Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-137-9
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dört Kişilik Bahçe
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Mehmet Ulusel
Kapak İllüstrasyonu: Huban Korman
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 1997
3. Basım: Mart 2013

Aynı malzemenin üç ayrı türde yazılması ve yazarlık teknikleri açısından incelenmesi. "Radyo Oyunu", "Film Senaryosu" ve "Uzun Hikâye" olarak: Dört Kişilik Bahçe. Farklı bir toplam.

OKUMA PARÇASI

"Üç Kitap İçin Bir Önsöz", s. 7-11

Söz konusu bu üç kitap, Dört Kişilik Bahçe, Dağınık Yatak ve Başkasının Hayatı'dır.

Bir zamanlar yazmış olduklarınızı, günün birinde nasıl bir araya getirirsiniz? Nasıl bir düzenleme yaparak okur karşısına çıkarırsınız? Sanırım yalnızca benim değil, farklı yazı türlerinde ürün vermiş, sanatın ve yazının çeşitli serüven kollarını denemiş, benzer kaygılar taşıyan birçok sanatçı için yakıcı önemde bir soru bu.

Farklı nedenlerle birçok kez dile getirdiğim, beni yakından izleyenlerinse, haklı olarak biraz sıkılmış olabilecekleri, kendim için seçtiğim bir "doğruyu", ne yazık ki burada bir kez daha yinelemek zorundayım: Benim için kitap, her zaman "mimari bir bütünlük", bir "proje tutarlılığı" demektir. Farklı da olsa parçaların aynı yapı içinde örtüşmesi, aynı çatı altında yan yana durabilmesi demektir. Birbirinden bağımsız birimler olan şiir, öykü, denemelerden oluşan kitapların da tıpkı bir roman gibi, kendi içinde bir "yapı bütünlüğü" göstermesi gerektirdiğini düşünürüm. Şiir ve öykü kitaplarımın "bütünleniş tarzı"nın, bu konudaki tutumumun canlı birer kanıtı olduğunu sanıyorum.

Bu yüzden de, farklı tarihlerde, farklı amaçlarla yazılmış, belki de gelişmenizin farklı aşamalarına karşılık düşen çeşitli yazıları ya da yapıtları bir araya getirirken, tek tek ya da bir tür dizi olarak sunarken, onların "aynı proje" içerisinde düşünülmesini sağlayacak; okur karşısına birlikte çıkmalarına tutarlı bir gerekçe kazandıracak bir bağlam ortaklığı kurmak gerekir, diye düşünürüm. Tahmin edersiniz ki, gazete ve dergi sayfalarında kalmış, çeşitli konularda yazılmış yazılarımı, –sağ olsunlar– meraklılarının bıktırıcı takiplerine karşın, bir araya getirmekte yıllardır bu yüzden güçlük çekmekteyim. Getirdiğimdeyse, benzer bir önsözü bir kez daha yazmam gerektiğini biliyor, bunu da hem size, hem kendime şimdiden duyuruyorum.

Yıllar önce yazılmış bu senaryoları okur karşısına çıkarmak söz konusu olduğunda, yine aynı sorunla karşı karşıya buldum kendimi ve benzer sıkıntılar çektim. Bu senaryolar, kitap olarak yayımlanmak düşüncesiyle yazılmamışlardı. Senaryo, elbette filme alınsın diye yazılan; doğası gereği, ancak filme çekildiğinde anlamlanan, yerini bulan bir tür. Okuma keyfini ise ne yazık ki, ancak meraklıları duyabiliyor. Meraklıların sayısını artıracak kadar da senaryo kitabı basılmıyor ülkemizde...

Bugüne değin üç film senaryosu ile birkaç film hikâyesi yazdım. "Boş zamanlarımda" hâlâ gizli gizli senaryo yazmaktaysam da, bunları ortalığa çıkarmamak konusunda kararlı görünüyorum. Film hikâyelerimin hiçbir senaryolaşmamışken; senaryolarımın da ancak biri filme alındı: Dağınık Yatak.

Dört Kişilik Bahçe'nin, Son Istanbul adlı kitabımda yer alan öyküsünden bir ölçüde izi sürülebilirse de, senaryosu yine de bilinmiyordu.

Başkasının Hayatı ise hemen herkes için, her bakımdan tam bir bilinmeyendi. Bu kitapla birlikte görülmüş olacak.

Bu senaryolar, daha önce kitap haline getirilerek, ayrı tarihlerde teker teker de yayımlanabilirdi elbet. Salt yayımlamış olmak için yayımlamak istemedim onları. Bunca zaman sonra üçünü aynı anda okur karşısına çıkartırken, daha çok kendi yazılı tarihime ışık tutacak bir "külliyat" fikrinin öne çıkmasını, bunun vurgulanmasını istedim.

