Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-203-1
13x19.5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Niyazi Zorlu diğer kitapları
Hergele Âşıklar, 2003
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şehiriçi Öyküleri
Kapak Fotoğrafı: Evren Ünlü
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1998
2. Basım: Şubat 2016

"Bir şehri yüz defa söyletme bana!” diye biten bu kitap, 6-7 Eylül olaylarının ardından İzmir’i terk eden, yazarın annesinin çocukluk arkadaşı Marika’dan özür dileme ve onu bırakmak zorunda kaldığı şehre geri dönmeye ikna etme girişimidir. Oldukça tuhaf, yampiri bir girişimdir bu.

Zorlu’nun öyküleri eşliğinde şehrin yoksul ve varsıl mahallelerini, ince uzun suretlerini, kısa uzun dualarını, edepli edepsiz dillerini gezen Marika görür ki, şehir tam da bıraktığı yerdedir, geçmişteki gibi, hâlâ kendi kendini yemektedir.

Yazarın deyişiyle, “şehir bir ruh olmuştur; uçsun mu sürünsün mü, gülsün mü ağlasın mı, dehşet mi saçsın mutluluk mu bilememektedir”. Çünkü o şehirde günler “Üzerinden yıllar geçmiş bir ölünün, çürümüşlüğüne bakılmadan, topraklaşmış bedenine geri gönderilmesine benzerdi. Arafta yıllarca bekletilen ruhu, ne cehennem ne de cennetçe kabul edilmişti. Sırtındaki yırtıcı pençelerin derin izlerini göstererek, yalvarırcasına, ‘Bir kaplana rastladım ben!’ demesi de kâr etmemişti. Gerisin geri geldiği şehre, kendi bedenini canhıraş anımsamaya gönderilmişti."

İÇİNDEKİLER
Karşılama
İç Kanama
Piç Mahmut
Fareler
Kaplan
Nuriye Adlı Hortlak
Ölüler
Aldanışlar
Hayırsız
Evlerinden Kaçanlara Dua
Kuşlar
Basmane-Alsancak Talatpaşa Yoluyla
Atlas Sinemalar
...ve Ev...
Uğurlama
OKUMA PARÇASI

"Evlerinden Kaçanlara Dua", s. 77-82

Şimdi ölüme doğru fırlattığımız ağlarda balkıyor, o kıvrak, o inci gözleri. Yüzüne bakamıyoruz. Yapmıyoruz bunu. Oysa domuz gibi biliyoruz ki, yüzünü geçmekle hem kendimizi hem de bu şehri biraz daha görünmez kılıyoruz.

Üst üste koyduğumuz yastıklara dayayarak doğrultmaya, oturtmaya çalışıyoruz. Az önce yıkadığımız ağarmış saçlarının gerisindeki kurumuş yüzünü seyretmek için. Kıyılamayan anlardır, doyumsuz, içimizi burkan. Ama o, başını dik tutamaz. Dayanamayıp, "Belim ağrıyor," der. "Yoksa ben de oturmak istemez miyim hiç?" Ağlamaya başlar. Kucaklayıp yatırırız sırtüstü. "Hadi artık! Ağlama ama!" der, Neriman. "Ağlarsan iyi olmazsın sonra! Hem Recai seni bu halde mi görsün istiyorsun?" Recai adını duyunca çocuk gibi susar. Ağzından zararsız baloncuklar çıkararak uyur yeniden.

Sırtında göz göz açılan yaralar... Onlar da uyur.

Elbet bir zaman gelir, parıltısını yitirmiş günlerin ufalanmış gölgelerine huzur denir.

Sesini çıkarır ama duyulmaz olur ya da körpe bir daldan döner gibi bir kez daha yoka batar.

Nasıl? Yoka batar mı dedi?

Uydurdu işte!

Ee! İnsan yaşadığı şehre benzer, öyle değil mi? Kendinin olmayan, uzak, unutulmuş dillerle konuşur sevgilileriyle.

İhsan da öyle yaptı. Şair arkadaşının, Recai'nin dilini ödünç aldı. Recai o zamanlar Arap Fırını Sokağı'ndaki bir matbaada çalışıyordu. Kime sorsanız, kendi halinde, sessiz, efendi bir çocuk, derlerdi onun için. Koltuğunun altındaki kalın defterlerle evinden çıktığını görenler matbaaya değil de, okula gittiğini sanırdı. Bu defterlerde orta ikiyi terk ettiğinden beri yazmaya başladığı şiirleri vardı.

