Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-720-3
13x19.5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Jacques Ranciere diğer kitapları
Siyasalın Kıyısında, 2007
Özgürleşen Seyirci, 2010
Tarihin Adları, 2011
Cahil Hoca, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Filozof ve Yoksulları
Özgün adı: Le philosophe et ses pauvres
Çeviri: Aziz Ufuk Kılıç
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2009
2. Basım: Eylül 2013

İşçiler ne zaman düşünecek? "Hayat gailesiyle" günü kurtarmaya çalışan yoksullar nasıl zaman bulup da düşünecek? Tarih boyunca filozofların yazılarında işçi, emekçi, zanaatkâr birçok yoksul, bazen alaycılıkla bazen de yüceltilerek neden ısrarla boy göstermiş, nasıl bir işlev görmüştür?

19. yüzyıl proleter kültürü üzerine birçok önemli çalışma yayımlamış olan Rancière, Batı'nın felsefi ve siyasal düşünce geleneğine çok sert bir eleştiri getiriyor: Sol fikriyatın Marx, Sartre ve Bourdieu gibi üç önemli isminin bile, felsefenin kurucusu denebilecek Platon'la şaşırtıcı bir biçimde paylaştığı önkabulleri sorguluyor. Eşitsizliği doğallaştıran bu önkabullerin en belirleyici olanı, işçilerin kendi işlerinden "başka hiçbir şey" yapmamaları gerektiği. Felsefe en baştan beri sahici düşünce üretmeye muktedir olan insanlarla, salt ekonomik meşguliyetlerine göre tanımlanan, düşünce için gereken yetenek ve boş zamandan yoksun olan diğerleri arasındaki ayrıma dayalı olmuştur, diyor Rancière: İşçiler sadece çalışıp üretim yapmalı (işçi kalmalı) düşünme işini buna zamanı olanlara bırakmalıdır (filozof onlar adına da düşünecektir). Aksi halde "haddini aşmış", düzeni bozmuş olur, gülünçleşir.

Rancière kitap boyunca örtük olarak, sonradan yazmış olduğu sonsözde ise açıkça, şunu savunur: Yoksullar ancak bu sözde işbölümünü (yazarın deyimiyle "duyulur olanın bu bölüşümü"nü) reddettikleri, yani tam da hadlerini aşıp düşünme konusunda da eşitlik talep ettikleri sürece siyasal bir özne olarak sahneye çıkabilmişlerdir.

Sol siyaset geleneğinin sorunlarıyla ilgilenenler başta olmak üzere bütün felsefe okurlarının okuması gereken bir kitap.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Platon'un Yalanı
Şehrin Düzeni
Beşinci adam
Zaman sorunları
Şölenin düzeni
Taklitçiler, avcılar ve zanaatçılar
Mesleki nitelik. Aşık atanlar ve bit ayıklayanlar
Atölyedeki filozof
Üç maden: Doğa yalanı
İki para: Komünizm iktidarda
Başka şölen, başka yalan
Zanaatçının erdemi
Adaletin paradoksu
Kadınlar, keller ve kunduracılar
Söylemin Düzeni
Bir mağaradan bir başkasına
Piç düşünce
Filozofun kölesi
Sessiz geveze
Hezeyanın düzeni
Yeni engel
Teatrokrasi
Ağustosböcekleri korosu
Görünüşlerin bölüşümü
Sur dibinde

Marx'ın İşi
Kunduracı ve Şövalye
Kunduracıların isyanı
Saint-Jean Bayramı gecesi
İdeolog, kunduracı ve mucit
Proleterin Üretimi
Üretimin düzeni
Öteki mağara
İş iskeleleri
Bilimin hükümsüzlüğü
Emek ve üretim. Radikal burjuvazinin gizli çekiciliği
Proleterin okulu
Gerikalmış işçi ya da komünizmin paradoksu
Laponlar arasında bir komünist
Yanlış çıkış. Sınıf ve parti
Straubinger'in dehası
Araklanmış Devrim
Mutlak burjuvazi
Burjuva ihaneti
Lumpenin zaferi
Bataklık çiçeği
Komedyen kral ve dilenci kral
Sanatın Riski
Süvariler ve komedyenler
Kitabın ödevi
Bilinmeyen başyapıt
Başıboş bilim
Sanatçının vasiyeti

Filozof ve Sosyolog
Marksist Ufuk
Üretimin dekoru
Güneş ve ufuk
Üretimin paradoksları
Filozofun Duvarı
Yorgun koruyucu
Parti ya da devamlı yaratım
Diyalektik mühür
Filozofun penceresi
Makine başındaki işçi
Mutlak silah
Sartre'ın kralı
Filozof ve tiran
Karda tanklar
Parazit diyalektik
Küçük boyacı
Gölgesiz kral
Tuvaldeki patlama
İşçilerin olmadığı bir dünya?
Sosyolog-Kral
Müzisyen, şef ve boyacı
Doğru kanının bilimi
Makas ve çaydanlık
Kunduracıların boyası
İfşa edilen ifşacı
Giritli Epimenides ve Marksist Parmenides
Hekim ve müşterileri
Pratiklerin bilimi
Piyanist, köylüler ve sosyolog
Amiyane sosyolog ve seçkin filozof

Daha Fazlasını İsteyenler İçin
İngilizce Basıma Sonsöz (2002)
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 13-17.

En baştan söylesem de olur: Bu kitabın son noktası, bir parçası olduğu araştırmanın vardığı nokta olmayacak. Platon'un filozof-kralından hareket edip Marx'ın yarım kalmış devrimine ve oradan sosyolojik dünya anlayışının güncel krallığına, birkaç kerteriz noktası belirlemeyi ve birkaç patika çizmeyi amaçladığım bu yolculukta, hem çok yalın hem de çok karmaşık şu iki üç sorunun peşinden gittim: Düşüncelerin düzeni ile toplumsal düzen arasında işleyen uyumu ya da kopuşu nasıl düşünmeli? Bireyler, durumlarından hoşnut ya da hoşnutsuz olmaya sevk eden düşünceleri, hangi yollarla edinirler? Hiyerarşi ve uzlaşının, ya da çatışmanın, devamını sağlayan Aynı ile Başkası tasavvurları nasıl oluşur ve nasıl dönüşürler? Bu soruları yirmi yıldan beri farklı yerlerde ve durumlarda deneyimleme fırsatım oldu: Kapital üzerine –beklenmedik bir yankı uyandıran– bir seminer; Feuerbach üzerine –sokağın gürültüleri tarafından kesintiye uğratılan– bir tez; Üniversite amfileri ile fabrika kapıları arasında geçen belli bir süre; işçi arşivlerinde araştırmayla geçen on yıl.

Bu elbette epey bir dolambaçlı yola sapmak demek oluyor. Ve birçok kez, emel ve amellerin, ilkede böylesine temiz ve uygulamada böylesine övgüye değer olsalar bile, yöntemlerinin düz çizgilerini ve sonuçlarının sağlam temellerini göstermekte ellerini biraz daha çabuk tutmaları gerektiğinin söylendiğini işittim.

Sözünü ettiğim sorular konusunda en saygın –kimileri hakkıyla saygın– ustalarla karşılaşma şansım olduğunu kabul etmeliyim. Ama yazık ki, karakterden gelen belli bir kararsızlık, ayrıntılardaki küçücük tutarsızlıklara yöneltilmiş aşırı bir dikkatle birleşerek, hayatın ya da tedrisatın sunduğu örneklerde, –ne kadar ikna edici olursa olsun– kuramların doğrulamasını bulmamı her defasında engelledi. Sıradan ölümlülerin dünya görüşlerini nasıl oluşturdukları konusunda okumuşların geliştirdiği söylemsel varsayımları basit ve biraz da aşağılayıcı bulmama yol açan belli bir Hıristiyan duyarlılığının da buna mutlaka katkısı olmuştur. Halkın savunucuları ile tarihyazıcılarının, halka atfettikleri kanaatkâr ve basit fikirlere düzdükleri övgülerin safdilliği hakkında hiçbir şey söylemesem daha iyi.

Demem o ki, tarihçinin topraklarında yola kılavuzsuz –emniyet ağsız, diyor bu sanatın bir üstadı– çıkmıştım. Orada araştırmamı ilerletmem için elverişli görünen bir vaka buldum. 1830 ile 1850 arasında iki gelişme birden olmuştu: hem ütopik sosyalizm çiçeklenmiş, hem de esirimsi (éthérée) şiirden tutun öğreti dergileri ve mücadele broşürlerine kadar işçilerin kendilerine ait bir dışavurum serpilmişti. Bu iki gelişmenin bir karşılaşma doğurup doğurmadığını, bu ütopik çiçeklenmeden proletaryanın entelektüellerinin ne toplayabildiklerini, buna karşılık kendi kaynaklarından ne koyabildiklerini ve bütün bunlarda düşünceyi eşyanın düzeninde değişiklik yaratmaya yatkın hale getirecek ne olduğunu araştırdım.(1) Araştırma sırasında ilgi odağım değişti. "Pozitivist" sorunun gerisinde –söylemler tarihinin ve durumlar düzeninin şu uğrağında ne düşünülebilir?– gerisinde daha temel nitelikteki şu sorunun durduğunu kabul etmem gerekti: İşi düşünmek olmayanlar nasıl kendilerini düşünmeye yetkili kılabilir ve düşünce özneleri olarak kurabilirler? Bu açıdan önümdeki resim numunelikti. Okumuşlar topraklarına girerek düşünme yetkisini ellerine alan proleterlere dolambaçlı bir yanıt veriyorlardı: Bir yandan emeğin yoksulların asıl kültürü ve dünyanın geleceği olduğu türküsünü tutturup, diğer yandan yoksulların temsilcilerini kişilik ikileşmelerine karşı uyarıyorlardı.

Bu sahne bana birkaç eski okumayı ve birkaç güncel deneyimi anımsattı. Bir süre önce, Platon'un bazı metinlerini özel bir ilgim olmaksızın okumuştum: Platon bu metinlerde felsefenin paradigmalarını zanaatçılardan ödünç alıyor ve aynı zanaatçılara kendi işlerinden ötesine bakmamayı buyuruyordu. Emeğe, proletarya bilincine ya da halkın ruhuna saygının, otorite formlarını ve köleleştirme söylemlerini eşi görülmemiş bir mükemmelliğe taşıdığı bir yüzyılda doğmuştum. Hiç kuşkusuz benim yaşadığım yerde otorite formları daha medeni, köleleştirme söylemleri daha mütevazıydı. Ama sınıfa bilincini ya da halka kültürünü geri verme girişimlerinin kıyısında yeterince yol yapmış olduğum için, bu girişimlerde modernitenin başat mantıklarından biri arasında yer alan şu dolabı da görüyordum: saygı duyarak dışlama (söyledim ya, buna duyarlı olmak için bazı kişisel gerekçelerim vardı). Nihayet bir eser –La Distinction(2)– proleter amor fati'si (kaderini sev!) ile kültürün burjuva oyunlarını, yani işçilerin vücutlarına yapışan dar çamaşırları ile bilginlerin sorularına yanıt vermek istediklerinde içinde sürüklendikleri gayet bol fikirleri karşı karşıya koyma ısrarıyla beni çarpmıştı. Ve gördüğüm kadarıyla, bu kitabın "toplumsal"ı "yok sayan" filozoflara yönelttiği eleştiri felsefi geleneğin dışlamalarıyla tuhaf bir süreklilik içindeydi.