Senaryolarımın hiçbiri, bir yönetmenin ya da yapımcının isteği üzerine yazılmamıştır; hepsi de son derece kişisel bir biçimde, özgün hikâyelerini kendim kurarak kaleme aldığım çalışmalardır. Dağınık Yatak ve Başkasının Hayatı, daha yazılma aşamasındayken bazı yapımcılara önerilmiş, film olarak gerçekleştirilebilme olasılıkları için ilişki kurulmuştur yalnızca.

Bu üç kitabın, yazılış tarihlerine göre ilki olan Dört Kişilik Bahçe'nin içinde, senaryonun yanı sıra radyo oyunu ve öykü olarak yazılmış halleri de bulunuyor. Aynı malzemenin üç ayrı türde yazılmış olmasına ilişkin inceleme yazıları da, büyük ölçüde, bu kitapta bütününü kullanmadığım üniversite "master" tezimden alınmış bölümlerle çatıldı.

Dağınık Yatak'ın film olarak gerçekleştirilmesinden duyduğum düş kırıklığı sonrasında, kendimi yeniden ifade etme gereksinimiyle ya da yeterince anlaşılmamış olmanın burukluğuyla diyelim, senaryodan yola çıkan –özellikle Fransızların sıkça denediği ve adına "sine-roman" dedikleri– bir çeşit roman olarak yazmaya karar verdim Dağınık Yatak'ı. Senaryodaki sahneleme düzenine ve sırasına bütünüyle sadık kalan, yalnızca o sahneleri biraz edebiyatlaştırarak, okur için daha okunabilir kılan, roman tadında bir kitap yapmayı amaçlamıştım. Gördüğünüz gibi, işin daha başındayken tamamlamaktan vazgeçtim; ama bu kitabı kotarırken, bu çalışmanın da bilinmesini, uygulamanın görülmesini istediğim için, yazdığım kadarını bir değişikliğe uğratmaksızın bu kitaba aldım. Merak etmeyenler bu bölümü olduğu gibi atlayabilirler.

Başkasının Hayatı ise yalnızca senaryo olarak yazıldı. Olası oyuncuları nedeniyle bir süre magazin basında adından söz ettirdi, gerçekleşmeyince de tamamıyla unutuldu gitti. Yalnız tıpkı Dağınık Yatak'da başıma geldiği gibi, Başkasının Hayatı'nın da bazı temel fikirlerine, kimi sahnelerine hemen o sezon çekilen bazı Türk filmlerinde rastladım.

Senaryo yazarlığımın ve sinema deneyimimin elle tutulur ilk ürünleri olan bu senaryolar, böylelikle işte şimdi üç kitap halinde bir araya gelerek ilk kez okura sunulmuş oluyorlar.

Bunca yıl sonra yazdığım film senaryolarını ayrı kitaplar halinde aynı anda bastırmak söz konusu olduğunda, okur karşısına çıkarmadan önce yeniden baktım onlara. Ufak tefek düzeltmeler dışında temel bir değişiklik yapmadım. Küçük oynamalar yapmak; kimi teknik açıklamaları, okuru bunaltıp sıkmaması için biraz daha açımlamak; yönetmenlerin ve oyuncuların "dikkatine özel" yazılmış kimi bilgilerin, meslekten olmayan okurlarca da alımlanmasını sağlamak için biraz ayrıntılandırmak gibi, "yeniden yazmak" kavramından çok , "yayına hazırlamak" kavramı kapsamına girebilecek önemsiz müdahalelerde bulundum. Bunun dışında yazıldıkları tarihlerin havasını, iklimini, duygusunu korumaya çalıştım... Elbet, kendi yazarlığımın o zamanki havasını da... Bu senaryoların, dil ve anlatım özelliklerinin, amaçladığı atmosferin bütünüyle korunduğu bir tutumla; bugün için artık orada olduğum ve olmadığım bütün yanlarıyla okur karşısına çıkması gerektiğini düşündüm.

Bir diğer ve temel ortaklıkları da, bu senaryoların üçünün de, "kadın dünyasını" eksen almaları dolayısıyla, aralarında kendiliğinden oluşan tema ve tutum yakınlıklarıdır.

Senaryoların on küsur yıl önce yazılmış olduklarını bir kez daha anımsatmak istiyorum. Bu, onların modalarının geçmiş olduğuna ilişkin bir kaygıdan çok, daha sonraları başkalarınca denendiği için tazeliğini yitirmiş kimi şeyleri öncelemiş olduklarına dikkat çekmek içindir. Alıcı hareketlerinde, bazı geçişlerde, hikâye bölümlemesinde, renkli filmin arasında serpme siyah-beyaz görüntüler kullanımında olduğu gibi, o zamanlar için bir ölçüde yeni sayılabilecek, sonraları ise sıkça denenmiş bir dolu şey var. Onları burada tek tek sıralamaktansa, bu noktanın hatırda tutulmasında yarar görüyorum.

