Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-196-6
13x19.5 cm, 144 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gölgeler Çekildiğinde
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Alberto Giacometti
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Film Doruk Grafik
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 1998

"Yazacaklarımla, gecikmiş bir yüzleşmeyi sonunda gerçekleştirmiş olacağım. Eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerimin içine bakacak ve 'İşte bu sensin,' diyeceğim. Zor olacak, biliyorum. Ama inandırıcı durmasa da, bir kahraman edası takınarak başımı kaldırmam gerek.

Fotoğraf orada... Beni bekliyor.

Herkesin 'Özel Tarih'inde benzer yaşanmışlıklar var. Ve yine herkesin hikayesi gibi benimki de sonsuz bir kütüphanede, hiç dokunulmadan bekleyen tozlu bir kitabın içinde yıllardır. Şimdi anlatıyorsam, hikayemin kapağını silip diğerlerinin arasında göze batmasını, parlamasını sağlamak için değil. Sadece kendim için...

Yaşananlar yıllar, yıllar öncesinde kaldı. Belki benim de, onlarla orada kalmam gerekiyordu. Ama biliyorsunuz, bu kolay olmuyor. Pek çoklarının yaptığını yaptım, geriye bakmadan yürüdüm gittim ben de. Kolayca sıyrılırım, zamanla unuturum sandım. Olmadı. Onca şeyi ayağıma bağlı ağır bir gülle gibi sürükledim peşimden. Artık gücüm kalmadı. Durmak, soluk almak, sonra da sağlam bir keski ile bu zinciri kesmek istiyorum.

Zamanı geldi... Şimdi..."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 5-13

Yazacaklarımla, gecikmiş bir yüzleşmeyi sonunda gerçekleştirmiş olacağım. Eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerimin içine bakacak ve "İşte bu sensin," diyeceğim. Zor olacak, biliyorum. Ama inandırıcı durmasa da, bir kahraman edası takınarak başımı kaldırmam gerek.

Fotoğraf orada... Beni bekliyor.

Herkesin "Özel Tarih"inde benzer yaşanmışlıklar var. Ve yine herkesin hikâyesi gibi, benimki de sonsuz bir kütüphanede, hiç dokunulmadan bekleyen tozlu bir kitabın içinde yıllardır. Şimdi anlatıyorsam, hikâyemin kapağını silip diğerlerinin arasında göze batmasını, parlamasını sağlamak için değil. Sadece kendim için...

Yaşananlar yıllar, yıllar öncesinde kaldı. Belki benim de, onlarla orada kalmam gerekiyordu. Ama biliyorsunuz, bu kolay olmuyor. Pek çoklarının yaptığını yaptım, geriye bakmadan yürüdüm gittim ben de. Kolayca sıyrılırım, zamanla unuturum sandım. Olmadı. Onca şeyi ayağıma bağlı ağır bir gülle gibi sürükledim peşimden. Artık gücüm kalmadı. Durmak, soluk almak, sonra da sağlam bir keski ile bu zinciri kesmek istiyorum.

Zamanı geldi... Şimdi...

Masamın üzerinde eski bir defter duruyor. Bir günlük. Genç bir kızın, erkek kardeşine yazdıkları var içinde. Benim ve çevremdekilerin onun hayatına katıldığı bir dört ay bu anlatılan... Öncesi ve sonrası yok. Sayfaları, parmaklarımın arasında epridi, inceldi. Üstelik çoğu satırı okunamayacak kadar kötü yazılmış. Hızla ve karalarcasına... Gözden biraz uzaklaştırıp bakıldığında, sayısız küçük mürekkep lekesi sayfanın üzerine art arda dökülmüş gibi duruyor. Pek çok kez denedim, olmadı, bütünüyle çözmeyi başaramadım onu. Kendini kilitlemiş, izin vermiyor içine girilmesine. Ama sonuçta, o yazmış, bitirmiş.

Şimdi sıra bende...

Ekim içinde bir akşamdı... Camın önünde durmuş, Deniz'in mektubunu bir kez daha okuyordum. Akşamüzeri, okul dönüşü bulmuştum onu posta kutusunda. Çoktandır kimseden mektup almıyordum. En son, bir ay kadar önce Kenan'ın yılbaşında burada olacağını haber veren kısa notu gelmişti. Farklı lezzetler vaat eden kebapçılar, evimizi yenilemeye hevesli badanacılar ve değişmez aylık faturalardan başka pek ziyaretçisi olmazdı posta kutumuzun.

Deniz'in mektubunu aldığımda zarfın üzerindeki tükenmez kalemle, hafifçe aşağı doğru kayarak yazılmış adresimize bakmış ve az eğitimli bir öğrenci velisinden geldiğini düşünmüştüm. Canım sıkılmıştı. Bazen böyle şeyler oluyordu. Ne demek istediğini anlatamayan bozuk cümleler, küçük ricalar, ya da haddini bilen tehditler... Ama zarfın sol üst köşesine, sanki okunmasını istemiyormuş gibi küçücük harflerle sıkıştırılmış "Deniz" ismini görünce o küçük kızı hatırlamıştım hayal meyal.

Merdivenleri çıkarken okumuştum yazdıklarını. Bir sayfalık kısa bir mektuptu. Babasının öldüğünden, liseyi bitirdiğinden, iki yıl kasabalarına yakın bir üniversiteye istemeye istemeye gittiğinden söz ediyordu. Sonunda bu sene matematik bölümünü kazanmıştı. Ancak bizim olduğumuz şehirdeki bu üniversiteye başlamasına annesi yanımızda kalması şartıyla izin veriyordu. Bu mümkün müydü acaba?

"Keşke bir veli mektubu olsaydı," diye düşünüp, artık okumayarak bakmıştım mektuba. Öyle olsaydı bir göz atıp unutabilirdim, çabucak "geçmiş bir sorun" haline gelirdi. Ama elimde tuttuğum gelecek bir sorundu ve daha kötüsü, çözülmesi gerekiyordu hemen. Bu da zarfı aldığım andan çok daha fazla canımı sıkıyordu.

