Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-265-9
13x19.5 cm, 104 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Türker Armaner diğer kitapları
Kıyısız, 1997
Dalgakıran, 2003
Tahta Saplı Bıçak, 2007
Hüküm, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Taş Hücre
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Man Ray
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2000
2. Basım: Aralık 2014

Armaner'in 2000 tarihli öykü kitabında toplam 7 öykü yer alıyor. Türker Armaner Türkçe edebiyatta bizce çok özel bir yere sahip. Felsefeyle edebiyatın kesişim alanından yapıtlar okumayı seven okurlarımızın da bize katılacağını düşünüoruz...

"İsimlendirdiğimiz varlığın sınırları, kendi sınırlarımız, dilimizle ördüğümüz hücrenin duvarlarıdır.

Örtülmüş acıyı çıplak olarak görebilme cesaretini kazanmak da zaman alır. Kimileri, çok kimse belki, kendi karanlık yüzeylerine sırt çevirirler hayatları boyunca. Kimileri, çok azı, böyle bir alanın varlığından haberdardır; tedirgin adımlarla yoklarlar bu yüzeyi.

Kaçış sığınağın içinde de sürüyorsa, size kalmış tek gerçek mekân, dibi görünmeyen kör bir kuyudur."

İÇİNDEKİLER
Saat
Taş Hücre
Mühür
Araf
Kuyu
Büyücü
Sokak
OKUMA PARÇASI

"Saat", s. 7-13

Ev bizi bekliyor, soluk alıp vererek. Az sonra girintileri girintilerimize yerleşecek.

Ev kendi zamanını, camların dışındaki görüntüyü hazırlıyor. Zaman, yavaş yavaş çözüyor evin hücrelerini.

Başka evlerdeki kişiler yerlerine gidiyor. Bulanık, sisli görünen bir deniz netleşiyor, kendi rengini buluyor.

Denize bakıyorum lombozdan, bakıyorlar. Bir takımadayı geçiyoruz. Yolcuların bağrışmaları duyuluyor yer yer. Vapurun yardığı dalgalardan çıkan köpükler başka dalgalara dönüşüyor. Seha'ya bakıyorum, susuyor. Kendi vücudunun ürettiği ses ağır geliyor ona. Birkaç harfle, her şeyi ifade edecek bir dil oluşturmayı deniyor. Bu dili, konuşmak için istemiyor; bu harflerden, giderek dilin tümünden kopacak bir tasarımı düşünmek istiyor. Susuyor. Yeniden lombozdan dışarı, denize bakıyorum.

Ben evi biliyorum; bizim için hazırladığı zamanı, içeriden dışarıya bakıldığında değişecek görüntüleri, dışarıdan içeriye sızacak sesleri, saatin zembereğindeki devinimi, bu devinimin benim bilgime, Seha'nın suskunluğuna sızacağını, Kerem'in umudunu...

Umut bir değişimi varsayar. Olandan olmayana, hiçlikten varlığa bir değişimi. Umudun bağlandığı ne olursa olsun, değişimin beklendiği kürenin –bazen tümüyle– dışındadır.

Kerem Luttha'yı seviyordu. Luttha'yla sevişmek istiyordu. Onu düşünde görmüştü. Evin, kendisine Luttha'yı getireceğine inanıyordu. Bir kadınla birlikte olmaya duyulan inançtan farklı bir umuttu bu; kişinin yaptıklarının, yapabileceklerinin bittiği yerde, çıkışı olmayan, ancak kendisinin dışında bir nesneye bağlanabilecek bir inancın umudu.

Düşünü bir kez bana anlatmıştı. Luttha bir parkta, bankta oturuyordu. Daha önce onu hiçbir yerde görmediği halde, hareketsiz olmasına şaşırmıştı. Luttha'nın, tanışabileceği, birlikte olabileceği bir kadın olduğunu düşünüyordu. "Onu çok uzaklarda aramam gerek," demişti, "ancak denizin onu bana kavuşturabileceği kadar uzakta."

