Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-250-5
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Lağımlaranası ya da Beyoğlu
Yayına Hazırlayan: Füsun Akatlı
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Abidin Dino
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 1999
3. Basım: Eylül 2017

14 Temmuz 1995'te yitirdiğimiz Bilge Karasu, ölümünden sonra yayımlanabileceğini düşündüğü metinleri Füsun Akatlı'ya teslim etti. Okunacak, taranacak, ayıklanacak, bazen yeniden inşa edilecek bir bavul ve irice bir seyahat çantası dolusu "yazılı kâğıt"...

Akatlı'nın iki buçuk yıllık titiz çalışmasının sonucunda iki kitap çıktı ortaya: Lağımlaranası ya da Beyoğlu'nda "anlatı" ya da "kurmaca" genel kategorisi içerisinde yer alması uygun olacak metinler toplandı; Karasu'nun yazdığı bir radyo oyunu ile iki opera librettosu da bu yapıta eklendi. Diğeri, Öteki Metinler ise denemeler, metinler, notlar, günlüklerden oluşuyor ve ortak paydaları "öteki" kavramı üzerine temellenmeleri. Füsun Akatlı şunları söylüyor:

"Tek kaygım; o titizlikte, o kılı kırk yarıcılıkta, o rafinelikte bir yazarı (ve insanı), kendisinin içine sinecek bir kılıkta okur karşısına çıkarabilmek oldu... Gerek karşılıklı konuşmalarımızda, gerek mektuplaşmalarımızda metinlerle ilgili olarak belirttiği kaygıları dikkate aldım. Bilge Karasu'nun yazar kimliğine ve 'yazı'sına olan aşinalığımın ve bağlılığımın yanı sıra; onun tamamlayıp son biçimini verecek vakti kalmadığını gayet iyi bilerek, bütün yazı, not, müsvedde hatta karalamalarını bana emanet etmesinden güç aldım.

"Bu iki kitapla birlikte, dilimizin bu seçkin ustası ve tüm yaşamını yazıya, yazına, dile, düşüne adamış bu çok özel insan, 65 yıllık ömrünün bitiverdiği yerde bırakabildiği on bir kitap ile okuruyla karşı karşıya kalacak. Zaten onun istediği de bundan başka bir şey olmazdı. Notları alınmış, tamamlanmadan kalmış, çok düşünülmüş, tasarlanmış, azı yazılmış bütün yazıları için: 'Gün battı, yazık, arkalarında!' diyen bendim. O, bunu bile demezdi."

İÇİNDEKİLER
"Gün Battı, Yazık, Arkalarında", Füsun Akatlı

I. Lağımlaranası ya da Beyoğlu
Beyoğlu Üzerine Metin
Bir Söylencedir Beyoğlu
Lağımlaranası
Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha

II. Anlatılar
Mesih
Kumsalda Bir Köpek
Ölümün Avlusu
Yataklar
İsabey'den (Fragman)

III. Sese Yazılanlar
Gidememek
Aşk
Sevilmek
OKUMA PARÇASI

Füsun Akatlı, "Gün Battı, Yazık, Arkalarında", s. 7-11

14 Temmuz 1995'te öldüğünde otuz yıldır "tanışıyor"duk. Yirmi bir yıldır ise, birbirimizin entelektüel ve yazınsal her etkinliğinden –satırına, satır aralarına varasıya–, öğrencilerimizle alışverişlerimize; "sefa"larımızdan "cefa"larımızdan, uyuşan ve çatışan beğenilerimize; gündelik sıkıntılarımızdan, varoluşsal kaygılarımıza kadar her şeyi paylaşarak yaşıyorduk. İlk on yılı aynı şehirde, komşu evlerde, aynı işyerinde; sonrasını mektuplaşmalar ve iki ayda bir kâh onun, kâh benim evimde buluşmalarla, ayrı şehirlerde.

Bilge, ölümünü "ütülü bir mendil gibi" hep cebinde taşıyan bir insandı. Başladığı her yazıyı, her kitabı, bitiremeden ölmesi olasılığına karşı; sanki benim ondan çok yaşayacağımın garantisi varmış gibi, bana emanet ede ede yaşadı. Büyütemeden terk etmek zorunda kalacağı evladını, kurda kuşa yem olmasın diye, dostuna emanet eden sorumlu bir baba tedbirliliğiyle. Zaten hep, her konuda, kırk olasılığı bir arada hesaba katan bir tedbir kumkumasıydı o. Buna, ortalıkta ölmesi için hiçbir sebep yokken, yıllar önce başlamıştı. Şakaya vurmaktan, ama bir yandan da teminat vermekten başka çare yoktu. Vasiyetler, vasiyetler... Ben de karşılık olarak şu sözü aldım ondan: Cenazeme mutlaka gelecekti (cenazelere katılmazdı çünkü genellikle) ve gönderilecek çelenklerin sahici çiçeklerden olmasını sağlayacaktı. Zeynep'e sahip çıkmasını vasiyet etmeme gerek yoktu, o iş zaten öyle olacaktı. Bu "maccabre" şakalarımızın gün gelip bir biçimde gerçeğe dönüşeceğini o mutlaka hesap ediyordu. Ben aklıma bile getirmezdim.

Sonra, 1994'teki Amerika-Avrupa gezisinden dönmesini izleyen günlerde konan teşhisle, iş birden –"ciddi" kelimesinin bile hafif kalacağı bir vahametle– ciddiye bindi. Tam bir yıl bekledik, beklenen ölümünü beraber. Geride bırakacağı; bitirebileceği ve bitiremeyeceği, başlanmış ve başlanmamış her yazıyı –her defteri, her dosyayı, her bir kâğıt parçasını– ne yapacağımı konuştuk. Konuşmak denemez ya buna; o anlattı, yol gösterdi, zaman zaman bana danıştı... ben de inandırıcılıktan uzak bir sahtekârlıkla hep, "Aman Bilge! Sırası mı şimdi bunların?" deyip durarak, ama cankulağıyla onu dinleyerek, tarifsiz acılar içinde, bugün elinizde tuttuğunuz kitabı, o günlerden başlayarak tasarlama yoluna girdim.

