Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-252-9
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Halûk’a Mektuplar, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Öteki Metinler
Yayına Hazırlayan: Füsun Akatlı
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Mustafa Horasan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1999
3. Basım: Kasım 2016

Öteki Metinler Bilge Karasu'nun, otuz yıla yayılmış bir dönemde ürettiği ve çoğunu yaşarken yayımlamamış olduğu düşünsel/kuramsal ağırlıklı denemelerini, metinlerini, bunlarla birlikte okunabilecek notları ve okunmasında sakınca bulmadığını belirttiği günlüklerinden seçmeleri kapsıyor. Füsun Akatlı'nın yayıma hazırladığı bu metinlerde ağırlık kazanan "öteki" kavramına neden önem verdiğini Karasu şöyle anlatıyor:

"Yirminci yüzyıl, ondokuzuncu yüzyılın kalıtını yüklenirken, geçmişin yanlışlarını bulup göstermiş, eleştirmiş, 'tanıma'yı, tanımanın yollarını yeniden düşünmeğe, irdelemeğe çalışmış pek çok insanın konuşup yazdığı bir yüzyıl olmasına olmuştur ama, ne yazık ki, bu son yıllarına varasıya 'öteki'ne karşı davranışın en acımasız, en kanlı, en çılgınca örneklerini art arda sergilemekten başka bir şey yapamamış görünüyor. 'Gelişen teknoloji', en yararlı göründüğü alanlarda bile, ötekini ezmenin, ona usa sığmaz acılar vermenin bir başka adı olabiliyor.

Bu yazılarda, anlamağa çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum. 'Beriki' de, 'öteki' de benim, biziz, hepimiziz. 'Biz'i anlamağa çalışıyorum. 'Biz'i 'öteki'nden ayıran durumu anlamağa çalışıyorum. O kadar."

İÇİNDEKİLER
Sunuş: Öteki Metinler'e Bakış, Füsun Akatlı
Özgürlük

I. "Öteki" Üzerine Çeşitlemeler
Acı Çeken Gövde
Azınlık - Azınlıklar:
Bir Çözümleme Denemesi
"Öteki" Metni Tanımak
Yazın Ne Ölçüde Tanıtıcı Olabilir
"Türkçeleştirme" ya da "Bugünün Diline Aktarma" Üzerine Kopuk Düşünceler
"Güç" Yazarlar Üzerine Yazılmayan Yazı

II. Günlük Gibi
Özel Günlük
'92 Günlüğünden
Yol
Son Günlükler (1994)
Ayna/Sıla (Notlar)
Bendeki Adalet Cimcoz
OKUMA PARÇASI

Füsun Akatlı, "Öteki Metinler’e Bakış", s. 7-8

Bilge Karasu'nun yayıma hazır hale getiremeden ardında bıraktığı yazılı kalıtı üzerinde yaptığım çalışmaların ürünü iki kitap oldu. İlkinde: Lağımlaranası ya da Beyoğlu'nda, yazarın kurmaca/an-latı kapsamında düşünülebilecek yazılarını bir araya getirdim.

Öteki Metinler ise, düşünsel/kuramsal ağırlıklı denemeleri, metinleri, bunlarla birlikte okunabilecek notları ve Karasu'nun günlüklerinden seçmeleri kapsıyor. Bu ikinci kitapta, kendiliğinden, "öteki" kavramı ağırlık kazandı. Bilge Karasu'nun çoğunu yaşarken yayımlamamış olduğu, otuz yıla yayılan düşünce ürünleri, dilden yazıya, yazıdan yaşama uzanan bir perspektifte hep "öteki"yi, "yabancı"yı, "tanıma", "tanınma" ve "tanıtma"yı sorgulamakta.

Öteki Metinler, Ne Kitapsız Ne Kedisiz ile bir arada okunduğunda; düşünsel etkinliğinin merkezine yazı'nın ve yazın'ın sorunlarını yerleştirmiş, yaşama bakışını o odaktan beslemiş bir yazarın satırlarının arasına sinmiş "felsefe"si, tamamıyla olmasa da, anlamlı sayılabilecek bir ölçüde kavranabilecektir.