Oysa Luttha yanımızdaydı, yanımızda oturduğunu da bir tek ben biliyordum.

Hava kararıyordu. Geçtiğimiz adalarda ışıklar yanmaya başlamıştı. Seha'ya baktım.

"Vardığımızda gece bastırmış olacak," dedi.

"Evi aydınlıkta mı görmek isterdin?"

"Sessizlikte görmek isterdim."

Sustum.

Kerem hâlâ onu düşünüyordu. Sürekli düşüncesinde kuruyor, ondan başka bir şeyle belleğini doldurmak istemiyordu. Adada Luttha'yı kendisine getirecek bir ışık düşlüyordu. Bu yolculuğa neden birlikte çıkmıştık?

Gemi iskeleye yaklaştı. Toparlandık. Luttha yerinden kaydı, denize doğru gidip bizden uzaklaştı. Sular onun temasıyla irkildi.

Evin kasılmaları giderek arttı. Luttha eve ulaştı. Ev onunla birlikte daha sık soluk alıp vermeye başladı. Zaman, esneyip kendini eve uydurdu. Duvar saatinin zembereği kımıldadı. Ben tüm bunları biliyordum.

İskeleden köy meydanına çıktık. Dönüş biletini şimdiden alalım, yoksa bulamayabiliriz, dediler. Dönüş biletini aldık, mutlaka döneceğimize güvenerek. Acıkmıştık, sahildeki küçük lokantalar dışarıya plastik masa sandalyeler atmıştı, birine oturduk. Gemiden ilk inenlerdendik. İskeleden son küçük gruplar çıkıyordu. Onları izledik. Kerem içlerinden birinde Luttha'nın cisimleşmiş halini bulmak istiyordu. Saate baktık, yediye geliyordu. Hesabı ödeyip kalktık.

Yağmurdan ıslanmış bozuk toprak zeminde hiç konuşmadan dakikalarca yürüdük, başıboş gezinen köpeklerden sakınarak. Eve yaklaştığımızda paçalarımız çamur içinde kalmıştı. Binanın dış kapısını açtığımızda kesif bir küf kokusu duyduk. Bu kokuyu bekliyordum; onun, eve sinmiş Luttha'nın kokusuydu.

Eve yaklaşık iki yıldır kimse uğramamıştı. Seha sessizliğini kurmak, Kerem de Luttha'yı görmek istediğinde Kerem'in aklına adadaki kullanılmayan bu boş aile evi gelmişti. Ben ise Luttha'yı çok uzun süredir tanıyordum. Üçümüzün aynı anda kentten uzaklaşmak isteği, bu yanılsama sonucunda, kendimizi gemide bulmuştuk. İnsanın kendi ortamından her kaçışı, bilmediği, tanımadığı bir ortamın tehlikelerini yakınlaştırır aslında. Kaçanın, uzaklaşmak isteyenin, yeniliği taşıyacak kadar güçlü olması, aksi takdirde buna hiç kalkışmaması gerekir. Kerem'e bunu yola çıkmadan önce söylemiştim.

Luttha eski, boş eve yerleşmiş, üçümüzü de oraya çekmişti. Seha'nın sessizliğinden ürküyordu. Nesnelerin, ilişkilerin, durumların bildik isimlendirmelerinin arasında kendi korunaklı şatosunu kurmuştu. Dünyayı okuma biçimi, kullandığımız dil ile karşıtlık kurulduğunda anlam kazanıyordu. Seha'nın dilin ötesine geçme çabası varlığını tehdit etmeye başladığında, eve onu da istemişti. Ben Luttha'nın kölesi olmayı çoktan kabullenmiştim. Luttha'yı efendiniz olarak tanımanız, yeryüzündeki gücünüzün arttığının göstergesidir.

