Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-354-0
13X19.5 cm, 381 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elif Şafak diğer kitapları
Pinhan, 1997
Şehrin Aynaları, 1999
Mahrem, 2000
Araf, 2004
Beşpeşe, 2004
Med-Cezir, 2005
Baba ve Piç, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bit Palas
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2002
8.Basım: Kasım 2007

Şehrin Aynaları, Pinhan ve Mahrem'in ardından Elif Şafak’tan usta işi bir roman daha. Yayınlandığından bu yana okurlardan ve edebiyat çevrelerinden ve haklı övgüler alan Bit Palas’ı henüz okumamış olanlara tereddütsüz tavsiye ederiz. Beğeni farklılıklarını aşacak ölçüde önemli bir yapıt.

1960'larda, mezarlıkların üzerinde yükselen bir semtte, kentten intikam almak üzere özene bezene inşa edilen, ama giderek etrafındaki çöp kokusu nedeniyle yaşanmaz hale gelen Bonbon Palas'ın hikâyesi anlatılıyor bu romanda.

Her katı birbirinden farklı bir hava taşıyan Art Nouveau tarzdaki apartmanda yaşayanlar da çok farklı birbirinden: Zıt kuaför ikizler Cemal ve Celal; aşırı titiz Hijyen Tijen ve kızı Su; iki arada bir derede kalmış Mavi Metres; evhamlı ve sinameki Ateşmizaçoğulları; gizemli Madam Teyze; torunlarını masallarla "zehirleyen" Hacı Hacı; Metin Çetin ve uğruna bilimkadınlığını bırakıp peşinden gelmiş Karısı Nadya; yaşamın kıyısında yürüyen Sidar ve köpeği... Onları birleştiren ise hep dışlarında aradıkları, üstlerine kondurmadıkları çöp kokusu ile apartmanda giderek artan hamam böcekleri.

Elif Şafak'ın o zengin ve benzersiz üslubu sayesinde bir solukta okunan roman, kötülüğü hep kendi dışına atmaya çalışan steril hayatları sorguluyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 11-16

1 Mayıs 2002 Çarşamba günü saat 12:20'de, bir tarafında sivri dişli devasa bir fare, öbür tarafında kocaman, simsiyah, serapa kıllı bir örümcek resmi bulunan, önü arkası sağı solu her tarafı irili ufaklı yazılarla dolu, kirli beyaz bir kamyonet, İstanbul'un çokça kabuk, bir o kadar da isim değiştirmiş ana caddelerinden birine açılan daracık bir ara sokağın köşesine sabahın erken saatlerinde yerleştirildiği halde öğlene doğru nasıl olduysa devrilmiş bariyerleri fark edemeyip yoluna devam etmeye kalkınca, birdenbire yaklaşık iki bin iki yüz kişilik bir kalabalığın ortasında buluverdi kendini. Bunlardan beş yüz kadarını İşçi Bayramı'nda yürüyüş yapmak isteyen göstericiler, bin üç yüzünü onları yürütmemek üzere konuşlandırılmış polisler, geriye kalanlarını da bir başka uçta Atatürk heykelinin etrafına çelenk koyup Bahar Bayramı kutlamaları yapan devlet erkânı ile ellerine bayraklar tutuşturulup, boşluklara doluşturulmuş ilkokul öğrencileri oluşturuyordu. Öğrencilerin çoğu okuma yazmayı yeni öğrenmişti ve okuma yazmayı yeni öğrenen her çocuk gibi onlar da, gördükleri bütün yazıları bağıra çağıra hecelemeyi huy edinmişlerdi. Fareli örümcekli kamyonet aralarına daldığında, saatlerdir güneşin altında suspus vaziyette dikilip, hamasi nutuklar dinlemekten kurdeşen olmuş bu çocuklar koro halinde haykırdılar: Bu beklenmedik saldırı karşısında eli ayağına dolaşan turuncu saçlı, yelken kulaklı, komik suratlı, yaşını hiç göstermeyen sürücü, çocukların gazabından kurtulayım derken direksiyonu öbür tarafa kırınca, bir tarafında göstericilerin, diğer tarafında polislerin öbekleştiği, her an infilak etmeye hazır bir gerilim çemberini tam ortasından biçiverdi. Ne tarafa yöneleceğini bilemeden öylece kalakaldığı birkaç dakika boyunca, aynı ideolojinin farklı köşelerinde mevzilenmiş gösterici gruplar tarafından neşeyle yuhalanıp, öfkeyle taşlandı. Can havliyle kamyonetini çemberin diğer yarısına doğru sürdüğünde, bu sefer de polisler tarafından durduruldu. Fakat tam o esnada, karşı tarafın en ön sıralarından küçük bir kümenin yürüyüşe geçme kararı alması üzerine tüm polisler oraya seğirtince, kamyonet sürücüsü de tutuklanmaktan son anda kurtulmuş oldu. Meydandan çıkmayı başardığında, tepeden tırnağa ter içinde kalmıştı. İsmi Haksızlık Öztürk'tü. Yaklaşık otuz üç senedir böcek ilaçlıyordu ve bu zaman zarfında hiç bugünkü kadar nefret etmemişti işinden.

