hissi yaşayan modern birey, tıp literatürüne adı modernizmle birlikte geçecek, onulmaz bir hastalığın pençesine düşmüştü: Nostalji.

Tanısı konan hastalığın dermanını bulmak konusunda tıp çaresizdi. Peki, nasıl tutulmuştu insan bu hastalığa? Ya da ne zaman? Belki de ilk sürgünde, yani Âdem ile Havva’nın hikâyesinde. Ta o zamanlardan beri, kendini bilmenin ve özgürleşmenin cezası sürgündü, bitmez tükenmez bir özlemdi; hep aşina bir mekânı, o eşsiz cenneti özlemekti. Ta Âdem ile Havva’dan beri, sokaklarda aylak aylak dolaşmanın bedeli olarak ödetilen o dehşetli korkuyu, yitip gitme korkusunu yaşıyordu insan. Ya da, Svetlana Boym’un, tarih boyunca nostaljinin izini sürdüğü kitabı Nostaljinin Geleceği’nde dediği gibi, sıcacık evlerinden savaşın soğuk cephelerine giden erkeklerin sürekli bir şeyler arar gibi ufkun ötesine diktikleri gözlerdeki hüznün adıydı nostalji. Cephelerde başlayan hastalık giderek tüm kentlere yayılıyor, iktidarların gazabına uğrayan entelektüellerin ve sanatçıların başka diyarlara sürgün edilmesiyle siyasi bir boyut kazanıyordu, ve devasa bir sürgün edebiyatı çıkıyordu ortaya:

“Modern nostalji, mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünyanın yitirilmesi için tutulan yastır; bu nostalji manevi bir özlemin seküler ifadesi, bir mutlaklığa, hem fiziksel hem de manevi bir eve, tarihe girmeden önceki cennete özgü zaman ve mekân birliğine duyulan bir nostalji olabilir.” (s. 33)

Modern ulusların arkaik hafızaları

Nostalji duygusu yalnızca bireyleri değil, ulusları da sarıyordu. 19. yüzyılın, milliyetçilik çağının, bu hastalığı ulusal bir devaya dönüştürme çabası bir başka kültür yaratıyor, milliyetçilik ve nostalji birleşerek özellikle dünyanın ‘azgelişmiş’ kısmı için ‘Altın Çağ’ rüyaları oluşturuyordu. Üçüncü Dünya modernizmi, Batılı örneklerine baktıkça her defasında yersizlik, yurtsuzluk, kimliksizlik duygusunu yaşıyor, kendini evinde hissetmek için hep modern öncesi bir tarihe sarılıyordu. Üçüncü Dünya’nın yurtsuzluk duygusunu bu denli şiddetli hissetmesi, kendini kırılgan bir narsistik imgeye dönüştürmesine yol açıyor, bu narsistik imgenin kaynağı ise hep geçmişte bulunuyor, ya da daha doğrusu aranıyordu. Boşuna değildi, melankoli, hüzün ve nostaljinin epeyce bir karşılık bulduğu Rusçada ‘modernlik’ sözcüğünün bir karşılığı olmaması (s. 53). Paris seyahatinden bir Üçüncü Dünya tanrısı öfkesiyle dönen Dostoyevski’nin derin bir nefes alması da boşuna değildi (s. 53). “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş” atasözünün Üçüncü Dünya menşeli olması da...

Geleneğin icadı

Sahip olunan kültürel kimlik kendini sürekli geçmişte inşa ederken, Eric Hobsbawm’ın deyimiyle, gelenekler de icat ediliyordu. Değişmeyenin, cemaati bir arada tutan ezeli ve ebedi bir kimliğin peşinde, kentler ve evler müzeye dönüştürülüyor, buralarda sergilenen nesnelerin ve tarihin, yaşanan ânı da belirlemesi için popüler kültürden medet umuluyordu.

Müzikten sinemaya kadar her alana yayılan nostalji aracılığıyla, özellikle televizyon ekranlarından yayılan mutlu geçmiş imgesi kolektif hafızaya mal ediliyordu. Sütçüsü, bakkalı, kasabı, aşina yüzleriyle ‘bizim’ olan insanların doldurduğu, masalsı yaşantılara kucak açmış mahalleler bizlere bir zamanlar şimdikinden farklı yaşadığımızı gösteriyordu. Ve üstelik bizim ‘öz’ümüz orada, o mahallenin içerisindeydi. Şimdi neysek, geçmişte o değildik. Yeniden o kimliğe sarılmalı, sınırlarımızı mahalleye, giderek aileye doğru geri çekmeliydik. Her çağrı, bir ‘babaocağına dönüş’ çağrısıydı. Nostalji, kendisine bir kardeş daha yaratmıştı: Muhafazakârlık. Yeniden cemaat olmaya, cemaatin ahlakına dört elle sarılmaya hazırdık. Geleneksel olan her zaman daha iyiydi. O içli şarkılarda dile gelen ‘gerçek’ aşkları özlüyorsak, geleneksel-modern kent ağalarına kulak vermeliydik. Çünkü, onlar, Boym’un deyimiyle, yerel-evrensel ayrımını içselleştiren nostaljik bireyler olarak evrensel ve ilerici olanı istemek yerine, geriye bakıp tikel olanı arzuluyorlardı (s. 37). Geriye bakıldığında görülen ise, büyük konakların, dışarısını görünmez kılan kalın duvarlarıydı. Şehrin güven telkin etmeyen havasından çıkılıp, evi dış dünyadan ayıran duvarların ardında aşinalığın, kan bağlarının büyülü sıcaklığına kavuşulacaktı. Aile dışında her topluluk sahteydi; geçmişteki fotoğrafımıza baktıkça bizi biz yapanın, diğerlerinden farklı kılanın ne olduğunu kavrayacak, sınırlarımızı belirleyecektik – aile ocağından millet ocağına uzanan sınırları...

Kendimizi inşa etmenin yegâne aracı ‘geçmiş’ti. Bunun için de bize aşinalığın verdiği güven duygusu lazımdı. Her geriye dönüş fikri, beraberinde tavizi de getiriyordu ama mutlu günlerimize dönmek için bedeller ödemeye hazırdık. Yüzyılı inleten özgürlük çığlıklarını bastırmaya, cinsler arası eşitlik, cinsel özgürlük gibi taleplerimizin dil sürçmesi olduğunu kabullenmeye çoktan razıydık. Mutluluk gelenekteydi; mutluluğun resmini bizi güçlü kollarıyla sarıp sarmalayan bir baba ve fedakâr anneyle tamamlayabilirdik, hem de işin kolayına kaçtığımızı hiç mi hiç düşünmeden. Dışarısı o denli tehlikeliydi ki, mahalle delikanlılarının, ağabeylerin, babaların o ‘sevecen’ hoyratlıklarında, bir yabancının asla hissettiremeyeceği güven duygusu vardı. Nostalji, bizi muhafaza etmeye çağırıyordu. Tarihi, bizim olan nesneleri, geleneği, Walter Benjamin’in deyimiyle birer mahfazaya dönüşen evlerde muhafaza ediyorduk ve fena halde muhafazakârlaşıyorduk.