"Kimden mektup, Kenan'dan mı?"

"Hayır, Deniz'den."

"Deniz mi, o da kim?"

Bu sorunun geleceğini biliyordum. Babamın Deniz'i hatırlaması bunca zamandan sonra düşünülemezdi elbette. Onu ben bile unutmuştum. Mektubu katlayarak sehpaya bıraktım. Yağmur başlamıştı.

"Deniz kim dedim, duymuyor musun?"

"Aliye Teyze'min kızı."

"Hah... Hangi dağda kurt öldü de akıllarına geldik! Ne istiyormuş?"

"Oku istersen."

Birkaç damla yağmur, camın dışındaki sardunyalara düştü. Bu sene erken açmış, uzun bir yaz geçirmişlerdi. Ama renkleri solmaya başlamıştı artık. İçeri almanın zamanı gelmişti belki de... Bunu Selcan Abla'ya sormalıydım. Kaşlarını kaldırarak, "Sanki komşunun çiçekleri bunlar" diyen bakışını göze alarak sormalıydım.

"Selcan Abla yemek yaptı mı?"

Babam mektuba dalmıştı. Benim de bir kez daha ve yüksek sesle soruyu tekrarlamaya gücüm yoktu.

Aydınlığa bakan mutfağımız, akşam ışığında iyiden iyiye köhne göründü gözüme. Yemek vardı. Bu küçük bir sevinç kaynağı olabilirdi aslında. Ama tenceredeki yağı donmuş dolmalar karamsarlığımı daha da çoğaltmaktan başka bir işe yaramadı. Belki radyoyu açmak iyi gelebilirdi. Herhangi bir istasyonda, birbirini hiç görmemiş iki insanın, sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sıcak bir hava yaratma çabalarını, ama sadece, "Birbirimizi sevelim", "Hayat üzülmeye değmez", "Hoşgörülü olmak gerekir" gibi zavallı cümleler kurmalarını dinler, sonra da radyodan taşan bu küçük dünyalarla kendi dünyam arasında benzerlikler bulup daha da kötü olabilirdim.

Vazgeçtim... Radyoyu açmayacaktım.

Pencereden, bir zamanlar beyaz olan ama yıllar boyu çatıdan sızan yağmurlarla kirlenmiş karşı duvar seçiliyordu. Neyse ki bu da çok sürmeyecekti. Birazdan hava iyice kararacak ve ben dolmaların ateşini kısarken cama yansıyan hayalimden başka bir şey görmeyecektim.

Yandaki mutfağın ışığı yandı ve bir saksı gölgesi bozularak duvara düştü.

Uzun yıllardır evli, emeklilikleri yaklaşmış bir karı koca yaşıyordu ışığı yanan dairede. Sakin insanlardı. Sabahları erkenden çıkardı adam. Kadın daha sonra, sekize doğru... Bazen kapıda karşılaşırdık onunla. Ne yapacağımızı, ne söyleyeceğimizi bilemez, utangaç tavırlarla acemice bir şeyler gevelerdik ağzımızın içinde. Bu anı yaşamamak için onun çıkış saatini geçirir, sonra açardım kapıyı. Birkaç kere elim tam kapının koluna gitmişken saatin aklıma geldiği ve kapıdaki deliğe gözümü dayadığım olmuştu. Kendimi, ayakkabılarımı giymiş, üstümde manto ile karşı daireyi gözetlerken bulmak hiç de komik değildi. Ama babama yakalandığım bir sabah bu halimin onu çok eğlendirdiğini hatırlıyorum.

Bazen, gecenin iyice sessizleştiği saatlerde televizyonlarının sesini duyardım. O zaman, ikisinin de açılıp koyulan mavi bir ışığın altında uyuduklarını düşünürdüm. Hiç görmedikleri dünyalar akıp giderdi üzerlerinden.

"Ne yapıyorsun karanlıkta?"

"Hiç..."

Işığı yaktı babam.

"Esat Bey ölmüş. Yazık... Ne dersin, kız gelsin mi?"

"Baba, ikimiz zor sığıyoruz bu eve!"

Sesim sert çıkmıştı. Daha yumuşak, diye düşündüm. Daha yumuşak.

"Yani görüyorsun işte... Okul bütün zamanımı dolduruyor, hem genç birinin sorumluluğunu alamam."

Bu çok daha iyiydi.

"Onu hatırlıyor musun?"

Bir iç ses gibi gelmişti babamın sorusu. Mektubu elime aldığımdan beri pek çok kez sormuştum bunu kendime:
(Onu hatırlıyor musun?)

Hep aynı görüntü: Parlak, sarı bir yaz güneşi altında bahçe duvarına dayanmış on yaşlarında, ürkek, beyaz tenli, zayıf bir kız çocuğu...

"Sinirli bir çocuktu," dedi burnunu kaşıyarak. Sonra bir an düşündü ve ekledi: "Belki aşırı hassas bir kızdı, kim bilir?"

Bu ayrıntıyı dile getirmesi şaşırtmıştı beni. Hatırladığı insanların tanımlamalarını bambaşka biçimlerde yapardı babam. "Ne kocaman göbeği vardı", "Çok parası olduğu her halinden belliydi", ya da en çok, "İyi bir kadındı" gibi... İnsanların içine uzanan o ince yola saptığını gösteren kelimeler çıkmazdı ağzından... Ama artık onun gibi, karşısındakinin zaaflarını kolayca sezip dalgasını geçen bir adamın böyle davranmasının kasıtlı olduğunu düşünüyorum. Aklından geçenleri aktarmıyor, aksine, günlük konuşma dilinin kimseyi şaşırtmayacak, tedirgin etmeyecek su üstünde kalmış kelimelerini kullanıyordu. Belki bu bir seçimdi... Böylece köşesine çekilip herhangi biri olarak ve dikkat çekmeden yaşamayı beceriyordu. Babamla öyle uzun zamandır bir aradaydık ki, aramızda açılacak yeni bir kâğıt kalmamıştı artık. Her ikimiz de, diğerinin elinde olanı biliyordu. Kimsenin kimseyi şaşırtmayı beceremediği sıkıcı bir oyunun oyuncularıydık biz. Ama işte bazen, böyle şeyler de olmuyor değildi. Masanın üzerindeki duman dağılıyor, uzak bir yaz tatilinde bırakılmış küçük bir kız çocuğu, yepyeni bir kâğıt halinde desteye katılıyordu.