14 Temmuz 1995'ten, 1999 yazına tam dört yıl geçti. Ben Bilge'nin yazınsal kalıtı üzerinde fiilen son iki buçuk yıldır çalışabildim. İşin öznel, duygusal ağırlığı yanında yazınsal sorumluluğunun yükü bile taşınır kalıyordu. Bir bavul ve bir irice seyahat çantası dolusu "yazılı kâğıt"ın okunması, taranması, ayıklanması, seçilmesi ve kimi durumda yeniden "inşa"sı kolay değildi elbet; ama o "emek"ten hiç yüksünmedim. Sağlığım, enerjim yerindeydi; zamanıma gelince, Bilge Karasu'nun günyüzüne, okur karşısına çıkmasını istediği ürünlerle haşırneşir olarak geçirilecek saatleri, ayları, yılları daha değerli, daha anlamlı, daha verimli hangi "iş"imden çalıyor olabilirdim ki! Tek kaygım; o titizlikte, o kılı kırk yarıcılıkta, o rafinelikte bir yazarı (ve bir insanı), kendisinin içine sinecek bir kılıkta okur karşısına çıkarabilmek oldu bütün o uzun geceler boyu o binlerce kâğıtla boğuşurken.

Lağımlaranası ve Öteki Metinler iki kitap oldu sonunda. İlkinde "anlatı" ya da "kurmaca" genel kategorisi içerisinde yer alması uygun olacak metinleri topladım. Sonuna da bir radyo oyunu ile iki opera librettosunu ekledim.

Denemeler, metinler, notlar, günlükler... Bunlar kurmaca değil, kurmacaya az ya da çok ilişkin; dünya, dil, yazın, yaşam hakkında diyebileceğimiz yazılarıydı Karasu'nun. Bir ortak paydaları varsa, "öteki" kavramı üzerine temelleniyorlardı. Onların da ikinci bir kitapta, bağımsız bir biraradalığa kavuşturulmaları iyi olacak diye düşündüm.

İlk kitap Lağımlaranası ya da Beyoğlu. Kitaptaki ana metnin adını kullandık. Bu, Bilge Karasu'nun, içinden bir yola çıktığı ve araya başka öyküler, başka metinler, romanlar girdiğinde ara verip sonra aynı yola yeniden taş döşemeye başladığı bir çeşit "büyük proje". İzleri başka kitaplarında da yer yer bulunabilecek bu "proje"den, aramızda şaka ile "opus magnum" diye söz ederdik. Oradan başka metinlerine, başka metinlerinden oraya su taşıdı durdu. Ben Karasu'nun Lağımlaranası ya da Beyoğlu Üzerine Metin başlığı altında yazdığı onlarca versiyonu, birbirine farklı bölümlerden eklemlenen değişik tasarılarını, araya beşer-onar yıllık süreler girdikten sonra yeniden biçimlendirdiği "Ek"leri, vazgeçtiği yahut da yeniden onayladığı bütün "Bölümcük"leri baştan sona elden geçirdim. Gerek karşılıklı konuşmalarımızda, gerek mektuplaşmalarımızda bu metinle ilgili olarak belirttiği kaygıları dikkate aldım. Bilge Karasu'nun yazar kimliğine ve "yazı"sına olan aşinalığımın ve bağlılığımın yanı sıra; onun tamamlayıp son biçimini verecek vakti kalmadığını gayet iyi bilerek, bütün yazı, not, müsvedde hatta karalamalarını bana emanet etmesinden güç aldım. Böylece, belleğin insana oynayabileceği oyunlara karşı mümkün mertebe uyanık olmaya azami özen göstererek, onun içine sineceğine inandığım bir "post mortem" versiyon hazırladım. "Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha" adlı anlatı, Lağımlaranası'na organik olarak da bağlanıyor. Onun için onu da Birinci Bölüm'e kattım.

İkinci Bölüm'deki "Ölümün Avlusu" ve "İsabey'den Fragman" da, deyim yerindeyse, "sıralarını bekleyen" parçalardır. Onların içine gömülecekleri "gövde metin" hiç (az kalsın "henüz" diyecektim) yazılmadı. Onlara ekleyebileceğimiz kimi parçalara Bilge onay vermedi. Hele "İsabey", başlıbaşına büyük bir kanalı olacaktı "opus magnum"un. Çok "muhataralı" bir metindi. Yazılmış bütün parçaları göz göre göre yırttırdı bana. Bir bu fragman "insan içine çıkabilir, eh, peki" idi. "Kumsalda Bir Köpek" ve "Yataklar" (ikincisi çok eski) kendi içlerinde bağımsızdılar. Oldukları gibi aldım kitaba. "Mesih" ise, neredeyse unutmuş olduğum bir metindi. Lacivert bavulda bulunca önce şaşırdım, sonra çok heyecanlandım. Çok yıllar önce, belki 1975-76 yıllarında okumuş, konuşmuştuk. Hızlı hızlı gidiyordu, bir noktada kesintiye uğradı, arkası hiç gelmedi. Son konuşmalarımızda ondan söz etmemiştik hiç. İki versiyonu kalmıştı elimde, onlar üzerinde bir çalışma yaptım, tek metinde bütünledim; olduğu gibi aldım kitaba.

Bu kitabın ilk bölümü ve ikinci bölümdeki "Ölümün Avlusu" ile "İsabey'den Fragman"; Karasu'nun yaşarken bizzat Metis'e teslim etmiş olduğu ve ilki ona yetişen, ikincisi isteği üzerine ölümünden sonraya kalan son iki kitabı: Narla İncire Gazel ve Altı Ay Bir Güz ile akrabadır. Çok kanallı bir yapı içinde bütünleştirilmeleri, tek bir kitabın bileşenleri olmaları gerekiyordu. Ancak, Karasu'nun bunun gerçekleştirilmesi için tasarladığı ara ve bağlayıcı bölümler yazılamadığı için, kendi iç bütünlükleri olan parçaları bağımsız kitaplar olarak yayımlamak tek çare idi. Lağımlaranası bütünlendiğinde bütün izlekçeleri kucaklayacak bir ana "yatak" olacaktı. Tabii son nokta konmadan kesinlikle karara varılamazdı –ve hele Bilge hiç varmazdı böyle bir karara– ama; muhtemelen "opus magnum"un adı da Lağımlaranası olacaktı. Şimdi bu kitapla, hiç olmazsa o ad ve Bilge Karasu'nun yıllarca göz ve gönül nuru döktüğü o metnin önemlice bir parçası edebiyatımız içinde yaşarlık kazanacak.

Üçüncü Bölüm'ü, Bilge Karasu'nun radyoda temsil edilmiş ve Türk Dili dergisinde yayımlanmış, ama kitaplarında yer almamış "Sevilmek" adlı radyo oyunuyla, "Aşk" ve "Gidememek" adlı opera librettoları oluşturuyor. Onun kaleminden çıkmış her şeye, bu "post mortem" iki ciltte mümkün mertebe yer verelim istedik. Bilge Karasu'yu tanımak ve incelemek isteyecek kişiler için anlamlı olabilecek, onlara ışık tutabilecek her belgeyi gün yüzüne çıkartmayı önce Bilge Karasu'ya, sonra da, edebiyatımızın bu çok özgün ve seçkin yazarının dikkatli ve meraklı okurlarına karşı bir borç bildim. Metis Yayınevi'nin kadirbilir tutumu ve özverili işbirliği ile ortaya çıkartabildiğim bu iki kitabı, bana yazarlık yaşamımın en büyük onurunu bağışlayan bir çalışma sürecinin ürünleri olarak Türk okuruna sunmaktan kıvançlıyım.