Hayatın, örneğin şehrin şiirini değil, şiirin şehrini yazanlar tayfasındandı o. Şakası yoktu! Ölümüne bağlılık isterdi bu iş!

Akşam olduktan, herkes matbaayı boşalttıktan sonra, o, ortalığı toparlama bahanesiyle kalır, matbaaya komşu Darülistihzar' da vesait-i fenniye-i taktîriye ile imal edilen kolonya ve esans kokularıyla heyecanlı solumalarından başka her şeyin uyuduğu gecelerde, ince ve sabırlı, kurşun harfler dizerdi kalıba. Basıp kaba tıraşını yaptıktan sonra lamba ışığına tutardı kâğıdı; sanki boşluğa asılı kalırdı şiir. Kâğıdı diğerlerine ekledikten sonra parmaklarıyla sıkarak kalınlığını ölçerdi. Kitabın kapağı iğneden kurtulmuş iplik gibi terzisinin dişlerini bekliyor. Kitabı koparmaya az kaldı, diye düşünürdü.

Kitabı ilk olarak o'na hediye edecekti. O.

Çok tuhaf ama, şu an İhsan'a da sorsanız, onun adını söyleyemez size. İncir'de çalıştığını, bal gibi gülüşü olduğunu, kara gözlerinin ışıl ışıl yandığını, ince boynunu ve Kırkağaç kavununa benzer göğüslerini anlatabilir ancak.

"Recai! Kardeşim! Nasıl... Bir kız... Anlatamam... Bir kız ki... Görsen... Üf... Dersin ki... Öyle... Yani hiç... İcabında... Yaktı... Aşk... Ulan... Ah... Sanki... Mektup... Hani... Şiir miir... Bir kız... Tamam?"

"Olur," demişti Recai, gülerek. "Yazarız."

Recai'nin yazdığı ilk mektup ve sonrasında şiirler kıza ulaşmaya başlamıştı. İhsan'ın çaçalığını kızla aynı atölyede çalışan mahallelisi dul bir kadın yapıyordu. Dobra kadındı, utanma gezmezdi onda. Kenarları kırmızı çizgili zarfı hareketli kayışın üzerindeki kuru incirlerin arasına koyarak gönderirdi. Mektubun başkasının eline geçmesinden korkan kız bant şefinden fırça yemek pahasına yerinden hızla kalkardı. Kızın telaşını gören kadın oturduğu sandalyeyi devirecekmiş gibi kahkahalarla gülerdi. Bazen de, mahsustan, sırf İhsan kızın nasıl alabildiğini görsün diye rulo yapıp iş çıkışında tutuşturuverirdi kızın eline. Çapkın bakışlarıyla kulağına ayıp şeyler fısıldayarak İhsan'ın bulunduğu köşeyi gösterirdi başıyla. Kız utançla şiir yazılı kâğıdı geri vermeye çalışır, kadınsa kâğıdı hemen ikiye katlayıp kızın göğüsleri arasına sokuverirdi. Olan biteni uzaktan izleyen İhsan kasıklarının sancılandığını duyardı. Off! çeke çeke Recai'ye anlatırdı bu sancılanmayı. Recai susardı.

"Recai! Kardeşim! Keyif... Boş... Yani... Gerisi... Heves... Öyle mi... Su gibi... Atarsın... Etek fora... Ver... Hani... Malı... Tad... Koy... Ağzına... Gitsin... Naz..."

Meali, bir punduna getirip kızla bekâr bir arkadaşının evinde yalnız kalmayı, gazozunun içine –söylemesi zor olan– teinture de Cantharide katmayı, kız tava geldikten sonra kütür kütür yiyişmeyi bekliyordu İhsan, dört gözle. Dul kadın ablasından bu yolda olumlu sinyaller alıyordu. Düştü düşecek! Bitti sayılırdı bu iş artık! Çantada keklik, keklik! Ama...

Yine bir çıkışında kızın asık suratını, dul kadın ablaya söylenip durduğunu gördü İhsan. Kadın kızı kolundan yakalayıp geri döndürmeye çalıştıysa da oralı olmadı kız. Son olarak İhsan'a doğru tükürür gibi bakarak uzaklaştı. İhsan kadının kaş göz işaretleri üzerine sokağın ilerisinde onu bekledi. Sağına soluna bakınarak yanına yaklaşan kadın, çantasından çıkardığı, içinde şiirler yazılı olan incir kutusunu İhsan'a uzattı. "Ne yazdıysan tırstı kız!" dedi. "Etme yapma, dedim ama, Nuh diyor peygamber demiyor kâfir!"