Ocağın altını yaktım.

"Hadi içeri geçelim."

Salon serindi. Perdeleri çekerken, yine karşı evdeki kadını gördüm. Birkaç ay olmuştu taşınalı. Kim olduğunu bilmiyordum. Selcan Abla ve diğer mahalleli de pek bir şey bilmiyordu kadın hakkında. Şimdilik kendini korumayı başarmıştı, bu da benim gözümde farklılaştırıyordu onu.

Evin hazin bir hikâyesi vardı. Üç yıl kadar önce genç bir kadın intihar etmişti orada. Camlardan birinden, sanırım az önce kadının durduğu camdan boşluğa bırakıvermişti kendini. Biz olaydan birkaç hafta sonra taşınmıştık. İnsanlar, henüz soğumamış bu ölümü fısıldaşıyordu o günlerde. En çok küçük aldatmalar, küçük hırsızlıklar ya da köşede oturan küçük memurun aldığı araba gibi tatsız soslara bulanmış makarnalara benzer mahalleler... Ne zaman ki böylesi dökülür üzerlerine; bir intihar, kanlı bir cinayet, nedensiz bir yangın, basılmış, delik deşik edilmiş bir son kat... İşte o zaman lezzet kazanırlar... Başka başka görüntülerde cesetler serilince kaldırımlarına, insanları canlanır birden, donuk gözleri parıldar, köşe başları, kahve içleri, pencere önleri renkleniverir. Birden yabancılar çoğalır sokaklarında, polisler, gazeteciler, kim olduklarını bilemedikleri gizemli adamlar dolaşır her yerde. "Bana da sor," der bütün yüzler. "Bu mahalledenim, her şeyi biliyorum. Beni de göster, beni de gör."

Selcan Abla ballandıra ballandıra anlatmıştı: Mağdur bir kadın ve çevresindeki dikenli çember; dayak atan koca, kötü kayınvalide, dahası eteğe yapışmış iki sümüklü çocuk... Ama onun anlattıkları, benim bilmek istediklerim değildi. Hemen atlamış mıydı kadın? Yoksa bir süre durup aşağıya, o hiç de uzakta olmayan parke taşlarına bakıp ölüp ölmeyeceğini hesaplamış mıydı? İkinci kattan atlayıp ölmek zordur. Ne düşünmüştü? Belki "ölmem, kurtulurum," demişti atlarken. "Bir-iki kırıkla hayatta olmam gereken yere kabul edilirim, fark ederler sonunda beni." Belki demedi, belki kararlıydı ölmeye ve belki sakat kalabileceğini düşünecek kadar akıllı da değildi. Her ne geçtiyse kafasından, sonunda şansı yaver gitmişti işte.

O günlerde "Keşke ben taşındıktan sonra atlasaydı," diye düşündüğümü itiraf etmeliyim. O zaman kendi varsayımlarım olurdu, Selcan Abla'nın anlattıklarıyla sıradanlaşmazdı hikâye. Belki atlayışı bile görebilirdim, kim bilir?

Sonra uzun bir süre, hem de oldukça uzun bir süre, üç yıl kadar boş kaldı ev. Tertemiz pencereleri griye döndü zamanla, nedense taşınırken alınmamış soluk desenli bir perde, çatlak camdan sızan rüzgârlarla usul usul kıpırdandı durdu yıllarca.

Kadın camın önündeydi yine. Yüzü gölgede kalmıştı ama gözlerinin bizim eve dikili olduğunu düşündüm bir kez daha. Sonra hemen bu düşünceyi ve ardından kadınla ilgili yarattığım pek çok saçma sapan hikâyeyi kafamdan uzaklaştırdım. Sıradan hayatların, böyle küçük yanılsamalarla renklendiğini bilmek keyfimi kaçırıyordu. Oyuna gelmiş gibi hissediyordum kendimi. Herhangi bir kadındı işte. Karşıdaki evde oturan, orta yaşı aşmış, gösterişli, yalnız bir kadın. Benim yirmi sene sonraki halim ondan çok farklı olmayacaktı. Ben de böyle sık sık cama çıkıp, sadece sıkıntıdan sokağın diğer sırasındaki ışıklı delikleri gözetleyecektim. Büyük bir olasılıkla, benim gibi, bir görünüp bir kaybolan belirsiz hayallere gerçek üstü özellikler yükleyecek biri de olmayacaktı baktığım pencerelerde.

Kadın bilmiyordu ama, benden şanslıydı.

Yağmur hızlanmıştı. Su borusundan akan suyun uğultusunu duyabiliyordum.

"Çorba ister misin baba?"

"İstemem. Kola var mı?"

"Bilmem, dolaba bakmadım."

"Misafir gibisin zaten bu evde..."

Bu cümle yeni bir şikâyet dalgasının ilk işaretiydi. Arkasından neler geleceğini de çok iyi biliyordum.

"Selcan Abla'nın kızı üniversiteyi kazanamamış. Dert yandı mı sana?"

Babam tekerlekleri gıcırdayan sandalyesiyle yaklaştı. Onu yağlamam gerektiğini kim bilir kaçıncı kez düşündüm.

"Konuyu değiştirme!"