Yazarın, başkalarının okumasında sakınca görmediği günlüklerinden, bu "felsefe"nin yaşamındaki izlerini sürmeye elverişli olabilecek "günler"i seçerek ve son yirmi ay içinde tuttuğu Ayna/Sıla notlarını da, onun "Yama Bohçası" olarak düşündüğü bu bitmemiş, bitmeyecek kitaba ekleyerek bir çeşit "bütünlük" oluşturmaya çalıştım.

Okurlarının Bilge Karasu'yu "tanıması" için kitaplarından biri –herhangi biri– de bir kapı aralar elbet; ama yazdıklarının, yazabildiklerinin tümünü okuyabilmek, o kapıyı ardına kadar açmasa da, kapıları çoğaltacak, ışıkları-gölgeleri çeşitlendirecektir. Bir "imge" kurmak, Karasu'ya göre, her zaman, her durumda ucu açık bir iştir. Ama o, ulaşılabilecek verileri, koşulları elverdiğince, tüketesiye kurcalardı imgelerini. Onun geride bıraktığı yazılarını, aynı şeyi yapmak isteyecek okurlarını düşünerek kitaplaştırdım. Özellikle onlar için. Bilge Karasu "okur" yetiştiren bir eğitimciydi aynı zamanda. Bu "iş"ine öyle dört elle sarılıyordu ki, eğitimcinin yazar Karasu'nun zamanından çalıyor olmasını bile içine sindiriyordu. Öteki Metinler biraz da onun bu "misyon"unu sürdürecek bir kitap oldu.

Bilge Karasu, vakitsiz ölümüne direnememiş olsa da, kendi söylemine son noktayı kendi koymalıydı. İşte ben bir anlamda bunu gerçekleştirmek istedim. Baktım: Üç nokta koymuş. Ben de o üç noktayı aldım, bu son iki kitaba taşıdım. Artık emanetçi aradan çekiliyor ve yazar, hep olmak istediği yerde: okurla karşı karşıya.

Devamını görmek için bkz.

"Acı Çeken Gövde", s. 15-21

Dr. Zafer Öner'e sevgiyle

İnsan neyi betimlemeğe kalkmamış ki ağrıyı da betimlemeğe girişmiş olmasın? Hastalıkların betimine salt hekimlerin işi diye bakmamış yazarlar var. Onlar için hastalığın betimi, kendi başlarından geçen, kendi yaşantılarının bir bölüğü olan bir duyum-duygu-algı-kavram bileşiğini, karmaşasını söz kalıplarına sokmaktır; kendi sözlerinin, kendi deyişlerinin kalıbına sokmaktır. Öldürücü deyişin gizemini taşıyan ustalıklarıyla hastalığı parafin dolu bir kavanozun içinde saklanan bir vakitlerin canlı dokusu gibi, onu bilmeyenlerin, yaşamayanların ancak seyrine bakıp irkileceği, tiksineceği ya da güçleneceği bir görü haline getirerek hastalıktan öclerini alırlar bir bakıma. Kendisini öldüren hastalığı bile betimleyen yazarlar bu hastalıktan bir değil, iki bakımdan öclerini almışlardır: İlkin insan an'ının, anlığının, dolayısıyla insanın üstünlüğünü, ölüme bile meydan okuyuşunu tanıtlarlar; önce kendi kendilerine, sonra da yazdıklarını okuyacak olanlara. İkinci utkuları da doğrudan doğruya sözle, sözcükle ilişkilidir: Yazdıkça, okundukça, o hastalığın boynuna sarılacak ip yavaş yavaş sıkılacak, son cümlelerde kanının son damlası da aktıktan sonra Fafnin'in, Siegfried'in karşısında bir oyuncak, kocaman da olsa, ne yapılacağı, nereye atılacağı bilinmese de bir oyuncak halinde kalması gibi, canavarın yere yamyassı yapıştığı görülecektir.

Ya da yazar, hastalığın –ister kendi hastalığı olsun, ister yakından izlediği bir hastalık olsun– karşısında üçüncü bir utku kazanmağa bakacaktır: Hastalığı, daha doğrusu betimini, bir yazısının, bir yapıtının bir parçası haline sokacak, ondan yararlanacaktır.

Ama birçok hastalığın bir yanı, bir parçası olan, ya da hastalığın ta kendisi olan ağrılar var.

