Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-144-3
13X19.5 cm, 320 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sadık Yemni diğer kitapları
Muska, 1996
Amsterdam'ın Gülü, 1996
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Öte Yer
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Edward Hopper
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Film Doruk Grafik
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 1997

Öte Yer, Muska'da on iki yaşında olan kahramanımız Sarp Sapmaz'ın ikinci macerası. Yeteneklerinde hiçbir değişiklik yok sadece bu kitapta birkaç yaş daha büyüdü!..

Is everything OK, D-boy?

Hayır, her şey yolunda değil. Ne Burada ne Öte Yer'de. Her şeyi yoluna koyabilecek tek kişi ise Sarp; çünkü Burası'yla Öte Yer arasındaki kapının anahtarı sadece onda...

Farklı evrenler arasında bir kapı açmak için ne çok çaba gerekiyor: Geçmişten (ya da gelecekten) gelen bir mesajın peşinde Washington'dan İnciraltı'na koşan CIA ajanı Dean Palmer; Burası'yla ilişkisine çılgınca tutunan, yıllar önce ölmüş bir kız çocuğu; "iktidar"ın ancak bir şeyleri kurban ederek kurtulabileceğini öğrenen plaj müdürü Ayı Sermet; nasıl kadın olacağını ancak ölümle yüz yüze gelince anlayan çingene güzeli Zila; yarım yüzyıla yaklaşan sevgisi uğruna Öte Yer'den Buraya dönmeyi göze alan Mübeccel Hanım; ve artık bir "delikanlı" olan, ama hâlâ Öte Yer'le Burası arasındaki kapının anahtarını elinde tutan kahramanımız Sarp Sapmaz... ve diğerleri...

Kapı açıldığında, her şey yoluna girecek...

OKUMA PARÇASI

"Is everything O.K. D-Boy?", s. 7-11

"Bay Palmer. Amiral sizi bekliyor."

Dean Palmer silkinerek gözlerini açtı ve amiralin sekreterine gülümsedi.

"Gece yolculuğu. Malum."

Orta yaşlı kadının koyu renk gözlerinde belli belirsiz bir anlayış ışıması uçuşurken, ince dudakları mesafeli, ciddi bitişikliklerini hiç bozmadılar. Dean ayağa kalkarken saatine baktı. Birkaç dakika sürdüğünü tahmin ettiği uyuklama halinde bir düş görmüştü.

Rhode Island'daki evlerinin oturma odasındaydılar. Babası ayakta durmuş keman çalıyordu. Çaldığı ünlü klasik parçayı iyi tanıyordu, ama bestecisinin adını bir türlü hatırlayamıyordu. Sonra adam birden çalmayı kesti ve arşeyle arkasındaki bir yeri işaret ederek, "Kapı çalıyor D-Boy," dedi. Üzerinde iki yıl önce ansızın kalp krizinden öldüğü gün giydiği uçuk mavi gömlek vardı. Kendisi zil sesi falan duymamıştı. Tam bunu söyleyeceği sırada düş ekranı kararıverdi.

Düşün senaryosunda gerçekle çelişen iki nokta dikkatini çekmişti. Babası klasik müziği severdi, ama bir enstrüman çalmayı bilmezdi ve sokak kapısı da gösterdiği tarafta değildi.

Yarı dolu kahve fincanı gözüne ilişince bir yudumda soğumuş sıvıyı mideye indirdi ve tam karşısındaki kapıya doğru yürüdü.

Askeri İstihbarat Dairesi'nin başkan yardımcısı Tümamiral Jeff Wilkinson onu görünce bürosunun arkasında doğruldu. İki metreye yakın boyda, yüz elli kilo ağırlığında biriydi. Futbol topunu çağrıştıran kafası neredeyse tamamen keldi. Kulaklarının üstünde ve kafasının sadece arka kısmında bulunan birkaç milimetre uzunluğundaki beyaz kıllar tiril tiril ütülü beyaz üniformasından etkilenmişler gibi yan yana ve dimdik duruyorlardı. Adam o uyuklarken bürosuna girmediyse, sabah çok erken gelmiş ya da geceyi burada geçirmiş olmalıydı. Üstelik yalnızdı. O halde kendisini neden iki saate yakın bekletmişti acaba?

"Hoşgeldiniz Bay Palmer. Yolculuğunuz nasıl geçti?"

Amiralin fırıncı küreğini andıran elini sıkarken bir an kendisini, bedence büyüklerin kullanılmış elbiselerini giyen öksüz bir çocuk gibi hisseden Dean, "Üst katlardaki türbülans hariç fena sayılmaz efendim," dedi.