Hep bu açı... Kaşlarının gölgesiyle koyulan gözleri ve biçimi değişen ağzıyla, sanki babam değil de bir başkasıydı. Alışamamıştım. Felç geçireli iki yıl olmasına rağmen hâlâ o iri bedenli adamı arıyordu gözlerim. Artık göremediğim küçük bir yara izi vardı çenesinin altında. "Artı işaretim," derdi. Neden bilmem, bayılırdım ona çocukken. Çenesine doğru sokulur, çok sevdiğim kokusunu içime çekerken incelerdim yara izini. Parmaklarım onun oyuntusunda gezinirken sorardım: "Nasıl oldu?" Gülerek, "Askerde," derdi. "Matematik dersinde." Sonraları bunun bir şaka olduğunu anlamıştım ama nasıl olduğunu hiç öğrenememiştim. Artık merak etmiyorum. Belime gelen seyrek saçlı o başa bakmak içimi acıtıyor sadece.

"Sana konuyu değiştirme dedim!"

Annemin hiç tanımadığı bu kavga isteyen buyurgan ses, her zaman olduğu gibi bana değmeden geçip gitti. Kavga etmeyeceğimi, kontrolümü yitirmeyeceğimi, hatta az da olsa hırçınlaşmayacağımı biliyor, bunun verdiği cesaretle yükleniyordu üzerime. Öğretmenlik sayesinde, ezilmişliğin zaman içinde giderek nasıl koyu bir acımasızlığa dönüşebileceğini öğrenmiştim. Bunu bilmek babamı yargılamamı kolaylaştırıyordu. Bazen, ona çok kızdığım anlarda, annemin acısını benden çıkardığını düşünecek kadar ileri götürüyordum işi.

Hâlâ konuşuyordu. Son söylediği, "Daha bunamadım," oldu.

Doğru, henüz bunamamıştı.

Keşke bunasaydı. Artık böyle düşündüğüm için kendimi suçlamıyordum.

Gözünden hiçbir şey kaçmayan bu huysuz ihtiyardan gizlenmiş bir hayat yaşamanın tek yolu, onun bunamasıydı.

Epeydir görmediğim bir arkadaşım vardı. Hikâyesi kimseye yabancı gelmeyecektir: Tek çocuktu ve babası öldükten sonra evlenememiş, annesiyle yaşamayı sürdürmüştü. Bir kedinin pençesine bırakılmış, keçeleşmiş bir yün yumağı gibiydi hayatı. Tıpkı benimki gibi. Belki bizlerden olmayan birini, "bir tercih yapması gerektiği" ana fikrini taşıyan, kendini de inandırdığı yaralı, ama muzaffer bir kumandan edasıyla ikna edebilirdi. Ama beni değil. Onunla aynı yazgıyı paylaşanlara, hatta kendime bakarken bile, bunun hayati bir fedakârlık olmadığını görüyorum artık. Aksine, ölesiye korkaktık hepimiz. Az ötemizde uzanan uçsuz bucaksız denizlere açılacak cesaretimiz yoktu. Ona bakıyor ve korkuyla titreyerek hayatımızı paylaştığımız ihtiyara sığınıyorduk. Palamarından kopmuş, azgın dalgalarla yol alan bir tekne değildik hiçbirimiz. Öylesini görmemiştik zaten. Anlatıldığında da inanmamıştık. Üzeri yağ parçacıklarıyla kaplı, korunaklı bir limanda iç içe demir atmış, hiç bitmeyecek sonsuz bir dinlenişe çekilmiştik. Birbirimize hafifçe dokunup uzaklaşıyor, o sığ suda, o acınası çırpıntıda oyalanıyorduk sadece.

Yine de arkadaşımın benden iyi durumda olduğunu kabul etmeliyim. Onun annesi bunamıştı... Kadının, her beş dakikada bir tekrarlanan "Ne zaman geldin?" sorusuna farklı cevaplar verebiliyordu hiç değilse. Çok içtiği bir gece, ilk zamanlar içini acıtan bu oyunun, geciken ama bir türlü gelmeyen bir ölümün bekleniş sürecinde nasıl biçim değiştirdiğini, giderek hainlikle beslenip nasıl acımasız ama aynı oranda eğlenceli bir hal aldığını anlatmıştı.

Ama olaya benim tarafımdan baktığınızda işin asıl acı yanı başkaydı. Babam bunasa günün birinde, şimdi bir tür özlemle beklediğim bu hal ola ki gerçekleşse neyi "gizlemenin" tadını çıkaracaktım?

Sıkılıyordum, çok sıkılıyordum. Güneşin altında kavrulan tozlu bir kasaba meydanı gibiydi hayatlarımız. Açık ve gölgesiz...

"Hadi yiyelim, dolma ısınmıştır."

"Bak bakalım kola var mı?"

Kola yoktu. Mutfağın çiğ ışığında masadakiler olduğundan daha zavallı göründü gözüme.

"Ne olacak bu Deniz işi?"

"Eğer telefonlarını bulursam bu akşam arayacağım. Yoksa mektup yazarım."

"Keşke gelse... Evdeki hava değişir."