Yani felsefenin eski hileleri ile anti-felsefenin modern hileleri arasında düz bir çizgi takip etmek bana mümkün göründü: Platon' un kunduracıları felsefe-olmayanın cehennemine yollamak için filozofu dokumacı yapan mantığından hareket ederek, halk erdemlerine yapılan reveranslara ve bilginler ile şeflerin modern söylemini ikircikli bir biçimde destekleyen ideolojik kibirliliklere yönelik kınamalara varacaktım. Yapmam gereken, orta vadede, Marx'ın, Platoncu İdealar'ın göğünü yok ederek, belki de tersyüz ettiğini söylediği şeyi devam ettirdiğini, proleterlere hakikati vererek onları bilginlere mahsus bilimden dışladığını göstermekti. Yapabileceğimin ötesinde bir şey gibi görünmüyordu bu.

Ama asla düz çizgi çizememiş olduğumu unutmuştum. Hem Marx'ta hem de Platon'da beni bir kez daha çuvallatacak birden fazla dolap vardı. Platon zanaatçılara saklı tuttuğu acınası yazgının, tam da bizim için de hâlâ belli bir önemi olan bir sorunun ısrarla peşinden gitmenin bedeli olduğunu fark etmeye zorladı: Her türden bireysel ve toplumsal muhafaza tekniklerinin ve hijyenin ötesinde, adalet nasıl tesis edilmeli? Marx'taysa, felsefe semasının eski aylarına yönelik ters yöndeki hoyratlığın ödediği bedel, bölünmeler ve durmaksızın yeniden doğan paradokslardı. Marx'ın neden hayali adalet koruyucusu Don Kişot'a değil de gerçekçi Sanço'ya kızdığını sormam gerekti – proletaryasının neden öylesine tutarsız, burjuvazisinin de öylesine buharlaşmaya hazır olduğunu ve eserinin basit sağlık sebepleri dolayısıyla mı, yoksa daha temelli bir biçimde devrimci adalet ile toplumsal sağlık arasındaki mesafeye dair daha temel bir sorun yüzünden mi tamamlanamadığını.

Öyleyse, başlangıçta bilginlerin söyleminde işçi imgeleri üzerine biraz mesafeli bir soruşturmadan ibaret olan şeyin, hangi dolambaçlı yollara saparak felsefe ile retorik, adalet ile sağlık arasındaki eski çatışmaları depreştirdiğine dair bir iki tur daha döneyim. Bunların birini diğeriyle karıştırmakta ve demokrasinin sosyolojik olarak sorgulanması ile demokrasinin ilerlemesine verilen kurumsal tepkiyi özdeşleştirmekte ısrar eden halihazırdaki politikaların körlüğü de bu sapmaya kuşkusuz katkıda bulundu. Kitabın son bölümü bundan dolayı öngörülenden daha canlı oldu. Ayrıca şunu gördüm ki başkalarının gerekçelerine fazla saygı göstermek onlara en kötü hakareti etmek oluyor, yani onları yavanlaştırmak.

Bununla yakından ilintili bir düşünce, okumamdaki iki önkabulü açıklıyor. Öğrenciliğim sırasında, bir yazara yazarın kendine sorduğu sorulardan başka soru sormama altın kuralına asla derinden bağlı kalamamıştım. Bu alçakgönüllülükte bir böbürlenme olduğundan şüphelendim hep. Ve sanırım deneyim bana bir düşüncenin gücünün daha ziyade yer değiştirebilmesinden ileri geldiğini –bir müziğin gücünün başka enstrümanlarla da çalınabilmesinden gelmesi gibi belki– öğretti. Bunun tersi görüş ile herkese kendi işini yapmasını buyuran polis arasındaki bağ üzerinde durmama gerek yok.

Bu gibi nedenlerden dolayı, şu ya da bu yazarda, kabul edilmiş ya da reddedilmiş eserleri ayırt eden, gençlik ve olgunluk gibi koşulların payını saptayan muaşeret kurallarına bağlı kalmadım. Tedbirlilik ya da şeylerinden cayma bir yazarın cesaretine de temkinliliğine de tanıklık edebilir. Yine de az çok özel her düşünce kendini asla temelde tek bir şey söylememesiyle ve söylediği şeyi koşulların renkli prizmasında her defasında tehlikeye atmaktan kendini alamamasıyla belli eder. Bu işlerle ilgilenenlerin dediğinin tersine, yalnızca geri zekâlılar hakikaten değişirler, çünkü her türlü düşünceden muaftırlar ve kendilerini her düşüncede rahat hissedebilirler. Ben şahsen basit bir ahlak kuralına uymaya çalıştım hep: ister döşemeci olsun ister üniversitede profesör, hakkında konuştuğum kişileri geri zekâlı saymamak.

Notlar


(1) J. Rancière, la Nuit des prolétaires, Fayard, 1981. Yukarı
(2) Pierre Bourdieu, la Distinction, Ed. de Minuit, 1981. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gülden Tümer, “Kunduracısın sen kunduracı kal”, Yeni Şafak Kitap Eki, 1 Temmuz 2009

Yunan ressam Apelle, çizmekte olduğu kundura ile ilgili olarak bir kunduracıya danışır. Kunduracı resmin geri kalanı hakkında da yorum yapmaya başlayınca Apelle onu sınırları aşmaması için 'Sutor, ne supra crepidam' diyerek uyarır. Eski Yunan'da yaygın bir deyiş haline gelen 'Sutor, ne supra crepidam' bugüne 'Kunduracı çizmeyi aşma' olarak çevrilebilir yani 'Kunduracısın sen kunduracı kal'. Herkese haddini bilmeyi öğütleyen bu yaklaşım, haddin belirleniminde ise insanların, doğanın bir parçası olarak kimi eğilimlere sahip olduğu ve bu doğal yetenekleri sayesinde yaptıkları işle ama sadece o işle meşgul olmaları gerektiği düşüncesine dayanır. Kişi yetenekleriyle şekillenen bu haddin ötesine geçmemelidir. Zanaatçiler kendi arasında böylelikle kümelenir; Kunduracılar, terziler, duvar örücüler… Ancak asıl büyük ayrım filozoflar ve üzerine çokça kafa yordukları yoksullar arasındadır. Hayat gailesiyle günü kurtarmaya çalışan yoksullar zaman bulup düşünemezler, onların dertleri üzerine düşünen ve bu konulara kafa yoran filozoflar olacaklardır. Peki yoksullar bu sözde işbölümüne riayet ettikleri sürece siyasal bir özne olarak sahneye çıkabilirler mi?

Platon’dan Marx’a devlet kuramı

Jacgues Ranciére, Filozof ve Yoksulları adlı kitabında bu soruya yanıt arıyor. Önce insanları sınıflara ayıran düşünce akımlarını ele alan ve Platon'un Devlet kuramına uzanan Ranciére, kunduracıları işleriyle sınırlayan düşünce sistemini eleştirel bir bakışla değerlendiriyor. Dönemin koşulları göz önüne alındığında toplumsal işbölümüne ihtiyaç duyacak kadar yoğun bir nüfus söz konusu değil. Bir kunduracı hayatı boyunca sadece kendi işini yapıyor (doğal yetenekleri o doğrultuda olduğu için) yapmasına ama o kadar çok kunduraya ihtiyaç dahi yok. O halde insanları sınıflandırmak ve o sınıflar dahilinde tutmaya çalışmak başka bir amaca hizmet ediyor. Bir devletin kurulabilmesi buna bağlı çünkü. Devletin o kadar çok kunduracıya ihtiyacı yok belki ama kunduracılık yapan insanları nasıl tanıyacağını bilmesi gerekiyor. Hatta devlet için hakiki kunduracı iyi ayakkabılar yapan kişi değil, kendini kunduracıdan başka bir şey olarak sunmayan kişi. Yazar daha sonra zanaatçilerle filozoflar arasındaki ayrımı değerlendiyor. İşçinin sadece işini yapması ve bu üretim sürecinde gerek boş zaman yokluğu gerekse doğal yetersizlikleri nedeniyle düşünce dünyasından nasıl uzak tutulduğunu tarihsel süreç içinde değerlendiren Ranciére'in eleştiri oklarından nasibi alanlar ise sadece Platon ve halefleri değil. Yazar, sol fikriyatın Marx, Sartre ve Bourdieu gibi önemli isimlerinin bile Platon'un bu ön kabullerini şaşırtıcı bir biçimde paylaştığını belirtiyor. Kitap bu yönüyle sol siyaset geleneğinin sorunlarıyla ilgilenenler için önemli bir kaynak. Özellikle siyaset–demokrasi ilişkisi, entelektüellerin rolü ve tarih felsefesi alanında yazdıklarıyla yankı uyandırmış olan yazar, her türden bireysel ve toplumsal muhafaza tekniklerinin ötesinde adaletin nasıl tesis edilebileceğini sorguluyor.

Devamını görmek için bkz.

Göksun Yazıcı, “Emeğin metafiziği”, Express, Ağustos-Eylül 2009

Bazı düşünürlerin temel argümanları vardır, bazı düşünürlerin ise temel soruları; argümanlara sorular sormadan ulaşılmaz elbette, ama bazı argümanlar kendisini doğuran soruların üzerini kapatır ve sanki soru sorulmadan ulaşılmış gibi dolaşıma girerler. Temel soruları olan düşünürler ise çok önemli argümanlara varsalar da, yine de düşünce biçimlerinde soruların üzeri örtülmez ve okura başka sorular sorma cesareti verirler. Tüm kitapları, “deşme”, “ayrıştırma”, “ters-yüz etme” çabasıyla doludur. Okur, argümanların ne kadar titiz bir sorgulama sonrasında ortaya çıktığını görür; düşünür, tüm kategorilerle ve bazen de tüm düşünce geleneğiyle boğuşuyordur aslında.

Jacques Rancière, ikinci tür düşünürlerden biri; argümanlarının sorularını ikinci plana itmesine izin vermeyen, her yeni argümandan yeni bir soru üreten bir düşünür. Rancière, emek ve düşünce arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu sorguluyor. Temsilleri düşünce ve filozoflar tarafından yapılan emeğin ve emekçilerin kendi sesini bulmaya çalışıyor. 1960’lı yıllarda hocası Althusser’den etkilenen Rancière, onunla birlikte “Kapitali Okumak”ın önemli bir bölümünü de yazdı. Hocası gibi toplumsal aktörlerin deneyimi ile teori arasındaki açıklığı sorguladı. Fakat Althusser’in ‘68 olaylarına uzaklığını kabul edilemez buldu ve ondan uzaklaştı. Foucault’nun soykütük metodolojisini benimsedi, henüz Türkçeye çevrilmeyen The Nights of Labor’da (İşçinin Geceleri) 1830 ve 1840’lı yıllarda işçilerin entelektüel hayatlarının izini sürdü; işçi gazeteleri, işçi şairler, tartışma toplantıları... Sınıf bilinci, işçi olmak gibi kavramların sorgulandığı kitapta, entelektüel faaliyet içindeki işçilerin, maddî zorluklardan çok, onları toplumsal hiyerarşi içinde düşünceden dışlayan toplumsal düzene karşı olduklarını tespit etti. Bu çalışmayı Filozof ve Yoksulları izledi. Soykütükçülüğe devam eden Rancière, işçileri entelektüellerden, efendileri tebadan ayıran normları ters-yüz ederek emek temsillerini sorguladı. Bu kitabında ortaya çıkan en önemli nokta, Batı felsefe geleneğinin Platon’un mirasını devralması ve Platon’un kategorilerini farklı biçimlerde olsa da yeniden üretiyor olmasıydı.

