Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-069-2
13X19.5 cm, 296 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
İskender Savaşır diğer kitapları
Kelimelerin Anayurdu ve Tarihi, 2000
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tutku 2000
Dalgın Sular I
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: İskender Savaşır, Mehmet Ulusel, Yeşim Bilge
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1995

"Evet, iktidardan ve muhalefetten bahsetmiştik. Bir de yorumdan; ikisinin, iktidarın ve muhalefetin, iyiliğin ve kötülüğün ortak köklerini aramaya çalışan yorumdan...

...Eleştirdiğim şeyi kendim yaptım. Resmiyetle heterodoksinin ortak kusurunu tekrarladım. Bu kusur da, hakikat üzerine kavramlar ve öğretiler aracılığıyla düşünmektir. Böyle düşünüldüğünde de uzlaşmaz karşıtlıklara, ikiliklere düşmek kaçınılmaz oluyor. Oysa hikâyelere, kutsal olanın dünyada tecelli etmesine dair hikâyelere baktığımızda, bu hikâyeleri özel bir dikkatle okuduğumuzda, bambaşka bir manzara ile karşılaşıyoruz." – İskender Savaşır

OKUMA PARÇASI

"İstanbul'u Dinliyorum", s. 7-15

1

Hatırlar gibiyim

Geçmişte de

Buluşmuştu

Söz tenle

2

Öykümüz çok uzak bir gelecekte değil, binyılın sonunda Bebek'te, inşaatı daha yeni tamamlanmış gökdelenlerden birinde başlıyor. Sözkonusu binanın en üst katı, beklenebileceği gibi, bir bar... Orada uzun boylu iki insan oturuyor. Birinin saçlarına düşen ak, onu daha da alımlı kılıyor; ama kendi farkında değil –neredeyse mahcup–; hatta belki de sevimliliğini bu bilinçsizliğe borçlu.

Öbürü kadın. Kimileri saçları için "platin" diyebilir. Ama en çekici yanı saçları değil; omuzlarının genişliği. Kadınlığını ilan etmekten çekinmeyen bir kadın.

Onun için "iri" denebilir mi? Bilmiyorum.

3

Nasıl adlandıracağız onları? Erdal, İhsan, Hasan, hatta Can desem edebiyatımızın, sahiden bizim olan edebiyatın tükettiği, üstelik bizim olduğu halde, bize yeten bir anlam tortusu bırakmadan tükettiği anlatılardan birini vaat etmiş olacağım.

Oysa ben –kendime ille de bir örnek alacak, size böyle yazmakla ne vaat etmek isteyeceğim hakkında bir ipucu vereceksem–, yazdıklarımın anlatıdansa "itiraflar" ya da "izlenimler" diye adlandırılmasını tercih ederdim.

Ama kolay mı, kolay mı itiraf etmek, üstelik içten, sahici kalarak itiraf etmek...?

Bundan yıllarca önce, benim bu sayfalarda İstanbul'la ilgili olarak anlattıklarımın bir tür benzerinin yaşandığı bir şehirde bir Yahudi, "Nedir ki 'ben' dediğimiz şey? Sevdiklerimizi, sevip de yitirdiklerimizi, hayal kırıklığına uğrattıklarımızı, bizi hayal kırıklığına uğratanları, onca sevgimize, bütün yapıp ettiklerimize rağmen bizi yine de sevmeyenleri yine de elimizde, içimizde tutmak, onları öfkemizden koruyabilmek için; onlarla bir arada kalmak, onlar gibi, onlarla aynı olmak uğruna giriştiğimiz umutsuz çabaların toplamından, bu çabaların, daha ziyade, bir enkazı andıran sonucundan ibaret değilse nedir ki..?" anlamına gelen bir şeyler yazmıştı.

O zaman kim, neyi, nasıl itiraf edecek? Hangi sevgili, kime...?

İyisi mi burada oturan adamın adı "Arkadaş" olsun öyleyse; metnin içinde üstleneceği işleve de daha uygun olur bu.

Kadının adını aktarmayı Bünyamin'e bırakıyorum. Şimdilik ona, "Abla" diyelim.

Evet, demek ki, Arkadaş'la Abla 2000 yılında, yani bir yandan, İstanbul'un olimpiyatları televizyon ekranlarından seyretmek zorunda kalmış olmasının hıncını yaşadığı; öte yandan magazin basınının Müslümanların "alamet," daha da aşırıya gidenlerin "kıyamet alametleri" diye andığı hurafelerden geçilmediği günlerde tesadüfen karşılaşmışlar. Uzun süredir görüşmüyorlar; tanışıklıkları da zaten ortak bir dosttan, Bünyamin' den, ötürü. Bu yüzden havadan sudan konuşmayı tercih edecekler.

Ama...