Bunda haklıydı işte. Evdeki "hava" ağır ve kasvetliydi. Annem hayattayken başka bir evde, ona ait olan nemli bir bodrum katında oturuyorduk. O zaman da kapısını açtığınızda sıcaklığını algıladığınız evlerden olmamıştı evimiz. Ama annem, içinde olduğumuz mekânı sahipleniyor, günlük hayatı yaşanılır kılan pek çok ayrıntıyı ayakta tutmayı başarıyordu. Onun ölümünden sonra, giderek güçlenen bir "terk edilmişlik" kokusu sindi sanki tenimize... Bambaşka bir hayata başlıyormuş gibi ümitle kapısını açtığımız yeni yuvamızda, aslında hiçbir şeyin sandığımız gibi olmayacağını, annemin yokluğunun tozlu bir örtü gibi üzerimizden hiç kalkmayacağını kısa zamanda anladık ve bu yeni durumu savaşmadan kabullendik. Belki ben annemin görevini üstlenebilir, hatta ondan daha iyi olduğumu göstermeye çabalayabilirdim, ama yapmadım. Yakın bir aile dostumuz olan Selcan Abla, haftada üç gün geliyor, kendince yardımcı olmaya çalışıyordu. Ama bir sorun vardı. Bana içten içe sinirlendiğini hissediyordum. Son yıllarda daha da belirginleşen kayıtsızlığımı, benim gibi kolayca kabullenemiyordu Selcan Abla. Belki de bu yüzden, o güçlü vefa duygusuna karşın, yapabileceğinden daha azını yapıyordu. Böylece, evde, ancak yaşanabilir bir ortamın sağlandığı söylenebilirdi. Kendince haklıydı. İçeri adımını atar atmaz, sanki az sonra orayı boşaltacak olan birinin eğreti halini kuşanmak benim de hoşuma gitmiyordu. Ama başka türlü davranmayı beceremiyordum. Sadece ikimiz değil, eşyalar bile, derin bir uykudan uyanma anının sevimsizliğini taşır gibiydiler. Sık sık, yapılabilecek şeyleri kafamda sıraya koyuyor, ama hareket edecek gücü bir türlü bulamıyordum. Televizyonun üzerindeki örtünün kıvrık köşesi, koltuğun yanında, saksıdan düşmüş yaprak, eylülün 9'unu gösteren takvim sayfası, günlerdir öylece, oldukları gibi duruyorlardı. Kimse ne kendine, ne diğerine, ne de herhangi bir şeye dokunuyordu. Zaman yavaşlamış, hatta durmuştu bu evde.

Yine Selcan Abla'dan yakınıyordu babam. Tekdüze akıp giden konuşması, dinlenmeyen bir haber spikerinin sesi gibi dağılıp kayboluyordu küçük mutfakta. Yan dairenin ışığı söndü. Karşı duvar görünmüyordu artık.

*

Aliye Teyze'nin telefonu sürekli meşgul sinyali veriyordu. Kapalı ya da arızalı olmalıydı. Birkaç kez daha, mektup yazmanın sıkıntısını duyarak çevirdim numarayı. Boşunaydı. Okunması gereken sınav kâğıtlarını bitirip, daha ileri saatlerde yazmaya karar verdim. Onları kırmayacak bir mektup olmalıydı. Fazla ayrıntıya girmeden evin şartlarını, babamın rahatsızlığını (ki felç geçirdiğini ve annemin öldüğünü bilmiyor olmalıydılar) anlatmalı, hatta belki sonunda özür dilemeliydim.

"Baba, bir yaz teyzemlere gitmiştik hani?.."

Babam çok iyi hatırlıyordu o yazı. İşlerinin iyi gittiği yıllardı ve kumara bulaşmamıştı henüz...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Melisa Gürpınar, “Gölgeler Çekildiğinde”, Cumhuriyet Kitap, Sayı 449, 1998

Roman, kronikleşmiş bir acıyla cesurca bir yüzleşmeyi dile getirdiği, ucuz iç dökmelerin, itirafların, pişmanlıkların yanından bile geçmeden, kimseyi yermeden, savunmadan, gerçeği tam da insani bir açıdan kavrayıp en yalın biçimiyle önümüze koyduğu için önem kazanıyor. Yazar yargılamanın değil, yansıtmanın peşinde. Eski fotoğraflara bakıyorsunuz yalnızca, sararmış kâğıtlarda kalan günlüklere… Bir anlığına da olsa içiniz titriyor. Cahide Birgül, bütün bir roman boyunca, bize böylesi bir içsel titreşimi iletmeye çalışıyor. Ya da kimbilir kaç kez yaşadığımız yürek çırpınışlarını. Kırk yaşını geride bırakmış bir yazarın, belki de bilinçle, Türk romanına neredeyse damgasını vuracak olan geleneksel temalardan kaçınıyor olması, romanı daha da özgün kılıyor. Trajedinin altın kuralına uyup, ok yaydan çıkmışçasına, acıyı tam onikiden vurmaktan başka bir şeyi gözü görmüyor Cahide Birgül'ün. Bu romanda yer alan kişiler arasında, devrimci, küçük burjuva, köylü, asker, politikacı, sanatçı yok. Hele tarih, entrika, gizem, hiç yok. Doğaya, kente, varoşlara, bilinen ve bilinmeyene hiçbir yolculuk yer almıyor serüvende.

Ama bu yoklar, roman için bir eksiklik yaratmıyor. Gerçeği en derin yerinden kavrayan bir sezgi ve gözlem gücü, kahramanları yaşıyor bir duruma getirebiliyor olayların içinde. Onları canlı, inandırıcı ve üstelik ilginç kişiler olarak karşımıza çıkarabiliyor. Açık yürekli bir anlatımla, herkesin başına gelebilecek olan, iç çatışmalar, çekişmeler ortaya konuluyor. Hepimizin olan mutsuzlukların, değişik izdüşümleri var kişiliklere yansıyan. Bir o kadar da incelikli ruhsal çözümlemeler var kuşkusuz, romanı ayakta tutan.

Yalnız yaşayanların da düşünce düzeyinde, büyük bir ailesi olanlar kadar çok sayıda kişiyle birlikte yaşadıkları bir gerçektir. İşte bu roman da erkek, kadın, çocuk pek çok kahramanı olan bir yalnızlık senfonisini duyumsatıyor bize. Herkesin ömrünün bir yerinde mutlaka durup dinlediği o kaçınılmaz ezgiyi. Kitabın hangi sayfasını açarsanız açın oradan okumaya başladığınızda bile sizi hemen yakalayan bir öykü girişiyle, şiirsel bir söyleşiyle, akla gelmeyecek ayrıntılarla, parantez içlerinden yükselen bir sesle karşılaşıveriyorsunuz. Kurgusundaki sıra dışı bir aşkın yorumlanışından hiç yararlanılmadan da çok satan bir roman niteliği taşıyabilecek olan Gölgeler Çekildiğinde, hayatlarının üzerine düşen gölgelerin farkında olan, ışıkla ve gölgeyle yüzleşmekten çekinmeyen her okurun başucu kitabı olabilir rahatlıkla.