Rancière, Platonik düşünce çizgisinde gelişen Batı felsefesi geleneğinin, emek dökmek zorunda olduğu için boş zamanı olmayan kişilerin varlığına dayanan bir toplum düzenini temellendirmesini ve bu düzenin emekçinin düşünceye cüret etmemesini onun için bir erdem olarak nitelendirmesini ele alıyor. Platon’la başladığı bu okumanın farklı durakları var. Platon’da böyle bir izlek bulmak şaşırtıcı olmazken, bu okuma bağlamında Marx’ın farklı bir perspektiften benzer bir anlayışı üretmesini görmek şaşırtıcı oluyor. Rancière, diğer okuma duraklarında, Sartre ve orta sınıf yaşamının ve yaşam değerlerinin hegemonyasının eleştirmeni Bourdieu’nun da eleştirel olsa bile aynı felsefe geleneğinden çıkamamasını sorunsallaştırıyor. Rancière, “filozofa ve zanaatçıya kendi paylarına dağıtılan, zaman ve uğraş bölüşümünü kendi kökensel kuramsal çekirdeği içinde kavramaya ve modern bilimsel söylemlerin çoğunun –ilerici ve devrimci olsalar bile– tohumdaki özünü koruduklarını göstermeye çalışıyor”. (s. 258)

Emekten kopuş ve özgürlük zamanı

Rancière, emek, özgürlük ve düşünce ekseninin yeniden ele alınması ve Ortodoks düşüncenin eleştirilmesi anlamında, Foucault, Arendt ve Agamben çizgisine yerleşiyor. Foucault, Arendt ve Agamben, kapitalist modernliğin tarihini, insanı emeğe, üretime ve verimliliğe zincirleyen bir bakış açısının tedricen ve çoğu zaman da felaketlerle yerleşmesi olarak nitelendirdi. “İnsanın sahip olduğu en yüce değer olarak emek”anlayışı, aslında, üretimin, izolasyonun, “insan kaynaklarının” anlayışıydı. Emeğin doğal kaynağı olarak insan “kaynağı”. Oysa hiç kimse sadece emekçi olmasın! Bu düşünürlerin yaklaşımlarını “emek karşıtlığı” ya da “emek düşmanlığı” olarak nitelendirmek doğru olmaz. Yaşamda emek dökmek ve yaşamın zorunlulukları içinde debelenmek zorunda kalan insanları –ki hangimiz değiliz– yücelten değil de, kaybolan özgürlük ufkunun yeniden düşünülmesine ve ele alınmasına cüret eden yaklaşımlardır bunlar. Rancière, işçi sınıfının özgürleşmesinin, işçilere özgü değerlerin olumlanması değil, “bu değerleri temellendiren düzenden kopuş, düşünce ayrıcalığını kimilerine, üretim görevini başkalarına veren geleneksel pay dağılımın kesintiye uğraması” olduğunu söylüyor. İşçiyi işçi yapan düzenin topyekûn yıkılması! Sürekli ve kesintisiz devrim! Yaratıcı olan, şiirler yazan emekçilerin ürünlerini “işçi kültürü” olarak nitelendiren yaklaşıma karşı, yaratıcılığa ve düşünmeye cüret eden işçilerin yalnızca filozoflara ve sanatçılara tahsis edilmiş düşünce lüksüne “yekten” bir saldırısı olarak okumak. Bu düşünce lüksü ancak işçinin işçi kalmasıyla mümkünse, herkesi işçi yaparak düşünceyi yok etmek değil, kimsenin işçi olmadığı, emek dökmek zahmetinin ortak paylaşıldığı ve herkesin kendini gerçekleştirebileceği kişilerarası alanda varolabilmesi; yani özgürlüğe eşit olan eylem. Ya da, “özgürlük zamandır”.

Fakat Rancière, yukarda sözü edilen eleştirel çizgideki Arendt’e önemli bir eleştiri getiriyor. Siyasal olanla toplumsal olanı ayıran Arendt’in Platoncu “eylem adamları” ve “ihtiyaç adamları” kategorisini yeniden ürettiğini vurgulayarak, The Nights of Labor kitabında, Arendt’in On Revolution (Devrim Üzerine) başlıklı çalışmasında Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi karşıtlığında formüle ettiği, ihtiyacın devrimi istila etmesi anlayışına karşı, “ihtiyaç insanı” işçilerin siyaset sahnesine sadece ihtiyaçların giderilmesi için değil, tam da görünürlük kazanmak ve ihtiyaç insanı olmaktan kurtularak siyaset adamı olmak için girdiklerini söylüyor.

Platon ve “ascholia”

Kölelerin köleliği hak ettiğini, çünkü köle olmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar “onurlu” olmadıklarını söyleyen filozofların tiranı Platon, bir kölenin düşünmeye cüret edebileceğini tahayyül bile etmek istemezdi. Fakat Platon’un felsefesi sadece köleleri değil, özgür zanaatçıları da düşünceden dışlıyordu. Platon, iş bölümü kesinleşmiş şehirde, “herkes kendi işini yapsın ve kendi durumuna özgü erdemi geliştirsin” (s. 258) diyordu. Zanaatçının erdemi, ancak boş zaman yokluğuyla biçimleniyordu: “ascholia”, boş zamanın yokluğu. “Ama bu ‘zaman yokluğu’ da zaman ve mekânın simgesel bir bölümlenmesiydi yalnızca. Platon, zanaatçıyı salt üretme ve yeniden üretme yazgısından ayıran boş zamanı ve boş mekânı dışlamıştı.” (s. 264) Başlarını yaptıkları işten kaldırmama ve itaati de erdeme dönüştüren zanaatçı ahlâkının şehir devleti tarafından biçimlendirilmesi...

Platon, tiranlara lâyık eseri “Devlet”te, şehir-devletini organik işbölümü anlayışıyla kurar; şehrin ihtiyaçları bedenin ihtiyacı kadardır ve ona benzer: “Başlangıçta dört kişi varmış ya da beş. Bedenin ihtiyaçları kadar. Yiyecek için bir çiftçi, barınak için bir duvarcı, giyecek için bir dokumacı, buna ek olarak bir kunduracı, bir de gerekli malzemeleri sağlayacak bir işçi.” Rancière, bir kişinin daha gerekeceğini söyler, beşinci ya da altıncı kişi olarak bir vatandaş. Yönetici sıfatı taşımayan, ama şehir-devleti herhangi bir kabileden ayıracak olan özgür vatandaş. Bu özgürlük, önce negatif özgürlüktür: Özgür vatandaş, bedenin ve şehrin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda değildir, yani çalışmaktan özgürleşmiştir. Vatandaşın erdemi, boş zamana –scholia– sahip olarak biçimlenir. Vatandaşlık ancak boş zaman sahibi olarak mümkündür ve ancak boş zaman bir insanı vatandaş yapabilir. Fakat Platon, vatandaşın boş zamanı zaten hak ettiğini söyleyecek. Şehrin kurucu mitini yazan Platon, üç maden efsanesini anlatır: “Siz şehirdekiler, ‘hepiniz kardeşsiniz’ diyeceğiz onlara hikâyemizde. Ama sizi yaratan tanrı hükmetmeye yatkın ve daha değerli olanlarınızın harcına altın kattı. Siteyi savunan askerlerinkine gümüş, işçilerin ve diğer zanaatçılarınkine de demir ve tunç.” Efsane, doğal eğilimleri işlevlere dönüştürdüğünü iddia ederek, toplumsal düzeni doğallaştırır. Dolayısıyla zanaatçının tanımı, bir negatifliktir: “Kunduracı kendine kunduracılık dışında tüm etkinlikleri yasaklayandır, bu kadar.” Diğer bir deyişle, filozofa göre, “Delphoi kâhini filozofa ‘kendini bil’ der, zanaatçıyaysa ‘fazladan hiçbir şey bilme’...”

Marx ve “sophrosune”

Platon’a göre zanaatçının temel erdemi, ılımlılıktır (sophrosune). Emekçi, seçmediği koşullarla biçimlenen, seçmediği bir erdemin efendisi olabilir ancak. Marx, yalnızca Hegel’i değil, Platon’u da ters çevirmiştir. İşçinin erdemi ılımlılık olamaz. O, ılımlılığın tersini kendine şiar edinmeli, ayaklanmalı, ürettikleri üzerinde hakkını iddia etmelidir; üretim araçlarına da sahip olmalıdır. Oysa, kunduracıların isyanına tanıklık eden 19. yüzyıl, kunduracıların üretim araçları için değil, kunduracılık vasfına karşı, yani kunduracılıktan başka etkinliklere katılmak, “fazladan bir şey bilmek” için mücadele ettiklerine de tanıklık etmiştir.

Şair kunduracılar, Marx için, “en kötü tarihin insanıdır: çelişkinin insanına karşı ikizliğin insanı; tam da konumunda vazgeçmesi gerektiği sırada onu iyileştirmeye çalışan, pastoral rüyasını yavanlaştıran işçi”... İşçinin hayatındaki çelişki, tarihin demir yasalarının motorudur. İşçi için düşünce ve yaratıcılık, devrim ve hatta sosyalizm sonrasına ertelenmiştir. Marx, işçilikle düşüncenin bir arada gitmeyeceğini düşünür; o kadar yorgun olan bedenler ancak yorgunluklarına sarılarak çelişkiyi keskinleştirebilirler.

Çelişkinin yazarı Marx’ta da gerilimler eksik değildir, işçi sınıfı bilincinin işçiliği aştığının farkındadır ve gerilim işçiliğin nasıl aşılacağıdır. 1844 El Yazmaları’nda komünist işçilerin bir araya gelmesinde, işçi sosyalleşmesinde işçiliği aşan bir şeyler görür Marx: “Komünist işçilerin bir araya gelmekteki amaçları öncelikle öğreti ve propaganda. Ama bu yolla yeni bir ihtiyacı da –sosyalleşme ihtiyacını– kendilerine mal etmiş oluyorlar ve böylelikle araç gibi görünen şey amaç oluyor. Amacı sosyalleşmek olan meclis, dernek, sohbet onlara kâfi geliyor; insanlığın kardeşliği onlar için boş değil, hakikattir ve alınterinin çizgilerini sertleştirdiği bu çehrelerde insanlığın soyluluğu parıldar.” Amaç, yani Antik Yunan’ın vatandaşının özgürlüğünün kırıntıları, 19. yüzyıl sosyalleşmesindedir. Amaç, işçinin diğer işçilerle birlikte işçi vasfını aşmasıdır.