Belki söylemek bile gereksiz ama, yine de değinmeden geçmek istemediğim bir nokta şu: Karasu'nun kaleminden çıkmamış tek bir sözcük eklemedim metinlere; cümle yapılarına hiç dokunmadım. Yalnızca birleştirme, bölümleme, montaj işlemleri bana aittir. Yazarın imlasına tamamiyle sadık kaldım. Noktalama işaretleri, parantez, italik... hepsini korudum. "Sen ne yaptın öyleyse bu kitapta?" diyecek olursanız; çok sayıda değişik versiyonları karşılaştırma, versiyonlar arasındaki farklılıkları ve ortaklıkları saptama, seçme, ayıklama, montaj ve son biçime karar verme. İşte bütün yaptıklarım bundan ibaret. Gözden kaçmış olabilecek hataları düzeltmeme, aykırı gelen yerlerde müdahalelerde bulunmama ve gerekli görebileceğim tasarruflar için kendime tam serbestlik tanımama izin vermişti. İnanılması güç ama, bu kitabı hazırlarken, yüzde doksanı el yazısı/müsvedde halinde olan metinlerle çalıştığım halde, hiçbir "hata" ve "aykırılık" ile karşılaşmadım. Okurlar herhangi bir "hata" ile karşılaşırlarsa, bilsinler ki ya benim bir "yanlış okuma"m ya da bir dizgi yanlışı söz konusudur.

Öteki Metinler de yayımlandığı zaman, dilimizin bu seçkin ustası ve tüm yaşamını yazıya, yazına, dile, düşüne adamış bu çok özel insan, 65 yıllık ömrünün bitiverdiği yerde bırakabildiği 11 kitap ile okuruyla karşı karşıya kalacak. Zaten onun istediği de bundan başka bir şey olmazdı. Notları alınmış, tamamlanmadan kalmış, çok düşünülmüş, tasarlanmış, azı yazılmış bütün yazıları için: "Gün battı, yazık, arkalarında!" diyen benim. O, bunu bile demezdi.

Devamını görmek için bkz.

"Lağımlaranası"ndan, s. 79-87

Geride bıraktığım ilk bölüme şöyle bir bakıyorum. Geniş tutulması tasarlanan bir çalışmanın çeşitli boyutlarda, çeşitli düzeylerde, gelişigüzel çiziktirilmiş bir taslağı. Birtakım ip uçları var (ipuçları değil): Anamgillerin öznel, duygusal bir "tarihi"; yaşantılarım içerisinden seçilip Beyoğlu ile ilişkili gördüğüm ölçüde biribirine bağlanabilecek anılar; sokakların, evlerin, kişilerin ördüğü öznel bir İstanbul parçası; daha az belirgin, daha çok sezilir nitelikte, "Beyoğlu'nun –benim gördüğüm yıllarda– geçirdiği değişiklikler" türünden bir öykü... Bu iplerin her biri, yalnız birkaçı, biri, çekilir, çeşitli geliştirmelere gidilebilir; aynalar, ışık, koku gibi öğeler daha çok ya da daha az kullanılabilir. Her durumda bir "Beyoğlu" metnine varılacaktır ya, ana başlığın, "Lağımlaranası" sözcüğünün sezdirdiği temel düşüncenin gereğini yerine getirmek üzere bir ana dokunun, önceki bölümü de içine alabilecek bir ana dokunun gerçekleştirilmesi gerektiğine göre, bunun yolu nedir? Bundan sonra bunu yapıp yapamayacağımızı anlamak gerek.

*
1.

Bir söylencedir Beyoğlu.

Nasıl ki Venedik (de) bir ağıttır.

Beyoğlu'nu bir ağıt gibi düşünmemeli ama.

Hiç düşünmemeli.

Beyoğlu, onu yaşamış olanlar için (de) bir söylencedir. Bir geçmişliği, bir düşkünlüğü, bir yalnızlığı ırlayan bir söylence.

Venedik

binlerce kez yazılmış, övülmüş güzellikleri, kıyıcılığı

tantanası, pasağı, yüceliği, kurnazlığı

yaldızı, mavisi, yeşili, kırmızısı

küfü, bozluğu, kurşun rengi, çürümüş sulardaki

çürüyen temelleriyle

altın parıltısı, havalandırılmamış sokaklarının

dışkı kokusunu bile aratan günleriyle

batarken

en gür sesiyle bir ağıttır, kalkmaz, tükenmez bir ölünün başında; ölümün kendi ağzından yükselen.

Beyoğlu'nda Venedikli mezarları (da) vardır, Venedik ağzı konuşanlar da. Hâlâ.

*

Karşı karşıya gelmeyecek şeyleri mi karşılaştırmağa kalkıyorum?

Emekli iki devlet/başkent sözü etmek, olsa olsa bir nükte olur. Beyoğlu emekli devlet/başkentlerden birinin bir üyesi ancak (kolların, bacakların üye adını taşıması türünden...)

Geçmişlik niteliklerinde bir ortaklık mı var? Belki.

Türkler Rıhtımı – Balyoz Konağı... (Balyoz konağının yeri birkaç kez değişmiş olsa da) Beyoğlu'nu Venedik'e yaklaştıran bir şey olsa gerek kafamda.

Beyoğlu'nun geçmişliğinden söz ederken dikkatli olmalı.

Geçip giden yaşamlar var. Doğanlar, evlenenler, ölenler; ölüm sıraları daha sonra, daha daha sonra gelenler. Beyoğlu durmadan yenilenir, yeni yeni yaşamlara açar kendini. Beyoğlu'nun belli bir dönemini yaşayıp sevmiş olanlar vardır. Beyoğlu'nun yenilenişi bu yaşamlardan kısa, çok daha kısa dönemler içerisinde gerçekleştiği için, her kuşak Beyoğlu'nun öldüğünü, geçtiğini, geçmişe karıştığını, haklı olarak, söyleyebilmiştir. Biraz –ama çok az– abartılacak olsa şöyle denebilir sanırım: Herkes çocukluğunda bir Beyoğlu tanımış, ortayaşına doğru o Beyoğlu'nun yıkılıp göçtüğünü görmüş, ortayaşıyla biraz ötesinde yeni bir Beyoğlu tanımak zorunda kalmıştır.