Gerçi ikisi de Olimpiyatlar'a sinirlenen, magazin okumayan seçkinlerden... Üstelik şehrin kötü uğultusuyla aralarına mesafe koyabilecek imkânlara sahipler. Örneğin Arkadaş, bürosuyla evi arasındaki, zaten kısa olan yolu da yürümekten kurtulmak için, daha geçenlerde evini de Maçka Palas'a taşıdı. Abla da benzer imkânlara sahip...

Yine de...

Tekinsiz bir şeyler, havadan sudan konuşmalar üzerinde bile basınç yaratacak bir gölge, onları da zorluyor.

Örneğin, Arkadaş'ın,

– "İşler nasıl?" sorusuna karşılık Abla,

– "Fena değil," diye cevap verirken, son bir hafta içinde intihar eden bir çıraktan sonra ikincisinin de çıldırmış olduğunu hatırlamadan edemiyor; nedense hep bir dokunuşu çağrıştıran boğuk sesi belli belirsiz çatlıyor. Yine de,

– "Seninkilerden ne haber?" diye, renk vermeden sormayı becerebiliyor.

Arkadaş ortak dostlarını daha uzun zamandır tanıyor, ayrıca Abla'nın aksine, bu sıralarda da onunla görüşmeyi sürdürüyor. Belki bu yüzden, belki Nisan'ın bu zalim poyrazı bahardan izler taşıdığından, belki de –uzak bir ihtimal ama– Abla'nın sürdüğü kokudan etkilenmiş olduğundan ya da bir zamanlar dostunun Abla'ya nasıl baktığı aklına düştüğünden,

– "Fena değil, geçenlerde önemli bir iş aldık," derken, kendi önünde duran peçeteyi ortalarına itiyor. O âna kadar elinde oynamakta olduğu şık kalemle peçetenin üzerine,

– "Bünyamin'i bir arasan iyi olur," diye yazıyor.

Abla uyanık; şaşkınlığının bakışlarına bile çıkmasına izin vermeden, havadan sudan konuşmaya devam etmesi gerektiğinin bilinciyle, bir yandan,

– "Nasıl bir iş? Uygulama mı, tasarım mı?" diye sorarken, bir yandan da çantasından çıkardığı kalemle aynı peçeteye, "Niçin?" diye yazıyor.

Tam o sırada içeriye başka bir ortak tanıdıkları giriyor. Arkadaş'ın sinirli bir hareketle buruşturduğu peçete üzerinden başlatılmış yazışma sona eriyor; konuşmaları şehrin uğultusuna karışıyor.

Zaten biraz sonra da kalkacaklar.

4

"Ne tuhaf, bir yedek parçacının onun kadar güzel, onun kadar süslü bir kadın tarafından işletiliyor olması..."

İlk tanıştıkları gün Bünyamin günlüğüne böyle yazmıştı. Daha sonra aralarından ayrılıp önce Belediye'yle, sonra da çeşitli politikacılarla iş yapacak olan arkadaşları Orhan'la birlikte Dolapdere'deki kaportacılarla söyleşi yapmaya gitmişlerdi. Kayıp, kaybolmakta olan mesleklerin peşindeydiler.

Mahallede konuştukları herkes "Abla'yla da konuşmalısınız," demişti. "Abla" kaportacı olmadığı halde.

Elbette... Kendilerini "kayıp" olarak nitelendirmeyen bu insanlar, Orhan'la Bünyamin'in ne yaptığını, neyin peşinde olduğunu anlamamışlar, sırf kendilerine gösterilen ilgiden ötürü yardımcı olmuşlar, bu yüzden kendi hayatlarının vazgeçilmez, vazgeçilmez olmanın da ötesinde, önemsedikleri, kıymet verdikleri bir parçasını, kızları olabilecek yaşta olmasını hiç yadırgamadan, "Abla" diye andıkları bu kadını onlara sunmak, haydi onların deyişiyle söyleyelim, "bu meraklı gençlere takdim etmek" istemişlerdi.

Bünyamin'le Orhan da sırf onların hatırı olsun diye Abla'yla görüştüler. Sıradan bir söyleşi oldu; zaten sonunda dergide kaportacıların söyleşileriyle birlikte yayınlamadılar.

Yalnız...

Kaportacılar "bu meraklı gençler"in neyin peşinde olduklarını anlamamakla kalmamış, çok fazla ilgilenmemişlerdi de. "Yayıncıyız" gibi muğlak bir cevapla yetinmişler, nispeten daha meraklı olanları bu cevabı gazetecilik olarak almış, ama onlar da "Hangi gazete?" sorusuna verilen "Gazete değil belki bir dergi" cevabının çok fazla üstüne gitme gereğini duymamışlardı.