Bir de Dağınık Yatak ile Başkasının Hayatı arasında, hikâye etme ve atmosfer kurma benzerliklerinin dışında, bazı teknik anlatım özellikleriyle de kurulmaya çalışılan özel bir akrabalık söz konusu... Örneğin, siyah-beyaz görüntü kullanılışı... Türk Sinemasının siyah-beyaz döneminden, renkli filme geçiş döneminde, o günün koşullarında maliyeti yüksek olduğu için ancak "büyük starlar" için yapılan "kısmen renkli" filmler vardır. Kısmen renkli olan bölümler de, "masal kipi" üzerine kurulu Yeşilçam Sineması geleneğine yakışır bir biçimde ve konunun gelişimine göre, çoğu kez ya büyük bir kavuşmanın, "vuslatın"; ya da büyük bir başarınının gerçekleştiği, hasretle beklenen bir "yarın" duygusu üzerine kurulu, şarkı söylenen, dans edilen, cennet kadar mutlu rüya ya da hayal sahneleridir. Söz konusu bu iki senaryoda da, bunun tersi bir yöntemle, artık ulaşıldığı varsayılan bir yarından çocukluğa bakan geçmişe dönük bütün sahnelerde siyah-beyaz kullandım. Dört Kişilik Bahçe'ninse zaten bütünüyle siyah-beyaz çekilmesi gerektiğini düşünüyordum. Yine aynı biçimde, her iki filmin finalinin de, o ana dek sözleri hiç duyulmayan müziklerinin birdenbire "sözlenerek" filmin adını taşıyan kendi şarkılarıyla bitmesi gibi ortaklık duygularını güçlendirici benzerliklere başvurdum. Bu ve benzeri koşutluklar, büyük harf bir anlam kuşatması içermeyen, yalnızca dikkatli gözlerin bağlantı kurduğunda tadına varabileceği alçakgönüllü göndermeler niteliğindedir.

Özellikle Dağınık Yatak ve Başkasının Hayatı'nda Yeşilçam sinemasının diyalog geleneğine uygun bir konuşma düzenini, amaçlı bir biçimde, kimi zaman melodrama içkin olarak, kimi zaman melodram-aşırı bir öge olarak yeniden kurmaya çalıştım. Başkasının Hayatı'nda ise bunun bir oyun olduğunu apaçık belli ettim.

Sonra senaryo yazmaya ara verdim. Beni mutlu etmeyen deneyimlerimin; olaylara ve insanlara ilişkin hayal kırıklıklarımın sonucunda, sinemaya duyduğum kişisel kırgınlıktan ötürü değildi bu yalnızca; aynı zamanda Türk Sinemasının içine düştüğü çıkmaz da bunda rol oynadı. Benim gibi birçok kişiyi kendinden uzaklaştırdı.

Şimdi, kafamda yüzlerce film hikâyesi, Pentimento ya da Pişmanlık Yasası; Kedi Gözü; Ay, At ve Kadın; Akşamüstü, Parkta gibi bugün bile gözümü arkada bırakan yarım kalmış birçok senaryo taslağı, günün birinde kendim çekmeyi düşündüğüm, çok ağır ilerleyen ama sinemada bütünüyle yeni bir gramer kullanmayı amaçladığım, bazı sahneleri yazılmış bir-iki senaryo ile avare dolaşıp duruyorum. Bunlardan birinin adını Metal adlı kitabımda yer alan Kutres adlı şiirimde bir dize olarak fısıldamıştım: Taşlar Kumaşlar... belki bir büyü yerine geçmiştir bu ve günün birinde gerçekleşir; Kim bilir, belki ben de böylelikle, içimde bir yeniklik duygusu, ağzımda buruk bir tat bırakan sinema serüvenime, yepyeni bir noktadan yeniden başlayabilirim.

Devamını görmek için bkz.

"Dört Kişilk Bahçe İçin Önsöz", s. 13-20

Bu kitap, temel olarak, üniversite "master" bitirme tezim olan, "Aynı Malzemenin Üç Ayrı Türde Yazılması ve Yazarlık Sorunları Açısından İncelenmesi" başlıklı çalışmamı temel alıyor.

Dört Kişilik Bahçe, ilk olarak birkaç diyalog parçası biçiminde düştü beyaz kâğıda. Diyalog üzerine kurulu dokusundan yola çıkarak, böyle bir malzemenin ancak bir radyo oyunu olabileceğini düşünmüştüm; iyi bir radyo oyunu... Zaten o sıralar radyo için bir oyun yazmak istiyordum. İki beyaz kâğıtta alt alta sıralanmış birkaç diyalog parçasından oluşan bu küçücük tasarının üzerine "emaneten" Yaşlı Konak diye bir ad kondurdum.