Tarih hep bu evde oturuyordu

Geleneğin yeniden üretildiği mahallenin ve evin homojenliği, modern kamusal alanın kozmopolitliğine karşı bir panzehirdi âdeta. Doğu ile Batı arasında gidip gelen kararsızlığımızı evin kapıları dış dünyaya kapandıktan sonra giderebilir, tarihin hep bu evde, bozulmamış, el değmemiş mekânda oturduğunu iddia edebilirdik. Tabii, hatırladıklarımızın da bir kurgu olduğunu unutarak:

“Ev bireysel hatıralardan değil, kolektif yansıtmalardan ve “rasyonel hezeyanlar”dan müteşekkildir. Evin paranoyakça yeniden inşası zulmetme fantezisine dayalıdır. Bu sadece “gerçekliğin unutulması” değil, gerçek deneyimlerin yerine karanlık bir komplocu görüşün psikotik anlamda ikame edilmesidir: hayali bir anayurdun yaratılması. Gelenek bu şekilde neredeyse apokaliptik bir hınçla yeniden kurulmalıdır.” (s. 79)

Ne kadar sahteyse o kadar gerçek

Model alınan geçmiş, şimdiki zamanı da güvence altına alıyordu ve geleneğin en ‘plastik’ temsili bile gerçeklik hissini bir nebze olsun azaltmıyordu. Çünkü:

“Yeni geleneklere model aldıkları gerçek köylü gelenek-göreneklerinden daha üst düzey bir sembolik formelleştirme ve ritüelleştirme damgasını vurur. Burada iki paradoks vardır. Birincisi, modernleşmenin hızı ve ölçeği ne kadar hızlı ve kapsamlı olursa, yeni geleneklerin muhafazakâr ve değişmez olma eğilimi de o kadar artar. İkincisi, tarihsel geçmişle süreklilik ve geleneksel değerlere vurgu retoriği ne kadar güçlü olursa, geçmiş de o kadar seçici bir şekilde sunulur. Yeniden icat edilmiş geleneğin yeniliği “kolaylıkla antiklik kisvesine bürünebildiği için yeniliğinden bir şey kaybetmez.” (s. 77)

Peki, modernizmin ürünü olan bu hastalığı postmodernizm nasıl olup da ikirciksiz bir şekilde bağrına basıvermişti? Boym’a göre, popüler kültürle birlikte nostaljiye de itibarını iade eden postmodernistler için nostalji, “tarihsel üslubun bir öğesine indirgenmiş olarak” kalmıştı ve bu anlayış asla farklı bir zamansallık arayışı anlamına gelmiyordu (s. 62). Belki de, küresel kültüre rağmen tikelliğe yapılan vurguydu, nostaljiyi postmodernizmle barıştıran. Tüm dünya, birbirinden farklı, biricik kültürlerin sergilendiği, devasa bir açıkhava müzesine dönüştürülüyor, çağa özgü bir üslup yaratılıyordu. David Harvey’in deyimiyle, artık geçmişin özlenmesi değil, ticarileştirilmesi söz konusuydu:

“Tarihsel gelenek bir müze kültürü olarak yeniden düzenlenir; bu, yüksek modernist kültürün bir müzesi olmak zorunda değildir, yerel tarihe, yerel üretime, nesnelerin bir zamanlar nasıl yapıldığına, satıldığına, tüketildiğine, çoktan yitirilmiş ve romantikleştirilmiş (içinden baskıya dayalı toplumsal ilişkilerin her izinin kovulmuş olabileceği) bir günlük hayatla nasıl bütünleştiğine ilişkin olabilir. Kısmen yanılsamaya dayanan bir geçmişin sergilenmesi aracılığıyla yerel kimlik üzerine bir şeyler söylemek ve bunu belki de kârlı biçimde yapmak mümkün olabilir.” (Harvey, Postmodernliğin Durumu, s. 338)

Ticari nostalji öyle bir boyuta gelmiştir ki, bir tarihe sahip olmadıkları düşünülen Amerikalıların bile “satın alabilecekleri” bir geçmişleri vardır artık. “Müşterileri, kaybetmedikleri şeyleri özlediklerine inandıran bir pazarlama stratejisi” olarak, ürünlere ‘nostalji enjeksiyonu’ yapıldığından bahsetmek mümkündür. Arjun Appadurai’nin ‘koltuk nostaljisi’ adını verdiği bu nostalji, yaşanmış deneyime ya da kolektif hafızaya ihtiyaç duymayacak denli şimdiki zamanın ürünüdür. Ne de olsa kapitalizm de, popüler kültür de ‘vakit nakittir’ düsturundan hareket eder; her ikisinin de, bu konuda yavaşlığa ya da gecikmeye tahammülü yoktur. Popüler kültür nostaljisi, tıpkı Hollywood filmlerinin hızlı kurgusunda akan görüntüler gibi, olsa olsa hatırlamanın ve özlemin panzehiri olabilir. Bugünlerde gerçek bir nostalji yaşamak isteyenlerin yapacakları en iyi şeylerden biri ise, nostaljinin izlerini acelesiz adımlarla süren Boym’u takip edip, popüler kültürün, kentlerin, mimarinin, edebiyatın derinliklerinde hatırladığımız şeyin aslında unuttuğumuz şey olmadığını anlamaya çalışmak. Tıpkı, İtalyan şair Giorgio Caproni’nin şiirindeki gibi:

Oraya, hiç gitmediğim yere

geri döndüm.

Eskiden nasıl değilse şimdi de aynı her şey.

Masada (kareli masa örtüsünün

üzerinde) hiç doldurulmamış

bardağı yine yarı

dolu buldum. Her şey

asla bırakmadığım gibi

aynı kalmıştı. (s. 495-6)

Devamını görmek için bkz.

Elif Türkölmez, “Özlüyorum, o halde varım”, Radikal Kitap Eki, 19 Mart 2010

Çağdaş bir Rus deyişine göre geçmiş, gelecekten çok daha tahmin edilemezdir. Tahmin edilemezliği, onu tekinsiz kılar. Geçmişin tüm tekinsizliğine rağmen, hatırlamak büyülü bir huşu anıdır, lezzetlidir, haz verir. Donarak ölenin bedensel durumu gibidir, ‘hatırlayan’ın yavaş yavaş maziye gömülen zihninin durumu. Ne gam!

Svetlana Boym’un Nostaljinin Geleceği adlı kitabı, kendisi ne kadar çoksa inkârının da o denli hararetli olduğu ‘nostalji’ üzerine bir başyapıt. Bugüne kadar ancak modernleşme çalışmalarında, romantizm konusu işlenirken şöyle bir değinilen ‘nostalji’, bu kitapta başlı başına bir ‘çalışma alanı’na dönüşüyor ve bu yönüyle ‘nostalji’ sevdalılarını pek mesut ediyor. Böyle bir çalışmanın, yeni ‘nostalji çalışmaları’na önayak olması umudu bile, ‘nostaljiyi’ bir çeşit ‘kötü söz’ ya da ‘samimi bir hakaret’ sayanlara cevap niteliğinde. Sözcüğün sık sık hor görüldüğü zamanlarda Alman sosyolog Charles Maier, “Sanat için kiç neyse, hafıza için de nostalji odur” dememiş miydi?

Doktorlara göre nostalji

Boym, kendisinin de uzun süre kavrama önyargıyla yaklaştığını anlatıyor. Sovyetler Birliği’nden ABD’ye göç eden bir ailenin çocuğu olarak yazar, o tekinsiz sularda değil yüzmek, bulanık nostalji suyuna ayaklarını bile sokmak istemiyor. Nostalji ona bir zaman kaybı ve boyunu aşan bir lüks gibi görünüyor. Sonradan başkalarında da öyle olduğunu göreceği üzere, bu konu onun için bir tabu. Göçmenlerle yaptığı çalışmalardan sonra ‘nostaljiden kaçış olmadığını’ anlayan Boym, konuya bu kez derinlemesine dalmaya karar veriyor. (Nostaljinin hak ettiği de budur ama, derinlere dalmadıkça gerçek zevk çıkmaz ortaya. İnsanın gözü dalar ya, işte o zaman gelip gidiyordur bir yerlere, anlayın, göz dalması iyidir!)

