Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-285-7
13X19.5 cm, 216 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elif Şafak diğer kitapları
Pinhan, 1997
Şehrin Aynaları, 1999
Bit Palas, 2002
Araf, 2004
Beşpeşe, 2004
Med-Cezir, 2005
Baba ve Piç, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mahrem
Görmeye ve Görülmeye Dair Bir Roman
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ağustos 2000
16. Basım: Ekim 2009

Mahrem, Elif Şafak'ın üçüncü romanı. Şafak, Pinhan ve Şehrin Aynaları'nda kendine özgü dil kullanımı ve "öteki"yi romanın merkezine yerleştirme yaklaşımıyla, yeni bir tavrın da habercisi olmuştu. Mahrem, bu özellikleri bir adım öteye götürmesinin yanı sıra, kurgusal olgunluğuyla da ülkemiz edebiyatına kalıcı bir iz bırakacağını kanıtlıyor.

Mahrem'in alt başlığı "Görmeye ve Görülmeye Dair Bir Roman". Adına uygun olarak bir gözle başlayıp, dört yüzyıla yayılan seyretme ve seyredilme, bakma ve görme, görme ve görülme öykülerini, ikisi de farklı nedenlerle "öteki" olan iki kahramanın hayatlarında birleştiriyor. Görme ve görülme takıntısını bir sözlükle ("Nazar Sözlüğü") kurumlaştırıp, romanında yer alan tüm figürleri karşımıza birer seyirlik olarak çıkarıyor. Mahrem'de "göz" daima dışlanmayla içerilmenin, "ben" ile ötekinin, aşk ile karanlığın orta yerinde, bir geçiş noktasında duruyor; tıpkı "Nazar Sözlüğü"ndeki "Gözbebeği" maddesinde olduğu gibi:

"gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki âşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka 'gözbebeğim!' diye hitap edilir."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 17-26

"Rüyamda bir uçan balon görüyordum. Gıpgri gökyüzündeydi, bembeyaz bulutların arasında, sapsarı güneşin gölgesinde. Ben çatıya çıkmıştım. Aşağıdan uçan balona bakıyordum ki, şiddetli bir rüzgâr çıktı aniden. Aniden çıkan rüzgârın şiddetiyle sarsıldık hep birden. Simsiyah tozlar havalandı yerden. Uçan balon hızla sürükleniyordu. Onu gözden yitirmemek için vargücümle koşuyordum çatıların üzerinde. Ben koştukça kiremitler yuvarlanıyordu aşağıya. Eğilip baktım kiremitlerin düştüğü yere. Aşağıda, şehrin caddeleri ışıl ışıldı ve kalabalık. Yollara yuvarlanan kiremitler yüzünden arabalar kaza yapmıştı. Cart kırmızı, gıcır gıcır bir araba öfkeyle soluyordu yolun ortasında. Ön camını çatlatmıştı kiremitler. Çatlağın üzerine kocaman bir örümcek ağ kurmuştu. Değdikleri yere yapışan incecik, şeffaf iplikler uçuşuyordu etrafta. Arabanın sahibi beni arıyordu, aradığının ben olduğumu bilmeden. Gözünün önündeydim ama benden şüphelenmiyordu.

Bembeyaz kar yağıyordu simsiyah tozların üzerine. Kaldırımdan yürümeye başladım. İpliklere basmamak için gayet yavaş yürüyordum. Birdenbire ayaklarıma takıldı gözlerim. Ayaklarımda kuş desenli yün patikler vardı. Evden çıkarken ayakkabılarımı giymeyi unutmuş olmalıydım. Utandım. Kimse görmeden, bir yerlerden ayakkabı bulmalıydım. Mağazaların vitrinleri cıvıl cıvıldı. Bale pabuçları, içi kürklü çizmeler, sandaletler, bağcıklı botlar, ince topuklu kadın ayakkabıları, yumurta topuklu erkek ayakkabıları, cicili bicili çocuk ayakkabıları vardı vitrinlerde. Neli oldukları yazıyordu etiketlerinde. Bütün ayakkabılar dondurmadan yapılmıştı. Büyük mağazalardan birine girip, vitrindeki karışık meyveli botları satın aldım. Çıktığımda, ön camı çatlamış arabanın sahibi gözlerini kısmış, dikkatle beni süzüyordu. Parmaklarımın ucuna basa basa geçtim önünden. Peşimden gelmedi. Kaldırımı döndüğümde, uçan balonu gördüm sapsarı güneşin gölgesinde. Gönülsüzce kıpırdadı yerinden. O çekilir çekilmez, sapsarı güneş açığa çıktı. Korkuyla baktım yeni ayakkabılarıma. Damla damla, damla damla..."

"Ya anne yaa, şuna bi şey söyle!"

Dizimin acısıyla sıçradım. Gene uyuyakalmıştım, gene olmadık bir yerde. Ter içindeydim. Toparlanmaya çalışırken, burnuma çalındı terimin kokusu. Başkalarının da kokuyu alıp almadığını anlamak için etrafıma bakındım. Minibüsteydim. Bindiğimde benden başka kimse yoktu. Öğleden sonra bu saatlerde bu istikamete giden pek nadir olduğundan, minibüsün kolay kolay dolmayacağını, dolmadan da kalkmayacağını biliyordum. O rahatlıkla uyuyakalmışım. Zaten öğlen yemeğini abarttığım yetmezmiş gibi, bir de üstüne iki porsiyon kazandibini cila çekince, adım atacak halim kalmamıştı. Epey uyumuş olmalıyım. Minibüs tamamen dolmuş. Bir kişi eksik sadece. O da gelsin, yola koyulacağız.

Yanımdaki kadın göz ucuyla beni izliyor. Muhtemelen ter kokusunun farkında. Kucağındaki kız çocuğunun, rengi ağdalanmış çilek reçelini andıran ayakkabısının pirinç tokası hâlâ dizime batıyor. Çocuğun bunu bilerek yaptığından şüphem yok. Sırf beni uyandırmak için, uyanayım da kenara kayayım diye. "Ya anne yaa, şuna bi şey söyle!" diye cırlayan da o. Gerçi ben de uyku rehavetiyle iyice yayılmışım. Derhal toparlanmalıyım. Bacaklarımı bitiştirip, pencereye yanaşıyorum. Sırt çantamı yan taraftan alıp, kucağıma koyuyorum. Çantayı kaldırınca, altından, baharatlı sarı leblebilerle dolu kesekâğıdı çıkıyor. Minibüs dolana kadar atıştırmak için almıştım, unutmuşum. Kesekâğıdını da kaldırınca, epeyce yer açılıyor onlara. Gene de memnun değiller. Bilhassa kadın, bir türlü rahat edemediğini gösteren abartılı hareketler yapıyor; bir sağ bacağı bir sol bacağı üste gelecek şekilde sık sık bacak bacak üstüne atıyor; haşır huşur sesler çıkartarak poşetlerini dizlerinin kâh altına, kâh üzerine yerleştiriyor; sanki bir yere gitmesi kabilmiş gibi "gel evladım" diyerek kucağında oturan çocuğu göğsüne bastırıyor; dönüp dönüp, endişeli gözlerle sağında kalan daracık boşluğa bakıyor ve bütün bunları yaparken durmadan oflayıp pofluyor. Böylelerini iyi tanırım. Niye böyle davrandıklarını bilirim. Alışkınım. Böyle şeyler sık sık başıma gelir.