Hekimlikte, bu ağrıların betimi, neredeyse hiç kimsenin işine yaramayacak kertede öldürülmüş, dondurulmuş basmakalıp sözler, deyimlerle yapılır. Kuşak biçiminde, yüzlerce iğne batar gibi, gönül bulantısıyla birlikte gelen, tokmakla vurulur gibi ağrılardan söz edilir. Bundan önceki cümlede virgüllerle ayırdığım parçaların hepsi bir tek ağrıyı anlatmakta kullanılsa gene iyi. Hiç değilse ağrıların karmaşık nitelikleri bir parça kavranmış olacaktır. Oysa o deyimler belki dört, belki sekiz ayrı hastalığın belirtileri olarak düşünülecek, hangisinin hangi başka belirtilerle bir arada ortaya çıktığına bakılarak bir tanıya varmağa, bir tanıya varmanın yolları öğretilmeğe çalışılacaktır. Hekimlikte bunlar belirli bir dilin bulmaca terimleridir. Terimleri bir araya getirebilen, bulmacayı çözer. Çözümlerin her yerde, herkesin elinde bir, tutarlı olması için de terimlerin en yalın, en ana çizgilerine indirgenmesi şarttır. Dolayısıyla en ölü, en gerçek dışı çizgilerine. Hekim, imgeleme gücünün yanına uğramadığı, sağlamca bir kişiyse hastasını bir kediyi, bir taşı, bir ağacı anladığından biraz fazla anlayabilecek midir ki?

Aynı ağrıyla, üstelik nedeni iyi bilinen doğum ağrısı gibi bir ağrıyla olağanüstü bir durumda kalmadan karşısına gelen yüzlerce kadından derleyeceği sözlerle, imgelerle, hekim bilgisini biraz daha artırabilir, kitaplara birer ikişer cümle daha eklenebilir. Ne var ki ağrısını anlatmak için alışılagelmiş imgelerin, sözlerin dışında şeyler anlatan kadına –pek olasıdır gibime geliyor– "şair gibi kadın" diyecekler ama doğum ağrısı üzerine yeni bir şey öğrendiklerini düşünmeyeceklerdir çoğu hekimler. Kendi dilleridir onlarca önemli olan. Bu yüzden de onları kim yerebilir?

Ama bir yazarın bir ağrıyı betimlemesi için ne gibi bir sebep düşünebiliriz?

İlkin, kalemini bilemek istediğini düşünelim. Ağrı gibi –şimdilik öyle söyleyelim– "anlatılması güç" bir şeyi anlatabilmeğe çalışmak istiyor diyelim. Güçlük, el uzluğunu artırmak isteyen her zanaatçı için bir meydan okuma yerine geçer. Güçlüğü yenmeği başaran, yenmese bile yenmeğe çalışmış olan kişi büyüdüğünü duyar. Ama zanaat, bilgi ister, görgü ister. Ağrı iyi bilinen, tanınan, çok duyulmuş, çeşitli yönleriyle öğrenilmiş bir ağrı olmalıdır.

Yazarı tedirgin edecek, eline kalemini aldıracak kadar sık duyulan, bilinen bir ağrı, yazarın duyguları dışında bir kalem bileme alıştırmasına konu olmakla yetinemez. Yazar bir bakıma, ağrının "pençesindedir".

Bu imge kimseyi yanıltmasın ama. Ağrıyı duyarken yazmağa kalkışmaz kimse. En yürekli yazar bile ağrının dinmesini, hiç değilse yatışmasını bekler yazıyı aklına getirmek için.

Ağrının özelliklerinden biri de bu olsa gerek: Bütün dikkati, bütün gücü kendi üzerine çekebilmek.

Nasıl bir ağrı düşünüyorum bunları yazarken? Çektiğim birkaç büyük ağrıyı. Yinelenen ağrıları da, yinelenmeyenleri de. Ama bir kez duyduğum büyük bir ağrıyı betimlemeğe kalkacak kadar atılgan değilim,

Sık sık gelip beni üzen, kızdıran bir ağrıyı anlatmağa, betimlemeğe çalışacağım: Yarımca'yı, yarım başağrısı, hemikrania: yarımkafatası ağrısı, migraine adıyla sözü çok geçen ama bilenlerin bildiğini sananlardan az olduğu ağrıyı.

Daha bunları söylerken, yazar olarak değil, hasta olarak davranıyorum.