Fakat Marx, emeğin ve işçilik durumunun yüceltilmesindeki sorunun farkındadır. Gotha Programının Eleştirisi’nde, emeğin tek zenginlik ve bütün kültürün kaynağı olmasını kıyasıya eleştirir. “Burjuvaların yanlış olarak emeğe doğa-üstü yaratıcı güç yüklemeleri pek iyi temellere sahiptir, çünkü salt emeğin doğaya bağlı olması olgusundan, emek gücünden başka bir şeye sahip olmayan insanın, toplumun ve kültürün bütün koşullarında emeğin maddî koşullarının sahibi haline gelen başka insanların kölesi olmak zorunda olduğu ortaya çıkar. Bu insan, ancak onların izniyle çalışabilir ve yaşayabilir.” Yararlı emeğin toplum içinde üretildiğini söylemek, “birey olarak işçiye emeğin koşulu olan toplumun varlığını sürdürmesi”ni öğütler. Yararlı emeği yüzceltmek mevcut toplumu yüceltmek olur ama Marx, işçiye mevcut toplumsal düzen yıkılana kadar şiiri yasaklar, çünkü bunun burjuva şiiri olacağını ve işçiye sahte bir yaratıcılık hissi vereceğini düşünür.

Rancière, eleştirel düşüncede bile korunan bu Platonik nüvelere dikkat çekerken bir sloganı ters-yüz ediyor –bunun tüm tehlikeleriyle birlikte: Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!

Devamını görmek için bkz.

Beyaz Arif Akbaş, “Filozof Don Kişot ve Yoksul Sanço”, Birgün, 2 Eylül 2009

1940 doğumlu Fransa’nın ünlü Cezayir asıllı filozofu Jacgues Ranciére ismini ilk kez Althusser’in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital’i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla tanımıştım. şu an Paris VIII Üniversitesi’nde (St. Denis) felsefe dersleri veren Rancière’in yeni bir kitabı daha Türkçeye çevrildi. Filozof ve Yoksulları yazımın başlığına da oldukça uygun düşüyor. Cervantes’in önemli eseri ‘Don Kişot’ romanı filozofumuzun anlatmak istediği durumla tam olarak örtüşüyor. Ranciére, kitabına önce bazı sorular sorarak başlıyor; “İşçiler ne zaman düşünecek? ‘Hayat gailesiyle’ günü kurtarmaya çalışan yoksullar nasıl zaman bulup da düşünecek? Tarih boyunca filozofların yazılarında işçi, emekçi, zanaatkâr birçok yoksul, bazen alaycılıkla bazen de yüceltilerek neden ısrarla boy göstermiş, nasıl bir işlev görmüştür?”gibi sualler hemen hemen tüm proletaryanın kafasını bir hayli uzun bir süredir meşgul etmiştir. Kendi adıma, Cervantes’i okurken hep Sanço’nun durumuna dair kafamda her zaman sorular olmuştur.

Platon’un yalanı

Kitabın giriş yazısından da anlaşılacağı gibi 19. yüzyıl proleter kültürü üzerine birçok önemli çalışma yayımlamış olan Rancière, Batı’nın felsefi ve siyasal düşünce geleneğine çok sert bir eleştiri getiriyor. “Sol fikriyatın Marx, Sartre ve Bourdieu gibi üç önemli isminin bile, felsefenin kurucusu denebilecek Platon’la şaşırtıcı bir biçimde paylaştığı önkabulleri sorguluyor. Eşitsizliği doğallaştıran bu önkabullerin en belirleyici olanı, işçilerin kendi işlerinden ‘başka hiçbir şey’ yapmamaları gerektiği. Felsefe en baştan beri sahici düşünce üretmeye muktedir olan insanlarla, salt ekonomik meşguliyetlerine göre tanımlanan, düşünce için gereken yetenek ve boş zamandan yoksun olan diğerleri arasındaki ayrıma dayalı olmuştur, diyor Rancière: İşçiler sadece çalışıp üretim yapmalı (işçi kalmalı) düşünme işini buna zamanı olanlara bırakmalıdır (filozof onlar adına da düşünecektir). Aksi halde ‘haddini aşmış’, düzeni bozmuş olur, gülünçleşir.” Kendiside bir filozof olan Rancière kitap boyunca örtük olarak, sonradan yazmış olduğu sonsözde ise açıkça, şunu savunur: Yoksullar ancak bu sözde işbölümünü (yazarın deyimiyle "duyulur olanın bu bölüşümü"nü) reddettikleri, yani tam da hadlerini aşıp düşünme konusunda da eşitlik talep ettikleri sürece siyasal bir özne olarak sahneye çıkabilmişlerdir. Ülkemizde uzun yıllardır sol siyasetle ilgilenen cenubun başucu kitabı olması gereken bu eseri gerek yerli Filozoflarımıza gerekse kendilerini Sanço ile özdeşleştiren tüm karilerin okumaları gerektiğini düşünüyorum. Tabi bu kitabın intelijansiyamızda bir aksi sedasının olup olamayacağını zaman en iyi şekilde gösterecek.

Kitap genel olarak üç ana bölümden oluşuyor. İlk kısma Platon’un Yalanı başlığı konularak; şehrin Düzeni, Beşinci adam, Zaman sorunları, şölenin düzeni, Taklitçiler, avcılar ve zanaatçılar, Mesleki nitelik, Aşık atanlar ve bit ayıklayanlar, Atölyedeki filozof, Üç maden: Doğa yalanı, İki para: Komünizm iktidarda, Başka şölen, başka yalan, Zanaatçının erdemi, Adaletin paradoksu, Kadınlar, keller ve kunduracılar, Söylemin Düzeni, Bir mağaradan bir başkasına, Piç düşünce, Filozofun kölesi, Sessiz geveze, Hezeyanın düzeni.

Sokağın gürültüleri

Yeni engel, Teatrokrasi, Ağustosböcekleri korosu, Görünüşlerin bölüşümü, Sur dibinde gibi birçok ironik konu ayrıntılı olarak inceleniyor. İkinci ve üçüncü bölümde Marx’ın işi bir Filozof ve Sosyolog olarak anlatılıyor. Daha burada sayamayacağımız kadar çok bir birinden farklı alt başlıklar mevcut. Sanırım bu konular bile kitap hakkında bir fikir sahibi olmanıza yetecektir. Rancière, “En baştan söylesem de olur: Bu kitabın son noktası, bir parçası olduğu araştırmanın vardığı nokta olmayacak. Platon’un filozof-kralından hareket edip Marx’ın yarım kalmış devrimine ve oradan sosyolojik dünya anlayışının güncel krallığına, birkaç kerteriz noktası belirlemeyi ve birkaç patika çizmeyi amaçladığım bu yolculukta, hem çok yalın hem de çok karmaşık şu iki üç sorunun peşinden gittim: Düşüncelerin düzeni ile toplumsal düzen arasında işleyen uyumu ya da kopuşu nasıl düşünmeli? Bireyler, durumlarından hoşnut ya da hoşnutsuz olmaya sevk eden düşünceleri, hangi yollarla edinirler? Hiyerarşi ve uzlaşının, ya da çatışmanın, devamını sağlayan Aynı ile Başkası tasavvurları nasıl oluşur ve nasıl dönüşürler? Bu soruları yirmi yıldan beri farklı yerlerde ve durumlarda deneyimleme fırsatım oldu: Kapital üzerine –beklenmedik bir yankı uyandıran– bir seminer; Feuerbach üzerine –sokağın gürültüleri tarafından kesintiye uğratılan– bir tez; Üniversite amfileri ile fabrika kapıları arasında geçen belli bir süre; işçi arşivlerinde araştırmayla geçen on yıl.”(s.16-19) derken nasıl bir düşünceyle hareket ederek kitabın katmanlarını kurduğunu bize açıklıyor. Aslında bir nevi açık uçlu bir metinle yüz yüze geliyoruz. Onun çizdiği patikadan gittiğimizde veya böyle bir yolculuğa özlem duyduğumuzda anlaşılan o ki tüm Sanço’larında bir nebzecik olsun kafa patlatmaları gerekiyor. Toplumun işporta filozoflardan çok gerçeği kirli yüzlere haykıran entelektüellere ihtiyacı var. Filozofluk çoğunluğun anladığı gibi bir boş gevezelikten çok düşüncelerin düzeniyle toplumsal düzeni uyumlaştırırken yaşanan kopuşun ifadesidir belki.

Rancière, Marx’ın neden hayali adalet koruyucusunun, Don Kişot’a değil de gerçekçi Sanço’ya kızdığını soruyor kendisine. “Proletaryanın neden öylesine tutarsız, burjuvazisinin de öylesine buharlaşmaya hazır olduğunu” merak ederken, bilginlerin söyleminde işçi imgeleri üzerine biraz mesafeli bir soruşturmadan ibaret olan şeyin, hangi dolambaçlı yollara saparak felsefe ile retorik, adalet ile sağlık arasındaki eski çatışmaları depreştirdiğine dair yeni mecralara açılıyor. Kitabın son bölümünde bu konu gayet canlı bir şekilde tartışılıyor. “Ayrıca şunu gördüm ki başkalarının gerekçelerine fazla saygı göstermek onlara en kötü hakareti etmek oluyor, yani onları yavanlaştırmak.” Derken Marx’a olan saygısını da net olarak ifade ediyor bizlere. Aslında Filozof ve yoksullarına demeliydim.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Kendi yoksullarını yaratanlar...”, Radikal Kitap Eki, 14 Mayıs 2010

İnsanın düşünen hayvan olduğu, doğadan verilmiş bir gerçek mi? Sokaktaki insan bir adım sonra atacağı adımı bütün boyutlarıyla düşünüyor mu ya da daha ötesi, yalnızca yaşadığı ânı düşünmeye ve kendinden yukarıda bulunan her türlü yetkenin buyruğunca davranmaya koşullananlar düşünerek mi yaşıyor?

Bu soruları sormanın kolaylığı, yanıtların zorluğunu ortadan kaldırmıyor? Düşünmeyi toplumun kimi bireylerine özgü kılarken, kimilerinin işi olmaktan çıkaran güç nedir? Toplumsal işbölümünün hem kendiliğinden, hem de onu derinleştiren yapıcı yetkelerin elinde derinleşmesi, en altta kalanların düşünmesini hem gereksizleştirdi, hem olanaksızlaştırdı. Kimse kendi isteğiyle düşünmeden yaşamayı seçmedi, ama zaman, belki de bütün zamanların en sert ve bazen kötücül dişlisi, insanın hayat dairesini sakatlayan görünmez güç, düşünmesi olanaksızlaştırılan kesimleri siyasal sistemin dışına da çıkarmış oldu.

Jacques Rancière, Filozof ve Yoksulları kitabında, tarih boyunca filozofların, Platon’dan Marx’a, yoksulları ve işçileri yüceltir görünürken onların verili koşullarını mutlak kabul ettiklerini, böylece kendi yoksullarını yaratarak kurdukları felsefelerin düşünsel temellerini oluşturduklarını belirtiyor. Jacques Rancière de yaratıcı düşüncenin, yetkinliğini uzaktan izlerken gördüğümüz pırıltıları arasında. Filozof ve Yoksulları, aslında içinde yaşadığımız düşüncelerin, düşünmediğimiz hangi yanları, boşlukları olduğunu gösterirken, düşüncenin sınırlarının zaman içinde nasıl geliştiğini gösteriyor.