Tabii en iyisi taksiye binmek benim için, ya da boş bir otobüs yakalamak. Ama her yere taksiyle gitmek bütçemi aşar; otobüsleri boş bulmaksa, malûm, pek mümkün olmuyor. Zaman zaman, bineceğim otobüsün ilk durağına taksiyle gidiyorum. Ama her güzergâh buna elvermiyor. Eğer kalabalıksa, nadiren biniyorum otobüse. Zira ne zaman o yüksek basamakları hırıltılar arasında çıkıp, tıklım tıklım koridorda itiş kakış kendime yer açmak zorunda kalsam, bin pişman oluyorum bindiğime. İçimden bir ses derhal otobüsten inmemi, eve dönmemi söylüyor. Ne mümkün. Şoförün şirret talimatlarıyla arkalara doğru ilerleyen kalabalığın akıntısı beni çıkıştan, çıkışı benden uzaklaştırmakta gecikmiyor. Baktım ki kurtulamıyorum, hiç olmazsa gözlerle karşılaşmamaya çalışıyorum; merakla beni inceleyip, birbirlerine beni gösteren gözlerle. Yer veren çok oluyor gerçi. Ama bu işimi kolaylaştırmıyor. Ateş basıyor yüzümü her seferinde. Ter içinde zar zor oturuyorum boşalan yere. Zaten ben böyle anlarda hep terlerim. İster yaz olsun, ister kış, azıcık sıkılmayagöreyim, buz gibi soğuk terler boşalır sırtımdan. Yerime oturur oturmaz, eğer iki kişilik koltuktaysam yandakine, tek kişilik koltuktaysam ayaktakilere değmemek için azami gayret sarfettiğimden, baston yutmuşa benzerim. Bir yandan da, etrafımdakilerin ter kokusunu alıp almadıklarını anlamaya çalışırım. Hoş, alsalar da almasalar da elimden bir şey gelmez. Zaten ne zaman terlememeye gayret etsem, daha beter terlerim. Pencere kenarlarını severim. Pencereler sayesinde, varlığımın fazlasıyla farkında olan otobüs yolcularını değil, benden tamamen bîhaber olan dışarıdakileri seyrede seyrede yolculuk edebilirim.

Bazen de kimse yer vermez. Bazen camlara yaklaşmak da mümkün olmaz. İşte o zaman, gövdemi abluka altına alan bakışlardan kaçabilmek, pürdikkat beni süzenlerin akıllarından geçenleri tahmin etmek durumunda kalmamak için, ineceğim durağa gelene kadar rahat rahat, boş boş bakabileceğim bir nokta ararım. Kafaların arasından görebildiğim kadarıyla pencerelerin dışı, yolcuların ayakkabıları, bacaklar arasına sıkışmış alışveriş torbaları, birilerinin ellerindeki kitapların kapakları, otobüsün uyarı levhaları, otomatik kapının düğmeleri, acil durumlarda kullanılacak çekiçler, katlanmış gazeteler, asacakları kavrayan ellerdeki yüzükler... işte bunlardır seçeneklerim. İçlerinden birini seçer ve ineceğim durağa gelene kadar gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadan yolculuk ederim. İster oturarak, ister ayakta olsun, bir hayli zordur benim için otobüsle bir yerden bir yere gitmek. Ama benim kadar şişmansanız eğer, minibüsler, otobüslerden daha da beterdir.

Ne zaman minibüse binmek zorunda kalsam, kendime göre çareler buluyorum ben de. Her şeyden önce karşımdakinden atak davranıyorum, minibüs şoförlerinin gözlerindeki o yarı alaycı bakış, iğneleyici bir lafa dönüşmesin diye. Onların içten içe söylemek istediklerini, ben sakınmadan dile getiriyorum. Ben buna, "bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinkinden azdır" kuralı diyorum. Aslında, az buçuk arızası olan herkes bilir bu altın kuralı: "Baktın ki kem söz işiteceksin, evvela kendin dalga geç kendinle; hatta en çok sen dalga geç ki, başkalarına fırsat kalmasın. İsmini sen koy marazının; hatta davul zurnayla duyur ki merhamet yoksunu ismini, sana lakap takmaya yeltenenlerin hevesleri kursağında kalsın." Yani baktın ki başkaları seni hırpalamak üzere, kendi kendini hırpalamalısın kalkan niyetine.

Diyelim ki adam kör. Etrafındakiler pederane bir nezaketle mümkün mertebe "kör" kelimesini kullanmamaya, gerektiği takdirde "âmâ" demeye özen gösterirken, kör adam onlardan birkaç adım öne geçip körler hakkında merhametsiz fıkralar anlatmaya başlıyor. Ötekiler çarnaçar gülüyorlar fıkralara; kör bir adamın şappadak körlerle dalga geçebilmesinin ihtişamı karşısında şaşkın ve sıkkın. İşte aşağı yukarı böyle bir şeydir "bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinkinden azdır" kuralı.

Tabii benim durumum bundan oldukça farklı. Zira her şeyden önce, insanların şişmanlara bakışıyla, körlere bakışı arasında epeyce fark var. Tıpkı sakatlık gibi körlük de insanın başına gelen bir felaket addedildiğinden, tıpkı sakatlar gibi körler de, insanlarda merhamet uyandırır. Bu sebepten, bir körün, acınası arazıyla dalga geçebilmesinde bir fevkaladelik vardır. Oysa şişmanlık, bazı insanların başına geliveren talihsiz bir olay ya da "kader" değil, bizzat şişmanların eseridir. Her şişman, kendi şişmanlığının başlıca müsebbibidir. Bir insanın şişmanlığı onun pisboğazlığının, açgözlülüğünün, tamahkârlığının tescilidir. Körlük ne denli ciddiye alınacak bir şeyse, şişmanlık da o denli dalga geçilebilecek bir şeydir. Hal böyle olunca da, şişman birinin şişmanlığıyla dalga geçebilmesi, kör birinin körlüğüyle dalga geçebilmesinin bıraktığı etkiyi bırakamaz, uyandırdığı saygıyı uyandıramaz. Bu sebepten işte, ben şişmanlığımı başkalarına açarken son derece ciddi davranırım. Alay konusu olageleni, gayet ciddi bir mevzuya çevirerek, altın kuralı kendi şartlarıma göre yontarım.