Ama yazarın duygularını bu işe karıştırmaması olacak şey değil.

O halde yazar, canını sıkan bir ağrıya herkesin –boş yere– dikkatini çekerek kalemini bilemeğe mi kalkıyor?

Bu kadarla kalmak saçmalamak demek olur.

(....................)

İnsan çok dayanıklı bir yaratık. Genellikle öyle. Kimi zaman da bir hiç onu yere serebilir, biliyorum.

İlk soru buradan çıkıyor.

İnsanın dayanıklılığı, duyduğu acı karşısında, hastalığın en kötüsüne bile karşı koymakta –karşı koymak pek bilinçli bir iş olarak görülebilir ya, bilinçsiz bir karşı koyma da düşünülebilir. Hekimden yardım ummak, onmayı beklemek, yakınlarından, genellikle insanlardan yardım beklemek, bir çeşit karşı koymadır diye düşünüyorum– gösterdiği bekinmede ortaya çıkıyor. İnsanların "hastalık" dediği şey de, genellikle, bu "çarpışma, uğraşma" süreci.

Ama dirimin sürdürülmesi ya da yok oluvermesiyle doğrudan doğruya ilişkili birtakım dirimsel bölge, örgen, nokta ya da süreçlerin bozulması, zedelenmesi, kopması gibi olaylar, zaten "makinenin" başına gelen şeylerdir. Öyle durumlarda ölüm çabuk gelir; dayanıklılık diye bir şey düşünülemez de. Böyle durumlarda "hastalık" sözü pek edilmez zaten, "kaza"dan söz açılır daha çok.

İnsanın "hastalık" dediği durumlardan yola çıkmak istiyorum. Yaptığım felsefece bir araştırma değil, bu yüzden "terim"lerden çok duygusal davranışlar ya da davranışlar karşısındaki duygular üzerinde duracağım.

Biyolojik varlık olarak değilse bile "hasta insan" çok dayanıklı. Bunu en iyi bilenler de hekimler.

Hekimler kimler? İşleri, görevleri, işlevleri nedir? Bu soru kolay. Biz hekim olmayanlar için, hekim, hastalandığımızda, yani gündelik işlerimizi yapamaz, ya da güçlükle yapar duruma düştüğümüzde, kendimizi "iyi bulmadığımızda, duymadığımızda" gidip danıştığımız, bizi yeniden sağlığa kavuşturmasını beklediğimiz kişi.

* * *

"Her şey içimde olup bitiyor çünkü." Hastalığa –bu sözcüğe yüklediğimiz anlam bir bakıma çok geniş, bir bakıma epey sınırlı– ne kadar söz geçirebileceğimi bilemem. Ama ona karşı koymak –bu da anlamı kolay eriyiveren bir deyim– genişçe ölçüde elimde olabilir.

Acı Çeken Gövdenin gücü, dayanma gücü, direnme ya da karşı koyma gücü, gövdenin sahibi için bile şaşırtıcı olabiliyor.

*

Hastalık karşısında insanların tepkisi – "Şizoid" bölünme: "Ben" kim(im)? Acıları (yaşamadan önce) katlanılmaz bulacak olan kim?

*

Gençken kendisine çok güvendiğimiz, bel bağladığımız sırada, hakkını en iyi biçimde verecek giysileri giydirmeğe baktığımız, gerginliğini, esnekliğini gözettiğimiz gövde, yaşlanınca büsbütün koyvermesek de önceleri düzeltmeğe, sonra gizlemeğe ama gene de korumağa çabaladığımız gövde; her yaşta acı çeken gövdeye dönüşebilir. Bu, apayrı bir niteliktir, bildiğimiz gövdenin yerine bilmediğimiz bir şey gelir oturur. "Kendimiz" diyegeldiğimizi, yeniden, başka türlü tanımağa başlarız.

* * *

Herbirimiz, her an acı çeken bir gövdeye dönüşebiliriz, ya da böyle bir gövdenin yardımcısı, bakıcısı, gözlemcisi olabiliriz. Acı çekme durumu, bir yaşam boyu gözönünde tutuldukta, gelip geçici de olabilir, sürekli de olabilir.