Harcına ne katıldıysa

Platon ve benzer biçimde Sokrates, ağır işlerde çalıştıkları için yurttaşlık görevlerini yapamayacağına hükmettikleri bireyleri koruma amacıyla onların devlet yönetiminden ayrı tutulması gerektiğini savunuyordu. Adaleti ve yönetimi paylaşan nitelikli insanlar, demokrasinin kurucuları ve kollayıcıları olarak toplumda öne çıkmaya hazırsa, düşünme yetileri dondurulmuş yoksullar da geride kalmaya hazırdır. Söz konusu olan: “Elbette hakiki filozoflar: büyükbaş ya da ödül avcıları değil, sürü yetiştiricileri; görünüş zanaatçıları değil, hakikat işçileri.” Dolayısıyla toplumda saygınlığın en çoğu hakikat işçilerine, yani toplumun en değerli bireylerine düşer. “Kalikles en iyi ve güçlülerin öbürlerinden daha fazlasına sahip olmaları gerektiğini iddia eder.” Sonra bir adım daha atıp hayatın ve yaratıcılığın sahibini altın kakmayla saptarız: “Filozof doğanın ve yalanın uzmanı olacaktır. Tamı tamına bir ruh mühendisi.”

Bu “ruh mühendisliği” terimini saptayalım. Ham meyveyi olgunlaştıran yapıcılar, tarlada gdo’lu ürünlerin mühendisliğine ne kadar yatkınsa, toplumsal hayatta da hiyerarşik bir düzen kurmaya o kadar yatkındır; felsefeci altta kalanın konumunu verili kabul eder, ama iş siyasal hayata gelince, orada zor kullanmak da gerekebilir. Bunlar biliniyor mu? Tam bilinseydi, tersine davranmak da gerekmez miydi? Ötekileri bir yana bırakalım, onlar belki benim ilgi alanımın daha dışında, ama Marksizmin, doğuşuyla birlikte Avrupa’nın yaşadığı siyasal ve ekonomik bunalımın boşluğuna kararlı ve yığınsal yürüyüşü, yukarıdakilerle aşağıdakiler arasındaki ayrımların bu yakada bile rasyonalize edilmesine neden oldu. Bilmedikleri için mi böyle almayı uygun görmüştür filozoflar ve biliciler, yoksa onların yalanları arasında mıdır bu da?

Evet, yücelik katına çıkmış büyük düşünceler, Marksizm de içinde, o “Fenike” hikâyesine dayanırken, “üç maden efsanesi”ne yığınları da inandırdı: “Siz şehirdekiler, hepiniz kardeşsiniz, diyeceğiz onlara hikâyemizde. Ama sizi yaratan tanrı hükmetmeye yatkın ve değerli olanlarınızın harcına altın kattı. Siteyi savunan askerlerinkine gümüş, işçilerin ve diğer zanaatçılarınkine de demir ve tunç.”

Bu arada harcına altın ve gümüş katılmış düşünenler ve savaşanlar sınıfının yoldaşı konumunda çalışan demir ve tunç alaşımlı bir kalabalık da vardır her zaman ve onların, Marksizmle kazanılmış saygınlığı yarım yüzyıllık iktidara dönüştüren önderliğe aday olması bile düşünülmemiştir. Peki bu sorun neden sorgulanmamış, bunun da tersine, olası tek olumlu çözüm olarak görülegelmiştir? Jacques Rancière, mitin işlevinin sosyalizmin kendisi ne kadar gerçekse, aldığı iktidar o kadar mitiktir, yönetenleri ve iktidarın koruyucularını yozlaşmaktan kurtarmak olduğunu belirtiyor. Demek ki yozlaşma olasılığının gücü, iktidardan, dolayısıyla “tanrısal altın sahipliği”nden uzak durmayı öğütler.

Düşünenin düşünememesi

Öyleyse birer koruyucu ve çalışan olmak yerine, iktidara dokunup elini kirletmek, sonunda insanı kendi eski konumuna karşı nefret duymaya, iktidar dalaverelerinden yararlanan bir özneye dönüştürecektir ve bundan büyük günah düşünülemez. Kul olunmalı ki, günah işlemeye neden olabilecek bütün nedenlerden de ari kalınmalı...

Jacques Rancière, kışkırtıcı düşünme biçimiyle, “komünizm yalnızca şehrin koruyucularının oluşturduğu seçkinler için tasarlanmış bir sistemdir” demekle yetinmiyor; “Komünizm sınıfsız toplumdaki kardeşlik değil, emek ve mülkiyetin mantığından ideal olarak sıyrılmış bir sınıf tahakkümünün yarattığı disiplindir,” de diyor. “Adaletli şehrin Kolomb yumurtası budur: İşçiler, askerler ve komünizm filozofları henüz buradan çıkamadılar.”

Sosyalizm, militan işçilerin ve aydınların önüne sıradan bireyler olmaktan çıkmanın yollarını göstermekle yetinmedi, onlara bunu gerçekleştirme olanağı da sağladı. Gelgelelim, militan, örgütlü sosyalistin paradoksu, düşünürlük katına çıktığında sosyalist hareketin yöneticisine dönüşürken, düşünsel donanımını yetkinleştirmek bir yana, o düşünsel yetkinliğini kullanamaz duruma gelmesidir. Komünist parti, doğası gereği düşünceyi dogmalaştırıp topyekûn savunulacak programlar ve politikalar ürettiği için, içindeki bireylikleri hiçe sayıp bağımsız düşünme biçimlerini gereksizleştirir. “Zanaatçı mucitler, kardeşlerini intihara zorlayarak kurtarır.” Kardeşler, yani Rancière’e göre, “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan” proleterler mülkiyeti kaldırırken kendi koşullarını toplumun genel koşuluna dönüştürmekten başka bir şey yapmadıkları için, başkaları adına karar vermiş, yapılması gerekenleri de o başkaları adına yapmıştır. Mülksüzleşmek, proletere kimliğini kazandıran etmendir, ama ulusun bütün bireyleri mülksüzleşmeden proleterlerin mülksüz kalmaya nasıl gönül indireceği, Marksizmin de karşılığını tam veremediği açmazlardan. Proleter, zenginlik üretirken kendisini zenginlikten arındırdığı bu üretim sürecinin sonunda, kendisi için düşünenlerin iktidarını hangi koşullarda desteklemeyi sürdürür? Zaman, bu açmazın çözümünün zorluğunu da gösterdi.

Sonunda proletarya için de bir tabula rasa zorunluluğu çıkar gelir bütün ulusun önüne. Ulus diyoruz, ama bugüne dek hangi ulus topyekûn aynı düşünme ve davranış biçimine razı olmuştur, bu da önemli bir belirsizlik. Bir sosyalist ulus yaratmak, acaba hangi ütopyanın ilgi alanında, gerçek olmayan bir gerçeklik kazanmış ve yaratıcı düşüncenin bu düzeydeki varoluş biçimi hangi Marksizmin konusu olmuştur?

Burada Rancière’ce bir kötülük tanımı var ki, yorumlanması yararlı olur: “Kötülük, kurama göre, kendi mesleğinde eli kolu bağlanmış işçilerden gelmez. Örgütlenmenin ve üretimin en iyi askerleri daima onlardan çıkacaktır. Kötülük, mesleki kibirleri yüzünden eski zanaat insanının müksüzleşmesi yolunda en ileri gitmiş olan işçilerden, proleter tanımına en yakın olanlardan gelir. Kuramla kavga edenlerden değil. Kuramı benimseyen ve onu yaymak için aleti bırakmaya ve atölyeyi terk etmeye her an hazır olanlardan gelir.”

Filozoflar, eski çağlardan günümüze, kendileri için düşünce üretilen yığınları verili konumlarına inandırmaya çalışmıştır. Bunun bilincinde olunmadan üretilmiş felsefe düşünülememişse, yönetenlerin iktidarını anlamlandıran o verili koşulları hazırlamak da o felsefenin işi olmuştur. Üstelik yalnızca siyaset felsefesinin alanında kalmadan...

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Felsefenin çukurları”, Radikal Kitap Eki, 28 Mayıs 2010

Machiavelli’nin yapıtında siyasete özel anlamlar yüklenmiştir yüklenmesine ve siyaset felsefesine 19. yüzyıldan önce yapılmış çeşitli katkılardan söz edilebilir, ama Marksizmin açtığı derinliğin başka bir düşünceyle karşılanması olanaksız bir uzamı olduğu da o günden bugüne kendini kesintisiz biçimde hissettiriyor. Zaman, tarihin gerçek hasmı ve tarihin yüklediği ağırlıkla ondan daha iyi baş edecek bir güç de çıkmadı. Tarihin sürekli kendini yadsıyarak değişen doğası onu dayanıksızlaştırıyor, oysa zamanın gövdesi hiçbir dış etki karşısında bozulmadan duruyor. Zamanın asıl gösterge oluşu hiç değişmiyor.

Yirminci yüzyılın Marksizmi, önceki yüzyıldan başlayarak yaşadığı üç büyük dalgadan sonra, kendini dinleme sürecine girmiş durumda. Onun yeniden doğuşunu bekleyenler olduğunu düşünmek gerekmiyor elbette, değil mi ki dünyayı kendine özgü biçimlerde açıklama çabasını sürdürmektedir Marksizm, kendi dışındaki dinamiklere bağlanması da gerekmiyor. Bir zamanlar sandık ki, gerçekleşen devrimler işçi sınıfının iktidarıdır ve Marksizm bir praksis felsefesi olarak da benzersizdir. Böylece yirminci yüzyılın ilk yarısından başlayarak tarihte görülmüş en yığınsal düşünceyle tanıştı insanlık. Bu çarpıcı doğuş ve gelişmeden sonra, reel sosyalizmin yıkılışının üçüncü dalgayı bir sönümlenme biçiminde çok geniş alanlara yayması da, zamanın tarihe üstünlüğü biçiminde de yorumlanabilir mi?

Sınıfların farklılığı

Proleterler Marksizmin bir kurtuluş felsefesi olduğuna filozoflar ve yönetenler tarafından inandırıldı. Böyle bakınca, proleterlerin sonunda tanrı olmayı hiçbir zaman başaramadığı da görülür, başaracaklarına ne kadar inandılar, onu da gerçek anlamda bilmiyoruz, ama kendilerine verilen küçük rolleri bile sahnede yarım kaldı. Jacques Rancière, Filozof ve Yoksulları’nda bu sonuca değiniyor ve proletaryanın kimliğini, ancak kendi dışındaki bir güce, burjuvazinin zorunlu eylemine borçlu olduğunu belirtiyor. Asli oyuncular olan proleterler ve burjuvaların tarih sahnesinden çıktığı sırada, onların yerini “yedek komedyenler” alır, diyor Rancière. Kimdir onlar? Bir yeni sınıf mı, siyasetin yürütücüleri olan, hiç kuşkusuz ayrıcalıklı, yeni bir siyaset oligarkı mı? Üstelik burjuvazi, toplumsal ve ekonomik çıkarı için, bizde de olduğu gibi, bir refleks olarak siyasal çıkarını feda etmeyi her zaman göze alır.