Bu sefer de altın kuralı uygulamıştım. Şoför minibüsün camlarını yıkıyordu geldiğimde. Oysa gökyüzünün gıpgri olduğuna bakılırsa, çok geçmeden yağmur boşalacaktı. Yanına gidene kadar beni fark etmedi. Sadece gökyüzünü değil, beni de görmeyecek kadar dalgındı. Herhangi bir şey söylemesine, hatta düşünmesine bile fırsat bırakmadan, iki kişilik para ödemeyi teklif ettim. İtiraz etmedi. Hiçbir şey söylemedi. Sessiz bir akid bu. Sonradan pürüz çıkmasın diye, vaktinde yapılmış bir müdahale. Oracıkta kapandı bu mesele. Ben de gayet rahat uyuyakalmışım. Uyandığımda, göz ucuyla beni izleyip kıpır kıpır rahatsızlığını haykıran kadının derdini hemen anladım. Ön tarafta, hâlâ boş olan yere oturmak istemediğinden, çaresiz benim yanıma ilişmişti. Elbette, o, benimle şoför arasındaki akidden tamamen habersizdi. Deminden beri abartılı hareketler yapıp, oflayıp poflamasının sebebi buydu. Aklınca, "üç kişi nasıl sığacağız buraya?" demeye getiriyordu. Daha fazla dayanamadım.

"Merak etmeyin hanımefendi. Ben iki kişilik para veriyorum."

Kadın bön bön bakıyor suratıma. Kucağında rahat durmayan çocuğu endişeyle kendine doğru çekip, "evladım dur bi dakka" diye söyleniyor, gözlerini benden ayırmadan.

"Bakın," diyorum elimle havada bölmeler çizerek. "Ben bir artı birim. Yani bir ve ikiyim. Siz de üçsünüz. Bu koltuklar da üç kişilik. Demek ki yanınıza üçüncü bir kişi gelmeyecek. Çünkü siz ve ben, zaten üç kişi yapıyoruz. Dikkat edin çocuğu saymadım!"

Kendime haksızlık etmemeliyim. Bana kalsa, tam olarak iki kişilik yer kapladığım söylenemez. Gene de her halükârda, bir kişilik yerden çok daha fazlasını kapladığımı inkâr edecek değilim. Otobüste ya da takside o kadar mühim değildir bu ayırım; ama minibüste işler değişir. İşin aslı, televizyoncuları hoşnut edebilecek kadar şişman değilim. En azından şimdilik. Ama şişmanım. Hem de çok. Çocukluğumdan beri böyle. Çok daha küçükken, gayet zayıf sayılabilirdim aslında. Bulanık da olsa hatırımda. Çok sürmedi. Geçen her gün, biten her sene, ben biraz daha kilo aldım. Daha ortaokul bitmeden, görenleri hayrete düşürecek kadar şişmanlamıştım. Durmadım. Durmadı. Zaten artık istesem de duramazdım, durduramazdım. Ve şimdi, tam tamına iki kişilik olmasa bile, en iyimser tahminle bir buçukluk yer kapladığım ortada. Ve eğer bir buçukla iki arasında bir yerlerdeyseniz, küsûrat yuvarlamanın âdet olduğu bir memlekette, ikisiniz demektir. Bu da eder iki kişilik minibüs parası.

Neler yapmadım ki zayıflamak için. Doktor kontrolünde adım adım diyet programları, kafama göre koşaradım diyet programları, açlıktan öldürmeyen ama süründüren kalori hesapları, litre litre su, kibrit kutusu büyüklüğünde yağsız peynirler, kızarmış kepek ekmeklerin sayılı kırıntıları, aç açına geçen günler, gece terletsin diye yatmadan evvel giyilen tulumlar, karabasanların döktürdüğü terler, her birinden sekizer kere yapılması lazım gelen hareketler, uyanır uyanmaz aç karnına içilen karışımlar, iştah kesici haplar, selülit çözücü haplar, ishal yapan haplar, tatsız tuzsuz bulamaçlar, çık çık bitmeyen merdivenler, çevir çevir inceltmeyen çemberler, yosun banyoları, zayıflama çayları, meyve kürleri, sabah yürüyüşleri, paket paket diyet bisküvileri, saunalar, buhar makinaları, koşu bantları, aerobik salonları, aletli jimnastik, hipnozla tedavi, akapunkturla tedavi, grup terapileri, donuk psikologlarla donuk seanslar, oluk oluk akan paralar, azalmak şöyle dursun sinsice artan kilolar ve silbaştan yeni diyet programları... Baktım ki olmuyor ve olmayacak, ben de ipin ucunu koyverdim. Hiçbir zaman kavuşamayacağım bir görüntüye öykünmekten bıkmış usanmıştım. Nicedir canımın her istediğini yiyor, sonuçlarına katlanıyorum. Aslında bunun sonuçlarına benden ziyade, başkalarının katlandığını itiraf etmeliyim. Etrafına neşe saçan şu kırmızı yanaklı, dost canlısı, anaç ve lafazan tombiş kadınlardan biri değilim ben. Zaten böyleleri ekseriya kısacık boylu oldukları için, tüm kilolarına rağmen hâlâ ufak ve tostoparlak görünürler; dolayısıyla da sevimli sayılabilirler. Bana gelince, kilolarım kadar boyumun da normalin üzerinde olması, beni "tombiş" değil, "irikıyım" kılıyor. Her neyse, işin aslı şu ki, boyum kısa olsaydı bile gene de o kadınlardan biri olamazdım çünkü şişmanlık beni sinirli biri yapıyor.

Bir ara, en az iki beden incelmeyen müşterilerine paralarını iade etme garantisi veren bir aerobik merkezine devam ediyordum. Orada, kendi görüntümüzün dilinden kurtulamayalım diye dört tarafı aynalarla kaplanmış bir salonda yan yana dizilip, yüzünden gülücük, dilinden komut eksilmeyen tığ gibi aerobik hocasının her yaptığını tekrarlardık kan ter içinde. Azimli sayılırdım. Her hareketimde hırıl hırıl öten göğsümün şikâyetlerini duymamazlıktan gelecek kadar. Oysa gözlere karşı vurdumduymaz olamıyordum bir türlü. Oradaydılar, dört yanımda; kirpiklerle kuşatılmıştım, batıyorlardı etime, şerha şerha. Grubun her üyesi, bir yandan hocanın yaptıklarını tekrarlarken, bir yandan da aynalardan diğerlerini seyrederdi. Herkes herkesin en gizli rakibiydi. Herhangi birimizden eksilen her kilo, ağırlığınca taş olup başımıza yağacaktı sanki. En çok sevilenler, en şişman olanlardı. Çabuk zayıflayanlar çarçabuk dışlanıyorlardı. Şişmanların şiddeti, kırk batman ağırlığında kuş tüyü yorganla kaplanmıştı. Herkes herkesi yumuşacık eziyordu.