Acı çekmek bir gövde için bilinmedik bir şey olmayabilir ama bu durum uzun sürdüğünde bunun üzerinde düşünmeye başlanabilir. Acı çekme, gövde için, daha önceden bildiği bir şey de olsa, onu sağlıklı durumdan ayıran çok sade, çok yalın bir şey vardır. Sağlam gövde kendinin farkında değildir; acı çeken gövdeyse sürekli olarak kendinin farkındadır. Bu da insana, önceleri, çok yadırgatıcı gelir. Sonraları alışılsa bile, acı çekmek gövdenin "başkaldırdığı" bir durumdur.

Acı çekme, bir bakıma, paha biçilmez bir bilgi edinme yoludur. Elbette "böyle bilgi eksik olsun!" diyebiliriz; ama yaşama ilişkin herhangi bir konuda bu tutum biraz tuhaftır gene de.

Dışarıdan bakan için, acı çeken bir gövdenin yakınlığı birçok sorun yaratır. Bunlardan ilki, düpedüz bir kabul etme sorunudur. Daha doğrusu, sevdiği bir insanın, yakınının, çok yakınının, örneğin onulmaz bir hastalığa yakalanmış olduğuna inanmak istememektir; inanmaya razı olmamaktır. Kabul etmek, elbette, hastalığın varlığını reddetmek biçimine girse bile, bu tutum sürdürülemez. Hastalığın varlığını kabul etmekle de iş bitmez. Asıl güç olan bu yeni durumun gereğini düşünebilmek, kendi davranışlarını, kendi yaşayışını ona göre ayarlamaktır. Alışılması en güç işlerden biri... Alışageldiğimiz her türlü ilişki/davranışın kökten değişmesi gerekebilir. Oysa uzun süre hastayla değil, sağlıklı kişiyle ilişkinizi, davranışınızı farkına bile varmadan sürdürmeğe çalıştığınızın farkına varırsınız zamanla. Vardığınızda da gereken değişiklikleri hemen yapmağı başaramazsınız. Hasta artık bağımsız yaşayışından çıkmış, çeşitli biçimlerde sizi de kendine bağımlı kılarak, size bağımlı hale gelmiş olur Böyle bir yükü yüklenmek insana kolay gelmez elbet. Tabii bu yüke sizin nasıl baktığınız çok önemli bir belirleyicidir. Ama yük yük olmaktan çıkmaz. Bağımsızlığını yitirmek hastaya da çok ağır gelir. Ama pek çok hasta yakını bunun farkına bile varmaz.

Hastaysa, hem acı çeken gövdesinin yarattığı yeni durumla kendini (belki de yaşamının başlangıçlarında olduğu gibi) tanımağa –yeniden tanımağa– çalışmaktadır; hem de çevresiyle ilişkilerini yeniden düzenlemek zorundadır.

Kendini tanımak dediğim, değişik düzeylerde, değişik kertelerde de olsa, güç bir iş. Gövde, kendini daha önce hiç duyulmamış biçimlerde duyurmakta, hiç girilmemiş bir ağaçlığın köşesinin bucağının araştırılmasını, tanınmasını gerektirmektedir.

Bir de bu gövdenin hekimlerle ilişkilerde yarattığı çok değişik bir durum vardır ki, bunu biraz daha sonra ele almak isterim.

* Yayıma hazırlayanın notu: Bitirilmeden kalmış bir yazı. "Acı Çeken Gövde" başlığı altında yazmayı düşündüklerine bir çeşit giriş olarak düşünmüştü. "Acı Çeken Gövde", son hastalığının sürecindeki kısa "iyilik" dönemlerinde onun kafasını adamakıllı işgal eder olmuştu. Bazı parçalar yazabildi ancak. Düşündüğü, tasarladığı yazıyı kotarmaya vakti ve hali olmadı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mustafa Şerif Onaran, “Bilge Karasu 80 yaşında”, Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Aralık 2010

Edebiyatın “dili işleme hüneri” olduğu belki de Bilge Karasu için söylenmiş bir sözdür. Her yazısına biraz bitmemiş gözüyle baktığı için, bekletir; yeniden gözden geçirir.

Türk Dili dergisine emek verdiğim yıllardı. O zamanlar “Türk Dil Kurumu”nda “Hafta Sonu Konuşmaları” da yapılırdı.