Gözümün önüne ilk gelen konak, Istanbul'da, Kartal Maltepe'de uzun bir yokuşun –Feyzullah Caddesi– kıyısında duran çok eski ve artık kullanılmadığını sandığım bir konak oldu. Önünden gelip geçtikçe ıssızlığıyla ürkütürdü beni. Sakladığı hayatları, gizlediği hikâyeleri, geçirdiği devirleri düşünürdüm ister istemez. Sonbaharla birlikte başka türlü güzelleşen bu konağın yaban otları sarmıştı her yanını; arada birkaç gelincik gülümsemesi görülse de, bakımsız, terk edilmiş ve herhangi bir kırdan alınmış uzak bir manzara parçası gibi duruyordu. Bahçenin kapısı ile konak arasında, ona, bir derinlik ve gizem kazandıran uzun bir yol vardı. Bahçe kapısının boyaları dökülmüş, demirleri pas tutmuştu. Her yanı rüzgârlı bu konağın panjurları her zaman bir sır gibi kapalıydı.

Kullanılmadığını sandığım bu konağın içinde, aslında hâlâ insanların yaşadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu konak, insanda derin bir hüznün yanı sıra, korku, heyecan ve gerilim uyandırıyordu. Nitekim radyo oyunu olarak ilk çiziktirmelerimde, bu yüzden olsa gerek, işin içine bir cinayet katmayı düşünmüştüm. Ama anlatmak istediklerim kafamda berraklaştıkça, ne herhangi bir cinayet motifinin, ne de bu konağın yapmak istediğime uygun düşmediğini anladım. Bu sefer Emirgân'a taşındım. Zaten yazdıkça usul usul ister istemez kalemim oraya doğru sürçmeye başlamıştı. Emirgân'a taşındıktan sonra, Reşitpaşa'da daha önce kalmış olduğum küçük bir konağı mekân seçtim. (Tabii bu konağa, limonluk gibi bazı eklemeler yapmakta da herhangi bir mimari sakınca görmedim. Ayrıca bu yazlık konakların birçoğunda eskiden limonluk bulunduğunu, ama sonraları çoğunun ortadan kaldırılmış olduğunu öğrendim.) Emirgân, benim hikâyesini anlatmak istediğim aileye, kurmak istediğim hüzünlü atmosfere, gönderme yaptığım döneme çok daha uygun düşüyordu. Fakat gene de bahçe, o Maltepe 'deki bahçe olarak kaldı; insana ürperti veren duruşuyla; bakımsızlığıyla, ayrıkotlarıyla, rüzgârlarıyla; o uzun yoluyla... O bahçeden bir türlü vazgeçemedim. Gözlerimden silinmeyen görüntüsü yazdıklarıma da sızdı.

Radyo oyunu olarak yazarken işin içine bir cinayet koymadıysam da, bu gerilim duygusu bende hep diri kalmış olsa gerek ki, aynı malzemeyi öykü olarak yazarken ortaya çıkan İshak'ın varlığı, polisten kaçarken konağa yaptığı gizli ziyaret, limonlukta saklandığı gece, polisiye tadında bir gerilim unsuru olarak yeniden hikâyeye sızdı.

Kişilerimi yaratırken ilk ortaya çıkan tip Fatma Aliye oldu. (Çocukluğumda Mardin'in "kazalarından" birinde yaşayan, ne zaman oraya gitsek evlerine indiğimiz bir akrabamızın, bir aile dostumuzun karısının adıydı. Bu adı seçerken belki de bilmediğim bir gönülborcunu ödemiş oldum. Çünkü o Fatma Aliye, nedense aklımda hep biraz mutsuz, hüzünlü bir kadın olarak kaldı... Aslında başka türlü bir cevher barındıran bir kadınken, yerini bulamamış, o küçük kazada kaybolmuş, kocasına duyduğu derin aşktan başka varlığını anlamlandıracak bir şey yapamayacak kadar taşranın kollarıyla kıskıvrak bağlanmıştı. Ya da ben öyle sanıyordum. O zamanlar, bu sözcüklerle olmasa da, ona baktığımda böyle hissediyordum. Yıllar sonra, o kazaya yaptığım bir günlük kısa bir ziyaret sırasında, bütün dükkânların kapalı olduğu o pazar günü, bir Süryani kuyumcunun vitrininde görüp de çok beğendiğim bir bileziği bana alabilmek için, kuyumcunun evini buldurup dükkân açtıran yakışıklı oğlunun bu inceliğiyle karşılaştığımda, o cevherin nereye aktığını anlamış bulunuyordum.)