Ben grubumuzun gülüydüm. Bütün tombiş kadınlar ayrı bir alaka gösteriyordu bana. Azıcık geciksem, ya da bir gün gitmesem, telefona sarılıyorlardı içten bir merakla. Gözleri ışıldıyordu beni gördüklerinde. Seviliyor, el üstünde tutuluyordum. Her Allah'ın günü birileri beni tebrik edip, ne kadar zayıfladığımdan dem vuruyordu. Oysa bir gıdım eksilmemiştim. Niyetleri yapmacık bir nezaket göstermek değildi, ne de beni yalanlarla kandırmak. İflah olmaz şişmanlığımdan ötürü beni o kadar çok seviyorlardı ki, gözlerine sevecen bir filtre takılıyordu bana her bakışlarında. Öyle ki, ekmek mushaf çarpsın yemin edebilirlerdi zayıfladığıma. Ötekilerin aksine, benim gibi birinin kilo vermesi fikri kimseyi tedirgin etmiyordu.

Böyledir işte. Kimseye rakip olamayacak kadar şişmansanız eğer, zayıflamaya ahdetmiş bütün şişmanlar biricik dostunuz olmak için yarışır. Hatta içlerinden bazıları, aslında benim şişman değil, "balık etli" olduğuma gözlerini inandıracak kadar çok severdi beni. Bense nefret ediyordum sırf "şişman" dememek için sarfedilen onca kelimeden; vıcık vıcık. Bir de dokunuşlardan nefret ediyordum; mıncık mıncık. Böyledir işte. Şişman bir çocuksanız eğer, zayıflamadığınız takdirde, hiçbir zaman büyüme fırsatı bulamazsınız. Hangi yaşta olursanız olun, insanlar sizi mıncıklamaya bayılır. Küçükken, göbeğinizden ve baldırlarınızdan makas alırlar durmadan; genç kızlığınızda, yanaklarınızdan ve gerdanınızdan. Yaşınız ilerlediğindeyse çimdiklenmekten kıpkırmızıdır kollarınız. Ve eğer benimki kadar beyazsa teniniz, her çimdikten geriye kalan kızarıklık tez zamanda morluğa dönüşür. Her neyse. Onca vıcık vıcık kelimenin, mıncık mıncık sevmelerin sonunda daha fazla dayanamayıp ayrıldım aerobik salonundan. Salonun müdiresi, hakkımdaki sevecen kanıdan payını almayı ihmal etmedi. Ayrılırken paramı geri vermedi.

Aslında ne kadar kızarsam kızayım, bu tür duyguların yabancısı sayılmam. Gayet iyi biliyorum ki, eğer bir hayli şişmansanız, ortalıkta sizden daha şişman birilerinin olması, ağır kokulu masaj yağları gibi teninizin üzerinden kayıp, siz farkına varmadan içinizi ferahlatacaktır. Kalabalığın içinde yürürken karşıdan şişman bir kadın geliyor diyelim, hemen o sizi, siz onu göz hapsine alırsınız. Her iki taraf da berikine bakmıyormuş gibi yapadursun, merak edilen soru ortaktır: "Acaba onun kadar şişman görünüyor muyum?" Cevapsa hemen hemen her zaman aynıdır: "Öteki daha şişmandır". Malûm, doğuştan başkalarına muhtaçtır sıfatlar; yalnızlıktan hazzetmezler. Ne dikine çizgiler, ne koyu renkler, ne de hatları örten kıyafetler... şişmanları ancak şişmanlar zayıf gösterebilir. Şişman şişmanın yegâne panzehiridir.

Nihayet minibüs doldu, eksik olan geldi. Genç bir adam. Öndeki tek koltuğa oturdu. Tamamız artık, kalkabiliriz. Aksi gibi, şimdi de şoför ağırdan alıyor. Hâlâ dışarıda, elinde bir bez, aynaları parlatmakla meşgul. Oysa şimdi daha da gri gökyüzü. Yağmur şimdi daha da yakın. Beklerken, baharatlı sarı leblebilerden atıştırıyorum. Yanımdaki kadınla çocuğa da ikram ettim ama istemediler. Galiba kadını hâlâ huzursuz ediyorum.

Tabii en önemlisi boğazına hâkim olmak. Yemeyeceksin. Bu kadar basit. Ne var ki, yaz sıcağında erimiş asfalttan sandaletine yapışmış sakıza benzer yemek yemek. Ya hiç bulaşmayacaksın, ya da çektikçe uzamasını yadırgamayacaksın. Rejim yaptığım zamanlarda, daha da beter olurdu. Yemeden geçirdiğim her anın acısını fazlasıyla çıkarırdım muhakkak. Hatta rejim yaptığım günlerden birinde o kadar çok yemiş, o kadar çok yemiştim ki, davul gibi şişen karnımın ızdırabı dinsin diye midemi yıkatmaya mecbur kalmıştım.

"Ne zaman yemek yiyorsun?" diye sormuştu midemi yıkayan doktor.

"Acıktığımda," demiştim sesimin titremesine mani olamadan. Ne zannediyordu ki? Ben de herkes gibi acıktığımda yemek yiyorum tabii ki. Tek mesele, sık sık acıkmam. Yani ben, heyheylerim tuttuğunda acıkıyorum ve sakinleşip durulduğumda; sıkıcı bir film izlediğimde acıkıyorum ve güzel bir filmden çıktığımda; güneşli bir günde kemiklerimi ısıtmanın tadını çıkarırken acıkıyorum ve sıcağa zerre kadar tahammül edemediğimde; olur olmadık şeylerden kaygılandıkça acıkıyorum ve kaygılarımın boşuna olduğuna ikna edildiğimde; uyandığımda acıkıyorum ve gözümü uyku tutmadığında; paradan yana sıkıntım olmadığında dilediğimi yiyebilecek olmanın keyfiyle acıkıyorum ve aysonunu nasıl getireceğimin derdine düştüğümde; banyo yapıp kirlerimden arındığımda acıkıyorum ve nasıl olsa gene ter kokacağımı kabullendiğimde; evden ayrılmak istemediğim halde dışarı çıkmam gerektiğinde acıkıyorum ve dışarıdan eve döndüğümde; lokantaların önünden geçerken acıkıyorum ve lokantaların önünden geçmemek için yolumu değiştirdiğimde; günboyu başkalarıyla birlikteyken acıkıyorum ve günün sonunda nihayet yalnız kalmayı başarabildiğimde; fazla yememeye gayret ettiğimde acıkıyorum ve nasıl olsa ipin ucunu kaçırıp gene fazla yediğimi gördüğümde... yani ben, acıktıkça yiyorum ve acıkınca sadece.