Adadaki, evdeki zaman da Luttha'nın denetimi altındaydı. Yıllardır kullanılmayan duvar saatinin kımıldamaya başladığını hissediyordum. İki merdiven çıkıp daireye girdik. Elektrik düğmesine bastık, ışık yanmadı. Seha hiçbir şey söylemeden bir tabureye çıkıp sigortaları değiştirdi. Seha ile benim o eve, o adaya ilk gelişimizdi. Duymadığımız sesler vardı her yerde. Kerem evi tanıyordu. Işıklar yandıktan sonra salona gidip oturdu.

Her mekânın bir ehlileşme süresi vardır. Beklersiniz, dokunursunuz, bakarsınız. Bir süre sonra siz mekâna, mekân da size benzemeye başlar; aynı tepkileri verirsiniz.

Mutfak tezgâhını üstün körü temizledik, demliği doldurup ocağı yaktık. Ben bir sigara yaktım. Çayı demledikten sonra koltukların, kanepelerin üstündeki örtüleri kaldırıp oturduk.

"Akşam ne yapacağız?" dedi Kerem.

"Balkonda otururuz," dedim.

Kıyıda birileri ateş yakmıştı, ateşin çevresinde oynayan çocukların bağrışma sesleri geliyordu. Balkona çıkıp baktım: bir köşede mangal yapılıyordu, öteki evlerde tek tük ışıklar vardı, iştah açan ızgara kokuları, oynayan çocukların neşesi, çocuklarıyla ilgilenen annelerin ikazları, denize atılan taşların sesleri... Sahilde gördüğüm her şey midemi bulandırdı. Kapıyı kapatıp içeri girdim.

"Dışarısı soğukmuş, bu akşam burada otururuz," dedim.

"Tamam," dedi Kerem.

Seha başını salladı.

Seha İstanbul'da yürürken bir keresinde nesneleri adlandırmazsak belki de onların varlığını kabul etmek zorunluluğundan da kurtulacağımızı söylemişti. Şimdi bunu mu deniyordu? Kurtulmak istediği neydi?

Seha'ya dönüp, "Adlandırmadan da konuşabilirsin," dedim.

"Saate baksana," dedi.

Başımı çevirip baktım, dokuz buçuğa geliyordu. Kol saatime gözüm ilişti, yediyi on geçede kalmıştı. Bu bizim eve girdiğimiz andı. O sırada duvar saati de yediyi on geçeyi gösteriyordu. Ben "Yıllardır kullanılmayan saat, ne rastlantı," diye düşünmüştüm. Şimdi ise duvar saati çalışıyor, bizim saatlerimiz eve girdiğimiz saatte duruyordu. Luttha süzülüp yanımıza ilişti.

"Luttha'yla birlikteydim uzun zamandır. Gittiğim her kentte, seviştiğim her kadında, yüzdüğüm her denizde, yazdığım her sözcükte hissediyordum nefesini. Sonuna gelmiştik hepimiz. Atacağım, atacağımız her adımın bilgisi yüklenmişti bana."

Seha: Kuracağım dil, konuşulacak, aktarılacak, hatta düşünülecek bir dil olmayacak. Azalttığım her ses, kullanmadığım her sözcük ölümü daha da yakınlaştıracak bana.

Kerem: Ödenen bedelin karşılığının alınacağından emindim. Gelip beni çıkışsız, üst üste giyilen elbiseler gibi taşıdığım geçmişimden kurtaracağını biliyordum. Bir adaya üç kişi düşmüşse biri mutlaka kurtulur.

"Adadan kente döndüğümüzde –dönersek– beni izlemeyi sürdürecek. Koşup da yetişemediğim her vapurda, gazeteyi her açışımda, alışveriş için her çarşıya inişimde, saklanılması için uğraşılmayan her yalanda göreceğim yüzünü. Attığı her kahkaha, hayatımın bir başka kötü özeti olacak."