Devamını görmek için bkz.

Esra Ballım, “Aşk Ne Zaman Aşk?..”, Kitap Zamanı, 25 Eylül 1998

Son tahlilde Birgül'ün romanı gerçekten bir solukta okunabilecek yetkinlikte. Yalnız bu arada, aşk gururu hiçe saymaktır; aşk için ölmeli aşk o zaman aşk vb. Klişelere yaslanmak gibi bir handikapı da var tabii. Ayrıca Birgül, iki kadın arasında kurguladığı bulanık aşk hikâyesini, kadın ve erkek karakterle kurgulasaydı, okur açısından daha net bir görüntü alma imkânı doğabilirdi diye düşünüyoruz. Yine de alışılmışın dışında, okuduğunuz parantez içleriyle gelişigüzel yürek çırpıntılarına tanık olacağınız, aşk, yitirilmiş sevgiler, evlilik gibi kavramları bir kez daha sorgulayacağınız bir roman, Gölgeler Çekildiğinde.

Sırma Köksal, Vizyon, Eylül 1998

… Herhangi bir ilk kitaptan beklenemeyecek kadar mükemmel bir kurgu, olağanüstü bir yetkinlik ve gerçekten büyüleyici bir çalışma. Orada burada hakkında çıkan ve lezbiyenlik soruşturması yapan yazılar bu kitaba yapılan en büyük haksızlık bana kalırsa. Hayır, ahlaklıca söylemiyorum bunu "ben göremedim, hani nerede" diye de sormuyorum, ama lezbiyen bir sevgi temasının ardında anlatılan kişilik ve vazgeçmeden teslim oluşun öyküsü öylesine güçlü ki, kitabın asıl üzerinde durulması gereken yanının bu olduğunu düşünüyorum. Yaşanmış, bitirilmeden içimizde saklanmış olanların ağırlığı ile yorgun vücutlarımızın geceleri kolayca uyuyup, sabahın ilk saatlerinde erkenden uyanışının acı öyküsünün, üstelik her önüne gelenin pervasızca el attığı bu öykünün, hiçbir eskimişlik duygusu uyandırmadan taptaze bir edebiyat olarak bu denli başarısı ile tekrar karşımıza çıkması nasıl da sevindiriyor edebiyat meraklısı okuru. Biraz edebiyat merakı olan hiç kimsenin kaçırmaması gerektiğine inandığınızı söyleyebileceğiniz kaç kitap çıkıyor ki aslında karşınıza? Nasreddin Hoca'nın "ona değdi buna değmedi" oyununu oynamadan önerebileceğiniz kaç kitap yazılıyor ki? İşte uzun aradan sonra iç rahatlığı ile önerilecek bir kitap Gölgeler Çekildiğinde...

Devamını görmek için bkz.

Orhan Duru, “Gölgeler Çekildiğinde”, Yeni Yüzyıl, 20 Ağustos 1998

Kitaplar arasında dolaşırken yeni bir yazar bulmak yeni bir kapıyı açmağa benziyor. Kapının ardında ne olduğunu, girdiğiniz evin nasıl döşendiğini bilmiyorsunuz. Bunu yavaş yavaş okurken öğreniyorsunuz. Yazarın sizin için kurduğu bir dünya bu. Bu dünya ile iletişim sağlıyorsanız, sorun yok. Kimi zaman daha baştan itici geliyor bu dünya, o zaman kendinizi zorluyorsunuz. Her iki durumda da konuksunuz bu yeni dünyada. Bildik yazarlarda ise her yeni yapıt tanıdık gibi geliyor insana.

Bu nedenle yeni bir yazarın, daha doğrusu bilmediğim bir yazarın ilk yapıtı ile karşılaştığımda çoğunlukla şaşırıyorum. Bir yandan da bu şaşkınlığı seviyorum. Bir çeşit meydan okuma bu. İşte önümde yeni bir yazarın ilk kitabı. Evirip çevirerek bir yerlerinden sokulmağa çalışıyorum.

Cahide Birgül'ün Gölgeler Çekildiğinde adlı romanını okurken aynı durumla karşılaştım. İlk sayfalarda nasıl bir dünyaya girdiğimi pek çıkaramadım, ama zamanla geçti bu. Eskilerin deyimi ile "sardı" bu roman beni, sayfalar ilerledikçe.

Birgül'ün bu yapıtı –ilk romanı olduğunu sonradan öğrendim– seçkin ve değişik özellikler taşıyor. Bugünkü yazın ortamımızda böylesine bir romanın çıkması doğrusu önemli bir gelişme. Bambaşka ve değişik bir yapıt bu.

Tümüyle bireysel ve ruhsal bir temele dayalı, kıskançlık, sevgi, tutku ve kişisel acılarla örülü bir yapıt. Sanki toplum yok ortada, sadece kişiler ve bireyler ile bunların ilişkileri var. Gene de bu bireyci yapının pek çok incelikleri içeren ayrıntılarla zenginleştiğini, son derece inandırıcı ve gerçekçi bir düzeye ulaştığını söylemeliyim. Yazar için, birey olarak insanlar arasındaki gizli çekişmeler, küçük alınganlıklar, insanın içinden geçirdiği ve ancak birkaç sözcük ya da belirsiz bir davranışla dışa vurabildiği içsel gerilimler önemli. Ve bunları ustaca anlatıp toparlayabiliyor ve böylece okurlara da roman kişilerinin ruhsal yapılarını ve iç duygularını rahatça ulaştırabiliyor.