Nostalji nostos (eve dönüş) ve algia (özlem), nostalgia-artık var olmayan veya hiç var olmamış bir eve duyulan özlemdir. Nostalji bir yitirme ve yer değiştirme duygusudur, ama aynı zamanda insanın kendi fantazisiyle arasındaki aşk ilişkisidir. Nostaljik sevgi ancak uzun mesafeli bir ilişkide yaşayabilir. Boym, nostalji için reçete talep edilen zamanlardan söz ediyor. 17. yüzyılda hüzün nöbeti geçirenlere, ateş ya da öksürüğe yazıldığı gibi ilaç yazıldığı zamanlardan... İsviçreli doktorlar afyon, sülük ve İsviçre Alpleri’ne seyahatle nostalji belirtilerinin çaresine bakılabileceğine inanıyorlardı. 21. yüzyıla gelindiğinde ise bu geçici hastalık, çaresi olmayan modern bir hale dönüştü. 20. yüzyıl tarihi fütürist bir ütopyayla başlamış, nostaljiyle sonlanmıştır. Geleceğe olan iyimser inanç, 1960’larda modası geçmiş bir uzay gemisi gibi bir kenara atılmıştır. Nostaljinin ütopik bir boyutu vardır, ancak artık geleceğe değildir bu boyut. Bazen nostalji geçmişe de değil, yan tarafa yöneliktir. Nostaljik kişiler zaman ve mekânın geleneksel sınırları içinde boğulduklarını hissederler.

19. yüzyılda iyimser doktorlar nostaljinin evrensel ilerleme ve tıptaki gelişimle birlikte düzeleceğine inanıyorlardı. On sekizinci yüzyıldan itibaren, nostaljiyi araştırma görevi bu imkânsız görev- doktorlardan şairlere ve filozoflara geçti. Hastalık belirtisi, bir duyarlılık göstergesi olarak ya da yeni yurtseverlik duygusunun bir ifadesi olarak görülür oldu. Nostalji sözde bir nekahet hikâyesi olarak değil, geçmişle bir aşk ilişkisi yeni bir edebi tür kapsamında ele alınmaktadır artık. Nostaljinin yeni sahnesi muharebe alanı ya da hastane koğuşu değil, düşünceli gölcükleri, hareketli bulutları ve ortaçağ ya da antikçağ kalıntılarıyla puslu manzaralardır.

Nostalji 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde kamusal bir üslup ve mekân kazandı. Özel koleksiyonlar insana başka zamanları ve mekânları tahayyül etme ev içinde hayallere ve koltuk nostaljisine dalmayı mümkün kılıyordu. Benjamin 19. yüzyıl Paris’indeki burjuva evlerini, bir yandan nostaljiyi özelleştirirken, diğer yandan kamusal yapısını çoğaltan, dolayısıyla ulusal ve kişisel evleri iç içe geçiren minyatür bir tiyatro ve müze olarak betimler.

Boym’un bu kitabı, tabii ki Ferit Burak Aydar’ın iyi çevirisiyle, Türkçe nostalji çalışmaları yapılması için ilham veriyor. ‘Tedavi Edilen Askerlerden Tedavi Edilemeyen Romantiklere: Nostalji ve İlerleme’, ‘Tarih Meleği: Nostalji ve Modernlik’, ‘Dinozor: Nostalji ve Popüler Kültür’, ‘Yeniden Kurucu Nostalji: Komplolar ve Kökenlere Dönüş’, ‘Düşünsel Nostalji: Sanal Gerçeklik ve Kolektif Hafıza’, ‘Nostalji ve Komünizm Sonrası Hafıza’, ‘Sanal Başkent Berlin’, ‘Göçmenlerin Hatıra Eşyaları’ ve ‘Vladimir Nabokov’un Sahte Pasaportu’ gibi bölümlerle Boym, hepimize iyi bir nostalji ziyafeti çekiyor.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, “Yepyeni bir araştırma alanı: Nostalji ve “olmayan” geçmişimizdeki geleceği!”, Sabitfikir, 2010

Gün gelir bir de bakmışsınız “nostalji hastalığına tutulmuşsunuz! İçinizde geçmiş günlere dair bir özlem, eve dönme arzusu; yoğun bir melankoli halinde çocukluğunuzun sokaklarında dolaşıp dururken buluyorsunuz kendinizi ya da eskiciler çarşısını her gün gezmeden içiniz rahat etmiyor; ilkgençlik yıllarının müziklerini dinliyor, kıyıda köşede kalmış eski hediyelerle avunup bazı mektupları tekrar tekrar okuyorsunuz... Pekâlâ olabilir. Ancak bu dertten kurtulmak tamamen size kalmıştır, psikiyatristlere koşup kendinizi ilaçlayabilir ya da yavaş yavaş geçmesini bekleyebilirsiniz, zira çevrenizde de kimseler sizi pek ciddiye almayacaktır. Oysa bir zamanlar, bu hissettikleriniz neredeyse ölümünüze dair bir işaret olarak yorumlanırdı: Bu, dertli muhayyilenin hastalığı “beynin el değmemiş kanallarından geçerek alışılmadık yollardan bedene yayılır”, “canlı ruhunuzu” takatten düşürür, mide bulantısı, iştahsızlık, akciğerde patolojik değişiklikler, beyin iltihaplanması, kalp sekteleri, yüksek ateş derken zafiyet ve intihar! Ancak diyebilirim ki eğer bunlar başınıza 17.-18. yüzyıllarda gelseydi hemen doktora gidip kolaycacık bir tedaviyle de iyileştirilebilirdiniz: Sülükle tedavi, sıcak merhemler, midenin temizlenmesi, afyon ve o da kesmezse Alpler’e bir seyahat!

Dertli bir muhayyilenin hastalığı

Nostalji, zannedildiğinin aksine kültürel çalışmaların içinden değil, bir hastalık adı olarak tıbbın içinden çıkmış ve 17. yüzyılda kullanılmaya başlamış. 19. ve 20. Yüzyıllara gelindiğinde şairler aracılığıyla edebiyatın alanına giren terim, günümüze yaklaştıkça siyaset bilimin ve kültürel çalışmaların içinde yer almaya başlamış. İşte Slav dilleri ve karşılaştırmalı edebiyat uzmanı, araştırmacı Svetlana Boym da Nostaljinin Geleceği adlı çalışmasında, nostaljinin bir dertli muhayyilenin hastalığından tedavi edilemez bir “yüzyılın hastalığı/sıkıntısı”na dönüşümünü; “romantik milliyetçiliğin pastoral sahnesinden modernliğin kent yıkıntılarına, zihnin şiirsel manzaralarından siberuzay ve uzaya kadar uzanan” son derece ilgi çekici rotasını takip ediyor.

Bugün gelinen noktada birbirinden ayırt edilen iki nostalji türünün altını çiziyor yazar: “Yeniden kurucu nostalji” ve “düşünsel nostalji”. Kültürel olarak bu ayrım biz 21. yüzyıl insanları için son derece önemli ve belirleyici. Yeniden kurucu nostalji, “yitirilmiş ev”in yeniden inşasının peşine düşer, bu arayışta kendini gelenekle ve hakikatle özdeşleştirir, komplo teorilerinden beslenir, mutlak hakikati korur. Düşünsel nostalji ise tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eski zamanları arayıp, aradığı yerlerde onu bulamamayı sevmesi, bu arayışı hikayeleştirmesi gibi, “eve dönüş” özleminin kendisini sever ironik bir biçimde; mutlak hakikati sorgular. İşte bu iki nostalji türü arasında toplumsal ve kültürel olarak gidip geldiğimiz, arada kaldığımız bugünlerde Boym için, hem teşhisi koyuyor hem de çeşitli tedavi önerileri getiriyor diyebilirim.