Değişen ne? Sokak adları dedim ama o, pek arada bir depreşen bir sıtma. Yapılar? Bir bakıma öyle. Ne yazık ki Beyoğlu'nun tarihini okumamıza olanak verecek bir kitap hanidir parçalanıyor; orasından burasından sayfalar üçer beşer koparılıp (yerleri boş kalamayacağına göre... Tanrı korusun! O santimi para eden topraklar boş bırakılır mıymış?) başarılı (yerini bulmuş, yerine oturmuş, yakışmış ya da bulmamış, oturmamış, yakışmamış –kimin umurunda? yeter ki para getirsin– yıktırılıp yeniden yaptırılacak) başarısız yeni yapraklar yerleştiriliyor. Ama yeni yapı, eskisinin uzamına yerleştiği, olsa olsa boyutları –o para getiren boyutları– değiştirmekle kaldığı için, ayrıca, kaç kez yazılageldiği üzere gözler, genellikle, ilk on-onbeş metrelik yükseklikten ötesine pek bakmamağa alışık olduğu için, bir süre sonra bu çeşit değişmeler de unutulur. Dükkânların türü değişir: Örneğin büyük pastaneler dönemi, büyük küçük muhallebiciler dönemi, süslü, kokusundan durulmaz lahmacuncu-pideciler dönemi diye ayırımlar yapılabilir bu alanda; tuhafiyeciler, kumaşçılar, çantacı, ayakkabıcı, züccaciye, gümüş, mücevherat satıcıları, kuyumcular, antikacılar biraz köşe kapmaca oynamış, hazırcılar ısmarlamacıları yeyivermiştir. Sinemalar sayıca pek değişmemişse de ad değiştirmekte, kimi zaman da –anlaşılmaz bir bekinişle– yer değiştirmektedir. Gösterdikleri filim türleri de biraz o yana biraz bu yana oynamıştır elbet. Sinemaların en çok değişen yanı, seyircileri olsa gerek.

Galiba en çok değişen (yangınlarda kül olanları, çöküp yıkılıverenleri, yüzünü genceltir ya da orasını burasını gerdirir gibi eski yapılara yapılan yeni yüzleri, yeni alnaçları hiç de unutmadan söylüyorum bunu) Beyoğlu'nun, en büyük caddesinden en küçük sokağına dek her boyuttaki boşluğunu dolduran insanları.

İnsanlar, bir öncekilerin yerini aldıkça, kültürleri de bir öncekilerin üzerine gelip binmiş; tezgâhtarların tutucu, geleneği sürdürücü görülebileceği bir dünyada, müşteriler değişmiş, evlerin yapısını değiştiremeyen kiracı ev içi görünümü kadar sokakları da değiştirmiştir. Örneğin Beyoğlu'nda yürümenin biçimi değişmiştir. Beyoğlu'nda yürüyenlerin görünümü inanılmaz ölçüde çeşitlenmiştir.

İnsanlar katında tek değişmeyen, belki de değişik, çok değişik yöntemlerle, zaaflardan yararlanıp yolunu bulanlar makulesi olsa gerek.

*

Venedik, belki de görkemi yüzyıllardır yerinde durduğu için, bir ağıttır. Görkemin geçiciliğini, büyüklüğün büyük de bir akağı bulunması gerektiğini unutmamış (öğrenmiş) küçücük Beyoğlu, İstanbul'un (iki yakasının da denebilir ya) en azından bir yakasının ana lağımı niteliğiyle durmaz, akar, yabanıl, bezeli, yoksul, (parasını harcayıp yaşadığına inanan, gerçekte belki de yaşamını haydan gelip huya giden bir para gibi har vurup harman savuran insanlarla dolu) bir dünya. Dipdiri.

*
2.

Bir de çeşmeler yok oldu.

İnayet Hanımın zamanında kaç çeşme sayılırdı Taksim'den Tünel'e? Kurumamış, aynası hiç pas tutmamış, oymaları henüz diri?

Suyun akışına (susayanların sapı mermere saplı bir halkaya –ya da musluğa– zincirle bağlı bir tasla su içtiği çeşmelerin, muslukları çalınmağa başlamamış, adları hayır sahiplerini diri tutan çeşmelerin akıp giden suyuna bağlıdır İnayet Hanımın kısacık, deli dolu yaşamı. Kimbilir neden kurmuşumdur bu bağı kafamda?

Büyüklerden küçüklere –özellikle kadın ağızları aracılığıyla– aktarıla aktarıla 75-80 yıl sonra bana, bu sayfanın yazısına ulaşmış bir öyküdür bu.

Çok kısa. O dönemin bir iki yazarının herhalde işittiği, ama –gene, herhalde– yazmağa yanaşmadığı bir öykü.

İnayet Hanım Bebek'de bir yalıda oturur.

Ailesi, yalı, yalıdaki yaşamı belki daha sonra ilgilendirecektir bizi. Şimdilik, basmakalıp bir Bebek yalısı dünyasının imgesiyle yetinebiliriz.

Günlerden bir gün "Beyoğlu'ndaki dişçiye gitmek üzere" kalfa kadınla birlikte çarşaf giyilir, arabaya binilir.

Kalfa kadınla ("kupa" mı, "fayton" mu, başka tür bir araba mı olduğu bilinmeyecek olan) araba, bu öyküde İnayet Hanımın ailesinin, yalıdaki yaşamın ya da herhangi bir "paşa baba" ya da "amca"nın (toplumsal kat ya da yer belirten) imleri değildir. İnayet Hanım göze girmesini, kendini saydırmasını bilmiş bir "kardeş yadigarı" yetim, evin öz, şımartılmış kızı, babasından kalma servetle birlikte yalı sahibi amcasının koruyucu kanadı altına girmiş –gene yetim, elbette!– bir yeğen de olabilir. Önemli olan, İnayet Hanımın verebildiği karar.

Araba Bebek'den Taksim'e çıkmış, oradan da
[buralarda arabanın biraz daha yavaş gittiği düşünülmeli. Öyle ya, hayvanlar yorulmuştur; kalabalık, gidip gelen insanlar, arabalar, gürültüler, sesler şaşkına çevirmiştir zavallıları. Belki de İnayet Hanım, günün orta yerinde, her şeyden önce de kalfa kadına hiçbir şey sezdirmemek, her zamanki meraklarında, heveslerinde herhangi bir değişiklik olduğu izlenimini vermemek üzere, kalabalığı, öbür arabalardakileri, dükkân camlıklarını daha rahat seyredebilmek için arabacıya biraz ağır gitmesini söylemiştir.]

ağır ağır –salına salına dememek için güç tutuyorum kendimi– Galatasaray'a inmiştir.