Roman, felç geçirmiş babasıyla durağan bir yaşam süren bir bayan öğretmenin ağzından anlatılıyor. Günün birinde bir uzak akrabanın kızı çat-kapı geliyor bu eve, ve onların sıkıcı ama düzenli yaşamını altüst ediyor. Romanın baş kahramanı bu kızın eve yerleşmesini istemiyor, başka etkilerle boyun eğiyor. Kız, onun sevgilisini elinden alıyor, o da kendini yoğun bir tutkuya kaptırıyor bu ihanete karşın. –Lezbiyen bir davranış mı?– Yapıtın polisiyeye benzer bir kurgusu var.

Başlangıçta nedenini bilmediğimiz kimi davranışlar ve ayrıntılar roman ilerledikçe başka bir biçim alıyor. En sonunda roman kişilerinden bir bölümü gibi biz de aldatıldığımızı anlıyoruz. Romanın sonuna yaklaştığımızda kafamızda biriken sorular, bir polis romanı saydamlığında değilse bile, birer birer çözülüyor.

Kısacası, "bir ruhsal bilmece romanı" bu. Bu niteliğiyle yazınımızda kendine özgü az bulunur bir örnek olarak ortaya çıkıyor.

Devamını görmek için bkz.

Melisa Gürpınar, “Başarılı bir ilk roman örneği”, Cumhuriyet Kitap, 24 Eylül 1998

Birbirleriyle yeni tanıştırılan küçük çocukların, oyuna, hatta kavgaya başlamadan önce, aralarında dolaşan bir uzaklık vardır. Merak, çekingenlik ve güvensizlikle dolu sessiz bir uzaklık. Ben de, kitabını elime aldığım an, ilk kez okuduğum yazarlara karşı böylesi bir uzaklığı duyamsarım nedense. Bir an için bile olsa. Cahide Birgül de, ilk kez karşılaştığım bir yazar, zaten Gölgeler Çekildiğinde, onun ilk romanı. Okumaya başladığımda, aramızdaki uzaklığın hemen ortadan kalktığını ve sanki gizli bir elin, beni ruhsal bir serüvenin içine çekip aldığını anlamakta gecikmedim. O hızla ve o sürüklenişle romanı bitirdikten sonra, şaşkınlığımı yenerek, düşünmeye başladım.

Romandaki bu sürükleyicilik, kimilerinin yakıştırdığı gibi, polisiye roman esintileri taşımasından kaynaklanmıyordu. Tersine, içinde yaprak bile kıpırdamayan bir hayattan alınma, sancılı ağır ve yağışlı bir kış mevsimiydi yalnızca romanda açılımlanan. Anlatıcı çok polisiye roman okuduğu için, gündelik olayların içinde gerilimin arttığını sezinlediği an, belki de havayı yumuşatmak için, çareyi bir polisiye roman sahnesini anımsamakta buluyor olabilirdi. Bütün sorular, bilinmeyenler, yalanlar ve kaçışlar, bu türün özelliklerini çağrıştırıyordu onun kafasında çoğunlukla. Ayrıca, basında çıkan kültür magazin ağırlıklı kimi yazılarda, romanın bütününün gözden çıkarılıp, iki kadının, kısa süren ama yürekte derin yaralar açan, zihne prangalar vuran ilişkisine, daha çok yaklaşıldığını gözlemledim. Üstü açık ya da kapalı, romanın kurgusal ağırlıklı mı, yoksa yazarın hayatından mı alınma olduğu sorgulanıyordu, bu yaklaşımlara ilaveten. Karşımızdaki bir ilk roman bile olsa, bu kadar sıradanlığa düşmeye ve yazarı da içine çekmeye hakkımızın olmadığı kanısındayım ben, onu tanımak adına.

Gözden kaçmayan özellikler

Romanın kahramanlarından biri olan anlatıcı, konunun akışını tek bir olguya odaklamış olabilir, ama satırların arasında gözlerden kaçamayacak pek çok özellik var, şiirsel dil başta olmak üzere. Lezbiyen olup olmadığını bile bilmeyen, ya da böylesi tanımları gereksiz bulan, yalnızca sonsuz aşkın peşinde koşan, bu nedenle de pek çok kadın gibi, hayalleriyle yaşamak zorunda kalan öğretmen Esin'i, tek bir çizgiye indirgeyemeyiz elbette. Çünkü bu roman, ucuz yollardan kabul görmeyi içine sindirebilen bir yazarın yapıtı olmadığını, her satırında haykırıyor.

Ben de kitabın bu özelliğinden etkilenerek, biraz daha tanıtıcı birkaç söz eklemek gereğini duydum. Ayrıca, yeni bir yazara, bu herkesin uçtuğu yerçekimsiz edebiyat dünyasına ''hoşgeldin demek, ve yakaladığı edebi düzey adına, kutlamalarımı sunmak istedim.''

Gölgeler Çekildiğinde'nin en önde gelen özelliği, konusundan çok, onun işlenişinde. Zamanın tülleri arasından geriye bakarken, insan ilişkilerinin en doğal renkleri ve netliğiyle yakalanabilmesinde. Özentisiz, abartısız ve soğukkanlılıkla. Bunu da dilin kullanımındaki ustalık sağlıyor bence. Bir mimar olan yazarın, radyo oyunları başta olmak üzere, yazı ile uğraşmışlığı epey gerilere dayanıyor. Fakat kitabın başarısı, yazarın deneyimleriyle ve yazıya yatkınlığıyla, doğrudan bağlantılı değil. Başarının en önemli etkeni, yazarın romanı zedelemeyecek, düzyazıyı süslemeyecek ölçüde, her cümlesini, her paragrafını yoğun bir şiirsellik ağı içinde kurması, örtülü bir şiirsel rota izlemesi. Romandaki her olayı ve her kişiyi, şairce bir suskunlukla önce derinden kavrayıp, sonra da hedefi gizlice bulan bir sözcük akımıyla onları kıskıvrak yakalayıvermesi. Böyle şiirsel bir anlatım, kuşkusuz değişik anlam katmanları içerdiğinden, her okura, kendi düzeyinde kavrama olanakları da tanıyor. Gerçekçi bir roman olmasına karşın, anlatımındaki içselleştirme nedeniyle, olaylar sanki kişilerin iç dünyalarında yaşanıyor daha çok. Her anının psikolojik değerlendirmesi yapılmış bir ilişkiler zinciri içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Bu nedenle de, kişileri çevreleyen dış dünyanın sınırları çizilmemiş. Gerek kalmamış belki de, yazara göre. Evet Türkiye'deyiz.