Ve sonra... kusuyorum.

Diyelim ki bir yaşpasta var. Şöyle, dışı kâğıt gibi incecik rendelenmiş çikolata parçalarıyla örtülmüş, kenarlarından erimiş karamel dökülmüş, üzeri kestane şekerleriyle süslenmiş, sarımtrak krema topaklarıyla bezenmiş, dantel dantel kıvrımlarının arasına rengârenk şekerlemeler yerleştirilmiş, tepesinden aşağı kar gibi pudra şekeri serpilmiş, ahçısının saatlerine malolmuş, seyrine doyum olmayan enfes bir yaşpasta. Cömert ve muntazam dilimler kesildiğinde, en az dışı kadar güzel olan içini görüyorum. Göğe meydan okuyan bir yapı gibi kat kat yükseliyor. Bir kat kek, bir kat krema, bir kat kek, bir kat krema... ve katmanların arasında, kestane şekerlerinden, vişne ezmelerinden kıtır kıtır, pütür pütür çizgiler. İştahım kabarıyor. Kırıntı bile bırakmıyorum geride.

Ve son lokma da bittiğinde, üçe kadar sayıyorum içimden. Soluğu tuvalette alıyorum, beni neyin beklediğini, ne yapmak üzere olduğumu bile bile. Parmaklarımı ağzıma sokup, sabit gözlerle bakıyorum tuvaletin deliğine. Az sonra, dipten gelen bir dalga gibi yükseliyor midemin feryadı. Parmaklarımı geri çekip, yankısına yol veriyorum. Çok değil, daha az evvel gözkamaştırıcı renkleriyle içime aldığımı, koyu bir bulamaç halinde dışıma çıkartıyorum.

Tiksinmiyorum. Pastanelerin ağır kokulu, pislik yuvası tuvaletlerinde iki büklüm kusarken dahi, en ufak bir tiksinti duymuyorum. Tuvalet kapısının öbür tarafında, mırıl mırıl konuşan sevgilileri, harıl harıl çalışan garsonları, ışıl ışıl vitrinleri, mis kokulu pasta börekleri, tepsilerin arasına özenle yerleştirilmiş parlak süslemeleri, hoparlörlerden bangır bangır yükselen müzikleri, üzerleri sigara yanıklarıyla dolu, desenleri solmuş masa örtüleri ve her sayfasında birbirinden muhteşem tatlıların fotoğrafları olan duvar takvimleri ile beni bekliyor pastane. Kimse ne yaptığımı görmüyor. Gayet iyi biliyorum ki, işimi bitirip kapıyı açtığımda, masama oturup yeni bir çay, hatta ikinci bir yaşpasta ısmarladığımda, sadece benim görmüş olduğum bu nahoş sırrı elevermeyecek gözlerim. Huzurla kusuyorum. Biraz sonra acı su doluyor ağzıma. Ama oyuna gelmiyorum. Midenin mahzenlerinde saklanan bazı yiyecekler, önden acı suyu gönderip midenin tamamen boşaldığı kanısını uyandırarak kurtulabileceklerini sanırlar. Birer birer tespit edip yerlerini, yaka paça dışarı çıkartıyorum hepsini.

Gene de ne kadar uğraşırsam uğraşayım, yediğimden daha azını kusabiliyorum her zaman. Hep bir şeyler kalıyor geride, içimde, derinde. İster istemez, yediğim yaşpastanın en kalorili kısımlarının midemin derinliklerinden bana bakıp, kıs kıs güldüklerini düşünüyorum. Zorlamak fayda etmiyor. Acı sudan başka bir şey çıkmıyor bir süre sonra. Zamanı gelince, sifonu çekiyorum. Sular basıyor ortalığı, sular seller. Döne döne boğuluyor yaşpasta, bağıra çağıra kayboluyor tuvaletin deliğinde. Ortalığı iyice temizleyip, ağzımı çalkaladığımda artık yeniden bir şeyler yemeye hazır olduğumu düşünerek seviniyorum. Boğazımın acısına, midemin ağrısına, duyduğum pişmanlığa rağmen, ferahladığımı fark ediyorum. Belki de sırf bu sebepten... yani bozmak ve bozabilmek için yeniden. Yani belki de bir müddet sonra insan, kusursuz bir uyum ve nizam içinde kat kat yükselen yaşpastanın değil, çamurumsu enkazının müptelası olmaya başlıyor. Öylesine güzel ki yaşpasta, çirkinleştiği anın biricik şahidi olmanın hazzı her şeyin önüne geçiyor. Dışımdayken böylesine gözümü kamaştıranın, sırf içimden kovulduğu için sersefil, perperişan olduğunu görmek, kavruk bir keyif veriyor.

Kustuktan sonra fil gibi acıkıyorum.

Garson gülümsüyor: "Hay hay!" Son derece sevecen, siparişimi alırken. Diyelim ki yeni siparişim de bir yaşpasta. Bu seferki başka. Şöyle, dışı kıtır kıtır karbeyaz çikolata yapraklarıyla kaplanmış, üstü kivi, şeftali, çilek dilimleriyle süslenmiş, dilimlerinin üzerine vernik gibi incecik, uçuk pembe bir jöle eklenmiş, kenarlarına sütlükahvemsi kremadan büklüm büklüm hat çizilmiş ve ahçı hızını alamamış olmalı ki, dört bir tarafına ince ince çekilmiş fındık serpilmiş, iştah açan, nazar okşayan bir yaşpasta. Garson servisi yaptıktan sonra hemen uzaklaşmıyor masamdan. Neden bilmem, pek çok insan şişmanların yemek yiyişlerini seyretmekten hoşlanır. Peşpeşe iki yaşpasta yemenin bir izahı olması gerektiğini düşündüğümden, ertesi gün sıkı bir rejime başlayacağımı söylüyorum ona. "Madem öyle, bugün dilediğiniz kadar yemelisiniz," diyor gülümseyerek. Ağzım tıkabasa dolu olduğu için başımla onaylıyorum ben de; gülümsemeyi ihmal etmeden. Garson gidiyor, ben tabağımı bitiriyorum. Kırıntı bile kalmıyor geride.

Sonra... üçe kadar sayıyorum içimden.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gül Dirican, “Elif Şafak’ın Mahrem’i”, Milliyet, 5 Eylül 2000

Mahrem'de çok rahat postmodern bir yapıdan bahsedebiliriz. Hani neredeyse öğrencilere örnek olarak verilebilecek yapıtlardan. Bunu söylerken dilin kullanımını ayrı tutuyorum. Benim başımın belası olan, biliyorum ki bazılarının çok sevdiği o dil oyunları bu romanda da hayli yer tutuyor. Temel itirazım da bu. Romanın başında, bir sağanak halinde yağan dil oyunları, ancak ikinci yarıdan sonra olmazsa olmaz hale dönüşebiliyor, romanın öyküsüne katkıda bulunabiliyor.