Jacques Rancière de belirtiyor: “Manifesto’nun burjuvazisi başkaydı: tarihsel görevinin sonuna kadar gitmeye, bütün üretim ve yıkım gücünü kullanmaya mecbur olan radikal bir sınıf.” Oysa artık yolun sonuna gelmiş bu sınıfın geri çekildiği bir dünyanın ayak sesleri, burjuvaziyi Marksizmin bildiği sınıf olmaktan çıkarmak üzere. Özünde aynı belki, varlık nedeni gene artı değer sömürüsüne; sermaye birikimine, dolayısıyla sermayenin uluslararası şirketleşme startejisine bağlı kapitalizmin günümüzdeki aşamasına uygun bir mülkiyet biçimi ve dünya pazarı bu. Kolay değil. Üstelik sanayi, ticaret ve finans burjuvazisi, proleterler tarih sahnesinde geriye itildiğinden beri, birbirlerine daha çok düşman değil mi? Burjuvazi yaşlanırken yalnızca çocuklaşmıyor, zayıf noktaları tehlike yaratma gizilgücünün da enerjisini taşıyor, bir ölüme istemeden neden olabilir; öte yandan, uçurumun kıyısına gelenlerin lumpenleşmesi de var.

Sınıfların bozulması, Marx’ın deyişiyle, geçmişin bozulmasının yanı sıra, günümüze özgü yozlaşmanın sonucudur. Yozlaşma, bir başka sınıfı yalnızca sınıf olmaktan çıkarırken, proletaryayı kendini yok eden bir güce dönüştürebilir. Bu öylesine büyük bir güç oldu ki, çıkarlarının nerede olduğunu anlamadığında, hep kendini içeriden yok etmeyi sürdürdü bu yüzden tarihe bıraktığı kötü örnekler epeycedir. Burjuvazinin kendini yozlaştıran kesimlerinin sonunda daha çok pay almak için harekete geçmesi de karşılıksız kalabilir. Lumpenler, sınıflarını aşağıya çekerken, kendilerini de aşağı düşürür sanılır; gelgelelim, proleterler kendilerini dibe düşürürken, burjuvalar iktidarlarını güçlendirmenin yolunu her zaman bulur. Ticaret ve finans burjuvazisinin sınıfı lumpenleştirmesinin sanayi burjuvazisinin en önemli gelecek korkuları arasında oluşu tarihten aldığı bu deneyimdendir.

Marx’ın deneyleri başkaydı

“Marx proletaryayı sermayenin yok edilişinin saf öznesi” olarak düşünüp bunun nesnel gerekçelerini çözümledi ve sonunda bu kuramın gerçeklik kazandığı muazzam bir deney de yaşandı. Bu deneyin sonunda uğradığı ölümcül kaza, aslında öyle olması beklenmiyordu belki, sınıfın yozlaşmasından çok elbette bu da vardı, sınıfı temsil eden parti bürokrasisinin yozlaşmasını açığa çıkardı. Bir kasırga denklemi olarak devrim, parti yöneticilerini doğal olarak kendi anaforuna çeker ki, bunun sonunda ayakta kalmak neredeyse olanaksızdır.

Marx’ın bugün sürekli yeniden ve yeniden yorumlanabilir oluşunun nedeni, böyle bir kasırganın ortasında kalmamaktı, denebilir mi? 1848 devrimleri ve Paris Komünü’nü yaşadı Marx, ama ikisi de onda iktidar kavramını kuvveden fiile geçirmeye yetmedi. İktidarla birlikte bin türlü yozlaştırıcı etken karşısında direnmek nasıl hayata karşı ümitsiz bir karşı çıkış olarak kalmaya yazgılıysa, onun dışında kalmak da o kadar korunaklı bir duruş biçimi sağlar. Jacques Rancière, “Bilindiği gibi Marx Marksist değildir,” diyor. “‘Dogmatik’ değildir anlamında değil. Kendi partisinin üyesi değildir anlamında.” Oysa Lenin’in bir iktidar dogması oluşturmaktan başka çıkış yolu yoktu. Marksizm, yani yaratıcısının yapıtından elini çektiği zaman kalan, bir yetkenin koruması altında olmadığı için, geçirdiği son büyük sarsıntıdan sonra bile, doğruları eskisinden daha az yaratıcı da olmadan, bu arada iktidar korkusu yaşamadan, varlığını bugüne dek canlı biçimde korumuş. Oysa ikizleri, kaçınılmaz biçimde iktidar illetine bulaşınca, artık neredeyse anılmaz oldu.

Düşünen adamlara gelince, artık parti adına konuşmamayı öğrenenler Marksizmin içinden konuşmaya, böylece partinin kullandığı gücü kendileri kullanmaya başladı ve dünya görüşlerini değiştirmeden, ona yaptıkları katkıların büyüdüğünü görmeye başladılar. Stalinizm buna izin vermemişti. Kişi kültüyle proletaryanın iktidarının aymazca birbirine karıştırılması, yaşarkan acılara, neden sonra şaşkınlığa yol açtı o kadarı beklenmiyor muydu, ama bu şaşkınlık düpedüz trajikomik oldu. Öte yandan, şu yüzleşmeyle de karşı karşıya geindi: Demek sosyalizm, örgüt ve iktidar kuramlarını oluştururken, şiddet öğesini ya göz önünde tutmamıştı ya da gözden kaçırmıştı; hangisi olursa olsun, sonunda şiddetle baş başa kalınca onu meşrulaştırmanın yollarını bulmuş, böylece katkısız bir oportünizmin içine düşmüştü.

Rancière, Filozof ve Yoksulları’nda getirdiği onca olumsuz eleştirinin yanında, Marksizmin yaratıcılığından da sık sık söz açar ve bir yerde de, “yeni teknoloji dünyasının rasyonalitesinin sabit dekoru” olarak niteler onu sanırım hem bağımsızlığını nitelemek, hem de ömrünün uzunluğunu anlatmak için. Sanayinin gelişimi işçi sınıfını geliştirirken, yeni teknolojilerin gelişimi ki Rancière modern çağda felsefeyi teknoloj tutkusunun sardığından da söz eder onun adamakıllı sendelemesine neden oldu. Onun yerine konuşanlar siyaset oyununun başrollerini alırken, işçi sınıfının kendisi figüranlık beklemeye başladı. Önemli bir sorundu bu: nelerin yitirilmesiydi, bunun hâlâ iyi ölçülemediğini söyleyebilir miyiz? Bir yandan üretimden gelen güç ki bu güç hâlâ onun elinde duruyorsa, sorun nedir, öte yanda siyasal iktidar karşısındaki konumunu önemli ölçüde yitirmiş bir güç yitimi. Sonuçları toplumsal ahlakı bile etkiliyor.

Düşünce adamıysa, kırk yıl öncesinden hiç de parlak olmayan kabuğuna çekilmiş, kendi Marksizminin bürokratik kadroların Marksizmine çarptığını gördükçe umutsuzluğa kapılmayı sürdürüyor. O bu illetle yaşama konusunda bilinen en dayanıklı canlılar arasında. Kurtarıcısı zamandır belki tarih.

Devamını görmek için bkz.

Dinçer Demirkent, “Kürt siyaseti üzerinden Rancière”, Birgün Kitap Eki, 15 Ocak 2010

Kürtler yalan söylemek zorunda/Arnavutlar doğru. 1989’da yazmış bu iki dizeyi Kürt şair Cemal Süreya. Arnavutların Arnavutluğunun gizlenmek zorunda olmamışlığı ve Kürtlerin Kürtlüklerinin gizlenmek zorundalığı üzerine kurulu iki dize. Kürtlerin zorunlulukları üzerine bu kadar laf edilen bu günlerde yalanın “yalanlığı”nın üzerine basa basa tekrar edilmesi gerekiyor. Evet! Kürtler en çok şimdi ve en çok sesleri çıktığı kadar “yalanı” söylemek zorunda, çünkü Türklüğü ırkçı bir biçimde kuran giz henüz parçalanmış değil.

Toplumlar giz üzerine kurulur. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri bir giz üzerinde varılan uzlaşmaya bağlıdır. Bu giz bilinip görmezden gelinen bir yalandır ve bu yalanın doldurduğu alan siyaset ile derin bir ilişkiyi barındırır. Jacques Rancière Filozof ve Yoksulları başlığıyla Türkçeye kazandırılan çalışmasının bir bölümünü Platon’un yalanına ayırır. Filozof, yurttaşları sınıflara ayırırken yalnızca devlet adamlarının bileceği bir yalana sığınır ve bunun yalanlığı da yalnızca filozof kral tarafından bilinir. Rancière’nin arkhe-politika olarak adlandırdığı Platonik siyaset kavrayışı toplumun doluluğuna dayanır. Toplumun doluluğu ile kastedilen ise herkesin yerini bilmesi, yani kunduracının kunduracılık yapması, savaşçının savaşması ve filozofun yönetmesidir. Platon’un “polis”i Rancière’in politika kavrayışının tam karşısında yer alır. Politika bir düzen değil, polisin düzenini kesintiye uğratan, hiyerarşisini parçalayan bir özneleşme sürecidir, yerini bilmeme, kendine biçilen kimlikle özdeşleşmemedir (disidentification). Bu kavrayış bizi hem dünün ırkçı hem de bugünün kimlikçi siyasalarına siyasal bir karşı çıkışa taşıyacak bir içerik taşır.

Türkiye’de ulusun inşası Kürtlerin “yalan”lığı üzerine kurulmuştur. Doğu raporları yazılır, ama gizlenir. Bir bilim insanı Türkiye’de antropolojik saha çalışması yaparken bu gize rastlar, onu açığa vurur, “yalan”ı söyler ve sırf bu yüzden ömrünü cezaevinde geçirir. Bu giz, gizlenirken ortaya çıkmasın diye onun adını anmadan onu yasaklayan kanunlar çıkarılır. Hayır! Kürt diye bir şey yoktur. Bir Türk boyudur o ve nahoş bir doğa sesinden adını almıştır. Türk bilim insanları Kürtlerin kökenine dair ve bu nahoş ses üzerinde temellenen tezler yazar, sunarlar. Bu ses dilce oluşturulmuş uylaşımsal bir ses değildir; bir anlamı olmayan, birine söylediğinizde bir şey ifade etmeyen bir sestir ve bizi yine Rancière’ye üzerinden düşünmeye götürecek bir yan taşır. Uyuşmazlık Aristoteles’in ses ile söz arasında yaptığı ayrımla başlar. Söze sahip olan eşitlerdir ve insanı hayvanlardan ayıran doğru ile yanlışı ayırt etmelerini sağlayan şey sadece acı ve hazzı ifade eden seslere değil söze sahip olmaktır. Uyuşmazlık Kürtçe’nin varlığı üzerine değildir, kara ile beyaz arasında olmaz, uyuşmazlık Kürtçe’nin sesliği ile sözlüğünü dile getirenler arasındadır ve dün Kürtçe’nin sesliği üzerine “bilimsel kanıtlar” sunanlar eğer bugün Kürdoloji bölümleri açıyorlarsa bu kritik bir andır. Kritiktir çünkü bu bölümlerin de Kürtçe’yi bir Hititoloji ya da Sümeroloji haline getirmelerini beklemek çok kötümser bir yaklaşım değildir. Uyuşmazlığın tarafları değişmemiştir.