Bunu kişilerin Türkçe adlarından anlıyoruz. Ama olayların geçtiği kentler ve kasabalar, solgun, yok gibi... Bir deniz sözü geçse bile, hangi kentin denizi olduğunu bilemiyorsunuz. Bugünden bakılarak, yaklaşık yirmi yıl öncesinin olaylarına dönülüyorsa da, bugünün tarihinin ne olduğu belli değil. Ülkenin sosyal ve politik kilometre taşları, serüvenin içine yerleştirilmemiş. Mutfak pencereleri aydınlığa bakan, hepsi birbirine benzeyen apartman dairelerinin içinden, kentsel bir kasvet mimarisini algılıyoruz ilkden. Sonra da, tekerlekli iskemledeki bir babayla, öğretmen kızının paylaştıkları, donuk ölgün bir aile tablosunu. Okulda ve evde, yanlışlıkları, olmaması gerekenleri sanki yaşamaya yazgılı olan Esin'in çığlıkları, gizli bir çağrı gibi ulaşıyor kulaklarımıza.

Bir ömrün yitirilişi

Annesinin yaşarken bile acıların oluşmasını engelleyemediği, uzaktaki sözlünün hiçbir umut katamadığı kapkaranlık günlerden birinde, eve unutulmuş bir teyze kızının, kendi isteğiyle gelip yerleşivermesiyle, hayatları, ürpertici bir şimşek aydınlığıyla yıkanır gibi oluyor. Sonrası ise, olayların olası gelişmelerinin ve bir ömrün yitirilişinin özetidir yalnızca. Duygusal temponun düştüğü ve olayların hızlandığı bir süreç. İşte belki tam bu noktada, roman kahramanlarının öykülerinin başka bir konuma doğru taşınması, konunun polisiye roman kanavasına oturtulduğu izlenimini verebilir. Ama bu romanda, alışılmış anlamda, ne ''katil'' var, ne de ''maktül''. Olsa olsa, ölümcül olduğu anlatıcı tarafından da vurgulanan ve bize ürkütücü gelebilecek olan, bir tutku var. O kadar. Sonunda ayrılık olsa da, olmasa da, tutku, bir hastalık gibi bedene ve ruha yayılır, ömrün akışını zedeler çünkü.

Roman, kronikleşmiş, bir acıyla, cesurca bir yüzleşmeyi dile getirdiği, ucuz iç dökmelerin, itirafların, pişmanlıkların yanından bile geçmeden, kimseyi yermeden savunmadan, gerçeği tam da insani bir açıdan kavrayıp en yalın biçimiyle önümüze koyduğu için, önem kazanıyor. Yazar yargılamanın değil, yansıtmanın peşinde. Eski fotoğraflara bakıyorsunuz yalnızca, sararmış kâğıtlarda kalan günlüklere... Bir anlığına da olsa, içiniz titriyor. Cahide Birgül, bütün bir roman boyunca, bize böylesi bir içsel titreşimi iletmeye çalışıyor. Ya da kim bilir kaç kez yaşadığımız yürek çırpınışlarını. Kırk yaşını geride bırakmış bir yazarın, belki de bilinçle, Türk romanına neredeyse damgasını vuracak olan geleneksel temalardan kaçınıyor olması, romanı daha da özgün kılıyor. Trajedinin altın kuralına uyup, ok yaydan çıkmışçasına, acıyı tam onikiden vurmaktan başka bir şeyi gözü görmüyor Cahide Birgül'ün. Bu romanda yer alan kişiler arasında, devrimci, küçük burjuva, köylü, asker, politikacı, sanatçı yok. Hele tarih, entrika, gizem, hiç yok. Doğaya, kente, varoşlara, bilinen ve bilinmeyene hiçbir yolculuk yer almıyor serüvende.

Yanlızlık senfonisi

Ama bu yoklar, roman için bir eksiklik yaratmıyor. Gerçeği en derin yerinden kavrayan bir sezgi ve gözlem gücü, kahramanları yaşıyor bir duruma getirebiliyor olayların içinde. Onları canlı, inandırıcı ve üstelik ilginç kişiler olarak karşımıza çıkarabiliyor. Açık yürekli bir anlatımla, herkesin başına gelebilecek olan, iç çatışmalar, çekişmeler ortaya konuluyor. Hepimizin olan mutsuzlukların, değişik izdüşümleri var kişiliklere yansıyan. Bir o kadar da incelikli ruhsal çözümlemeler var kuşkusuz, romanı ayakta tutan.

Yalnız yaşayanların da, düşünce düzeyinde, büyük bir ailesi olanlar kadar, çok sayıda kişiyle birlikte yaşadıkları, bir gerçekdir. İşte bu roman da, erkek kadın çocuk, pek çok kahramanı olan bir yalnızlık senfonisini duyumsatıyor bize. Herkesin ömrünün bir yerinde, mutlaka durup dinlediği, o kaçınılmaz ezgiyi. Kitabın hangi sayfasını açarsanız açın, oradan okumaya başladığınızda bile, sizi hemen yakalayan bir öykü girişiyle, şiirsel bir söyleşiyle, akla gelmeyecek ayrıntılarla, parantez içlerinden yükselen bir iç sesle karşılaşıveriyorsunuz. Kurgusundaki sıra dışı bir aşkın yorumlanışından hiç yararlanılmadan da çok satan bir roman niteliği taşıyabilecek olan Gölgeler Çekildiğinde, hayatlarının üzerine düşen gölgelerin farkında olan, ışıkla ve gölgeyle yüzleşmekten çekinmeyen her okurun başucu kitabı olabilir rahatlıkla.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.