Oysa Abla sordu. Gerçi onun sorusu da görünüşte diğerlerininkinden çok farklı değildi. Biraz farklıydı. Hiçbir noktada söyleşiyi ne için yaptıklarını sormadı. Yalnız görüşmenin sonunda "Siz ne iş yaparsınız?" diye sordu.

Sorunun, gazeteciyiz iddiasını yutmayacak, kaportacıların, kayıp mesleklerin ya da kendisinin bir haber değeri taşımadığını bilen bir bilinçten kaynaklandığı fark eden Bünyamin tuhaf –ya da belki de tuhaf olmayan– bir cevap verdi.

Gerçi böylesi bir bilinci de yatıştıracak alelade bir cevap bulamaz değildi; ama o anda, yıllar önce aşkın uzak kıyısından döndüğünden beri yaptığı, belki en içten konuşmayı yapmış olmasını da fazla abartmamak gerekiyor. Çünkü aşk, yalnız hayatın ileriye doğru akışını altüst etmekle, insanı yoldan çıkarmakla kalmaz, geçmişe de gölgesini –ya da ışığını– düşürür. Olmuş olanı, sonradan olan biten ışığında yorumlama eğilimimiz, aşk sözkonusu olduğunda iyiden iyiye abarır.

Bünyamin, daha gerçek adını bile bilmediği o kadına karşı o gün özel bir ilgi duymadığını hep iddia edecek; tutkusunun o zamanlar kendisinin de herkes gibi "Abla" diye hitap ettiği kadının, kendisine daha sonraları –birkaç gün sonra– özel bir ilgi göstermesiyle alevlendiğini söyleyecekti.

Haklı olabilir. Yine de o gün "Siz ne iş yaparsınız?" diye sorulduğunda şöyle bir cevap vermişti:

– "Bu hayatı yaşamayı beceremeyenleri, bazen de istemeyenleri örgütlemeye çalışıyorum; hayallerini hayattan daha çok önemseyenleri, onlara yenik düşenleri... Çocuklara benzer onlar... Gerçi benim de çocuksu bir yanım vardır; belki bu yüzden onlarla hayat arasında, gerçeklik arasında bir köprü kurmaya, olmaya çalışıyorum. Ama zaman zaman ve giderek daha sık onlar tarafından yutulduğumu, hırpalandığımı, yıpratıldığımı düşünmüyor değilim."

Orhan'ın bu tuhaf konuşma karşısında ne düşündüğünü bilmiyoruz. Abla,

– "Yerinizi görmek isterdim," diye cevap verdi.

Bünyamin eski moda kibarlığına geri çekilerek,

– "Lütfen," dedi, "Şeref verirsiniz".

5

Abla gerçekten de Bünyamin'in yerine geldi.

Bir akşam üzeriydi. Üzerinde, çok iyi taşımadığı, kendisine, tafrasına, alımlılığına yakışmayan bir çekingenlik vardı:

– "Kusura bakmayın," dedi. "Ancak bu saatte uğrayabildim. Biliyorsunuz, iş çıkışı... Ama n'olur, siz çıkmak üzereydiyseniz, rahatsız etmeyeyim. Başka bir gün için randevulaşabiliriz."

Bünyamin telaşla atıldı:

– "Rica ederim. Zaten bizim seminerlerimiz, seminerlerimiz ve," bir an için duraksadıktan sonra devam etti "ve diğer 'occasion'larımız bu saatten sonra başlar. Sizi aramızda gördüğümüze çok sevindik."

Abla'nın yüzüne muzip bir gülümsemenin gölgesi düştü.

– "Peki o halde; bu akşam bana hangi 'occasion'u önerirsiniz?"

– "Bir dia gösterimiz var. Fotoğrafçı bir arkadaşımız geçenlerde Tibet'ten döndü. Olaylar çıktığı sırada oradaymış. Canını zor kurtarmış. Ama canını kurtardıktan sonra, nasıl becerdiyse becermiş, bir tank sürücüsünü onlardan yana olduğuna ya da –haksızlık etmeyeyim– hiç değilse tehlikesiz olduğuna ikna etmiş. Bu akşam o tanktan çektiği fotoğrafları gösterecek."

– "İlginç, ama akşamın bu saati için biraz fazla kanlı bir gösteri olmaz mı bu? Yani, hiç değilse, benim için...?"

– "Çok haklısınız. İki de seminerimiz var bu akşam.

– "..."

Bünyamin gözlerini kaçırdı. Devam etmekte zorluk çektiğini açıkça belli edecek şekilde yutkundu.

Abla ise o akşam o âna kadar üzerinde ucuz bir peruk gibi taşıdığı çekingenliği bir yana bırakıp, yüreklendiren, karşısındakine güven veren bir sesle,

– "Evet...?" diye sordu.