İnayet Hanım her zamanki gibi midir? Kalfa kadın, sonraları, dövüne dövüne hesaplar verir, yeminler kasemler ederken kafasını yumruklayacak, bir şeyler sezer gibi olduğunu ama herhangi bir kötülüğe ihtimal veremediğini gözyaşları içinde anlatacaktır. Hayır, İnayet Hanım her zamanki gibi değildi elbet. Kalfa kadın da tarihin olmuş bitmişliği içinde konuşanlardan farksız, bilmenin kolaylığı içinde, bilemeyişini haksız yere suçlayacaktır. Ama araba henüz Galatasaray'dadır, dolayısıyla İnayet Hanım –olanca zeyrekliğiyle yüklendiği anda– kalfa kadının gözünde her zamanki gibidir. Yani afacan, buyurucu, sokulgan, şakacı, alaycı, saksağanları, kedileri, mahalle karılarını gölgede bırakacak ölçüde meraklı, cıva gibidir. Yerinde duramayışı belki tek gerçek halidir o gün, İnayet Hanımın: Yaşamının en büyük kumarını biraz sonra oynayacaktır. Kazanacağından da şüphesi yoktur.

Dişçinin muayenehanesi, bir Alman adı taşıyan (küçük sayılabilecek) pirinç levhanın sarı bir pırıltıyla aydınlattığı kararmış taşların çevrelediği ağır demir kapı Tünel'e yakın sayılır. Oraya gitmeden önce İnayet Hanımın birden aklına gelir: Yeni elbisesinin yakasındaki dantelalar pek çirkindir; musibet terzi doğru dürüst seçmesini bilememiştir onları; hazır buralara gelmişken Karlman'dan birkaç metre dantela alabilir, dişçiye gitmeden önce... Geçen gelişlerinde zaten çok beğendiği bir şey görmüştü. Kalfa kadın arabada bekleyecektir. İnayet Hanım kadının itirazını beklemeden, az önce durdurduğu arabadan atlayacak, en ağırbaşlı, en hanım haliyle büyük kapıdan içeri girip ilerleyecek, birkaç basamak çıkıp (ikircim içinde, gene de yerinden kıpırdamaktan korkan –İnayet Hanımın kızması, dargınlığı korkulacak bir şeydir çünkü– Kalfanın kartal olsa göremeyeceği, seçemeyeceği bir noktaya ulaşınca) hızlanacak, sağına soluna bakmadan uzun geçidin sonundaki merdivenlere varacak, kendini artık tutamayacak, atacak aşağı o merdivenlerden, arka kapıda bekleyeceğinden bir an bile şüpheye düşmediği arabaya ulaşınca birden duracak, kapının açılmasını bekleyecek, gene en hanım, en ağırbaşlı haliyle binecek arabaya, kamçıyı sırtlarına yiyen atların hamlesine uyarak, kendini Hüsnü Beyin kollarına bırakacaktır.

*
3.

Taksim çeşmesini hep kuru gördüğümü sanmıyorum. Pek uzak bir geçmişte, zincirle bağlı tası doldurup su içen birini gördüm mü?

Elim anamın elinde Fransız konsolosluğunun önünden yürür, Yıldız sinemasının karşısına geldiğimizde karşıya geçerdik genellikle.

Parmakkapı adının çeşitli yolaklara açıldığını çok sonraları düşünecektim. Ama daha o zamanlar, Büyük ile Küçük Parmakkapılar ayırımına sırt çevirerek, karşıda kalan öbür kaldırımı unutarak, ağzıma bir şeker, o zamanlar pek sevdiğim (Aşk-ı Memnu'da Lebon'dan alınıp yalıya getirilen, Bihter'in özellikle sevdiği) menekşeli bir fondan atar gibi, Parmakkapı'nın heyecanını uzun uzun gezdirirdim içimde. Yıldız sinemasının resimleri, renkli afişleri olurdu; muhallebicinin tarçın, fıstık, hindistancevizi çalınmış, titrekliğini, tadını bildiğim ama pek sevmediğim aklıkları, tavukları, pilavları, havagazı şirketinin loş boşlukları, o küçücük kitapçı dükkânının, yerden tavana, akıl almaz sayıda kapakla döşenmiş camlığı olurdu. Öbür dükkânlar, Ağacamiine yaklaşırken, artık beni değil, arada bir, anamı ilgilendirirdi. Yıldız sineması ile kitapçı dükkânı daha pek uzun bir zaman, Parmakkapı'nın başlıca çekimini besleyecekti benim için.

Yıldız sineması kocaman iki duvar resmiydi her şeyden önce. Sonraları artık usanıp görmeyeceğim, daha sonra da bakmayacağım o resimleri çocukluk yıllarımda tüketmeğe doyamazdım.

Duvar resimleri bizim eve girişte de vardı. İstanbul'a kaçmış Rus ressamlarının hemen hemen tümüyle uydurma bir "Doğu"yu canlandıran sahneleri ağır basardı belki de bu duvar resimleri arasında. Ancak, o yıllar, bu duvar resimlerine herkes meraklı olduğu için bu "Doğu"nun yanı sıra kır eğlenceleri, Boğaziçi görüntüleri, kırlık, bahçelik yerlerde oturan, ayakta duran, konuşan, koşuşan, ince, renklice giyimli büyükler, çocuklar, İstanbul camilerine hiç benzemeyen camilerin egemen olduğu Haliç görüntüleri de az değildi. Balonlar, kuşlar, tazılar, özellikle kadın giysileri, akide şekeri renkleri, uçucu hafif, püfürtülü bir dünya çizerdi bu duvarlara. Ama karartılmış, kara, kahverengi, kirli sarı, mor renklerin bunaltıcı, masalsı dünyası da vardı birçok yerde. Yıldız sineması; patlıcan renkli kadifeleri, sarı ışıkları, salona oranla büsbütün loş görünen –hiç ama hiç çıkılmayan– balkonu, kopkoyu, ahşap kapıları, büksül koltuk tahtaları, kararmış yaldızlarıyla kurduğu bir eskimişlik içinde o esmer görünüşlü resimlerini anımsayacak çocuklara gösterim aralarında da masal emzirirdi.

Bizim salonu da boyamıştı bu Ruslar. Gül kurusuna çalar bir pembe bozması üzerine ürkünç kara yapraklı, kara çiçekli kara sarmaşıklar kaplamıştı duvarları. Kendimi bildim bileli gördüğüm için alıştığım, dünyanın verilerinden biri diye bellediğim bu nakışları, sonraları, sevmemeği başarabildim.

Babaannemin masmavi odasının üst yanındaki mavili aklı suyu cetveller, ince fırçalarla çizdiklerini anımsıyorum; bugün bile gözümün önüne gelebiliyor.