Oysa fiziksel olarak betimlediğim Fatma Aliye bambaşka biriydi. Ankara'da dil öğrenimi için devam ettiğim bir Kültür Derneği'nde sınıf arkadaşım olan bir kadını çizmeye çalışmıştım Fatma Aliye tipinde. Aramızdaki yaş farkına rağmen, çok hoş bir arkadaşlık vardı aramızda. Orta yaşa gelmiş ve hiç evlenmemişti. Etkileyici yüz hatları, kendini ilk bakışta ele vermeyen gizli bir güzelliği vardı. Bana Anna Magnani gibi, yüzüyle roman yazan keskin hatlı, gölgeli bakışlı İtalyan kadınlarını anımsatıyordu. Saçlarını sürekli topuz yapardı; kendisine çok yakışan, onu çok özellikli kılan, sıkı taranmış, iyi toplanmış bir topuzdu bu. Nitekim ilk yazımından, son müsveddelerine değin, Fatma Aliye'nin titizlikle koruduğum bir özelliği bu topuzu olmuştur. Bu arkadaşımın da, bir gün olsun topuzunu çözdüğünü görmemiştim. Fatma Aliye de, o "erken sabah uyanmalarında" iki üç firketeyle tutturulmuş da olsa, hemen acemi bir topuz oturtur başına. O arkadaşımın annesinin adı, gerçekten de Afife Reşat'dı. Bende, eski güçlerini artık korumuyor olsalar da, aristokrat bir geçmişleri olduğu kanısı uyandırmışlardı. Afife Reşat Hanım, benim yazdığımın aksine, güleç yüzlü, ölçülü, konuksever bir kadındı. Dışarı vurmamaya çalıştığı, ama sezilen saklı bir hüznü vardı gene de. Belli ki, eski Ankara'yı, Cumhuriyet'in taptaze bir hava estiren o rüzgârlı yıllarını özlüyordu.

Yukarıda tırnak içine aldığım "erken sabah uyanmaları"nın, bana hep iyi bir başlangıç duygusu verdiğini, sonradan yazdığım diğer bazı şeylere de böyle başlamış olduğumu fark ettim. 1980'de yazdığım Dört Kişilik Bahçe'den 1995'de yazmaya başladığım Şairin Romanı'na varasıya bu duyguyu korumuşum. Söz konusu bu kitabın Şairin Dönüşü adlı ilk bölümü de yıllar sonra vatanına dönen Bilge Şair Bendag'ın, kıtaya ayak basacağı ilk günün sabahında, kadırganın güvertesinde herkesten önce uyanmasıyla başlıyor.

Başkasının Hayatı'nda Handan ile Sevda'nın sabahın erken saatinde bahçede karşılaştıkları bir sahne, Dört Kişilik Bahçe'nin bir tekrarı gibidir. Her ikisi de sabahları severler; Handan, "sabahların insana başlangıç duygusu verdiğinden" söz eder. Benzerlik bununla da kalmaz; dalgın bakışlarla dallara gizlenmiş çocukluklarını arayan kahramanların gözünden ağacın gövdesini aşağıdan yukarıya tararken aynı zamanda zaman içinde gidip gelen alıcı hareketi, Dört Kişilik Bahçe'nin Talia'sıyla, Başkasının Hayatı'ndaki Sevda arasındaki benzerliklere işaret eden bir koşutluk kurar.

Talia, daha ilk müsveddede belirlenmiş olan ikinci kişiydi. Adını ortaokuldaki Türkçe öğretmenimden aldım. Yanlış anımsamıyorsam, ailesine başkaldırmış, olaylı bir evlilik yapmıştı. Mardin gibi küçük bir yerde pek hoş karşılanmamıştı bu. Taşra töresinin görünür ve görünmez cezalarına uğramıştı. Belki bu yüzden, hayli kırık bir kadındı. Etkili bir yüzü; iri, siyah gözleri; incinmiş bir hali vardı. Zekiydi, duyarlıydı. Onun asi yanına, ta o zamanlar büyük bir yakınlık duyardım. Her zaman başkaldıranlara ilgi duydum. Talia Hoca, bir gün yazar olacağımı göstermek istediğim, bunun için de paralandığım insanlardan biridir. Eğer günün birinde bitirebilirsem, çocukluğumu anlattığım "Harita Metod Defteri" adını verdiğim romanımda yeniden karşınıza çıkacak bu ad; üstelik bu kez yalnızca bir ad olarak da kalmayacak.

Bu ikinci kız kardeş tipi ortaya çıktığı anda, ona evi terk ettirip yıllar sonra döndürmüştüm bile. Başlangıç için kendiliğinden bir yükseklik sağlayan bu dramatik nokta, daha işin başında, elimin altında ateşleyici olarak hazır beklemeye başlamıştı. (Bu "yedi yıllık" süre, "yıllar sonra" gibi bir kavramı kucaklamakta ne kadar etkilidir; emin değilim. O zaman da pek emin değildim ama, yine de bu kadarlık bir süre yeterli görünmüş olsa gerek bana. Genç yazarlar için, ‘zaman' gibi konularda bu soy ölçüp biçmeler biraz sorun oluyor doğrusu. Bu oyunu diyelim, kırk yaşında yazıyor olsaydım, "yıllar sonra" gibi bir kavramı anlamlandıracak bu süreyi, belki de on beş yıl yapardım, kim bilir...) Bu ikinci kıza, mutsuz bir evlilik yaptırıp evine geri döndürdükten hemen sonra, aklıma Talia adı geldi. Kim bilir, belki bu da bir gönül borcuydu. Kişilerimi, hep kendi geçmişimden, çocukluğumdan alınmış adlarla "vaftiz etmek" gibi bir eğilimim olduğunu da bu ve benzeri "pratiklerle" böyle böyle anlayacaktım. Yazdığınız kişilere uygun isimler aramak, bir bakıma çocuğunuza ya da çocukluğunuza ad koymaya benziyor. Yazıyla yapacağınız büyüde kullanmak için, kendi hayatınızın geçmiş kalıntıları arasında tılsımlı nesneler arar gibi adların ve anların içinde gezinip duruyorsunuz.