Luttha: Kentin her köşesinde görüyordum onları. Uydurdukları bir zamanla, ortaya çıkardıkları yapay cümlelerle avunacak kadar saf hepsi. İşte, adına rastlantı dedikleri olaylardan oluşan, ama tümüyle benim belirlediğim bir süremin içinde hapsoldular.

Seha: Her konuşma çabamda, biraz daha fazla teslim ettim konuştuğum kişiye kendimi. Aşağılık hayatlarına bir çıkış yolu olarak gördüler her zayıflığımı. Durumumu onarmak için her geriye çekilişim, konuşmakla açtığım kapıları biraz daha, biraz daha zorlamalarına neden oldu.

Luttha: Kerem'in bana umut bağlaması gibi sen de suskunluğuna mı sarıldın? Sessizliğin içinde yalnız olacağını düşünüyorsun değil mi?

"Sessizliği içinde de yalnız olmayacak mı?"

Kerem: Sonuna dek yaşamadım mı hayal kırıklığımı?

Pencere birden açıldı.

Uyandığımda saatim hâlâ yediyi on geçeyi gösteriyordu. Yataktan hemen kalkmadım. Kerem ile Seha'nın uyandığına dair bir ses yoktu. Yatarken kapıyı aralık bırakmıştım, doğrulup baktım. İki odanın da kapısı kapalıydı.

Banyodan çıktıktan sonra salona gidip oturdum. Başım ağrıyordu. Duvar saati on ikiyi vurdu. Yorgun vücudum biraz daha uzanmak, zihnim hemen toparlanmak istiyordu. Ayağa kalktım; zihnimin vücudum üzerindeki tahakkümüne alışmıştım.

Balkona çıkıp korkuluğa dayandım. Paslı demir ellerimi kirletti, aldırmadım. Gözlerimi kapayıp havadaki rutubeti içime çektim.

Öteki evlerde bir tatil günü kahvaltısının çeşitli safhaları yaşanıyordu. Masayı toplayanlar, kurmaya başlayanlar, doldurulup boşaltılan demlikler, aileler, aileler...

Çay için su kalmamıştı. Alışveriş için çocukları uyandırmam gerektiğini düşündüm. Önce Seha'nın kapısını çaldım, aslında bizden önce uyanan hep o olurdu. Ses gelmedi. Kerem de kapısını çalınca cevap vermedi. Önce birinin, sonra ötekinin kapısını açmaya çalıştım, ikisi de kilitliydi. Kapıları yumruklamaya karar verdiğimde iki kapı da aynı anda gıcırdayıp yavaşça açıldı, iki ceset düştü.

Pencere birden açıldı.

"Neden öldürdün onları?"

Luttha: Seha kendi sessizliğinde boğuldu. Dilin dışında bir dünyanın tasarımını kurmak onun harcı değildi. O dünya kendisinin değildi. Ben de içindeydim, sen ve Kerem de. Kerem'i boğan da umudu, olmayan Mesih'iydi. Geleceğe dönük beklentisi olanlar, olmayan bir gelecek zamanın içinde yitip giderler.

Sen aileden ve olabilecek bir aileden kaçtın. Kurtuluşunu, kendini mahkûm ettiğin bir korku hücresinde buldun.

"Benimle hücremde seviştin."

Luttha: Üçünüzle de seviştim dün gece, her birinizin kendi hücresinde. Yıllar önce defterine karaladıklarını hatırlamıyor musun?

Vapurda dirseğimi bir varile dayayıp onu seyrettim. Döndü, bakışlarımı yakaladı. Gözlerimi çevirdim. Yanıma geldi, "Luttha benim," dedi.

"Beklediğim sen değildin, seviştiğim bir kadının cisimleşmiş haliydi."

Luttha: Luttha'nın bedenine gireceğinin bilgisini sana o yıl vermiştim. Sen de kendi bilginde boğuldun.

"Senin bedeninin arzusunu kurmak için yazıyordum o yıl, senin içinde kaybolmak için değil."