Nakışsız duvar azdı bizim evde. Teyzemlerde ise nakışlar, duvarlarda değil, perdelerde, döşemeliklerde, örtülerdeydi; bizdekinin tersine.

Konsolun üzerinde o zamanlar bile eski diye nitelenen, nasıl kullanıldığına hiç akıl erdiremediğim porselen leğenle ibriğin –boyumun o ibriğe tepeden bakacak kadar uzaması için yıllar yıllar gerekecekti– kenarları da mavi nakışlıydı.

*

Pamuk Prenses ile Yedi Cüce'yi Yavrutürk dergisinde okurken, ya da okuduktan az sonra, Yıldız sinemasında filmine götürüldüm. Yavrutürk'deki resimler de Walt Disney'indi. Ama filmin renkleri vardı. Ecenin aynası, hele Ecenin Cadılaşması beni büyük korkulara saldı. Hemen ardından uzunca bir hastalık geçirdim. Ateşten yandığım geceler, Cadı geldi geldi gitti gözlerimin önünde. Peder sinemayı bir daha yasakladı. Oysa bu yasaklar, anamla ben bir araya gelince, etkili olamazdı ki... Ondan önce King Kong olayı da yasaklamaya yol açmıştı. Şık sinemasının, Aynalı sinemanın kapısından içeri girmenizle başlayan "King Kong geliyor!" çığlıkları, zorlanan, kırılacağı belli bir kapı, neye oranla, orasını çıkaramıyorum ama, ufacık kalan bir kız, ışık tutan adamın bizi yerimize götürmesine dek görüp işitebildiklerim oldu. Daha oturmadan ağlayıp bağırmağa, anamın eteğini çekiştirmeğe başladım, aynalarla kuşatılmış girişe çıktık. "Bari yarın yalnız gelin de, hanımefendi," dedi biri, anamın elinden bileti alıp imzalayarak. Pola Negri'li Mazurka'yı da orada (mı) gördüm (mü)? Yasaklamanın biri ancak, daha uzun ömürlüce oldu; onu da peder değil, ben koymuştum. Nedenini anımsayamıyorum şimdi.

*

Aynalı duvarlar, ağır, koyu renkli kadifeler, nakşın kendisi olmuş tahta çubuklar, üçüncü sınıf resimler, leğen-ibrik, perde, koltuk... Gelip geçen, gene gelip gene geçecek modaların gelgitinde insanları oyalayan, avutan, ısıtan neydi?

Nedir?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Berna Ülner, “Ağaç, yemiş, çekirdek”, Virgül, Sayı 32, Temmuz-Ağustos 2000

Lağımlaranası ya da Beyoğlu bitmemiş bir kitap. Aynı zamanda, okura bir kitabın “bitmesi”nin ne demek olabileceğini söyleyen bir kitap. Bu, Bilge Karasu’nun başka metinlerini, özellikle de Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki “Geceyarısının Masalı: Masalın da Yırtılıverdiği Yer”i okumuş olanlar için tanıdık bir mesele. O metinde, kısaca ‘yazarlık’ dediğimiz şeyin içinde işleyen çarkları, yazarlığının katmanlarını ayrıştırarak (ve bunları 1a, 1b, 2a, 2b, 2c, 3a, 3b, 4 diye sınıflayarak) metnini kuran, katmanları aralarındaki ilintileri, geçişleri gösterecek biçimde düzenleyen, bir anlamda işliğini okura açan, okuru bu işlikte geçirilmiş belli bir zaman dilimine konuk eden bir yazar vardır; ilk 1a’sında, “bir yemişin, hamlığından kurtulması sürecini insancaya çevirirken, geçmesi gerekebilecek süreyi çok uzatıyorum; bu da, ağır kanlı bir ağaç olduğuma verilsin,” der bu yazar, ardından da “şimdi bu kitabın bitmesi gerek,” diyerek işe koyulur. “Geceyarısının Masalı” düzenlenişiyle “yemiş hamlığından nasıl kurtulur?” sorusunu bir bakıma yanıtlar ama, “bir kitabın bitmesi”ni “yemiş”lerin, “ağaç”ların anıştırdıklarıyla birlikte düşündürmesinden ötürü, verimli bir eğretilemeli sorular alanına salmıştır bir kez okuru.

Çekirdeğin içi, toprağa düştüğünde hiç bilmediğiniz bir bitkiyi, bir ağacı doğurup büyütecek o çekirdek içi, sizin kaygılarınızın dışında kalır. Siz ancak bir sapın ucunda o çekirdeğin ilk düğümü çevresinde oluşacak etin yapıcısı olacaksınız. Çekirdeği bulduktan sonra, sabırla, kat kat et, tat, renk giydireceksiniz o çekirdeğe. Öyle ki kitabınız bittiğinde artık –hiç değilse sizin açınızdan– tadı, dokusu, rengi bilinen bir yemiş tutarsınız elinizde. Sonra da o yemişi atarsınız ortaya, ısıracak, gagalayacak, kemirecek birileri çıkar diye umarak.

Kitabın çıkış, geri dönüş yolculuğunun hangi noktasında kalmış olduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Ama Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nu italik yazabildiğimize göre şu kesin: Isırılacak, gagalanacak, kemirilecek bir yemiş atılmış ortaya; tadı, dokusu, rengi öngörülen kıvama ulaşmamış olsa bile, “kör, kısa bir inişle” çekirdeğine varılmış, hamlığından şu ya da bu ölçüde kurtulmuş bir yemiş.
(...) Gerçekliğin bir düzeni metnin başında “sınırları yönetim sorumlularının haritalarında, dosyalarında, kütüklerinde kalsın” denilirken anılan şeyse eğer, ‘Lağımlaranası’nın anıştırdıklarından da –buna hiç benzemez– bir başka düzenin çıktığı söylenemez mi?

Başa, yemişlerle ağaçlara dönelim. Yazar bir düş yemişi üretip atar ortaya, okur da yer onu. Peki yemişin çekirdeğine ne olur? Yazar açısından söylenen şu: “Çekirdeğin içi, toprağa düştüğünde hiç bilmediğiniz bir bitkiyi, bir ağacı doğurup büyütecek o çekirdek içi, sizin kaygılarınızın dışında kalır.” Bu sözler yemişin ister oluşumundan öncesi için ister yenilişinden sonrası için söylenmiş olsun, yemiş bir kez ortaya çıktıktan sonra, ne yazarın ne de okurun malıdır artık çekirdek; ama toprağa düşer, bir bitkiyi, bir ağacı doğurup büyütmek üzere, yani uygun tarım yordamlarının eşliğinde türlü türlü insanın, türlü türlü işine yarayabilecek bir tohumdur artık.