Elif Şafak'ın öykü anlatıcılığı özellikle bu romanında berraklaşmış. Masalın dili, bu romanın sürükleyiciliğinde ana unsur olarak görülüyor ve Şafak'ın yepyeni diyebileceğimiz bir üslubunun da habercisi. Özellikle tarihsel diye kabaca adlandırabileceğim bölümlerden ayrılmak istemedim.

Bu kitabın çok okunacağından ve tartışılacağından eminim. Adının "Mahrem" oluşu benim için sadece, istese de istemese de aşırı yer dolduran karakterle sınırlı. Romandan aldığım tatta, "mahremiyet" alt okumasına gerek yoktu ve bu gözle okuduğum için de beni suçlayamazsınız. Ben bu romanın masallarının peşinden gitmeyi tercih ediyorum.

Devamını görmek için bkz.

Atilla Birkiye, “'Karnaval dünyası'na yol alış”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2000

Basın engizisyon gibidir, dedik ama; gerçek engizisyonu Elif Şafak, Şehrin Aynaları romanında konu olarak almış. Bu roman geçen yıl (1999) İletişim Yayınları'ndan çıkan ikinci romanı. Kendi adıma romanı okuduktan sonra çok sevindim. Meğerse, Türkiye'de böylesine romanlar yazılıyormuş!

Elif Şafak karşıma birden çıkıverdi. Daha doğrusu bir rastlantı, onu okuma vesilesi oldu. Çıkan kitaplarının duyurularını görmüştüm. Ama alıp okumamıştım. İsterseniz bir önyargı olarak kabul edin bunu. Bir süredir ''yeni'' leri pek izlemiyorum. Son yıllarda, son yapıtlarda edebiyatın, edebiyattan uzaklaştığını görmek beni rahatsız ediyor; acı çekiyorum! Bu yaz, Caz Festivali kapsamındaki bir konserde bilet bulamayıp da gerisin geri dönmek zorunda kalan dostumuz Serdar Katipoğlu ile karşılaşınca, Şafak'ın romanlarıyla da tanışmış oldum. İşi, –doğal olarak– kitaplarla fazlasıyla ilgilenmek olan kütüphaneci arkadaşım Serdar, dikkatimi bu romanlara çekti: Şehrin Aynaları ve Pinhan (1997, bu romanı hâlâ okuyamadım). Galiba, en iyi tanıtım ''fısıltı gazetesi'' yle oluyor...

Şehrin Aynaları, engizisyon dönemine ilişkin ve ortaçağın karanlık sularında İspanya'da başlayıp İstanbul'da son bulan bir serüvenin romanı. Bilinçli olarak ölçüp biçilmiş bir kurguyla karşılaşıyoruz; aynı zamanda, yaratıcılık sürecindeki yazınsal savrulmaları da içinde barındıran ''mimari bir çizim'' .

Sevgi, sevgisizlik, ana olma, şevkat, tutku, keder, inanç, lanetlenme, giz, mucize, yol/yolculuk gibi kavramları tematik bir eksende romanın içine sindirmiş Elif Şafak. ''Roman geleneği'' nden gelen, örneğin elini bu anlamda en azından anlatıcı, ''hikâyeci'' konumunda geçmişe uzatan bir yazar.

Modern yazının ''atmosferini'' parçalayarak, M. Bahtin 'in terimiyle söylersek karnavallaştırıyor, bir karnaval dünyası/evreni oluşturuyor. Biçeminin ana özelliği olan bilinçli sözcük seçimiyle kendi anlatı evrenini kuruyor; ''paradigmasını oluşturuyor'' . Dolayısıyla –acaba siyasal bir roman mı?– ''sorunsallık'' peşinden koşan bir yazar.

Öte yandan yazarlığının bir başka özelliği de ''başka yazılı olan'' lar ile bağlantı kurması. Örneğin dinler tarihiyle, tarihle. Kendilerini engizisyonun dehşetengiz hışmından kurtaran ve kurtaramayan Sefaradlar'ın serüvenini izliyoruz Şehrin Aynaları'nda.

Modernitede 'sergileniş'

Elif Şafak'ın üçüncü romanı Mahrem geçen ay Metis Yayınları'ndan çıktı. Mahrem'de de iç içe geçmiş bir kurgulama var. Belli ki yazarımız, çok uğraşmış. Basit ve sıradan olanı değil, güç olanı çözmeye yönelmiş. ''Hikâye anlatma'' düzleminde bir önceki romanı gibi geleneğe el uzatıyor. Sözcük düzlemindeki dilin bilinçli kullanımı yine biçemin ana özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

Modernitenin ve bizim toplumumuzun ''kadın ile ilişkisi'', ''kadına bakışı'' diyebileceğimiz bir izlekte, ''sergileniş'' ile ilintili bir içerikle karşılaşıyoruz bu kez. ''Görmeye'', ''görülmeye dair'' bir roman olarak tanımlanmasının ana nedeni bu kanımca. Yalnızca, şişman genç bir kadının –ya da öteki sıra dışı kadınların– toplumsal konumunun huzursuzluğu değil bu sergilenişin altında yatan. Olduğu gibi moderniteye, bizim modernitemize de ilişkin bir çözümleme, sorgulama.

Bu kez, –edebiyatımızda çok seyrek gördüğümüz– küçük küçük tuzaklar var romanın içinde. Metnin içinde yer alan, okuma sürecindeki bu tuzaklar, bir bakıma, İstanbul'un eski semtlerinden biri olan Cihangir'deki günlük yol alışlarımızda karşılaşacağımız ''önemli'' ayrıntılara denk düşüyor.

Mahrem'i okuduktan sonra bir de bu gözle Cihangir'i dolaştım. Bazı göstergeleri tam ''bulamadığımı'' da itiraf edeyim. Örneğin Hayalifener Apartmanı'nı; gerçi bulmam da şart değil ya... Cihangir ve göstergeleri benim saptamam. Bir başka okurun farklı olabilir. Yazarınki de bir başka olabilir; ya da tüm bunlar bir başka semt için de geçerli olabilir. Ama yanıldığımı hiç sanmıyorum!