Kalp Hipokondrisinden teşhis ve tedaviye...

Çalışmanın “Kalp Hipokondrisi:Nostalji, Tarih ve Hafıza” adlı birinci bölümü özellikle dikkat çekici. Nostaljinin evrimleşme sürecine ışık tuttuğu bu bölümde modernlik ile nostalji arasındaki kan bağını açığa çıkarmakla, dolayısıyla da söz konusu kavramı kuramsallaştırmakla işe başlıyor Svetlana Boym. Çiftdeğerli bu iki kavramın, modernlik ve nostaljinin, birbirlerinden beslendiklerini, birbirlerinden yaratıldıklarını işaret ediyor. Nostaljiyi, “Şairin kusurlu evi” ya da “aşkın evsizlik” olarak da tanımlayabileceğimiz modernliği özlemek, o özleyiş üzerine yeni bir hayat kurma, olarak nitelerken de “Yirminci yüzyılın sonunda nostalji üzerine düşünmek, eleştirel modernliği ve onun zamansal çiftdeğerliliği ile kültürel çelişkilerini yeniden tanımlamamızı sağlayabilir” diyor.

Yeniden kurucu nostalji ile günümüzdeki komlo teorileri ve kökene dönüş eğilimlerinin kaynağına doğru inerken, icat edilmiş “yeni” gelenekler, sağcı popüler kültürden beslenen aşırı çağdaş milliyetçilik örnekleri mercek altına alınmış Nostaljinin Geleceği’nde. Sanal gerçekli ve kolektif hafıza aracılığıyla da sanatın ve edebiyatın alanına düşünsel nostalji aracılığıyla girilmiş.

Çalışmanın birinci bölümünde teşhisi ve tedavi yöntemlerini ortaya koyan Boym, ikinci ve üçüncü bölümlerde şehirlere ve icat edilmiş geleneklere, sürgünlere ve hayali memleketlere uzanıyor. Günümüz şehirleri ve sanat eserleri ekseninde nostalji kavramına yeni bakış açıları getiriyor. Nostaljinin Geleceği tarih-kültür-felsefe bağlamında yeni bir araştırma alanı açarken, kültürel algımızın içine bambaşka sınıflandırmalar getirip, yeni estetik değerler öneriyor. Sosyal bilimler, sanat ve siyasetle ilgilenenlerin gözden kaçırmaması gereken bu çalışma, ortalama okurlar için de yaşadığımız dünyayı algılama bakımından son derece ufuk açıcı, diyebilirim. Yazarın son derece açık ve akıcı, hatta zaman zaman edebi bir tarza yaklaşan dili de okuma deneyimini kolaylaştırıyor, keyifli hale getiriyor. “Nostaljinin Geleceği”, hiç şüphesiz haftanın en şahane kitabı.

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, "Kayıp Cennetler", Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2010

Nostalji, günlük dilimize işlenmiş, hepimizin aşina olduğu bir sözcüktür. Şarkılar, şiirler ve filmler sayesinde nostaljinin bireysel hayatımızda önemli bir yeri olduğunu da kabul edebiliriz. Ne var ki nostalji kavramının bu denli sık kullanımı, sözcüğün anlamını ve esas işaret ettiklerini kültür haritamızdan silmiştir. Halbuki Svetlana Boym’un kitabında bize yansıttığı gibi, nostalji başlı başına bir kültürel inceleme alanıdır.

Bugün, nostaljik plaklar dinleyip nostaljik filmler izlemek, ancak hafıza tazelemek olacaktır. Diğer yandan nostaljinin kendisi üzerine düşünmek, yani nostaljiyi hatırlamak, şimdiyi yorumlamak için en değerli girişimlerden biri olabilir. Ne de olsa şimdi, hem hafızanın tazelendiği hem de geleceğin tasarlandığı andır. Nostaljinin Geleceği kayıp cennetlerin ele alındığı, sürgünler ve göçmenlerin incelendiği, neye nasıl özlem duyduğumuz ve neyi neden hatırladığımız ya da unuttuğumuz üzerine bir kitap. Kısacası “şimdi” dediğimiz âna işaret eden bir kitap; çünkü günümüzün nostaljisi “geçmiş hakkında olmaktan çok, yitip giden şimdi hakkındadır.”

Günümüzde yakın ya da uzak geçmişimize ilişkin nostaljik televizyon dizileri ya da sinema filmleriyle karşılaşıyoruz. Nostaljik olarak dekore edilmiş kafe ya da restoranlar hatta evler görüyoruz. Nostaljik kıyafetlerin hatta nostaljik fotoğrafın moda olduğu bir kültürün parçasıyız. Peki neden bu kültürün parçası olduğumuzda huzur bulabiliyor ve kendimizi evimizde hissedebiliyoruz? Nostalji içimize o kadar işlemiş durumda ki, “bugün günlerden ne?” sorusunu değiştirebiliriz artık. Aynı soruyu “bugün dünlerden ne?” biçiminde sorabiliriz. Bizim için bugün dünlerden nedir? Antik Anadolu uygarlıkları mı? Osmanlı İmparatorluğu mu? Cumhuriyet’in ilk yılları mı? 68 kuşağı mı? 12 Eylül öncesi mi 11 Eylül sonrası mı? Bugünden düne bakmaktaki amaç dünü mü değiştirmek yoksa bugünü mü?

Entelektüel bir Sovyet göçmeni olan Svetlana Boym, nostalji sözcüğünün ilk defa 1688’de bir tıp tezinde kullanıldığını, yani bunun aslında bir hastalık olarak algılandığını hatırlatıyor. Bu açıdan melankoliyi hatırlatan bir kavram nostalji. Zaten gündelik dilimizde yanlışlıkla eş koştuğumuz sözcükler bunlar. Melankolinin ve nostaljinin ayrımını kültürel bir bağlamda yapıyor Boym. Ona göre nostalji daha toplumsal, melankoli ise daha bireysel ve daha eleştirel. Melankoli bir entelektüel hastalığıysa nostalji daha çok askerin, köylünün, denizcinin, göçmenin hastalığı. Nostalji melankoliye göre tabiri caizse daha “sovyet” bir hastalık. Yunanca köklerden gelen nostalji, “nostos” ve “algia” sözcüklerinden, yani “eve dönüş” ve “özlem”den meydana getirilmiş. Bu bağlamda Boym, ilk olarak şöyle tanımlıyor nostaljiyi: “artık var olmayan veya hiç var olmamış bir eve duyulan özlem.”

On yedinci yüzyılda tıp alanının inceleme konusu olan nostalji, bir yüzyıl sonra şairlerin ve filozofların alanına nüfuz ediyor. Belki de bu yüzden birbirine karıştırılıyor nostalji ve melankoli. Yazar da bu karışıklığı yorumlamak için üç önemli entelektüele baş vuruyor: Baudelaire, Nietzche ve Walter Benjamin.

Baudelaire’in müphem modernliğin başkenti olan Paris’le kurduğu ilişki, şimdi dediğimiz ânın nostaljisiyle aktarılırken, Benjamin de kent pasajları üzerine düşünceleriyle “şimdinin arkeolojisi” bağlamında tartışılıyor. İşte tam bu noktada yeni bir kavramla tanıştırıyor bizi Boym: “Modern-dışı.”