Yazıya, Bilge Karasu’nun “Konuşma” üzerine yaptığı bir söyleşiye değinerek başlamak istiyorum. Yazı yazma yalnızlığına alışan insan için konuşma güçlüğünün üstesinden gelmek kolay değildir. Bu yüzden Bilge Karasu da yazılı bir konuşma yapmıştı. Gene de söyleşi tadında hazırlanmış bir yazıydı bu!

Konuşma ile dinleme, yazı ile okuma arasındaki ayrımların anlatıldığı bu söyleşi, onun yazarlık serüvenine de ışık tutuyordu.

Bilge Karasu “yapıntı” diyordu yazdıklarına. Bunun tanımını da şöyle yapıyordu:

“Gerçekte olmadığı veya olup olmadığı bilinmediği halde varmış gibi düşünülen şey.”

Söyleşide, bu alan içindeki öykü ile romanı nasıl yazdığını, yazarlık serüvenindeki sorunları ele alıyordu.

Bu “Konuşma”, Türk Dili dergisinde yayımlandı. Daha sonra Serdar Soydan’ın yazılarını derlediği kitaba da alındı (Susanlar, Metis Yayınları, 2009).

Bilge Karasu “yapıntı”larını “masal” diye nitelendiriyor. “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam”, “Bir Başka Tepe”, “Göçmüş Kediler Bahçesi” hep o masalsı anlatıların yer aldığı “yapıntı”lardır.

Onun işi, bir olay öyküsü anlatmak değildir. Ayrıntıların yazarıdır Bilge Karasu. Ayrıntılardaki bilinmeyen gerçekleri anlatırken sözcüklerdeki duyarlığı tartmasın bilen bir yazar. Bu yüzden o masalsı gerçekleri “yapıntı” olarak değerlendiriyor.

Bilge Karasu 1930’da doğduğuna göre, yaşasaydı 80 yaşında olacaktı. Pankreas kanserine yenik düşüp 15 yıl önce, 14 Temmuz 1995’te ölmeseydi, kimbilir daha neler yazacaktı!

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi, Semih Tezcan ile Tansu Açık’ın düzenlediği bir etkinlikte; yazdıkların değerlendirirken, anılarla kişiliğini yaşatırken, onu yeterinece anlamadığımızın ayrımına vardık.

Bilge Karasu’nun bütün kitaplarını artık Metis Yayınları çıkarıyor. Metis Yayınları’nın Genel Yönetmeni Müge Gürsoy Sökmen de etkinlikte görev alanlar arasındaydı.

Bilkent’te 13-14 Aralık 2010 tarihlerinde süren bu etkinliğe otuza yakın konuşmacı katıldı. Her birinin kapsamlı bildirisini, Karasu’nun kişiliğini gösteren anıları burada ayrı ayrı anlatmam olanaksız. Umarım bu çok yönlü etkinlik bir kitapta toplanır da, iyi tanımadığımız bu edebiyatçıyı daha bilinçli okuma olanağı bulabiliriz.

Talat Sait Halman’ın kapsamlı açış konuşması, sanki bütün konuşmacılara bir çıkış yolu gösterir gibiydi.

Bilge Karasu’yu İngilizceye çeviren Aron Aji, Türkçenin gücünü bilen bir kültür insanı olarak bizi etkiledi.

Nice konuşmacı ayrıntılardan yola çıkıp Bilge Karasu’nun bir başka yönünü belirtirken, Doğan Hızlan, o her zamanki ustalığıyla, bir genel çerçeve çizdi.

Bilgi Karasu’ya yeni bakış açıları getiren genç arkaaşlar vardı. Neslihan Demirkol, Servet Erdem gibi bu genç arkadaşlar şimdiden ayrıntıları görmesini bilen, yarının usta eleştirmenleri olabilir. Yeter ki biçemlerindeki gülümseyen duruşu yitirmesinler, bilimselliğin tekdüzeliğine düşmesinler.

Yıllardır görmediğim, eskilerden gelen arkadaşım Sedat Örsel, gençliğindeki coşkusunu koruyor. Bilge Karasu’yla ilgili anıları gözlerimizi yaşarttı. Bilge Karasu’nun son yıllarını geçirdiği Nilgün Sokak neden onun adını taşımasın?

Semih Tozcan’ın kapanış konuşması, Bilge Karasu’ya yaraşan, duygu yüklü, etkili bir konuşma oldu.