Kürtler adlarında taşıdıkları yalanı “zor”la söylediklerinden beridir bir sorun olmuşlardır, sorun olarak da olsa bundan sonra bir adları olacaktır ki adı olmak az bir şey değildir. Adlar toplumları kuran gizin içinde bir boşluk yaratırlar, gizi parçalayamasalar da düzenini değiştirirler. Politikanın ortaya çıktığı ender anlardan biridir bu ve bir paya katılımı, bir kimlik kazanmayı değil eşitlenmeyi dolayısıyla da bütün hiyerarşiye kastetmeyi işaret eder. Eşitlik siyaseti mümkün kılan yegâne ilkedir.

Sanırım uzun süredir böyle bir anı yaşıyoruz. Cumhurbaşkanı’nın “uygun uluslararası konjonktür yakalandı, fırsat bu fırsat” yaklaşımından bahsetmiyorum bu an ile. Çünkü uygun uluslararası konjonktür fırsatçılığı ile “Amerikan emperyalizminin oyunu” doğruculuğu arasında simetriden başka bir görmüyorum. İkisi de aynı devletin toplumu kuran gizinin doluluğunu temsil ediyorlar. Kürtlerin bugüne kadar süren mücadelesi bunun içinde bir boşluk yaratmayı başardı, bu gizi parçalayacak yalanı “zor”la görünür kılarak.

Tayyip Erdoğan’ın bir türlü duyumsayamadığım şiirleri, Abdülkadir Aksu’nun gözyaşları da bu anı göstermiyor. Bu anı şöyle kavrıyorum: İsmail Beşikçi’nin cezaevinde geçirdiği yıllarla, Mazlum Doğan’ın kendini yakarak, görünür kıldığı bu yalan artık Türk ulusunun inşasındaki gizi sürdürülemez hale getirdi. Türkiye’de, bir arada ve daha adil bir yaşamın olanaklarını ortaya çıkardı ve bugün eşitlik iddiasıyla gelen PKK’liler bu olanakların gerçekliğini gözlerimizin önene seriyor. Bütün bir gizin parçalanacağını söylemiyorum, baştaki varsayımıma da aykırı olur bu. Toplumlar ancak gerçekliğin sınırlarını çizen onun kimi yanlarını örten bir giz ile kuruluyorlar, en azından bugüne kadarki tarih bize bunu gösteriyor. İnsanı tam da bu anlamda politik olarak kavrıyorum. İçinde yaşadığı gerçeklerin sınırlarını çekerek bir değerler bütünü içinde bir arada yaşama formları üreten bir varlık olarak.

Devlet mantığı, uluslararası konjonktür fırsatçılığında ya da Amerikan oyunu söyleminde kendini açığa vuruyor. Türkiye’de siyasal özne pozisyonunda olmayı başarabilen tek hareketinin bugünkü zorunluluğu, özne pozisyonunu sürdürebilmesi için, kendi zorunluluğunu kendisinin belirlemesidir. Kendini var eden yalanı seslendirmesidir. Bu ise Türk ulusunu Kürtleri dışlayarak kuran gizin, daha açık ve meşhur bir ifadeyle kırmızı çizgilerin yeniden çizilmesini zorlamaktır ve bunu Kürtler için değil bütün Türkiye halkı için yapmaktır. Siyaset, liberallerin algıladığı gibi iki tarafın rekabetinden doğan fayda maksimizasyonu değil de bir arada yaşamanın daha “iyi” bir formunu, var olan hiyerarşiyi bozacak bir kesintiyse uğratarak yaratmaksa, bu an uygun bir andır.

Jacques Rancière Filozof ve Yoksulları’nda bir düşüncenin gücünün onun yer değiştirebilirliğinden geldiğini belirtiyor. Aynı anda Rancière’yi ve memlekette olup bitenleri düşünmek böyle bir yazıyı ortaya çıkardı ki sanırım bu durumun kendisi de Rancière’nin düşüncesinin gücünü biraz olsun ortaya koyuyor.

Devamını görmek için bkz.

Savaş Kılıç, “Hiç bilen ile bilmeyen bir olmaz mı?”, Mesele Dergisi, Mart 2011

Rancière’in çıktığı yolda üç-dört dönemeçten geçtiğini görmek pek zor değil: Parlak, göstere göstere vaatkâr bir başlangıç: Kapital’i Okumak’ta “eleştiri” kavramıyla ilgili bir bölüm (seminer); ardından her büyük düşünürde görebileceğimiz bir “hocayla hesaplaşma”, sıkı bir kopuş: La Leçon d’Althusser. İkinci dönemeç, “paysızlar”ın ülkesine peş peşe gezintiler; dikkatli, keskin, içeriden bakışlar: 19. yy işçi kültürü üstüne yaptığı ampirik araştırmalar (La Nuit des prolétaires veya La Parole ouvrière ile Courts voyages au pays du peuple). Ampirik araştırmalara paralel olarak, neredeyse eşzamanlı yürüyen bir felsefi, daha doğrusu teorik düşün-se-me, kafa yorma, Batı felsefesinin “paysızlara” (yoksullara) ilişkin olarak ortaya attığı fikirlerin, takındığı tavırların sıkı, külyutmaz ve faka basmaz, tongaya düşmez bir eleştirisi: Filozof ve Yoksulları. Platon’dan Marx’a, Sartre’a ve Bourdieu’ye varan ince bir analiz, dört dörtlük bir yazılı söylem analizi. 1990’dan itibaren parça parça sunulacak özgün Rancière düşüncesinin sorunsalı bu kitapla ortaya konur: Batı felsefesi tepeden bakmak istemediğinde dahi, bilerek veya bilmeyerek, belki elinde olmadan hep tepeden bakmıştır yoksullara. Batı felsefesinin eleştirisi, dolayısıyla, yoksullara tepeden bakmayan bir felsefenin negatif başlangıcıdır – eskilerin (yani kadimler kadar modernlerin de) içinde yaşadığı binanın tahribi. Sırf yeni bir bina inşa etmiş olmak için değil, eskisi tarafgirlik ve adaletsizliğiyle yıkılmaktan başkasını hak etmediği için. Tarafgir, çünkü felsefe yapanlar felsefe yap(a)mayanlara üstün olduklarını (kendi kendilerine ve peşinen) kabul ederek inşa etmişlerdir binalarını: “İlahi” Platon, filozofu kral ve kralı filozof yapıp en üste yerleştirir; ekmeğini taştan çıkaranlara, “elinin getirdiğini yiyenlere” ise en alttan başkasını layık görmez. Madem ki İdea’dan nasipsizler, İdea’nın bekçilerinin varlığını sürdürmelerine hizmetten başkası düşemez paylarına. Yerler ve nasipler pay edilirken peki, filozof-kralın paysızlara üstünlüğünü öne sürmesini destekleyen ne vardı, kendi inancından başka? – Hiçbir şey, şüphesiz...

Demek ki paysızların, nasipsizlerin, yer-sizlerin felsefesinin ilk adımı eşitliği koyutlamak olacaktır: Cahil Hoca (Le maître ignorant). 19. yy uzmanı Rancière, “eşitlik aksiyomu”nu 19. yy’da bir düşünürün, unutulmuş gitmiş bir Aydınlanma filozofunun, her şeyden bir parça anlayan, ama sonuçta dürüst olan bir okutmanın, Joseph Jacotot’nun nasıl hayata geçirmeye çalıştığını keşfeder. Sosyal bilimlerin, felsefenin elma’sı onun başına düşmüştür: Restorasyon’la birlikte kendini sürgüne vurmuş bu hukuk mezunu retorik uzmanı, tek kelime Fransızca bilmeyen Flamanlara, kendisi de tek kelime Flamanca bilmediği halde felsefe öğretmek zorundadır – ikidilli bir Fénélon baskısı koşar imdadına; “öğrencileri”nin (!) kendi kendilerine Fransızca ve Telemak’ı öğrenmelerine kılavuzluk eder. Bu tuhaf deneyin sezdirdiği kaçınılmaz sonucu anlamakta hiç gecikmez Jacotot: Bilen ile bilmeyenin, öğreten ile öğrenenin eşitliği – ve Rancière ekler: Düşünen ile yapanın, filozof ile yoksulun, kavranabilir olan ile duyumsanabilir olanın eşitliği.

Öyleyse yoksulların felsefesinin ikinci adımı, filozofların üstünlüklerini dayandırdıkları “düşünme”nin, “kavranabilir”in sözde imtiyazı karşısına; paysızların payı olduğu için küçümsenen “eyleme”nin ve “duyumsanabilir”in felsefi eşitliğini koymaktır. İşte bu noktadan sonra Rancière’in dikkati duyumsanabilirin “pay edilmesine” (Le Partage du sensible), bölüş(tür)ülmesine, yani estetik’e/güzel-duyu’ya yönelir. Paysızların duyumsanabilirden paylarına düşeni nasıl aldıklarına; güzel-duyu üretenlerin paysızlara nasıl muamele ettiğine dikkatle bakar birbiri peşi sıra verdiği eserlerde (örneğin: Özgürleşen Seyirci). Bir bakıma ikinci bir ampirik araştırma dönemidir bu. Yine bir düşün-se-me süreciyle bütünleşecek bir dönem: Marksist sosyalizmin büyük eksiklerinden biri olan siyaset teorisine yapılacak katkılar, “eşitlik aksiyomuna” dayalı katkılar (Siyasalın Kıyısında, Uyuşmazlık, çev. Hakkı Hünler, Ara-lık, 2005).