Ortaya en son çıkan tip Server Nüvit Paşa'ydı. Oyunda yaşlı birinin olacağı daha ilk çiziktirmelerde bile kesindi. Ne var ki, ilkin bu tipi yaşlı bir kadın olarak düşünmüştüm. Adını da bu kez belki, babaannemin nüfus kâğıdından ödünç alacaktım: Pevruze Sultan. Drama tarihimizde bunak ve yaşlı kadın tipi yeni değildi. İlk ağızda akla gelen Gecikenler, Ocak, Oyunlarla Yaşayanlar gibi birçok oyunda, bu soy köklü bir geçmişten gelip de, şimdi iyice bunamış kadınlar konu edilmiş, bunlar zaman zaman bir dram, zaman zaman bir komedi unsuru olarak kullanılmışlardı. Bu tipte ne denli yenilik yaparsam yapayım, belirgin bir koşullanmışlığı ve tekrarlanmışlığı vardı bu tipin; etrafında belirli bir çağrışım örgüsü kurulmuştu. Kurmayı düşündüğüm atmosfer de, bunun dışına çıkmama çok fazla izin vermeyecek; benzer bir tarihsel doku ister istemez benzer çağrışımlara yol açacaktı... Böyle bir tipi yeniden yazmanın, önümüze çıkması kaçınılmaz böyle bir tuzağı vardı. Bunun üzerine ilkin bu tipin cinsiyetini değiştirdim. Böylelikle, dört kahramanın da kadın olduğu çerçeveyi kırmış olacaktım. Besbelli, bu da yeni bir şey değildi ama, görece olarak hem daha az işlenmişti böyle bir tip; hem de ben, bu tipi özgün bir biçimde değerlendirebilir; onu, yalnızca, "soylu ve yaşlı bunak" kategorisi içinde yer alan bir tip olmaktan; varlığını, yalnızca böyle bir çağrışımın yedeğine bağlı kılmaktan kurtarabilirsem, başlı başına bir kişilik olarak kanlı-canlı bir figüre dönüştürmüş olacaktım. Neredeyse erkeksiz bir dünyada, bir zamanlar büyük bir erkin sahibi olan, şimdiyse, bunamış, düşkün bir paşa figürü, bütünüyle kadın dünyası üzerine kurulu hikâyenin kendi geometrisinde de ilginç bir odak kaymasına yol açıyordu. Kendinin ve diğerlerinin kopuk cümlelerinden iz sürülerek, genel akış içinde saklı kalan iç hikâyesine bakılacak olursa, hem zalim, hem kırılgan bir geçmiş vardı arkasında Server Paşa'nın.

Gerçekten de, Emirgân'da kaldığım konakta böyle çok yaşlı, bunamış bir asker emeklisi vardı. Bahriyeliydi. Ve zaman zaman kendini gemide sanıyordu. Düdük çalıyor, bir yığın gemicilik terimiyle sağa sola emirler yağdırıyordu. Bazı kereler kızı, onu kilitlemek zorunda kalıyordu. O da kapıyı vurarak, ama nezaketini hiç bozmadan, kızından kendini dışarı çıkarmasını rica ediyordu. Zaten hep ölçülü, kibar, çelebi inceliği olan bir insandı. Bir kez bile konukların karşısına pijamasıyla çıkmazdı. Kendini sanrılarına, hayallerine en çok kaptırdığı anlarda bile nezaketini ve terbiyesini yitirmezdi. Öldüğünü duyduğum gün çok üzülmüş, onu, bir gün bir yerde yazmaya karar vermiştim. Bu, kendiliğinden işleyen yazarlık içgüdüsüyle bir malzemeyi değerlendirme niyetinden çok, anısına bir çeşit gizli saygı duruşu olsun, diyeydi. Kulağıma hep o kapı arkasından yakaran sesi geliyordu. Hakkında çok fazla bir şey bilmiyordum ama, zaten ne önemi var, benim için sonsuz bir imge gibiydi. Bazı imgelerin çağrışım parlaklıkları, asıl hikâyelerinden çok daha ilginçtir. Server Nüvit Paşa'yı yazarken ister istemez onu düşündüm. Kalemim hep ondan yana kaydı. Gerçekten de onun bir Nerime Sultan'ı var mıydı, olmuş muydu, bilmiyorum ama, eminim ki, hikâyemi okuyabilseydi, oyunumu dinleyebilseydi, ya da filmimi seyredebilseydi anlayacaktı Server Nüvit Paşa'yı, kendine yakın bulacaktı. Buna inanıyordum. Daha doğrusu yazdığım beni buna inandırıyordu. Bu da yaşadıklarınız karşısında size gönül huzuru veren bir şeydir. Yazmak, yalnızca bu duygu için bile değerlidir.