Luttha: Dilin Seha'nın suskunluğu, isteğin Kerem'in umutsuzluğu oldu.

"Birbirimizin celladı kıldın hepimizi."

Luttha: Herkes kendi zamanının celladıdır.

Pencere birden açıldı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emine Bora, “Geçip gidenin ardından”, Virgül, Eylül 2003

"Kuracağım dil, konuşulacak, aktarılacak, hatta düşünülecek bir dil olmayacak. Azalttığım her ses, kullanmadığım her sözcük ölümü daha da yakınlaştıracak bana." Taş Hücre'de karakterlerinden birine söylettiği bu sözler Türker Armaner'in metninin ilk kitapla son kitap arasında aldığı biçimi de özetliyor gibi. İlk kitap Kıyısız yer, mekân, kişi tanımlarıyla klasik denebilecek bir tarzda ilerlerken, Taş Hücre'de bu işaretler neredeyse yarıya inmiştir. Dalgakıran'da ise karakterlerin adı bile yoktur artık. Figürlerdeki bu belirsizlik, seyrelme, azalma bir anlamda fazlalıklarından kurtulma işlemi gibi de değerlendirilebilir. Bu fazlalıktan biçimsel bir arınma değil, ama daha zihinsel, daha içe dönük. Aslında yazar insandan çok mekâna ve zamana güvenir gibidir; insan kırılabilir, saldırıya uğrayabilir. Kişi pek çok açıdan bir mekândan daha savunmasızdır.

"'Toplumsal bellek' diye bir şey varsa yerinin yazılı metinler olduğunu düşünüyorum. Bir kişinin 'unutmayı' tercih etmesi belki mümkün değildir, ama bir topluma 'unutturmak' mümkündür – özellikle de 'hatırlamak' yasaklanırsa," diyor Armaner, Taş Hücre'nin ardından bir söyleşide. Büyük harflerle olmasa da yazarın metinlerini sessiz ve derinden belirleyen temel tercihin böyle bir kayıt tutmak olduğu iddia edilebilir.

Zamanın geri çevrilemezliğinin kesinlikle farkındadır yazar da metinleri de: Yazarak hiçbir şeyi bağışlatmak mümkün değil. Öte yandan "Ben cevapları olmasa da soruları biliyorum" demek de bir iyileşme umuduna işaret etmez, müzminleşmiş bir travmaya daha yakındır hatta, donup kalmaya...

Armaner'in bakışı nesnesini yücelten bir bakış değil. Sadece kaydeden bir bakış da değil ama. Daha çok bir zamanlar belli belirsiz gördüğü, sezdiği şeyi bilince çıkarma uğraşı gibi. Hep bir anımsama hali: Görmüş, işitmiş ve unutamamış gibi. Metinlerdeki karanlık taraf ise tüm öykülerin altında var olan, zaman zaman bir iki kelimeyle kendini hatırlatan, yaşanmış, olup bitmiş şeylere dair bu bilinç.

Mizah, alay, küstahlık, hafife alma gibi duygulara uzak bir dildir yazarınki. Bunlara gönül indirmeyen bir tür "olgunluk"tan da söz edilebilir. Ama bu gerçek değil de üzerinde fazla düşünülmüş bir olgunlaşma gibidir. Hayata kayıpla başlayan kişi bununla başa çıkmak için artık kayıpları için üzülmüyormuş gibi yapmak istemektedir belki de. Üzüntüye mesafe almak, üzüntüyü kapı dışarı etmek...

"Dil ile kurulanın sözcüklerin dışında bir varlığı olduğunu düşünmek, kesintiye uğratılan bir fiziksel sürekliliğin ise gazete manşetlerinden ibaret olduğunu varsaymak yara almamanın rahat yollarından biridir." diye yazıyor Dalgakıran'da.