Anıların önemi

Bilge Karasu gibi soylu bir yazarı 15. ölüm yılında anarken yazdıklarından yola çıkmak, onun dilimize kazandırdığı zenginlikler üzerinde durmak gerekir. Ama böyle bir anma gününde anıların da önemi var. Hele anılarla dile gösterdiği özen arasında bağlantı kurubalirise daha somut sonuçlarla dile varılabilir.

Önce bu durum belirten bir anımı anlatayım:

Simene de Beauvoir Sessiz Bir Ölüm (La Monte Bouce) adındaki anı-romanında, ölmek üzere olan annesinin, “şimdi bayılacağım gabile” dediğini anlatır. Yaşlı kadın yaşamaya öylesine bağlıdır ki, ölümü aklına bile getirmek istemez.

Bu romanı dilimize çeviren Bilge Karasu Türkçenin inceliklerini iyi bilirdi. Romandaki kimi hekimlik terimlerinin dilimize çevrilmesinide benim de görüşlerimi almıtı. Örnekse, “dekübitüs” yerine “yatalak yarası” karşılığını benim önerim üzerine kullanmıştı.

Bilge Karasu’nun ölümü de “Sessiz Bir Ölüm” müydü?

Mum nasıl eriye eriye tükenirse; Bilge Karasu da gün be gün kendini kemiren o sessiz ölüme yeniş düşerek öbür dünyaya göçüverdi. Ha bugün ha yarın diyor, ölüp de kurtulacağı günü bekliyorduk. Öylesine yorgun düşmüş, öylesine bitkin kalmıştı ki, yanı başındaki telefona uzanacak gücü kalmamıştı. Bir yardım edeni yayında değilse, telefonu fişten çekmiş olurdu.

“Göç” yazarlar üzerine

Onu ilk tanıdığım günleri anımsıyorum: Ulus’ta, ellili yılların sonlarına doğru, Bentderesi’ne inerken solda, Basın Yayın Genel Müdürlüğü vardı. Arkadaşım Bilge Karasu’yu görmeye giderdim oraya, Zanzalak Ağacı’nı yeni yazdığı zamanlar olsa gerek. Hikmet Münir Ebcioğlu gibi “mukni sosli” radyo sunucularının da bulunduğu gürültülü bir odada çalışıyordu. Oysa Bilge Karasu sessizliği severdi. O gürültülü ortamda bile kendi sessizliğine çekilmesini bilirdi.

“12 Eylül” yönetimi onu da görevinden aldı. Baskı yönetimlerinin görevden alması için gerekçe söz konusu değildir.

Türkçenin gizlerini araştırarak ayrıntılardaki bilinmeyeni yazmak usta yazarın işidir. Bilge Karasu böyle bir yazarlık serüvenini göze aldı. Onu okuyanlar da bir ön hazırlık içinde olmalı.

Metis Yayınları onun bütün çalışmlarını 12 kitapta topladı. Kitap haline gelmeyen; kalıtında, dergilerde kalmış yazılarını Füsun Akatlı Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Öteki Metinler adıyla; Serdar Soydan da Susanlar adıyla kitaplaştırdı.

Füsun Akatlı, “Bilge Karasu’nun yayıma hazır hale getiremeden ardında bıraktığı yazılı kalıtı” üzerinde çalışarak kitaplarını hazırladı.

Öteki Metinler’de kendi adıma da rastladım:

“Bir süre önce Mustafa Şerif Onaran’la konuşurken ‘güç’ yazarlar üzerinde durmak gerektiğini, ‘güç’ olduğu söylenen yazarların bu ‘güç’lüğünü anlamağa, anlatmağa çalışmağa hazırlandığımı söyleecek oldum. ‘Bunu Türk Dili’ne yaz’ dedi. Mustafa Şerif Onaran bir şey dedi mi, akan sular durur. Nasıl bir yazı kurmaca dışında yazı yazmamıştım hemen hemen, denemeye değerdi. Nasıl bir yazı olacaktı bu? Nasıl yazılacaktı? (‘Güç’ Yazarlar Üzerine Yazılmayan Yazı).

Şimdi düşünüyorum da asıl güçlük Türkçenin gizlerini araştırmaktan geliyor. Bilkent etkinliğindeki bildirisinde Aros Aji, “Karasu’nun eserlerinde Yenilikçi Atılımlar”ı anlatırken Türkçenin gücünü de ortaya koymuştu.