Adlar da öyledir.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Şerif Onaran, “Bilge Karasu 80 yaşında”, Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Aralık 2010

Edebiyatın “dili işleme hüneri” olduğu belki de Bilge Karasu için söylenmiş bir sözdür. Her yazısına biraz bitmemiş gözüyle baktığı için, bekletir; yeniden gözden geçirir.

Türk Dili dergisine emek verdiğim yıllardı. O zamanlar “Türk Dil Kurumu”nda “Hafta Sonu Konuşmaları” da yapılırdı.

Yazıya, Bilge Karasu’nun “Konuşma” üzerine yaptığı bir söyleşiye değinerek başlamak istiyorum. Yazı yazma yalnızlığına alışan insan için konuşma güçlüğünün üstesinden gelmek kolay değildir. Bu yüzden Bilge Karasu da yazılı bir konuşma yapmıştı. Gene de söyleşi tadında hazırlanmış bir yazıydı bu!

Konuşma ile dinleme, yazı ile okuma arasındaki ayrımların anlatıldığı bu söyleşi, onun yazarlık serüvenine de ışık tutuyordu.

Bilge Karasu “yapıntı” diyordu yazdıklarına. Bunun tanımını da şöyle yapıyordu:

“Gerçekte olmadığı veya olup olmadığı bilinmediği halde varmış gibi düşünülen şey.”

Söyleşide, bu alan içindeki öykü ile romanı nasıl yazdığını, yazarlık serüvenindeki sorunları ele alıyordu.

Bu “Konuşma”, Türk Dili dergisinde yayımlandı. Daha sonra Serdar Soydan’ın yazılarını derlediği kitaba da alındı (Susanlar, Metis Yayınları, 2009).

Bilge Karasu “yapıntı”larını “masal” diye nitelendiriyor. “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam”, “Bir Başka Tepe”, “Göçmüş Kediler Bahçesi” hep o masalsı anlatıların yer aldığı “yapıntı”lardır.

Onun işi, bir olay öyküsü anlatmak değildir. Ayrıntıların yazarıdır Bilge Karasu. Ayrıntılardaki bilinmeyen gerçekleri anlatırken sözcüklerdeki duyarlığı tartmasın bilen bir yazar. Bu yüzden o masalsı gerçekleri “yapıntı” olarak değerlendiriyor.

Bilge Karasu 1930’da doğduğuna göre, yaşasaydı 80 yaşında olacaktı. Pankreas kanserine yenik düşüp 15 yıl önce, 14 Temmuz 1995’te ölmeseydi, kimbilir daha neler yazacaktı!

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi, Semih Tezcan ile Tansu Açık’ın düzenlediği bir etkinlikte; yazdıkların değerlendirirken, anılarla kişiliğini yaşatırken, onu yeterinece anlamadığımızın ayrımına vardık.

Bilge Karasu’nun bütün kitaplarını artık Metis Yayınları çıkarıyor. Metis Yayınları’nın Genel Yönetmeni Müge Gürsoy Sökmen de etkinlikte görev alanlar arasındaydı.

Bilkent’te 13-14 Aralık 2010 tarihlerinde süren bu etkinliğe otuza yakın konuşmacı katıldı. Her birinin kapsamlı bildirisini, Karasu’nun kişiliğini gösteren anıları burada ayrı ayrı anlatmam olanaksız. Umarım bu çok yönlü etkinlik bir kitapta toplanır da, iyi tanımadığımız bu edebiyatçıyı daha bilinçli okuma olanağı bulabiliriz.

Talat Sait Halman’ın kapsamlı açış konuşması, sanki bütün konuşmacılara bir çıkış yolu gösterir gibiydi.

Bilge Karasu’yu İngilizceye çeviren Aron Aji, Türkçenin gücünü bilen bir kültür insanı olarak bizi etkiledi.

Nice konuşmacı ayrıntılardan yola çıkıp Bilge Karasu’nun bir başka yönünü belirtirken, Doğan Hızlan, o her zamanki ustalığıyla, bir genel çerçeve çizdi.

Bilgi Karasu’ya yeni bakış açıları getiren genç arkaaşlar vardı. Neslihan Demirkol, Servet Erdem gibi bu genç arkadaşlar şimdiden ayrıntıları görmesini bilen, yarının usta eleştirmenleri olabilir. Yeter ki biçemlerindeki gülümseyen duruşu yitirmesinler, bilimselliğin tekdüzeliğine düşmesinler.

Yıllardır görmediğim, eskilerden gelen arkadaşım Sedat Örsel, gençliğindeki coşkusunu koruyor. Bilge Karasu’yla ilgili anıları gözlerimizi yaşarttı. Bilge Karasu’nun son yıllarını geçirdiği Nilgün Sokak neden onun adını taşımasın?

Semih Tozcan’ın kapanış konuşması, Bilge Karasu’ya yaraşan, duygu yüklü, etkili bir konuşma oldu.

Anıların önemi

Bilge Karasu gibi soylu bir yazarı 15. ölüm yılında anarken yazdıklarından yola çıkmak, onun dilimize kazandırdığı zenginlikler üzerinde durmak gerekir. Ama böyle bir anma gününde anıların da önemi var. Hele anılarla dile gösterdiği özen arasında bağlantı kurubalirise daha somut sonuçlarla dile varılabilir.

Önce bu durum belirten bir anımı anlatayım:

Simene de Beauvoir Sessiz Bir Ölüm (La Monte Bouce) adındaki anı-romanında, ölmek üzere olan annesinin, “şimdi bayılacağım gabile” dediğini anlatır. Yaşlı kadın yaşamaya öylesine bağlıdır ki, ölümü aklına bile getirmek istemez.

Bu romanı dilimize çeviren Bilge Karasu Türkçenin inceliklerini iyi bilirdi. Romandaki kimi hekimlik terimlerinin dilimize çevrilmesinide benim de görüşlerimi almıtı. Örnekse, “dekübitüs” yerine “yatalak yarası” karşılığını benim önerim üzerine kullanmıştı.

Bilge Karasu’nun ölümü de “Sessiz Bir Ölüm” müydü?

Mum nasıl eriye eriye tükenirse; Bilge Karasu da gün be gün kendini kemiren o sessiz ölüme yeniş düşerek öbür dünyaya göçüverdi. Ha bugün ha yarın diyor, ölüp de kurtulacağı günü bekliyorduk. Öylesine yorgun düşmüş, öylesine bitkin kalmıştı ki, yanı başındaki telefona uzanacak gücü kalmamıştı. Bir yardım edeni yayında değilse, telefonu fişten çekmiş olurdu.