Dikkat çeken eksik

Filozof ve Yoksulları’nda ilk bakışta göze çarpan bir eksik bulunur, teorik değil tarihsel bir eksik: Platon’dan 19 ve 20. yy’a sıçrar kitap, 17 ve 18. yy’ın filozofları analiz edilmez. Bu eksiğin gerekçesi son derece açık ve basittir görünüşte: Rancière’in uzmanlık alanı 19. yy’dır; esas amaç onu incelemektir, Platon ise Batı felsefesinin ezeli arkaplanı ve –bu konuda– mutlak kaynağı olduğu için yer bulmuştur. Amenna. Fakat kitabın ilk sayfasında bulunan Bay Descartes’ın Yaşamı’ndan alınma epigraf, bulunma amacı bu olmasa bile, başka yüzyılları araya –gizlice, korsan olarak– sokmakta. Descartes’ın yoksul bir İsviçreli köylüyle ilişkisini bulduğumuz anekdota, Rancière şüphesiz, filozofların yoksullara tepeden bakmasını örneklemek üzere yer vermiştir. Ama anekdot, Rancière’in düşündüğü kadar tek-anlamlı değil, bir hayli muğlak: Sonuçta İsviçreli köylüyü ilk iki ziyaretinde kapıdan kovan Descartes değil, “korumaları”; üçüncü gelişinde kapısını açan ise Descartes. Tanıdıktan sonra, zekâ ve bilgisini takdir edip astronomi bilgisini ilerletmesine yardım eden ve onu dostları arasına katan da Descartes. Dolayısıyla bu anekdotta bir âlicenaplık ve bir tepeden bakma edası olduğuna şüphe yok, ama öte taraftan Descartes’ın gösterdiği hüsnükabul de –Rancière’in ifadesini Jacotot’da bulmayı tercih ettiği– eşitlik aksiyomuna duyulan inancın bir tezahürüdür: Evet, Descartes’ın aksiyomu (“bütün akılların eşitliği”) sonuçta bilen ile bilmeyenin eşitliği değildir, ama ondan çok uzak da değildir. Arada birtakım başka farkların olduğu da doğru: Descartes’ın aksiyomu eskiler ile şimdikiler (modernler) arasındaki savaşta “şimdi”nin eşitliğini kabul ettirmek içindi; Jacotot’nunkiyse, ayrıcalıklı sınıf ile –bırakın ayrıcalığı– hâlâ hak-sız ve yer-siz olan sınıfın nesne (bilgi) karşısındaki eşitliğini kabul ettirmek için. Ayrı amaçlarla ortaya çıkmış olsalar da, aynı şeyi ifade etmekteydiler: akılların eşitliği. “Bir insanın bildiği her şeyi herkes öğrenebilir” diyen Jacotot, “İnsanlar arasında akıldan daha iyi paylaştırılmış şey yoktur” diyen Descartes’tan çok uzak değildir. Ayrıca, tarihsel olarak, “bilen ile bilmeyenin eşitliğini” öne sürmeyi mümkün kılan şey, “akılların eşitliği” önkabulüdür: Akılların eşitliği kabul edilmeden, bilen ile bilmeyenin eşitliği öne sürülemez.

Böyle olunca, Descartes eksiği çok dikkat çekmektedir. Üstelik hep “paydan”, “paylaştırmaktan”, bölüşümden söz eden birinin “aklın, sağduyunun eşit olarak paylaştırıldığını” söylemekle maruf bir filozofu es geçmesi manidardır. Bu eksiğin, bu suskunluğun işaret ettiği şey, yeni (“postmodern”, “postyapısalcı” denen) Fransız düşüncesinin anti-Descartesçılığıdır. Şüphesiz, “gizli saklı hakikat” ve “bilimsel yöntem” gibi kavramları en baştan ilkece reddeden Rancière, epistemolojik bakımdan Descartesçı değildir; ama Descartesçı metafiziğin temel aksiyomlarından birini, eşitlik aksiyomunu paylaşmaktadır – paylaştığını pek vurgulamak istemese de.

Eşitlik aksiyomu üstüne kurulu bir bilim tasavvuru mu?

Tarihin Adları: Bilgi Poetikası Alanında Bir Deneme öncelikle tarih “bilimi” alanında, ama genel olarak bilimin söylemi üstüne bir inceleme... Rancière için estetik, duyumsanabilir olanın paylaşımını inceleyen (politik bir) dalsa, epistemoloji de duyumsanabilir olana ilişkin bilgilerin üretim ve anlatımını inceleyen (yine politik bir) daldır. “Bilgi Poetikası” – yani bilgi’nin ifade bulduğu kalıpların incelemesi.

Rancière’in daha ilk epistemoloji metnini okuyup yayınladığı yıllarda her türlü “derinlik metaforu”nun simi dökülmeye, maskesi çatlamaya başlamıştı. Marksizmin altyapı–üstyapı ayrımı gibi, gizli Descartesçı olan birinci kuşak yapısalcıların “yapı” kavramı da, açıktan açığa Descartesçı ve ikinci kuşak, gelgeç bir yapısalcı olan Chomsky’nin “derin ve yüzey yapı” kavramları da çekiciliğini kaybediyordu. Rasyonalist Bachelard’ın “Yalnızca gizli saklı olanın bilimi olur” sözünü sloganlaştırmıştı Althusserciler, ama Althusser’den “ibret dersini” almış olan Rancière, bir “görünür”ün bir de “gizli saklı”nın olduğu bir topografyanın ister istemez o gizli saklıyı keşfetme, bulup çıkarma iddiasını, bu iddianın da sahiplerini (efendileri, hâkimleri, hükmedenleri, bilenleri, âlimleri), onların iktidarını, tahakkümünü ürettiğini fark etmişti: Görünür olanı cahillere, yoksullara, nasipsizlere pay ediyordu felsefe, sosyoloji, hatta Marksizm; gizli saklı olanı, geleneksel felsefenin “kavranabilir”ini, Descartesçı bilim felsefesinin “matematikleştirilebilir” olanını (Lacan’ın mathesis ve mathème’ini) ise filozofa, bilgine, bilim adamına, psikiyatra, sosyoloğa, ideoloğa vb...

Rancière’in geliştirmek istediği “bilgi poetikası”nın konularından biri bu işte: Bilim olmak isteyen disiplinler (yani genellikle sosyal bilimler adını verdiğimiz araştırma alanları), adına yaraşır bilimler olmak için kendi “gizli saklılarını” nasıl icat ediyor, uyduruyor, üretiyor? Tarihin Adları’nda bu soru tarih örneğinde, Michelet’den Annales okuluna varıncaya kadar ayrıntılı olarak inceleniyor.

Filozofun ikinci olarak önüne koyduğu sorular da şunlar: Tahakküm üretmeyen bir (sosyal) bilim (söylemi) nasıl inşa edilebilir? Tahakküm üreten mecazlar neler? Söz konusu “bilim”i muktedirlerin safına çeken, muktedirlerin elinden çıkma olduğunu ele veren mecazlar neler? Daha kısa ve basitçe soralım: Yoksulları, pay-sızları, yer-sizleri nereye ve hangi sözlerle yerleştiriyor sözü geçen söylem? Bu tür mecazlar nasıl yerinden edilebilir?

Varılacak değil kalkılacak yer olan eşitlik aksiyomu (zekâların eşitliği, bilen ile bilmeyenin eşitliği), her şeyden önce, gizlisi saklısı olmayan bir topografya gerektiriyor: Bir şeyin altta, öbürünün üstte durduğu hiyerarşik bir manzara değil, şeylerin yan yana geldiği ve birbiriyle karmaşık ağlar ördüğü yatay bir manzara, bir ufuk. Böyle bir metafizikte “hakikat”, görünürlerin, duyumsanabilirlerin altında/arkasında/ötesinde değil, arasında/ortasında tasavvur edilir. Bir bakıma “hakikat”, görünürlerin ve olanakların matrisinde bir yerdedir – hatta belki de bizzat o matristir. Bilgi poetikası matristeki olanaklardan hangilerinin gerçekleştiğini, öbürlerinin niçin gerçekleşmediğini araştırır. Bilgi poetikasının, Foucault’nun arkeolojisine yaklaştığı noktalardan biri budur: Belli bir anda belli bir “hakikat”i görünürleştiren koşullar nedir? Bu koşulların siyasal boyutları nelerdir?

Bana öyle geliyor ki, Rancière’in Bourdieu ile anlaşmazlığının kaynaklandığı noktalardan biri de bu: Bourdieu’nün saha sosyolojisi (ampirizmi), “gerçekliğin betimlemesi”ni hakikat saymakta, olanakların eksiksiz sayımı gibi görmektedir; bu durumda gerçekleşmemiş olanakların bulunabileceği, ayrıca bunların neden gerçekleşmemiş olabileceği sorusu, gözden kaçırılmaktadır. Foucault ve Rancière ise işe matrisle başlıyor genellikle: Önce bütün olanakları (olasılıkları) saptayıp, bunlardan gerçekleşenleri ve gerçekleşme şansını bulamayanları sıralıyorlar – gerçekleşmemiş olan imkânsız değil, sadece gerçekleşmemiştir (malum “imkânsız diye bir şey yoktur”, “gerçekçi olup imkânsızı istemek gerekir” vs). Gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi tarihsel veya doğal bir zorunluluk değildir. Bu yaklaşım, düşünceyi gerçeklik ve betimlemenin kör noktalarından (bu arada sosyal “bilim”lerde, madunlara yönelik olası haksızlıklardan) koruyor. Basit bir örnek verirsem demek istediğim kolayca anlaşılacak, sanıyorum: Türkiye’nin GSYH’den kişi başına düşen gelire göre düzenlenmiş iller haritası ile internet üzerinden yapılan kitap satışlarının yoğunlaştığı iller haritası bire bir örtüşüyor; ama bu örtüşmeden okumanın zenginlere göre bir iş olduğu, yoksulların kitap okumadığı veya okuyamayacağı (“çünkü çok çalışıyorlar, zamanları yok”) türünden sonuçlar çıkarmanın aceleciliği, isabetsizliği aşikâr, çünkü istatistiklere yansımasa da kitap okuyan pek çok yoksul vardır (veya olabilir) – kapitalizmin bütün telkinlerine rağmen, yoksulluk ile (işbu örnekte) okuma arasındaki ilişkinin zorunsuz bir ilişki olduğunu biliriz. Olanakları göz ardı ederek salt “betimlenmiş gerçekliklere” bakanlar, okumamayı yoksulların tarihsel zorunlu niteliklerinden biri haline getirebiliyor pekâlâ – bilerek veya bilmeden.

Bilim felsefesi açısından Rancière’in Descartesçı olmadığı muhakkak; ama körü körüne bir ampirizmi de savunmadığı ortada. Görülür, duyumsanabilir olanı küçümsemeyen bir rasyonalizm; matris çıkarmaktan çekinmeyen bir ampirizm onunki. Genellikle politik önkabullerin emrine koşulmuş, varacağı sonucu başından bilen, hadi bilemediniz en iyi haliyle moda taklitçiliğine soyunan, neyi niçin yaptığını/yapacağını bilemeyen, hatta düşünemeyen “sosyal bilimlerimiz”den çok farklı. Neredeyse tek başına, entelektüel modalara prim vermeden, akademik modacılığın bir kreasyonuna dönüşmeden, kendi yolunu bulmaya ve inşa etmeye çalışan, bu arada kendi gençlik heyecanları dahil her şeyi sorgulamaya cesaret eden bir adam. Özgür düşüncenin tadına varabilmek için olduğu gibi, “beşeri” denen bilimlerin yöntem bilgisi adına düşünülecek sorunların neler olabileceğini görmek için de okunabilir.

Notlar

1. Söyleşilerini topladığı kitapta (Tant pis pour les gens fatigués, Paris: Eds. Amsterdam, 2009, s. 185, 411-3), sorular üzerine bu bağlantıyı biraz açtığını, Jacotot ile Descartes’ın konumları arasındaki nüansları kalın çizgilerle anlattığını görüyoruz.

2. “1844 Elyazmaları’ndan Kapital’e Eleştiri Kavramı ve Politik İktisadın Eleştirisi”, Kapital’i Okumak içinde, çev. Işık Ergüden, İthaki, s. 109-245.

3. Mesela bkz. “Sosyolog Kral”, Filozof ve Yoksulları, çev. A. Ufuk Kılıç, Metis, 2009, s. 199-240.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.