Nerime Sultan'ın adını ise masum bir hırsızlık sonucu, bankada çalışan bir memure kızın boynuna taktığı altın kolyeden aldım. Bu adı ilk kez orada görmüştüm. O, bu küçük hırsızlığı belki hiçbir zaman öğrenemeyecek ve bankaya her gidişimde bana güler yüzle hizmet etmeyi sürdürecek. Bir gün, bir arkadaşı, geçenlerde okuduğum bir hikâyedeki kahramanlardan birinin adı Nerime'ydi dediğinde az rastlanan bu ismin sahibi şaşırıp, sevinecek. Yazmak, bir de böyle işlere yarar.

Hikâyenin dört ana kişisi böyle çıktı ortaya. Bu arada benim bile ayrıştıramadığım olaylar, durumlar, etkilenmeler kişilerimi yoğurdu, biçimledi, değiştirdi. Çok başka kişilerle, onların çeşitli özellikleri, hikâyeleri de akmaya başladı bu tiplere. Zamanla başka, bambaşka varlıklar haline dönüşerek, çıkış kaynağında esin veren birer görsel işaret olarak kaldılar yalnızca. Başlangıç için bir çarpı işareti...uzak anıları çağrıştıran bir ad...beni yola çıkaran istasyonlarda gitgide gözden kaybolarak artık seçilmez olan uzak birer hayalet...

Kişileştirme dediğimiz yalnızca, adların nasıl bulunduğu, yaratılan karakterlere kimlerin gölgesinin düştüğüyle ilgili bir şey değil kuşkusuz. Karmaşık ve çok yönlü bir süreç bu; gözlemlerimizden, deneyimlerimizden, okuduklarımızdan beslendiği kadar hayal gücümüzün zengin katkılarını da içeriyor. Bir yazar, her kişisinde aynı zamanda kendinin bir yanını da anlatır. Bu "bir yanı" denilen şey, yalnızca kişilik özelliği ya da huy benzerliği demek değildir; kendi gündeliğimizden birkaç ayrıntı, hayatı kullanmadaki bazı alışkanlıklarımız, birkaç anı kırıntısı birdenbire kahramanlarımızı bize benzetir. Bu yüzden de her yapıntı kişinin, biz istesek de hayatta tam bir nesnel karşılığı olmaz; başkalaşmış, farklılaşmış, yeni boyutlarla, yeni huylarla, yeni özelliklerle bambaşka biri haline gelmiştir. Bu anlamda insan, kendini bile "kendi" olarak yazamaz. Her tip, çeşitli imbiklerden, süzgeçlerden geçerek, başka malzemelerle çalkalanarak çıkar ortaya; okurun karşısına. Yazar için, önemli olan ayrıntılar, izlenimler, kişisel tanıklıklara ilişkin birkaç gözlem; birinin adı, ötekinin görüntüsü, berikinin hayatından parçalar; öykü, roman, oyun, film kahramanlarının akıllardan çıkmayan bir-iki özelliği; bu arada başlangıçta hesaba katılmamış birçok şey; kalemimizin, kimi zaman bize rağmen bizi sürüklediği yerler; kişilerimiz için hayal gücümüzün çizdiği kader çizgisinde her şeyi yeniden ve yeniden değiştirerek buluşturur...

Her çıkış noktası kendi hayatımıza konulmuş bir işarettir yalnızca. Masum, kaygısız bir çarpı işareti... Bize ve başkalarına yaşadığımızı anlatmak için. Adlardan, görünüşlerden, anılarımızın hayatımıza vuran koyu gölgelerinden yola çıkan bu kişisel anlatı biraz da bundan.

Dört Kişilik Bahçe, bir diyalog bütünüydü kafamda. Bundan bir radyo oyunu da çıkabilirdi, bir senaryo da. Yazarlığımda diyalog, benim için çok önemli bir şey. Belki de gerçek hayatta bunca sıkıntısını çektiğim iletişimsizlikle böyle bir ödeşme yolu seçiyorumdur, kim bilir... Eğer tamamlayabilseydim, doktora tezimi "Diyalog" ve oradan kalkarak "iki kişilik oyunlar" üzerine yapacaktım. Diyalog konusunda beni etkileyen kaynaklardan biri, tiyatrosu ve sinemasıyla Amerikan dramasıdır. Amerikan dramasındaki diyalog sağlamlığı ve bütünlüğü beni hep heyecanlandırmış ve özendirmiştir. Amerikan draması derken, salt Amerikalı yazarlardan değil, bir drama geleneğinden söz ediyorum. Amerikan dramasının birçok klasiği ile başlı başına bir gelenek olan Çehov, Dört Kişilik Bahçe'nin yazılma serüveninde sanırım etkin oldular. Yoğun ilişkilerin, çok katmanlı duyarlıkların, iç hesaplaşmaların, gergin durumların, dramatik karşılaşmaların ya da pusudaki trajik'in incelikle işlenmiş örnekleri karşısında duyduğum heyecan ve hayranlık, beni de benzer şeyler yapmaya yöneltmiş olsa gerek.