Türker Armaner'in öykülerinde Ada –belki de deniz– hem bir mekân hem de bir metafor (imge) olarak önemli bir yer tutuyor. Ada belki de tüm kuşatılmışlığına karşılık belli bir imkânı da içinde barındırıyor.

Taş Hücre'nin giriş öyküsü "Saat" adadaki eve gelişle başlar. "Mühür" ise bir zamanlar orada yaşamış adalıların solmuş hayaletlerini gözler önüne serer.

Dalgakıran'a adını veren "Dalgakıran" öyküsünde de başlangıçtaki mekân adadır. Gene yitip gitmiş hayaletler vardır ama biraz daha intikamcı periler gibidirler.

Tezgâhında dokuduğu kumaşını bitiremeden adadan ayrılmak zorunda kalmış Todor: "İşini bitiremeyen ölülerin dili, söyleyeceği sözü olmaz," diyor. "Mühür" özellikle adalıların yarım kalmış, kursaklarında takılıp kalmış sözlerini tamamlama çabası gibi okunabilir. Derin bir acı gibi: Toprağa, kayaya, bitkiye, eşyaya kazınmış, zamana direnen derin bir acı gibi. Kaya da, kumaş da, şarap da, zeytinyağı da yıllarca değişmeden kalabilmeleriyle artık orada olmayan şeyi hatırlatırlar. Yazar herkesin unuttuğunu hatırlar. Sanki hatırlayamadığı, uzak acısı içine çökmüş kalmıştır. Yazma gerekçesi acıyı bulmak, dışarı çıkarmak içindir. "Emin olduğum nadir şeylerden biri, acının hiçbir yere gitmediğidir. Bir mekâna yayılmışsa kendine has bir koku siner her yere," der yazar "Taş Hücre"de.

Nasıl topluluktan kaçanlara "hüda-yı nabit” gözüyle bakılıyorsa, bir adada yaşamak da anakarada ayakları yere sağlam basanlar için aynı gözle görülüyor olabilir. Ada anakaradan ayrılan, kopan, kaçan bir şey. Kendine yeten küçük bir organizma. İşte bu yanıyla da büyük parça için bir tehdit belki. Anakara tarafından yakalanması, ele geçirilmesi, içerilmesi ve giderek yutulması gereken bir başıbozukluk gibidir ada. Bir hatadır, eksikliktir, pürüzdür.

Azınlık, parça, kısmi olan bütünün bu arzusunu, tahakkümünü hep hisseder. Fiili olarak gerçekleşmese de bir olasılık olarak varlığı parçalanmışlığı hep hatırlatır ve artırır. Tehdit bilfiil gerçekleşmediği sürece parçalanmanın ne boyuta vardığı hiç bilinmeyebilir.

Göç hatanın düzeltilmesidir, fiili durumdur. Oysa mekândan edilmek aynı zamanda zamandan da edilmek anlamına gelir. Şu cümledeki gibi: "Kendi hayatımız başkaları, çoğunluk için gerçek dışı olduğunda, neyle karşılaşacağımız, neye maruz kalacağımız hiç belli olmaz."

İşte Armaner'in kahramanlarının ayaklarını yere sağlam basamamalarının sebebi belki de basacakları sağlam bir yerin artık olmayışı. "Yer değiştirmenin kurgusunu ise ileriye ya da geriye kaydırmak mümkün değil. Yara, bunu görmekle açılır. ... Mültecileri taşıyan hiçbir aracın içinde, örneğin, bütün kalmış bir bilinç yoktur; kişi, yerini değiştirmekten öte kendini değiştirmeye zorlanır." Yer değiştirmek. Yerinden edilmek. Yerini değiştirmeye zorlanmak. Yerlerinden edilmiş ve mekâna olan bağlarıyla birlikte kimliklerine ve kendilerine olan aidiyetlerini de yitirmişler. "Kendimden geriye çekileceğim bir yer yok" sözleri de bağlantısızlığı, yitip gitmeyi anlatmaz mı?