Belli ki “premodern” eksik, “postmodern” fazla, “modern” de hem eksik hem fazla gelmiş olacak ki, Boym yeni bir sözcük türetmek zorunda kalmış. Modern-dışı, “geçmiş ile geleceğin melezlerini” ele alan bir kavram. Premodern ve postmodern, başka deyişlerle modern öncesi ve modern sonrası, ilk bakışta görünenden daha fazlasını ifade ettiğinden, çok dikkatli bir şekilde kullanılması gereken kavramlar. Boym yeni ürettiği bu kavramla, özellikle postmodern sözcüğünün çağrışımlarının yükünü hafifletmek ve ne demek istediğini daha net bir şekilde belirtmek istiyor. Bir modernlik versiyonu olan modern-dışı, tam olarak modernlik karşıtlığını da ifade etmiyor. Modern-dışı ile anlatılmak istenen, sahnenin dışındakiler, olması gereken yerde olamayanlar ve akıntıya kapılmayanlar. Bu bağlamda Benjamin’in, Milan Kundera’nın, İlya Kabakov’un ve Nabokov’un önemli modern-dışı sanatçılar olduğunu iddia ediyor Boym.

Kitabın en önemli noktalarından birinde nostaljinin iki farklı boyutunu ele alıyor yazar. “Yeniden kurucu nostalji” diye tanımlanan özlem, hatırlamanın tehlikeli yanına vurgu yapıyor. Hatırlanmaması gerekenler yeniden kurulmalı, hafıza farklı yıkıntılarla doldurulmalı bu tür nostaljide. Tabii ki totaliter rejimlerin politikalarından bahsediyor Boym. Moskova’nın ve Petersburg’un sırasıyla Çarlık ve Sovyet dönemleriyle komünizm sonrasında geçtiği süreçleri, değişenleri ve değişmeyenleri sunuyor bize.

“Yeniden kurucu nostalji” gelenek icat eden, kendi varlığı için hayali bir düşman kurgulayan, tarihi yeniden yazan bir anlayışın yansımasıyken, “düşünsel nostalji” ise bireysel ve kültürel hafızaya vurgu yapan, daha eleştirel bir nostalji olarak ayrılıyor. “Yeniden kurucu nostalji” eve dönüşü vurgularken, yani hayali bir ev yaratma peşindeyken, “düşünsel nostalji” özlemi vurguluyor, yani evin değil mesafenin peşine düşüyor.

Boym kuramsal yaklaşımlarını gündelik hayatla öyle iç içe geçirerek anlatıyor ki, bir felsefi inceleme mi yoksa bir gezi kitabı mı okuduğunuza karar veremiyorsunuz. Petersburg ve Moskova’dan Berlin ve Prag’a kadar Avrupalı kimliğinin ve Avrupalı olamamanın peşine düşen Boym, Kafka’dan Orhan Pamuk’a birçok entelektüeli ayrıntısıyla ele alarak nostaljiyle kurdukları ilişkiyi sergiliyor. Berlin Duvarı’ndan Moskova’daki Stalin anıtlarına, çocuk parklarındaki oyuncak roketlerden, asla inşa edilemeyen görkemli saraylara, sürekli haritası değişen bu inceleme, hem bir kültür tarihi kaynağı hem de modernlik üzerine gündem oluşturacak kuramsal bir yapıt.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Özsezgin, “Nostalji bir hastalık (mı?)”, Cumhuriyet Kitap Eki, 18 Mart 2010

Nostaljiden, yani yaşamın dünüyle bugünü ya da yarını arasındaki gel-gitlerden esinlenen her tür sanat eseri söz konusu olduğuna göre, bu dönüşümlü duygunun kökenleri ve geleneği üzerine kişisel ve toplumbilimsel verilerden yola çıkan bir araştırma ilginç tespitler yaratacaktır. Kuşkusuz bu tür tespitlerin kaynak oluşturduğu sanat eserleri, özellikle de büyük kırılma dönemlerinin ürünleri arasında yer alır. Ama biraz geriye giderek bakılacak olursa karşımıza çıkacak ilk yapıtlardan biri, belki de birincisi, Dürer'in 1514 tarihinde tahta üzerine kazıdığı gravürü Melencolia'dır (I).

Özlüyorum, o halde varım!

Nostalji kavramı üzerine derinlemesine bir inceleme değeri taşıyan Nostaljinin Geleceği kitabında Svetlana Boym'un 'dertli muhayyile' olarak tanımladığı bu kavramın farklı kültürlerdeki yeri ve dilsel karşılıkları ya da türleri , evrensel nitelikli bu duygunun 'bölücü' olduğunu gösteriyor. Sözlüklerde nostalji, 'mâlihülya, karasevda' biçiminde tanımlanır. Sözcük, köken itibarıyla notos (eve dönüş) ve algia (özlem) kavramlarının bitişmesinden oluştuğuna göre, 'var olmayan veya hiç var olmamış bir eve duyulan özlem' anlamını içermesi şaşırtıcı değil. (Çek dilinde 'tanımlanamayan özlem' anlamına 'litost', Rusçadaki 'toska', Portekiz dilindeki 'saudade', bu ortak anlamı vurgulayan kavramlardır. Yazar, ayrıca Orhan Pamuk'taki İstanbul'un fotojenik siyah-beyazına dayanan 'hüzün' sözcüğüne de değiniyor.) Bütün bunlar tercüme edilmesi zor sözcükler. Böyle olsa da bütün dillerde romantik nostaljilerin grameri oldukça benzerdir: Özlüyorum, o halde varım! Gene de bir reçetesi yok bu duygunun. Örneğin Charles Maier'e göre, ilerlemenin merhem olmadığı bu duyguyu tanımlamak gerekirse şöyle denebilir: Sanat için kitsch (kötü kopya) neyse, hafıza için de nostalji odur. Boym ise, uzun süre önyargıyla yaklaştığını itiraf ettiği nostaljiyi, Sovyetler'den ABD'ye göç ettikten sonra başka türlü yorumlamaya başladığını belirtiyor. Artık bireysel bir hastalık değil, çağımızın bir belirtisi, 'tarihsel bir duygu'dur nostalji yazara göre (s. 17). Nostalji patlamalarının çoğu zaman devrimlerden sonra gelmesi ise, onu belirleyen temel ayrıntılardan biri olsa gerektir.

İsviçreli doktor Johannes Hofer'in bir tıp hastalığı olarak yorumladığı nostalji, Hıristiyan öte dünya bilgisi anlamı içeren melankoli ile hastalık hastalığı anlamına gelen 'hipokandri' gibi türleri var. Ama Robert Burton'a bakılırsa, bu hastalığın felsefi bir boyutu da yok değil; nostalji, keşişlerin ve filozofların hastalığı. Ama nasıl oldu da bu hastalık, yerel bir hastalık ('maladie du pays') olmaktan çıkarak modern çağın hastalığına ('maladie du siecle') dönüştü? Yazar bu aşamada nostalji duygusunun yayılmasını yalnızca mekân değişimleriyle değil, değişen zaman anlayışıyla da bağlantılı görüyor (s. 31). Jean Starobinski, sanatla bilimin göbek bağının henüz tümüyle kopmadığı ve zihin ile bedenin –iç ve dış huzurun– birlikte ele alındığı bir dönemde teşhis edildiği görüşünde. (Burada eve dönmenin baştan çıkarıcı etkisi için Penelope'nin öyküsüne gönderme yapılıyor.)

Bir tarih vermek gerekirse, nostalji hastalığına ilişkin teşhisin 17. yüzyıla özgü olduğu üzerinde duruyor yazar. Bu, kabaca zaman ve tarih anlayışının radikal bir değişime uğradığı dönemle de çakışıyor. Avrupa'da dinsel savaşlar sonlanmış, ama hep öngörülen 'dünyanın sonu'na ilişkin kehanet gerçekleşmemişti.