Bir çeşit diyalog metni istiyordum. Sonra da bunu bir hamur gibi açarak, yoğurarak; çeşitli katkılarla zenginleştirerek değişik yazın türlerinde değerlendirmek istiyordum. Sağlam, iyi kurulmuş bir diyalog çatısı, olayların gelişimini belirleyecek çatışmanın niteliği hakkında yeterince fikir verici olacaktı. Nitekim Fatma Aliye ile Talia'nın ilk sabahları, ilk elde hayli uzun bir konuşma taslağı çıkardı ortaya. Sonradan ciddi bir budama gördüyse de, başlangıçta, gereğinden fazla uzun, neredeyse gerçek zamanda yazılmış, dağınık bir konuşmaydı bu. Ama sonuçta elime bir hikâye verdi. Çünkü yazmak için yola çıktığım zaman birçok şeyi ben de bilmiyordum. Aynı zamanda kafamdaki kuşkulu sorulara yanıt bulmak, karanlık durumlara açıklık getirmek gerekiyordu. Yaratılan duruma bir gerekçe bulunmalıydı. Galiba yazmak, bir anlamda bu oluyor: Elde olmadan yaratılan bir duruma gerekçe bulmak. Birdenbire kendimizi içinde bulduğumuz o durumun neden, niye, niçinlerini araştırmak. İşte o zaman da karşınıza hayat çıkıyor. Şu bildiğimiz hayat. Yazmanın bütün çeşitleri için değilse bile, birçoğu için geçerli olduğunu düşündüğüm bir durumdan söz ediyorum.

Radyo oyunu bitmeden, film senaryosu olarak yazmaya başlamıştım. Bu arada, giderek yoksullaşan ailenin kızına bir iş bulmam gerekiyordu. Tuttum, Fatma Aliye'yi bir bankaya yerleştirdim. Ve ona göre de birkaç sahne yazdım senaryo için. Sonuçtan pek hoşnut değildim ki, Dostum Bilge Karasu'nun önerisiyle karşılaştım: Beyoğlu'nda bir dükkân. Bu, kuşkusuz çok daha iyi bir çözümdü. Yanı sıra kurmaya çalıştığım atmosfer için dekoru daha anlamlı kılıyordu. Bu arada bir şimşek daha çaktı kafamda: Bu dükkânın sahibi Madam Ester olmalıydı. Böylelikle hikâyede yalnızca adı geçmekle yetinilen Madam Ester'e de bir iş bulunmuş ve daha önemlisi, kazandığı bu yeni boyutla hikâyeye daha güçlü bir figür olarak katılmış oluyordu. Zamanında "Yahudi" diye gelin alınmamış Madam Ester, yıllar sonra Fatma Aliye'ye dükkânında iş veriyordu. Böylelikle, aile bireyleri ile Madam Ester arasındaki ilişki de katmanlanarak, yoğunlaştırılmış, daha derinlikli bir boyut kazanmış oldu. Bunun üzerine geri dönüp, radyo oyununa da bu dükkânla igili kimi replikler eklendi.

Malzemenin kendine özgü birçok sorunuyla karşılaştım yazma süreci içinde. En özgür biçimde yazdığım, uzun hikâye oldu. Hem kişilerimi artık çok iyi tanıyordum, hem malzeme avucumun içindeydi. Hem de hikâye yazmak, ötekilere oranla çok daha serbest yapılan bir işti. "Aynı Malzemenin Üç Ayrı Türde Yazılması ve Yazarlık Sorunları Açısından İncelenmesi" adlı bu çalışma sırasında, malzeme ve teknik arasındaki ilişkiyi bir kez daha somut bir biçimde yaşadım. Yazın tekniklerinin girdisi-çıktısıyla yeniden yüzleşmenin, işleyişleri içeriden kavramanın sürecinden bir kez daha geçtim. Bu anlamda bu çalışma bana, yazarlık çabalarıma çok şey kattı. Kendimi, gücümü, yeteneğimi; bilgilerimi yeniden sınama, değerlendirme, öğrenme, tanıma fırsatı verdi. Zaman zaman çok bunaldım, çıkmazlara girdim, yokuşlar tırmandım. Her seferinde, sonunda gene bir çözüm yolu, türlerin, tekniklerin gizli labirentleriyle birlikte bulundu.

Bu çalışma sayesinde üç ayrı türde, üç ayrı yapıt elde ettim. Yaratıcılık sorunlarıyla pratik içinde karşı karşıya kalarak derinleşme olanağı buldum. Türler üzerine yeniden kafa yorma, işleyişlerini gözden geçirme; karşılaştırmalı uygulama içinde, disiplinlerarası ilişkiler ve dramatik yapılar üzerine yeniden düşünme ve yoğunlaşma fırsatı elde ettim.

Ve bu çalışmayı yıllar sonra sizlerle paylaşmak istedim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.