"Bir ada bir süre sonra kendine ait zaman ve mekân oluşturduktan sonra kendine ait bir bellek de oluşturuyor. Göç etmek zorunda bırakılan yanında sadece belleğini götürebiliyor. Adadan göç edenler ise bu belleği de yitiriyorlar."

Kıyısız, Taş Hücre, Dalgakıran. Bağımsız öyküler değil de bir bütünün birbiriyle bakışan parçaları gibi görülebilecek bu metinler, mekânın katmanları ile algı ve bilinçdışının katmanları arasında dokunmuş. Son kitap Dalgakıran ise adeta kendinden öncekilerin tortusu gibi. Uyku ile uyanıklık arasında hissedilmiş gibi. "Eşik", "Dalgakıran" ve "Sis Bileti" sıralaması Giriş, Gelişme, Sonuç gibi görülebilir. Şöyle olması beklenir: Kahraman sahneye çıkar, kahramanın başına çeşitli olaylar gelir, kahramanın hikâyesi bir sona bağlanır. Oysa şöyledir: Kahraman kaybolmuştur, kahramanın kayboluşu derinleşir, kahraman kaybolmaya devam eder. Zarif, sinsi bir karabasanın içinde gibiyizdir. Gerçeklik ile hayal, aşinalık ile tekinsizlik arasındaki mesafe oldukça daralmıştır. "Eşik"te artık "değiştiğinin" farkına varan yüzü silinmiş figür, "Dalgakıran"da tüm anonimliğiyle içiçe geçmiş yaşantıların içinden geçen aynı kişidir. Final öyküsü "Sis Bileti" ise tam anlamıyla altüst oluştur: "Teller, kılcal damarlar parçalanırken, gözüm sanki ters dönmüş, ben, kendi bedenimin içini, yok olmasını izliyordum." "Sis Bileti" her şeyin yoğunlaştırılmış hali. Sıradan gibi görünen gündelik hayat kısa öykü boyunca neredeyse satırdan satıra kaotikleşmeye başlar. Okur da farkındadır dozu giderek artan sıkıntının ama öyle normal gibi ilerliyordur ki herşey, finalde hissedilen o kalakalmışlık hissi bu yüzden çok sarsıcı olur. Okur da cebinde buruşmuş bir sis bileti bulmuştur sanki. Kahramanın da geçtiği o "Eşik"ten atladığını hisseder. Zamanın da dışına çıkılmıştır artık: "Hiçbir sorumluluğum yoktu, hesap soracak kimsemin de olmadığı gibi. Ne eylemde bulunmam, ne de bir şey paylaşmam beklenebilirdi. Söyleyeceklerim önemsenmeyecek, bana, başka türe ait bir canlı gözüyle bakılacaktı. Gururdan, suçlanmaktan, yükselmekten, alçalmaktan, zamanı değerlendirmekten, mekânı kullanmaktan, başkalarını düşünmekten, nezaketten, kabalıktan, gürültüden, kendimi soruşturmaktan, toplumu çözümlemekten, yeryüzünün sırtıma bindirdiği yüklerin hepsinden kurtulmuştum. Koruyacak, korunacak bir insan değildim artık. Kimseden zarar görmeyecek, kimseye zarar veremeyecektim."

Yazar, geçmişin acılarının telafi edilemeyeceğini bilmekten doğan bir adalet duygusuyla yaklaşıyor kahramanlarına. Kalemiyle onların kaderlerini şekillendirmekten adeta kaçınarak yazgılarına tanıklık etmek istiyor daha çok. Taş Hücre, Kıyısız ve Dalgakıran'da yazının, önce yazanı değiştireceğinin çok kuvvetli bir örneğini sunan Türker Armaner, kahramanlarına dışarıdan bakan bir göz değil artık. Bizzat yazdıklarının içine çekilen, kahramanlarının yanında yer alan yazarın okurunu davet ettiği yer de tam burası.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.