Zamansal algıya gelince, bu konu yeterince karışıktır: 13. yüzyılda mekanik sanatların icadından önce 'Saat kaç?' sorusu pek hayati bir şey değildi. İnsanlar rahattı. Geç Rönesans kültüründe ise zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde bölünmesi pek yaygın değildi. Cicero'nun ünlü sözünde tarihin, bir 'yaşam öğretmeni' olduğuna ilişkin görüş, Leibniz'in formülünde alternatif bir boyut kazanır: 'Gelecekteki dünyanın bütünü, 'şimdi'de saklıdır ve şimdiki dünyada tasarlanır. Devrimin Fransız ihtilaliyle 'döngüsel bir metafor'a dönüşmesi de bu alternatif görüşle ilgilidir: Özlenen bir gelecek zincirlerinden kurtarılmıştır artık. Akan kum değildir zaman.

Beklenenin aksine, nostaljinin tedavisi tıpta bulunamayınca 18. yüzyıldan itibaren bu görev, doktorlardan şairlere ve filozoflara geçecektir. Nostalji salgınının yaygınlaşması da bundan sonradır. Ne var ki doktorlar gibi şair ve filozoflar da nostaljinin 'tam yerini' bulmayı başaramaz, onun yerine 'arayışın kendisi'ne odaklanırlar.

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise nostalji, ulusal ve bölgesel müzelerde ve kent abidelerinde kurumsallaşma aşamasına girer (s. 43-44). 'Yeni Gotik', 'Yeni Bizans' gibi kavramların ortaya çıkması, bu gelişmenin sonucudur. Artık geçmiş, bilinmeyen bir şey değildir. Alois Riegl'in de işaret ettiği gibi 19. yüzyılda eski anıtlar tarihte ilk kez özgün durumlarına uygun biçimde restore edilmeye başlanır. Yazar, 'romantik kitsch' dediğimiz yoz bir kültüre buradan kapı aralanmış olduğu tezine katılır. 'Atlantis'in yani kayıp medeniyetin peşine düşenler, hayallerini uzak ülkelere yöneltir. Böylece de olumsuz 'yan anlam'larla süslenmiş olur nostalji.

‘Jurassic Park sendromu’

Birbirine karşıt kültürlerdeki nostalji duygusunun farklılığı buradan kaynaklanır yazara göre: 19. yüzyıl Rus geleneğinde ulusal rüyanın taşıyıcıları yazarlar ve köylüler olmuşken, Amerika örneğinde yaşamın esas sanatçıları girişimciler ve kovboylardır. (Yazar burada 1999'da K. Atakay çevirisiyle Metis'ten çıkan ve bellek yitimi kültüründe zamanı belirleme sorununu ele alan kitaba atıfta bulunmaktadır.)

Tarihsel bir duygu olarak nostalji, kitle kültürünün doğuşu ve romantizm akımının güçlenmesiyle eşzamanlıdır, bu duygunun evrenselleşmesi, Avrupa'da ulus-devlet kavramının doğuşunu hazırlayan devrimler çağıyla da örtüşüyor. Devrim, hem 'döngüsel bir tekrar' hem de 'radikal kopuş' (s. 47). İlk bakışta aykırı görünen bu yoruma yazar, şöyle bir açıdan yaklaşır: Gelenek ile devrim hem birbirini kapsar, hem de birbirine karşıt bir konumdadır. Yazar bu görüşe Bruno Latour'un geçmişle radikal kopuş fikrinin tek bir zaman anlayışına dayalı iki simetrik sonuç olduğu yorumundan çıkarak ulaşır. Modernite kavramıyla nostalji ilişkisini incelediği bu bölümde, nostaljik yan anlamlara doğru açar bu görüşünü. Modernite kavramının kullanılışı Baudelaire ile başlamış olsa da onun kendine ait bir tarihi bulunduğunu özellikle vurgular. Şimdiye duyulan hayranlığı, başka bir zamana duyulan özlemle birleştirir. (Baudelaire, 1860'ta yayımlanan Modern Hayatın Ressamı kitabında modernliği, ele avuca sığmaz bir kavram olarak tanımlar.) Boym ise Baudelaire'inkinin yanı sıra Nietzsche ve Benjamin'in görüşlerini karşılaştırır. Yazarın 'Jurassic Park Sendromu' olarak isimlendirdiği popüler kültür, Amerikan toplumuna özgü yapısıyla, bu toplumun ulusal bir saplantısı olarak başlar ve gelişir. Burada hedef kitle çocuklar olmakla beraber Jurassic Park, gene de 'mistik bir nostalji' yaratmakta etkili olur (s. 67). Çünkü o, 'sömürge cennetin nostaljik bir versiyonu' olacaktır önünde sonunda. Bu versiyon, 'didaktik teknolojik peri masalı'nın kibar ve ince bir uzantısıdır aynı zamanda. Filmdeki dinozor, Amerikan kültürünün 'yüceye dair vizyonu' değil midir zaten? Örneğin Empire State, bir dinozor olarak tanımlanmıştı inşa edildiğinde. Böylece 'nostaljik dinozor' serisinin kapısı açılmış oluyordu. Her şeyi zamana duyarlı hale getiren eğlence sektörü, zaman yetersizliğini istismar ederek bu nostaljiyi tahrik edecektir. Greenberg de sanatın etkilerini yeniden üreten şeyin eğlence sanayii olduğu üzerinde durmuştu.

Kitabın 'komplolar ve kökenlere dönüş' bölümünde Svetlana Boym, insanın geçmişle, hayali cennetle, eviyle ve kendine ait algısıyla ilişkisi açısından iki tür nostalji bulunduğu sonucuna varır: Yeniden kurucu nostalji ve düşünsel nostalji. Böyle bir ayrım, kitabın yazarına özgü bir değerlendirmedir aynı zamanda. Bu bölümde türün ilki, beşinci bölümde ise ikincisi ele alınıyor. Bunlar yazara göre 'mutlak' türler değil, birer eğilim, özleme biçimi ve anlam vermenin iki yoludur. Birincisi bir icattır ve yitirilmiş evi yeniden inşa etmeyi, bellekteki açıkları kapatmayı vaat eder. Düşünsel nostalji ise özlem ve yitirme kavramlarına yoğunlaşır. Yazara göre, Sistina şapelindeki Michelangelo'nun Tanrı ve Adem tasvirine ilişkin restorasyon, 'arızalanan nesnenin varlığıyla telafi edilen mesafe'yi bize somut biçimde yansıtır. Burada restore edip yeniden yaratma eylemi, yeniden kurucu nostalji türünün tipik bir örneğidir.

Düşünsel nostalji türüne gelince, Jorge Luis Borges onu gene mitolojiye başvurarak açıklayacak ve Ulysses'in eve dönmesinin tek nedeni olarak 'yolculuğuna dönüp bakmak' olduğunu öne sürecektir. O güzel kraliçenin yanındayken, kendi 'göçebe' kişiliğine nostaljik duyguyla bakmaktadır çünkü. Sonuç: İnsanın en iyi hatırladığı şey, duygularının renklendirdiği anılardır (s. 92).