“Göç” yazarlar üzerine

Onu ilk tanıdığım günleri anımsıyorum: Ulus’ta, ellili yılların sonlarına doğru, Bentderesi’ne inerken solda, Basın Yayın Genel Müdürlüğü vardı. Arkadaşım Bilge Karasu’yu görmeye giderdim oraya, Zanzalak Ağacı’nı yeni yazdığı zamanlar olsa gerek. Hikmet Münir Ebcioğlu gibi “mukni sosli” radyo sunucularının da bulunduğu gürültülü bir odada çalışıyordu. Oysa Bilge Karasu sessizliği severdi. O gürültülü ortamda bile kendi sessizliğine çekilmesini bilirdi.

“12 Eylül” yönetimi onu da görevinden aldı. Baskı yönetimlerinin görevden alması için gerekçe söz konusu değildir.

Türkçenin gizlerini araştırarak ayrıntılardaki bilinmeyeni yazmak usta yazarın işidir. Bilge Karasu böyle bir yazarlık serüvenini göze aldı. Onu okuyanlar da bir ön hazırlık içinde olmalı.

Metis Yayınları onun bütün çalışmlarını 12 kitapta topladı. Kitap haline gelmeyen; kalıtında, dergilerde kalmış yazılarını Füsun Akatlı Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Öteki Metinler adıyla; Serdar Soydan da Susanlar adıyla kitaplaştırdı.

Füsun Akatlı, “Bilge Karasu’nun yayıma hazır hale getiremeden ardında bıraktığı yazılı kalıtı” üzerinde çalışarak kitaplarını hazırladı.

Öteki Metinler’de kendi adıma da rastladım:

“Bir süre önce Mustafa Şerif Onaran’la konuşurken ‘güç’ yazarlar üzerinde durmak gerektiğini, ‘güç’ olduğu söylenen yazarların bu ‘güç’lüğünü anlamağa, anlatmağa çalışmağa hazırlandığımı söyleecek oldum. ‘Bunu Türk Dili’ne yaz’ dedi. Mustafa Şerif Onaran bir şey dedi mi, akan sular durur. Nasıl bir yazı kurmaca dışında yazı yazmamıştım hemen hemen, denemeye değerdi. Nasıl bir yazı olacaktı bu? Nasıl yazılacaktı? (‘Güç’ Yazarlar Üzerine Yazılmayan Yazı).

Şimdi düşünüyorum da asıl güçlük Türkçenin gizlerini araştırmaktan geliyor. Bilkent etkinliğindeki bildirisinde Aros Aji, “Karasu’nun eserlerinde Yenilikçi Atılımlar”ı anlatırken Türkçenin gücünü de ortaya koymuştu.

Bibik ile Bıyık

Bilgi Karasu’nun evinde her zaman bir kedi bulunurdu. Tunus caddesindeki evinde “Bibik” adında bir kedisi vardı. Kedi azmanıydı. Okşamaya kalkardınız. Pençesi hazırdı. Hemen paralardı adamı.

O evde annesiyle ne güzel günleri geçmişti Bilge Karasu’nun. en küçük ayrıntıyı unutmayan, çevresiyle, özellikle Bilge’yle ilgili her şeyi bilen bir kadındı. Süslenmeyi seven, giyimine özen gösteren, bakımlı bir yaşlı kadın.

Ayrıntıların yazarı olmasında Bilge Karasu’ya annesinden geçen bir şeyler olmalı.

Az mı yemek yedim onlarda! Bayan Aspasia Karasu’nun hazırladığı o levrek, tadı unutulmayan bir balıktı.

Anne oğul tutumlu insanlardı. Kuruşlarına dek bilirlerdi hesaplarını. Bilmeleri de gerekirdi. Baba öleli çok ölmüştü. Zamansa acımasızdı. Gene de dost bildiklerine kapıları her zaman açık olan gönlü yüce insanlardı.

Edebiyatçılar Derneği’nde sorumluluk aldığım yıllarda, annesi çoktan ölmüş, Bilge Karasu, Nilgün Sokak’taki bir evin bodrum katında, kanseriyle başbaşa kalmıştı. Onu yalnız hekim olarak değil, dost olarak arardım.

Sol ön patisi pençe ekleminden kırık olan, topallayarak ortalıkta dolaşan, sırtıyla ayaklarımıza sürünen kedisi “Bıyık”, “ne olur ölme” der gibi, insan gibi bakıyordu Bilge’nin yüzüne.

“Bu ‘Bıyık’ı eve aldığımda el kadar bir enikti” diye kesik kesik anlatmaya başladı Bilge:

“El kadar bir enikti. Yağmurdan sırılsıklam, çamur içinde, siçan gibi bir şeydi. Kimbilir ne olmuştu da ezilmişti sol ayağı. Günlerce baktım ona. Sütü bile zor içiyordu. Bak işte, böyle palazlanıverdi.”

O çok sevdiği kedisine bakarken bile yoruluyordu. Pazartesi günleri kemoterapi yapıldığı için perşembeye kadar gücü tükenmiş olurdu zaten. O üzgün yorgunluğunu son üç gün taşıyabiliyordu.

Karasu’yu yeniden okumak

Bilge Karasu çok dil bilirdi. Ama asıl Türkçeyi iyi bilirdi. Sözcüklerin ayrımına varan, alışılmış sözcüklerle bir üstdil geliştirmesini bilen bir edebiyat ustası; gereksiz ilişkilerden uzak, çalışma sınırlarını iyi çizen, zamanını iyi kullanan, ölçülü, dengeli bir yaşamayı benimseyen, felsefe kökenli bir edebiyat insanıydı.

Günlerinin sayılı olduğunu bildiğim halde onunla özel konuşmalar yapmayışım, sesini bir aygıta çekmeyişim yazıklanacak bir davranış gibi görülebilir. Ne var ki istisemde yapamazdım bunu. Böylesi konuşmalar bir edebiyatçının en sağlıklı zamanında yapılmalı. Yangından mal kaçırır gibi, edebiyatçının gizli dünyası çalınmamalı.

O kalın sesinin arkasında gizlenen bu ufak-tefek adamı çok arayacağız. Onu bölük-pörçük anılarımızda bulmak pek de önemli değil. Bilge Karasu’yu; Türkçenin gizlerini sevdiren, o sağlam “yapıntı”ları yazan usta yazarı daha iyi anlamak için, yeniden okumak, dilimizin nasıl bir gelişme gösterdiğini anlamak gerekecektir.

Bilge Karasu’yu yeniden okurken; bilinen sözler arkasındaki bilinmeyen gerçekleri keşfetmeye çalışmalıyız.

Gerçek edebiyatı bilmek için Bilge Karasu’daki dil özelliklerini öğrenmek gerekir. O zaman Türkçenin gücünü dehe iyi anlamış olacağız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.