Şehrin Aynaları'ndaki lanetlenme, bu kez de karşımıza bir başka boyutuyla çıkıyor. Bunları romanın sürprizleri olarak okura bırakıyorum. Kadın ile erkek arasındaki ilişkiyi, bir önceki romanda olduğu gibi, modern anlatının evrenini parçalayarak, belki de tersyüz ederek ya da alışılmadık bir biçimde sunarak diyelim, yine bir karnaval dünyasının/evreninin içine oturtuyor.
(Romanın dördüncü sayfasında bir ithaf var: ''Be-Ce için'' .) Romanın hemen başında şişman genç kadının sevgilisinin Be-Ce olduğunu okuduğumda, uslamlamam beni, daha bunun kim, nasıl biri olduğunu –hatta başta cinsiyetinin ne olduğunu bile– düşünmeden, A-B-C'ye, alfabe sıralamasına, dolayısıyla Elif'in kendisine götürdü. Böylece, şişman genç kadın, Be-Ce, yazar, anlatıcı arasında parçalanmış bir düzlem/düzlemler ortaya çıktı. Bundan sonrası, yukarıda da dediğim gibi okurlar için bir sürpriz, bir oyun olsun!)

Elif Şafak, iki romanından anlaşıldığına göre kolay kolay vazgeçemeyeceği ve romanımızda pek görülmeyen karnavallaştırma, ''karnaval dünyası'' (evreni, atmosferi) oluşturma ile biçeminin ana öğesi olan, en eski anlatı metinlerinden, Dede Korkut'lardan, Binbir Gece Masalları'ndan uzanıp gelen ''hikâyeci'' özellikleriyle öne çıkıyor.

Bunların yanı sıra, –parça parça da olsa– modernitenin sorgulanmasıyla, belki de bundan kopuk düşünmediği kent'i, yani İstanbul'u ele alışıyla da önce çıkıyor? Böylece, büyük bir olasılıkla medyamızın ilgilenmeyeceği –ilgilenmemesi isabet olur aslında– yeni bir romancı ortaya çıkıyor...

Devamını görmek için bkz.

Pınar Göksan Aker, “Sayılarda gizlenen 'Mahrem'”, Cumhuriyet Kitap, 16 Kasım 2000

Sessizliğin, altın kadar kıymetli olduğu mahallelerden birinde, bütün gün pencerenin önünde oturup çeyiz işlermiş ana kız. Hayallerin iğne deliğinden geçecek kadar küçük olmalı, dermiş kadın kızına. 'Baktın ki hayalin geçmedi iğnenin deliğinden, boşver onu. unut gitsin. İğne deliğinden geçemeyen hayaller boş hayallerdir. Hüsrandan başka bir şey getirmezler.' Kız dikkatle dinlermiş annesinin anlattıklarını. Sonra dalıp gidermiş hayallere. Ne vakit hayal kursa, elinden kayıverirmiş gergef; iğneyi de beraberinde götürerek.-Nazar Sözlüğü'nden "İğne deliği"

Mahrem, 1999'un İstanbul'unda başlayıp 1999'un İstanbul'unda biten; araya tarihlerin, masalların, ülkelerin, hayvansı insanların, insansı hayvanların, kötülerin, zayıfların, çirkinlerin, güzellerin girdiği, zamanın ve mekânın geçmişle bugün arasında mekik dokuduğu bir roman... Genç yazar Elif Şafak'ın, Kem Gözlere Anadolu (1994), Pinhan (1997), ve Şehrin Aynaları'ndan (1999) sonra kaleme aldığı dördüncü kitabı, üçüncü romanı.

Roman, farklı zaman ve mekândaki masalsı ve gerçek kahramanların ayrı ayrı öykülerinden kurulu... 1999'un İstanbul'unda karşımıza çıkan, şişmanlığı başına dert bir kadın kahraman... Yemesi için acıkması gerekmeyen, zaten her koşulda acıkan genç bir kadın... Sıkıldıkça yiyen, yedikçe sıkılan... Doydukça acıkan, acıktıkça neşelenen, neşelendikçe acıkan, acıktıkça yiyen... Bakışların kilolarına kilitlenip insafsızca sorguladığı, yadırgadığı, dersler çıkardığı, haline şükrettiği, tahtalara vurduğu, parmakla gösterdiği bir kimlik... Zayıflamayı deneyen ama midesinin çağrılarını hiç reddetmeyen, yedikçe kilo alan, aldıkça iştahı kabaran bir kadın...

Romanın ikinci durağı, 1885'in Perası... Kahramanı ise, bir kerametle dünyaya gelen mum kokulu Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi. Yokuşun tepesindeki vişne renkli çadırın sahibi... Yalnızlığını, gösteri çadırında sergilediği akıllara durgunluk veren güzellik ve çirkinliklerle gidermeye çalışan masalsı adam... Çadırının gözdeleri, çirkinler çirkini Samur Kız'la, güzeller güzeli Belle Anabelle...

Samur Kız'ın öyküsü

Samur Kız'ın öyküsü, bizi 1648 Sibiryası'na götürüyor. Belle Anabelle'ninki 1868 Fransası'na... Her ikisinin buluştuğu yerse 1885 Perası... Dünyaya gelişleri, mahremiyetin ihtilaliyle lanetlenen ve kaderleri bu lanetle çizilen iki varlığın yolu, vişne rengi çadırda, insanları eğlendirmek, tiksindirmek, özendirmek için kesişiyor. Hayvanımsı insan Samur Kız'ın kaderini lanetleyen ve atalarını kuşaklar boyu başkalarına seyirlik yapan, Sibiryalı bir samur avcısı... Kaderi, samur kürkü için insan kanı akıtmaktan geri kalmayacak denli cani insanların elinde şekillenen Samur Kız, Keramet Mumî Memiş Efendi'nin çadırına, çirkinliğiyle çuvallar dolusu para kazandırmak üzere alınıyor. Böylelikle, soyağacı 1648 Sibiryası'na uzanan bu hayvanımsı insanlar, Samur Kız'la 1885'in Perası'na, İstanbul'una adım atıyor: "Her akşam sahneye çıktığında, kendini seyreden gözü seyrederdi. Seyredilişini seyrederdi. İnerdi tokmak, inlerdi davul. Samur Kız, ağır ağır başlardı raks etmeye. Üzerindeki kürk, yerleri süpürecek kadar uzun, gövdesini tamamen kapatacak kadar boldu. Samurdu muhtemelen. Çadıra doluşan kadınların arasında, bu kürke özenip benzerini diktirenler de vardı. Samur Kız sahnede salınırken, onlar da gayri ihtiyari kendi samur kürklerini okşarlardı. İnerdi tokmak, inlerdi davul. Samur Kız sert hareketlerle kürkünü çıkarırdı. Çırılçıplak kalırdı. Sahnenin kenarına yaklaşıp, korkunç sesler çıkararak yüzyıllar öncesinden devraldığı laneti lapa lapa yağdırırdı seyircilerin üzerine. Bütün akrabaları gibi pervasızca teşhir ederdi abidevi çirkinliğini. Vücudunun üst kısmı bir kadına, alt tarafı ise bir hayvana aitti." (s. 68)