Nostalji, kolektif ve bireysel bellek arasında bir aracıdır yazar açısından. Kolektif bellek, bir 'oyun alanı' olarak görülse de bireysel anıların yattığı bir mezarlık değildir; sistemsiz ve kaotik bir kavramdır. Nostaljinin kavram olarak içerdiği yan anlamların incelendiği bu kısımdan ikinci bölüme geçiyor yazar, 'şehirler ve yeniden icat edilmiş gelenekler' olarak adlandırdığı bu bölümde, gezip dolaştığı kentlere ilişkin gözlemlerini anlatıyor. Kent olgusu, şehirlerdeki nostalji arayışı açısından iki boyutludur yazara göre. Kent mitinin topografyasını, o kentin fiziksel mekânlarıyla keşfe çıkar. İlginç bir keşiftir bu, çünkü oralarda yaşayan canlı atmosfer, dünden bugüne çok boyutlu çağrışımlar zinciri oluşturacaktır yazarın belleğinde. Çünkü kentlerdeki mekânlar, yalnızca 'mimari metafor'lar değil, aynı zamanda kent sakinleri için 'perde anı'dır (s.124). 'Rusya'nın Roma'sı' Moskova, Berlin, Dresden, St. Petersburg' Bu kentlerdeki anıtlar ile halk arasındaki 'mahrem ilişki'nin göstergeleri de yazar oraları gezerken açığa çıkacaktır. Örneğin Moskova nostaljisi kentin tarihsel geçmişine değil, Sovyet ihtişamına duyulan bir nostaljidir (s. 154). ( Petersburg, Petrograd ve Leningrad adlarıyla üç döneme tanıklık eden kent, kitapta bir 'kültür şehri' olarak ayrıntılı yorumlara konu olur.) Kafka'nın kenti Prag, Çek, Alman ve Yahudi kültürlerini bağrında yaşatırken diğer bazı kentler de 'diyaspora mahremiyeti'ni kendi içinde saklı tutar. Böyle bir mahremiyete yalnızca hikâyeler ve sırlar aracılığıyla ulaşılabilir ancak (s. 359).

Kitabın son iki bölümü, kentlerle sanatçılar ve yazarların oralarda bıraktıkları arasında kurulan bağıntıların yorumlarını içeriyor. St. Petersburg ile Nabokov ve Brodski ilişkisi, 1992'den sonra gönüllü sürgünlüğü kabul eden Kabakov ile Rusya bağlantısı, nostalji kavramı açısından ilginç örnekler.

Nostalji kavramına küresel kültür açısından yaklaşırken, bellek gibi anımsatıcı araçlara ihtiyaç gösteren bu kavramın, bugün en yeni sınır olan siberuzaya ulusal sınırların aşıldığı yeni 'bilinç mekanizmaları' açısından yaklaşmayı zorunlu kıldığına değiniyor yazar. Bu ise her şeyin asla bırakılmadığı gibi 'aynı' kaldığı 'son eve dönüş' olacaktır. Bugün hepimiz, 'nostaljik olmadığımız' bir döneme nostalji duyuyoruz.

Devamını görmek için bkz.

Berk İnan Berkant, “Tüm suçlardan arınıp eve dönme hayali...”, Star Kitap Eki, 3 Nisan 2010

Esiri olduğunuz bir şeyden kuvvetini alabilmek için onu somutlaştırmanız gerek, derler... Sovyetler’den ABD’ye uzanan kişisel hikâyesiyle, Slav Dilleri ve Edebiyatı uzmanı ve sanatçı Svetlana Boym’un Ferit Burak Aydar tarafından Türkçeye çevrilen Nostaljinin Geleceği, yazarın kendi ifadesine göre kendi nostaljisinden kaçınmak için yaptığı bir çalışma.

Cevabı aranan ilk soru, nostaljinin bir tabu olup olmadığı... Bu kitapta nostalji için sihirli bir tedaviden ziyade, nostaljinin aldatma ve manipülasyon mekanizmalarından bazılarını aydınlatabilecek bir tipoloji öneren Boym; parçası olduğu 21. yüzyılda, değişikliğin hızlı ritmine ve ekonomik şok terapisine karşı bir savunma mekanizması haline gelerek kaçınılmazlaşan nostaljiden yararlanmanın yollarını arıyor ve modernleşmeye içkin bir ilerleme anlayışının geçmişin takıntılarını tamamıyla ortadan kaldırma umudunun boşa çıktığını, nostaljinin ısrarla varlığını sürdürdüğünü geniş bir örnek skalası sunarak anlatırken bunun nedenlerini sorguluyor. Daha geniş anlamda nostaljiyi, modern zaman fikrine, tarih ve ilerlemenin zamanına karşı bir isyan olarak ele alıyor: “Nostaljik kişiler tarihi silmek ve özel ya da kolektif bir mitolojiye dönüştürmek, zamanın mekân gibi geri çevrilemezliğine boğun eğmeyi reddederler.”

Eserde, Charles Maier’dan yaptığı “Sanat için kiç neyse, hafıza için nostalji odur” alıntısıyla aslında nostaljiden kaçınmak istediğini açıklarken kitabın birçok yerinde nostalji yapmaktan kendini alamadığını açık yüreklilikle itiraf ediyor. Anlatımın dağınık görüntüsü başarılı bir bölümlendirmeyle giderilmiş ve kitap deneyimleri açan, genişleten bi kitap halinde okura ulaşmış...

Kitap nostaljinin tarihçesiyle başlıyor; yurtdışında savaşan İsviçreli askerlerde teşhis edilen “yurt özlemi hastalığı” için kullanılan ilk nostalji tanımından, nostalji sözcüğünün mekansal boyuttan zamansal boyuta taşınışı ve “geçmişe duyulan özlem” hastalığının adı haline gelişi anlatılıyor.

İlgi çekici yanlardan biri, Boym’un mesleğinde farklı disiplinleri buluşturan yanı. Bu aynı zamanda kitabı; önemli bir Sovyet tarihi arka planı gerektiren ve içeren, 21. yüzyıl tarihini de fütürist bir ütopyayla başlamış, nostaljiyle sonlanmış bir dönem olarak ele alan önemli bir araştırma kitabına çeviriyor ve bu tam da nostaljinin çok katmanlı yapısını ortaya koyacak bir harman oluşturmuş.

“Litos”tan (Çekce), “hüzün”e birçok kültürdeki nostalji sözcükleri tespit edilmiş, bu yolla nostaljinin yerelliğe ve eve en çok vurgu yapan bu sözcüğün aslında ne kadar global bir yanı olduğunu görmemiz sağlanıyor.

İlk olarak yazar nostaljinin dayanaklarını bir bir bularak altından çekiveriyor. “Günümüzde birçok güçlü ideolojinin özünü oluşturan, bizi duygusal bağlılık uğruna eleştirel düşünceyi bırakmaya ayartan ideal evi sanal olarak yeniden inşa etmeyi vaat eden” nostaljiyi ele alırken “nostaljik zaman, hayalin ve özlemin zaman-dışı-zamanıdır” diyerek aslında sözcüğün içinde örtük olarak barınan geçmiş zamana dönüklüğü bir giysi gibi çıkarıp kavramı güncele etkisi üzerinden çözümlüyor.

Çalışmanın önemli bir bölümünü şehir ve sanatçı ziyaretleri oluşturuyor. “Sözcükler şehrinin arkeolojisi ve taş, cam ve beton şehrinin arkeolojisi” birlikte ele alınmış. Bu cümlelerden de anlaşıldığı gibi şehirler sadece mimarileriyle deği ruhlarıyla da ele alınmış.

Sonuç bölümünde ise: “Nostalji hem bir toplumsal hastalık hem de yaratıcı bir duygu, hem zehir hem de ilaç olabilir. Hayali memleket rüyaları gerçeğe dönüşemez ve dönüşmemelidir. Bugünün ilerleyen siyasi ve toplumsal koşuları üzerinde gerçeğe dönüşen peri masalları olarak değil, idealler olarak daha önemli bir etkiye sahip olabilirler,” diyen Boym nostaljiyi olumluya yönlendiren yanıyla, zamanı yavaşlatan değil harekete geçiren bir araç olarak sunuyor.

Devamını görmek için bkz.