"Ablacığım! Ne... Hayda... Aşk... N'oldu... Yani... Sıçayım... Ulan... Şans... Bak... Tüh... İş..."

"Öff!" diye kesti kadın. "Hadi oğlum, hadi! Mıymıy edip durma. İşim gücüm var benim. Bitti işte! Buraya kadarmış. Güzel adamsın! Sana kadın mı yok. Boşver! Hadi... Öff!"

Kadın uzaklaştıktan sonra kutuyu açan İhsan, en yakın tarihli şiirlerden birkaçını hemen oracıkta okumaya başladı:

"Neden bu eller, biliyor musun? / Neden bu kadar kanlı? / Çünkü o çok bilmiş yüzleriyle / Ölüler aşk öykülerimize inerler."

Başka bir kâğıdı çekip çıkardı.

"Görüyorum gözlerimi kapayınca / Bir yanıp bir sönüyorsun kararınca / Neden olsun diye soyunmamıza / Islatıp duruyorum dudaklarımı."

Şiirleri kızgınlıkla buruşturup attı. Daha sonra fırlattığı yerden aldı, eliyle ütüledi, Recai'nin suratına çarpmak için.

Recai'yi kahvede buldu. Dalgın dalgın kafesteki bülbülü seyrediyordu. Onun dirseğini koyduğu masaya, İhsan yumruğunu koydu. Recai irkilmemişti hiç. Sanki onu bekliyordu.

"Recai! Kardeşim!.. Ulan... Sen... Kaçık... Hıyar! Ulan... Sen... Çatlak... Hıyar!.. Ulan... Sen... Kontak... Hıyar!"

Recai'nin gözleri doldu. Acıyla gülerek kahveden çıktı. Yere saçılan kâğıtları sobaya tıkıştırmaya çalışan kahveci çırağına küfretti İhsan.

Bir kez olsun yüzünü görmediği kız için sabaha kadar ağladı Recai. Boy boy dizilmiş kitaplarını seyretti. Sabah ezanından, kumrulardan ve horozlardan önce şiir kitaplarını yaktı. Taraçayı dolduran külleri hortum suyuyla oluklara süpürdü. Sonra da hiç kimseye haber vermeden şehirden ayrıldı.

"Kaçtı," dedi anası. Oğlunun ardından beş vakit "Evden Kaçanlar Duası"nı okudu...

"Bismillahirrahmanirrahim!" dedi kadın.

"Elhamdülillahi leke ya Allahu Recai'min inceciğimin hani dal gibi ağzı var dili yokumun dalgınlar şahı oğlumun bir lokmayla kuru ekmekle doyanımın ardından muratlı dualar saldığımın gönlünü gönlüme bu garip ana ocağına kucağıma çevir gel bir hakkı Lailahe illallahü Muhammedin Resulullah!"

Duayı bu hızla, sanki ardından kovalayan varmış gibi okumayı sürdürürse Allahın hiçbir şey anlayamayacağını düşünüp yavaşladı. Hani yok! Nefesi de yetmeyecek böyle giderse.

"Ya Rabbi! Sen ol şanı büyük Allah! Sen ki yedi kat yerleri yedi kat gülleri, yedi kat gönülleri, yedi kat yoksulluğu, yedi kat arsızlığı yedi kat yarattın. Ya Rabbi! Senin izzeti hürmetinçin Recai'min kara kaşını, kara gözünü, ayva tüyleriyle örtülü yüzünü, üflesen uçacak vücudunu, dar omuzlarını, uzun ellerini, kuyruksokumundaki et benini –ki rahmetli babasında da vardır–, konuştukça açılan ve açıldıkça buhar olup gözden kaçan yedi kat canını ve endamını, her ne kadar ben anlayamayacak, şaşkın şaşkın ağzımı açacak olsam da cevabını ve iradesini ve kararını bana, Recai'nin bu gözü yaşlı anasına çevirgel!"

Duanın burasında ağlamaya başlar.