Bünyamin,

– "Biri altıncı kuşak bilgisayarlarla ilgili. Daha doğrusu Marksizm'le..." dedi. "Yani felsefeci bir arkadaşımız var. Biyolojiyle ilgileniyor ama ağabeylerinin, ağabeylerinin ve ablalarının, hatta ana ve babalarının da temsil ettiği Marksist gelenekten kopmak istemiyor. İşte o diyor ki, altıncı kuşak teknolojisine göre imal edilen robotlarda organik bileşenlerin kullanılıyor olması, Marksizm'in, daha doğrusu Marks'ın, emek-değer teorisini çürütüyormuş." Yine bir an duraksadı. "Gerçi biliyorum, sizinle böyle konuşmamam gerekiyor ama bence bu saçma sapan bir iddia... Zaten bu akşam seminere tartışmacı olarak katılacak arkadaşlarımız da bunu söyleyecekler. Ama bence onların karşı çıkışları da aynı derecede saçma sapan."

Bunları söylerken Bünyamin soluk soluğa kalmıştı; bakışlarını yine öne eğdi.

Sözü Abla aldı:

– "İlginç bir konuya benziyor. Altıncı kuşağın bizim sektördeki etkileri de epey tartışılıyor. Ama bu akşam için bana fazla gelebilir. Dedim ya, biraz yorgunum. Öteki seminerin konusu neydi?"

– "Aslında böyle konuşmamalıydım. Kendi reklamımı yapmış gibi oldum. Çünkü öteki semineri ben veriyorum. Birkaç haftadır Faust üzerine bir seminer dizisi sürdürüyoruz. Bugünkü, sanırım, dördüncü konuşma olacak. Önce bir arkadaşımız Faustbuch üzerine, yani Ortaçağlar'da yazılmış ilk popüler Faust kitabı üzerine konuştu. Sonra Christopher Marlowe'un Doktor Faustus'unu tartıştık. Geçen haftadan beri de Goethe'nin birinci Faust'unu konuşuyoruz. Bu akşam ben devam edeceğim."

– "Faust'u yıllar önce, okuldayken okumuştum. Yeniden hakkında bir şeyler dinlemek ilginç olabilir."

6

Ders vermek kolay şey değildir; hele doğuştan yetenekli değilseniz, kendinize aşırı bir güveniniz yoksa, mahcupsanız... Hele üstelik bir sahne sanatçısının torunuysanız; önünüze, sözgelimi bir kemanın doğal –ya da olmayan– hareketleri içinde kendiliğinden ifade edebildiklerini; katı, kuru ve cansız kavramlar aracılığıyla iletmek, haydi eskilerin deyişiyle söyleyelim, "ihsas etmek" gibi, ulaşılması neredeyse olanaksız bir hedef koyduysanız.

Bünyamin, Abla'yla konuşmasını, kaba değilse de ani sayılabilecek bir tarzda kesti:

– "Kusura bakmayın. Derse hazırlanmam gerekiyor."

Mutfağa yürüdü. Dersin başlamasına daha yirmi dakika vardı. Tedirgindi. Gerçi geçen haftaya kıyasla daha iyi hazırlanmıştı ama bu sefer de söyleyeceklerinin fazla iddialı kaçabileceğinden korkuyordu. İçinden, "Evet, burası bir özgürlük alanı ama özgürlük de keyfilik demek değil ki! Faust üzerine yazılmış bütün bir eleştiriler geleneğini hazmetmeden, harcanmış onca emeğe saygı göstermeden benim bunları söylemeye hakkım var mı ki?" gibi düşünceler geçiyordu. Birden gençliğini özledi. Çok sık olmazdı bu. Ama her şeyi hazmetmeye yetecek onca zaman...

Mutfağa vardığında gövdesini, elinde tuttuğu su bardağını ve dolaptan çıkardığı cin şişesini gizleyecek şekilde konuşlandırarak bardağın üçte ikisini cinle doldurdu. Ne olur ne olmaz; kimin ne zaman cıvıtabileceği belli değil. Herkesten alkolle kendi iri gövdesi arasında varolanınkine benzer bir ünsiyyetleri olmasını bekleyemez.

Köhne buzdolabının buzluğunun cidarlarında birikmiş buzları tırnaklarıyla kazıyarak, daha çok kara benzeyen bazı buz parçaları üretti. Dolapta duran vişne suyuna imrenerek baktı. Ama olmaz; elinde tuttuğu bardağın içindeki sıvının sudan ayırt edilmemesi gerekiyor. Kimseye değil, etrafa,

– "Saat kaç oldu?" diye sordu.

Mutfakta bulunan öğrencilerden bazıları, bir ağızdan "8'e 4 var," dediler. "Ama tonik mübah," diye düşündü ve bardağın kalan kısmını sonuna kadar doldurdu. İlk sigarasını yaktı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.