Amiral büronun karşısındaki deri koltuklardan birini işaret etti. "İyi. Oturun lütfen."

Dean deri koltuğun vücudu tatlı sert kucaklayan formunu çok beğenmişti. Çocukluğunun geçtiği evdeki deri divanı hatırlatıyordu. Orda uzanıp bir şeyler atıştırarak kitap okumak ve uykuya dalmak çok hoşuna giderdi. Babasıyla divanı kapmak için yarıştıklarını düşünürken az önceki düş geldi aklına. Divanın durduğu yer de farklıydı.

"Buraya hiçbir açıklama yapılmadan apar topar getirildiğiniz için özür dilerim. Bunu yapmak için çok önemli ve acil bir nedenimizin olduğunu tahmin ediyorsunuzdur."

"Bu nedenin benimle ne ilişkisi olabileceği üzerine en küçük bir fikrimin bile olmamasının çok rahatsızlık verici bir durum olduğunu belirtmeden edemeyeceğim efendim."

Amiral hak verircesine başını salladı. "Güvenlik önlemleri Bay Palmer. Olan bitenleri duyunca bu konudaki titizliğimizi hoş göreceğinizi sanıyorum."

Dean'i almak için özel bir askeri uçak yollanmıştı. Yalnız mühürlü bir zarf içinde gizli mesaj ya da telgraf falan hak getireydi. Sözlü emri tebliğ eden sarışın teğmen kendini tanıtmış ve "Çok özel bir durum var. Hemen Washington'a uçmanız gerekiyor efendim," demişti. Yanında silahlı olduğunu tahmin ettiği iri kıyım biri duruyordu. Adam sivil giyimliydi, ama Dean onun şaka yapmadığını hemen anlamıştı.

Kaldığı otele yakın Islak Sarı adlı bir barda kafayı tütsülüyordu. Saat neredeyse gecenin biriydi ve az önce tanıştığı harika bir kızla samimiyeti koyulaştırma yolundaydılar. Çakır keyifti. Aklından kendilerine bir tekila daha ısmarlamak ve "İçkilerimiz bitince daha rahat konuşabileceğimiz bir yere gidelim, ne dersin?" demek geçerken teğmen yanı başında belirivermişti. Bunu kız tuvalete gittiği sırada yaptığına bakılırsa bir süre onları gözetlemiş olmalıydılar.

Alelacele kıza bir özür notu yazmış ve bardan çıkıp havaalanına gitmişlerdi. Bir küçük bavula sığabilecek eşyaları arabaya yüklenmişti ve teğmen sabahı bekleyemeyecek ciddilikteki durum üzerine tek bir kelime açıklama yapmamıştı.

Aklına ilk gelen şey nedense delişmen kuzeni Carla olmuştu. Kız henüz on yedi yaşındaydı. Vietnam savaşına karşıydı ve amiralin arkasındaki duvarda ipek bayraklar arasında çerçeveli fotoğrafı olan adamdan ölesiye nefret ediyordu. Bir ay kadar önce New York'ta savaş karşıtlarının düzenlediği bir gösteride polise taş atan bir grup tutuklanmıştı. İçlerinde Carla da vardı. Polis iki gün gözaltından sonra yakalananların hemen hepsini salıvermişti. Dean o sırada Los Angeles'deydi. Annesi New York'tan telefon edince eski bir polis arkadaşını aramış ve tutuklanan gençler hakkında bu defalık bir cezai işlem yapılmayacağını öğrenerek annesini ve kızın ailesini ferahlatmıştı.

Carla onu bir bardan alıp Washington'a getirmelerine neden olacak ne yapabilirdi? O ve yandaşları üst düzeyden birini rehin almayı başarabilirler miydi acaba? Onun gözünde daha çocuktular, ama ara sıra ülke çapında anarşi rüzgârları estirmeyi başardıkları da göz ardı edilmemeliydi tabii.

Yolda teğmenle biraz laflayarak adamı deşmeye çalışmıştı. Kendisini dün gece ilk kez gittiği bir barda bulabildiklerine bakılırsa takip edilmişti. Otelden üç dört blok ötedeki bara yürüyerek gitmişti. Saat ona kadar da büroda çalışmıştı. Onu bulmak isteyenlerin gece on birle bir arasını beklemeleri için nasıl bir neden olabilirdi? Belki de üçüncü dünya savaşı çıkmak üzereydi ve bütün bu gizlilik o yüzdendi diye düşünmüştü.