İnsanların çirkine ve güzele zaaflarının kullanıldığı vişne rengi çadırın diğer gözdesi Belle Anabelle ise, yasak bir ilişkiden doğan ikizlerin güzel olanı... Nefret edilmek ve doğduğu malikaneden uzaklaştırılmak için gerekçesi hazır! Dillere destan güzelliği ile çikinliği, yasak meyve oluşuyla da ihaneti anımsatıyor. "Vişne rengi çadırda toplaşan bütün erkekler isterdi ki, mütemadiyen hareket eden bu periçehre, bir an için durup soluklansa; başını omuzlarına koysa. Hayal bu ya, herkes gizliden gizliye özlemini çektiği aşkın suretini görürdü laBelle Anabelle'nin güzeller güzeli yüzünde..." (s. 128)

İstanbul'un Perası

Elif Şafak, tarihin koridorlarında masalsı kahramanlarla gezinirken, kâh Sibirya'ya uğruyor, kâh Fransa'ya... Her ikisinin kesiştiği zaman 1885; mekânsa İstanbul'un Perası ve Pera'da yokuşun tepesindeki vişne renkli çadır... Diğer bir mekân, 1999'un İstanbul'unda yokuşun başındaki bir apartman; Hayalîfener Apartmanı... Yazarın bu karmaşık yolculukta Hayalîfener Apartmanı'na vardığınızda karşımıza çıkardığı, şişmanlığını gözlerden uzak tutmaya çalışan, ancak öyle olduğunda kendini rahat hisseden bir kreş öğretmeni... Seyirlik olduğunda, tıpkı çadırın gözdeleri gibi izlenen, sorgulanan ve yadırganan bir kimlik...

İç içe kurgusuyla birbirinden kopuk gibi görünen, geçmişle bugün arasında gidip gelen romanın parçaları, sonuna doğru birleştiriliyor ve romanın başından itibaren tekrarlanarak kullanılan kimi sözcük ve cümleler, 1980 İstanbul'unda anlamını buluyor. Asıl kahramanın şişmanlığının nedenini çözdüğümüz bu bölüm, olayın çarpıcılığının da etkisiyle olsa gerek, çok etkili bir biçimde kaleme alınmış.

Elif Şafak, 1971 doğumlu genç bir yazar olmasına karşın, Mahrem'de ince ayrıntılarla örülmüş usta bir kurguyla karşı karşıya bırakıyor okuru... Beklediği; kolaya kaçmayan, olayın başı ile sonunu birleştirecek dikkate sahip okuyucu... Sayfalar ve olaylar sonrasında ucu açık kalmış bir ayrıntıyı kapattığında, geçmişteki o ayrıntıyı anımsatacak cümle ve paragraf tekrarlarına girişiyor. Bu tekrarların anlamı, romanın sonlarına doğru iyice belirginleşiyor ve bütüne ulaşılıyor. Anlatımı yer yer şiirsi yola giren yazar, gerçeğin acı ve acıtıcı yanlarını da törpüleyerek akıtıyor kalemine: 'Bazen tepetaklak olur yürek. Aheste revan giderken kendi yoluna, göğüs kafesine toslar küttedek. Yüzüstü kapaklanıverir yere. Bir yerlerinin fena halde kırıldığını hisseder, kalkmaya yeltenip de kalkamadığını gördüğünde. Elmas bir gözdür yürek. Ve çizilmeye görsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle âleme.' (s. 153)

Romanın ilginç özelliklerinden biri de, 1999'un İstanbul'unda geçen olayların anlatıldığı bölümde, cümleler arasına serpiştirilen sözlük... Şişman kadının erkek arkadaşı Be-Ce tarafından kaleme alınan ve Nazar Sözlüğü adı verilen bu sözlük, A'dan Z'ye özel olarak seçilmiş sözcükleri ilginç, farklı ve romanla ilintili olarak yorumluyor.

Elif Şafak, hayli şişman bir kahramandan yola çıkarak kaleme aldığı Mahrem'de, mahrem ile açık olanı tarihin farklı kesit ve mekânlarından masalsı ve gerçek kahramanlarla açımlıyor. Mahremiyetin sınırlarını, açıklığın uzantılarını aktarıyor. Seyirlik olmakla, gizlenme duygusunu karşı karşıya getiriyor. geçmiş zamanın çadırındaki seyirliklerle, günümüz apartmanındaki seyirlikleri, ilginç noktalardan benzeştirerek; seyirlik olanlarla, onları başkalarına seyrettirenleri gözler önüne seriyor. Renklerle sayılar arasında sıkı bağlar kurarak... Bu bağları sık sık karşımıza çıkararak...

Roman tamamlandıktan sonra sayfalar tekrar karıştırıldığında fark ediliyor ki; tüm mahremiyet şu rakamlarda ve sözlerde gizli:

"Bir; yum gözünü... İki; aç gözünü... Üç; sobe!"
(...)

Devamını görmek için bkz.

Melih Bayram Dede, “Ruhdaşlarımı yazıyorum”, Yeni Şafak, 11 Ocak 2001

Mahrem, aynı zamanda bir sözlük aslında. Romanın içine geçirilmiş bir sözlük alışılmadık bir tarz. Kitapta yer alan sözlüğün romanın akıcılığını engelleyen bir faktör olduğu yorumları yapıldığı gibi, yararlı bulanlar da var. Şafak, Nazar Sözlüğü'nü eleştirenler kadar yararlı bulanların da olduğunu ifade ediyor. Romanı yazarken en çok sözlükte zorlandığını belirten romancı, "Benim için Nazar Sözlüğü maddeleri, hikâye içinde hikâye, kapılar içinde kapı demektir. İster açarsınız o kapıları, ister açmadan ilerlersiniz. İstediğiniz kapıdan çıkıp istediğiniz kapıdan metne tekrar girersiniz. Mahrem, yazarın konumunu ve iktidarını zayıflatan, okurun rolünü ve hareket serbestliğini artıran bir kitap" şeklinde konuşuyor.

Mahrem'de şişman bir kadının iç dünyasını, "Bunları yaşamayan biri yazmış olamaz!" dedirtircesine bir anlatım zenginliğine sahip. Bunu nasıl başardığını sorduğumda ise sadece Mahrem'de değil, daha önceki romanlarında da hep "olmadığı şeyi" anlattığını belirtiyor. "İlk bakışta ben bu insanlardan biri değilim. Ama onları anlattım, çünkü kendimi onlara yakın hissettim. Bence hayatla ilişkisi pürüzsüz olamamış insanlar, hayatla ilişkisi pürüzlü olan insanları kendilerine yakın hissedebilirler. Bu ruhsal bir yakınlıktır. Ben buna ruhdaşlık diyorum ve romanlarımda ruhdaşlarımı anlatıyorum.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.