"Benim oğlum uykudayken üstünü hep açar, ben örterim güzel Allahım! Gayrilerinden, sebebi olanlarından, aklını ve dahi fikrini başından alıp, onu benden uzaklaştırıp ıssızlığa koyanlardan gönlünü ayırgil! Sen de Hızır Aleyhisselam, sen de Recai'min yedi göbek adını bana dost kılıvergil! Eğer uyur ise uyandırın onu, çünkü o, uykuyu yoldaş dünyayı hurdaş belleyendir! Eğer durur ise doğru geturgel, ki, o, durmalara erdem diye yüz sürendir. Benim aşkımdan, ana aşkından bikarar kılıvergil! Ne yapıp edip çevirin oğlumu, gülden aya kadar her bir nesnenin altını üstüne getirin, ey melekler! Sabırdan çıkan sabilerin ne yüzü ne de gülüşü kalır, demez misiniz siz? O gelmezse ben ne yaparım, onu da söyleyin, kime el avuç açarım 'Oğul bir oğul!' diye? Aklımı kaçırırım, ey Tevrat, ey Zebur, ey İnciller ve ya Kur'an-ı Kerim! Yaşayamam! Ölürüm İdris Aleyhisselam! Kelamın, kıldığım namazların, çektiğim tespihlerin hakkıçin, Adem'den Muhammed Mustafa'ya yüzyirmidört bin peygamberler hürmetçin, Recai'nin bilmezliğini, küçük konuşurken büyük lokma yemişliğini, şiire bulaşmışlığını, şaşmışlığını yani, aşkıma bikarar kılıvergil! Altıbinaltıyüzaltmışaltı ayet hakkıçin, sel ise, akyel ise, düşürmüşse gök bir inciri dalından ve yanmakta ise oturmuş da acı sütünün başına, ya Sürhübad! Oğlum! Recai! Yaralıysan sular kenarında, yüreğin sıkışıyorsa bozkır ortasında, ya da bir değirmen gıcırtısında, işçilerin öfkeyle kavrulmuş yüzlerinde, çocukların açlıktan solmuş gülüşlerinde..."

Duanın burasında başı döner. Devrilecek gibi olur kadın.

"... yırtık pırtık bir gecekondu duvarı, duvara yaslanmış tedirgin bir kızcağızın gizlice düzeltmeye çalıştığı eteğinin çengelli iğnesinde, daha ne, daha neler, her neredeysen ya Sürhübad!

"Amin!"

Elleriyle okuduğu duayı yüzüne sürdükten sonra güçlükle kalkar. Yanı başındaki kanepeye uzanır.

"Seccadeyi kalkınca toparlarım artık."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Behçet Çelik, “Şehiriçi Öyküleri”, Virgül, Sayı 19, Mayıs 1999

Zorlu'nun öykülerinde dil hayatın önüne geçiyor. Zorlu'nun yoğun imgelerle dolu dili, anlatmak istediğinin aracısı değil, doğrudan konusu adeta. Yeni bir şehir tanımı yapabilmenin yöntemi bu dil. Daha doğrusu, bu öyküler bizdeki eski şehir tanımlarının yapısını bozuyor. Şehri bir öteki olarak kurguluyor. Bu ötekilik öncelikle anlatıcıyla dinleyici arasında; aynı zamanda şehrin kendi içinde taşıdığı farklı ötekiliklere de işaret ediyor. Dili ötekiyle arasındaki "perde" olarak gören yazar, peşpeşe gelen imgelerle yarattığı kendine has öykü diliyle bu perdeyi aralamaya çalışıyor. Şehrin varoşlarındaki öfke ve şiddet de öykülerin diline yansımış. Şiddete maruz kalmış, tanık olmuş insanların da uygulamaktan kaçınamayacakları biçimde tarihsel bir olgu şiddet; onu besleyen karşıtlıklar ve sefalet sürdükçe. Niyazi Zorlu, birkaç yerde Halit Ziya'ya göndermede bulunuyor. Şehir İçi Öyküleri'ndeki öyküler bana o dönemin bir başka yazarının, Reşat Nuri'nin, "Miskinler Tekkesi"ni anımsattı.

Devamını görmek için bkz.

Elif Kemancı, “Bir şehri yüz defa söyletme bana!”, Matbuat, 18 Kasım 1998

Şehir İçi Öyküleri’ni okurken, kelimelerin konuştuğunu, size bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark ediyorsunuz. Sadece yazar hitap etmiyor size. Bazen bir evle bütünleşiyor, bazen "ihtiyarların yanaklarındaki kıvrımlarda sıkışıp kalmış gizler"den duymaya çalışıyorsunuz fısıldanışları. Artık Marika'yı "uğurlama" vakti gelmiştir. Evde başlayan şehir, evde biter. Şehre dair son bir özet yapılır. Ve son sözle uğurlanır Marika: "Bir şehri, yüz defa söyletme bana!"

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.