A. Cüneyt Issı, “Görüntüler Üst Üste Binerse Fena: Nostaljinin Geleceği”, İnceeleyen Kitap Eleştiri ve Tanıtım Dergisi, Aralık 2010

İlk, İsviçreli Doktor Johannes Hoffer’in 1688’de yazdığı tıpla ilgili bir tezde kullanılan nostalji kelimesi, nostos (eve dönüş) ve algia (özlem)¬ gibi Yunanca iki kökten gelmektedir. Uzun süre memleketlerinden uzak kalan askerlerin yakalandığı bir hastalık olarak düşünülen nostalji’nin belirtileri cansız ve süzgün bir görüntü ve her şeye karşı kayıtsızlık, geçmişle şimdiyi, gerçek olanla hayali olanı birbirine karıştırma şeklindedir (s. 26). Tedavisi için çeşitli tıbbi yöntemler denenen hastalık, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bireysel ve toplumsal anlamda modernizm’e direnişin ifade aracı, ona karşı geliştirilen savunma refleksi olarak sosyolojik bir mahiyet kazanmıştır. Aydınlanma çağı, akılcılık ve tüm bunların bileşeni olan modernizm, ilk önce felsefede olduğu gibi edebiyatta da romantizmle sorgulanmaya başlanmıştır. Bu bakımdan edebiyatta romantizm, modernizmin insan ruhunda açtığı çatlakları kapatma gayretinin, ruh ile dünyanın yeniden kaynaştırılması çabasının bir yansıması gibi değerlendirilebilir. “Tarihin bir çöküş ve yitirme olarak görülmesi, bütünlüğün ve ahlaki kesinliğin yitirildiği duygusu; katastrofik toplumsal süreçlerin her şeyi kaplayan dinsel kubbeyi ve kutsal değerleri zayıflattığını vazeden teorik bir tutum, bireysel özerkliğin yitirildiği ve sahici toplumsal ilişkilerin çöktüğü inancı, basitlik, kendiliğindenlik ve sahiciliğin yitirilmesi duygusu” (Stauth-Turner 2005: 64-68) olarak tanımlanabilecek modernizme karşı, bu çatlakları, güvensizlikleri tamir etmenin bir yolu ya da doğal sonucu olarak nostalji, son yıllarda üzerinde çok durulan konulardan biridir. 1981 yılında Sovyetler Birliği’nden Amerika’ya göç etmiş Svetlana Boym’un Nostaljinin Geleceği adlı çalışması, hem bizzat nostalji duygusunu hissetmiş göçmen olması nedeniyle, hem de kavramın problemli ve tedavi edici yanlarını oldukça doyurucu bir şekilde ortaya koyması açısından çok önemlidir.

Nostalji, geri çevrilemez zamanı durdurmak, geçmişi ve onun bütünlüğünü yeniden ikâme etmek, büyü ve gerçeğin birbirinden henüz ayrılmadığı çağlara dönmek özlemiyle ortaya çıkar. Alphonse de Lamartine’in ‘Göl’ şiirinde söylediği “zamanda bir an bile olsun demirleyebilme isteği” nostaljinin en temel dürtülerinden biridir.

“Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin

Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz

Zaman adlı denizde bir gün, bir lâhza için

Demirleyemez miyiz? ”

Siberuzaya ve sanal küresel köye duyduğumuz hayranlığa karşılık, en az onun kadar küresel bir nostalji salgını, kolektif hafızası olan bir cemaate duyulan dokunaklı bir hasret, parçalanmış bir dünyada sürekliliğe duyulan bir özlem vardır. Yaşamı hızının arttığı ve tarihsel alt üst oluşların yaşandığı bir çağda nostaljinin bir savunma mekanizması olarak kendini göstermesi kaçınılmazdır. (15) diyen Svetlana Boym, çalışmasında nostalji kavramını oluşturan iki kök kelimeden yola çıkarak onun paradoks yapısına da işaret eder. Ona göre algia, yani özlem evrensel bir duygu iken nostos yani ev kişiden kişiye, milletten millete değiştiği için bölücü olabilmektedir (s. 13).

Nostalji, özlemin bizi diğer insanlara karşı daha empatili yapabilmesi anlamında paradoksaldır, ancak özlemi aidiyetle, yitirilenle ilgili kaygıyı kimliğin yeniden keşfiyle düzeltmeye çalıştığımız an, genellikle yollarımızı ayırır ve karşılıklı anlayışa son veririz. Algia (özlem) paylaştığımız şey, nostos (eve dönüş) ise bizi bölen şeydir. Günümüzde birçok güçlü ideolojinin özünü oluşturan, bizi duygusal bağlılık uğruna eleştirel düşünceyi bırakmaya ayartan ideal evi yeniden inşa etme vaadidir. Nostaljinin tehlikeli yanı, gerçek evle hayali evi birbirine karıştırma eğiliminde olmasıdır. (16, 17)

Bu ikili yapıdan hareketle Boym, iki tür nostaljiyi birbirinden ayırır: Yeniden kurucu nostalji ve düşünsel nostalji. Yeniden kurucu nostalji, yitirilmiş evi yeniden inşa etme çabası içindedir. O nedenle, yeniden kurucu nostaljikler kendilerini gelenek ve hakikatle özdeşleştirir; komplo teorilerinden de beslenerek mutlak hakikati koruduklarına inanırlar. Düşünsel nostaljide ise yalnızca özlem, sanatçı duygularını da kışkırtan bir durum söz konusudur. Örneğin, bizim edebiyatımızda Ziya Gökalp, Mehmet Akif Ersoy ve Sezai Karakoç gibi isimler ‘yeniden kurucu nostaljikler’ olarak değerlendirilebilir. Onlar, geçmiş zaman’a ve onun içini dolduran duyarlıklara salt bir özlem objesi olarak bakmazlar; onu geri getirme, kaybedilenleri yeniden ikâme etme düşünceleriyle eylem adamı, ya da en azından ideolog gibi bir tavır takınırlar.

Hemen akımıza geliveren ve Türk edebiyatının önemli adlarından olan Yahya Kemâl Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Tarık Buğra gibi isimleri ise düşünsel nostaljinin temsilcileri olarak değerlendirebiliriz. Onlar için, özlemin bizatihi kendisi varoluş için anlamlı ve üretken bir güçtür.

Svetlana Boym, ancak uzun ve mesafeli bir ilişkide yaşayabileceğini söylediği nostaljinin sinemaya özgün imgesini ise şöyle tarif eder: Nostaljinin sinemaya özgü imgesi aynı anda gösterilecek iki kare ya da iki imgenin (sıla ile gurbetin, geçmiş ile şimdinin, rüya ile günlük hayatın) üst üste bindirilmesidir. Bunu tek bir imgeye sıkıştırmaya çalıştığımız an çerçeveyi kırar ya da yüzeyde yanıklara yol açarız.” (14). Böylesine bıçak sırtı bir kavram olan nostalji, Michael Kamen gibi kimi yazarlar tarafından etik ve estetik başarısızlığın bir kılıfı olarak tanımlanır: “Nostalji… özünde suçun olmadığı tarihtir. Miras, bizi utançtan ziyade kibirle dolduran bir şeydir.” Bu anlamda nostalji kişisel sorumluluktan feragat etmek, suçlardan arınarak eve dönmektir; etik ve estetik bir başarısızlıktır.” (15).

Svetlena Boym’un bu paradigmaları üzerinden tartıştığı nostalji, hâlâ tedavisi mümkün olmayan bir hastalık gibi görülmesine rağmen, özellikle düşünsel nostaljikler açısından hastalığın üzerinde düşünmek zihin için keyifli ve derinlikli alanlar açmaktadır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.