Özel bir banka için, dolandırıcıları zarar vermelerinden önce saptamaya çalışan orta dereceden bir uzman, böyle bir savaşta ne işe yarardı ki? Uçağın kalktığı havaalanında olağandışı bir durum, telaşlı bir hareketlilik gözlememişti. Her yerde gecenin ikisine has bir sakinlik hüküm sürüyordu.

Dean'in birbiriyle ilintisiz gibi görünen ayrıntıları hızla kıyaslamaya idmanlı beyni "O barda bir iş vardı oğlum" uyarı kampanasını çalıp durmaktaydı. Bar = Alkol + Blues + Ellen'di.

"Siz de o filmi görmüş olmalısınız?"

Sağındaki taburenin yeni sahibesi iri yeşil gözleri muzipçe parlayan kumral bir kadındı. Dean'in şaşkınlığı hoşuna gitmişçesine tebessüm ediyordu.

Diğer yanında oturan genç çift alkol duvarını çoktan aşmış bir durumda yüksek sesle Kubrick'in son filmi üzerine tartışmaktaydılar. Dean bir süredir barın arkasındaki raflarda dizili şişeleri seyrederek onları dinliyordu. Kadının bunu fark etmesi ortalama bir uyanıklıktan öte bir anlam taşıyordu şimdi.

Otuzuna yeni bastığını tahmin ettiği kadın sesini yandakilere duyurmamak için ona doğru eğilerek konuşmuştu. Nefesi tekila kokuyordu ve diğer müşterilerle meşgul olan barmen henüz onu fark etmemişti.

"Adım Dean. Radarlarınız hep böyle keskin midir? Bir tekilaya daha ne dersiniz?"

"Son tahlilde 2001'de insanlık en gelişmiş teknolojik gücüyle, yani en güçlü ve en akıllı spermiyle, Jüpiter'in arkasında kimin salgıladığı bilinmeyen süper bir yumurta hücresiyle buluşmaya gidiyordu."

Dean elinde olmadan soluna dönüp bakmıştı. Rosemary's Baby filminin baş oyuncusunu andıran kadının ayakta duracak hali yoktu, ama kafası iyi çalışıyordu doğrusu. Film üzerine çözümlemeleri eğer bir yerden araklanmamışsa bayağı ilginçti.

Kıvırcık siyah saçlı adamın bardağında kalan birayı bir yudumda içmesi ve kadını uzun uzun süzdükten sonra bardağını sertçe bara bırakması epey artistikti.

"Bu yaklaşımını esefle, evet, çok esefle hem de, aşırı dozda feministçe bulduğumu söylemek zorundayım tatlım. Sen her zaman döner dolaşır işi bu tarafa getirirsin zaten. Neymiş, kozmik döllenme. Sperma ilkel medeniyeti, yumurta hücresiyse süper gelişmişliği sembolize ediyor. Hoşt be. Bu kadar da olmaz yahu."

Kadın ona alayla bakarak yüksek sesle geğirince adam eliyle boş ver anlamına bir işaret yapmış ve sağ kolunu kaldırarak barmenin dikkatini çekmeye çalışmıştı.

"Sizce ne doğacaktı bu birleşmeden? Eğer gerçekten böyle bir şey olsaydı yani."

"Adım Ellen. Bir tekila daha içmemde hiçbir mahzur yok. Yalnız bir şartım var. İlkini ben ısmarlıyorum. Tamam mı?"

"Tamam. Yalnız en son soruma yanıt vermediniz?"

"En son soruya geçmek için şu anda biraz erken değil mi?"

Parlak saçları, gergin teni, soluk blucin yeleğinin içine giydiği daracık beyaz tişörtünün sergilediği heyecan verici topografik verileri ince bir tülle sarmalayan bir alaycılığı vardı kadının. Bununla "Memelerimi merak ediyorsan önce zekâmla tanışmak ve onunla kaydırak oynamak zorunda olduğunu bil," der gibiydi sanki. Kendine özgü esprileri med ve cezirsel bir kıvamdaydılar. Cüretkârlığı da öyle. Kesinlikle itici değildi. Belki bir büroda sabahtan akşama kadar "evet, tabii, olur, hemen efendim" gibi sözler ediyordu. Sonra da bütün eylemi dilinde olan bir anarşist çıkıyordu ortaya akşam saatlerinde. Kendinden iyi tanıyordu bu tavırları.

Dean uzun zamandır ilk kez bir kadını bu kadar derinden arzu ettiğini ve bu duruma 150 saniye içinde ulaştığını hayretle fark etmişti. Bunu anımsamak şimdi kendini gülünç hissetmesine neden oluyordu.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.