Bibik ile Bıyık

Bilgi Karasu’nun evinde her zaman bir kedi bulunurdu. Tunus caddesindeki evinde “Bibik” adında bir kedisi vardı. Kedi azmanıydı. Okşamaya kalkardınız. Pençesi hazırdı. Hemen paralardı adamı.

O evde annesiyle ne güzel günleri geçmişti Bilge Karasu’nun. en küçük ayrıntıyı unutmayan, çevresiyle, özellikle Bilge’yle ilgili her şeyi bilen bir kadındı. Süslenmeyi seven, giyimine özen gösteren, bakımlı bir yaşlı kadın.

Ayrıntıların yazarı olmasında Bilge Karasu’ya annesinden geçen bir şeyler olmalı.

Az mı yemek yedim onlarda! Bayan Aspasia Karasu’nun hazırladığı o levrek, tadı unutulmayan bir balıktı.

Anne oğul tutumlu insanlardı. Kuruşlarına dek bilirlerdi hesaplarını. Bilmeleri de gerekirdi. Baba öleli çok ölmüştü. Zamansa acımasızdı. Gene de dost bildiklerine kapıları her zaman açık olan gönlü yüce insanlardı.

Edebiyatçılar Derneği’nde sorumluluk aldığım yıllarda, annesi çoktan ölmüş, Bilge Karasu, Nilgün Sokak’taki bir evin bodrum katında, kanseriyle başbaşa kalmıştı. Onu yalnız hekim olarak değil, dost olarak arardım.

Sol ön patisi pençe ekleminden kırık olan, topallayarak ortalıkta dolaşan, sırtıyla ayaklarımıza sürünen kedisi “Bıyık”, “ne olur ölme” der gibi, insan gibi bakıyordu Bilge’nin yüzüne.

“Bu ‘Bıyık’ı eve aldığımda el kadar bir enikti” diye kesik kesik anlatmaya başladı Bilge:

“El kadar bir enikti. Yağmurdan sırılsıklam, çamur içinde, siçan gibi bir şeydi. Kimbilir ne olmuştu da ezilmişti sol ayağı. Günlerce baktım ona. Sütü bile zor içiyordu. Bak işte, böyle palazlanıverdi.”

O çok sevdiği kedisine bakarken bile yoruluyordu. Pazartesi günleri kemoterapi yapıldığı için perşembeye kadar gücü tükenmiş olurdu zaten. O üzgün yorgunluğunu son üç gün taşıyabiliyordu.

Karasu’yu yeniden okumak

Bilge Karasu çok dil bilirdi. Ama asıl Türkçeyi iyi bilirdi. Sözcüklerin ayrımına varan, alışılmış sözcüklerle bir üstdil geliştirmesini bilen bir edebiyat ustası; gereksiz ilişkilerden uzak, çalışma sınırlarını iyi çizen, zamanını iyi kullanan, ölçülü, dengeli bir yaşamayı benimseyen, felsefe kökenli bir edebiyat insanıydı.

Günlerinin sayılı olduğunu bildiğim halde onunla özel konuşmalar yapmayışım, sesini bir aygıta çekmeyişim yazıklanacak bir davranış gibi görülebilir. Ne var ki istisemde yapamazdım bunu. Böylesi konuşmalar bir edebiyatçının en sağlıklı zamanında yapılmalı. Yangından mal kaçırır gibi, edebiyatçının gizli dünyası çalınmamalı.

O kalın sesinin arkasında gizlenen bu ufak-tefek adamı çok arayacağız. Onu bölük-pörçük anılarımızda bulmak pek de önemli değil. Bilge Karasu’yu; Türkçenin gizlerini sevdiren, o sağlam “yapıntı”ları yazan usta yazarı daha iyi anlamak için, yeniden okumak, dilimizin nasıl bir gelişme gösterdiğini anlamak gerekecektir.

Bilge Karasu’yu yeniden okurken; bilinen sözler arkasındaki bilinmeyen gerçekleri keşfetmeye çalışmalıyız.

Gerçek edebiyatı bilmek için Bilge Karasu’daki dil özelliklerini öğrenmek gerekir. O zaman Türkçenin gücünü dehe iyi anlamış olacağız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.