Başını tekrar derde sokmamak için yolu uzatma pahasına, kestirme ana caddelerden mümkün mertebe uzak durup, yılankavi ara sokaklardan geçe geçe, en nihayetinde aradığı apartmana ulaşmayı başardığında, tam tamına bir saat kırk beş dakika gecikmişti randevusuna. Kaldırıma yanaşıp, az biraz kendine gelebildiğinde, apartmanın girişinde dikilen on beş-yirmi kişilik topluluğu şüpheyle süzdü. Niçin toplandıklarını anlayamasa da, zararsız olduklarına kanaat getirdiğinde, her zaman gereğinden fazla konuşan sekreterinin sabah eline tutuşturduğu adresi kontrol etti: "Jurnal Sokak, 88 numara (Bonbon Palas)". Geveze sekreter bir de küçük not düşmüştü kâğıdın altına: "Bahçesinde gülibrişim ağacı olan apartman". Haksızlık Öztürk alnında boncuk boncuk biriken terleri silerken, dikkatlice baktı önünde durduğu apartmanın bahçesindeki bazı dalları morumsu, bazı dalları pembemsi çiçekli ağaca. Herhalde gülibrişim dedikleri buydu.

Gene de tez zamanda yerine yenisini almayı düşündüğü sekreterine zerre kadar güvenmediğinden, apartmanın tabelasını ileri derece miyop gözleriyle bizzat görmek istedi. Kamyoneti iğreti bir şekilde bırakıp, aşağı atladı. Daha bir adım atmıştı ki, az ötedeki topluluğun içinde yan yana dikilen üç küçük çocuktan kız olanı ciyak ciyak bağırdı: "Aa, şuna bakın! Cin gelmiş! Dedeee, dede bak cin gelmiş!" Çocuğun pantolonundan çekiştirdiği kırçıl sakallı, geniş alınlı, kafası takkeli, yaşlıca bir adam arkasını dönüp, hoşnutsuz bir nazarla önce sokağın ortasındaki kamyoneti, sonra da kamyonet sürücüsünü inceledi. Gördüklerinden memnun kalmamış olacak ki, suratını daha da beter ekşiterek, üç torununun üçünü birden kendine doğru çekti.

Haksızlık Öztürk'e haksızlık ediliyordu. Cin filan değildi. Sadece orantısız yüz hatlarına, aşırı büyük kulaklara ve talihsiz bir saç rengine sahip, kısa boylu bir adamdı o kadar; yani çok kısa. Bir metre kırk buçuk santimdi. Daha önce cüce zannedildiği olmuştu ama ilk defa cin olmakla itham ediliyordu. Aldırmamaya çalışarak, insanları yara yara, külrengi apartmana doğru yürüdü kararlı adımlarla. Doktoru devamlı kullanmasını tembihlediği halde, burnunun üzerinde değil de, saçlarından daha turuncu iş tulumunun cebinde taşımayı yeğlediği kalın camlı, ince çerçeveli gözlüklerini taktı. Buna rağmen, apartmanın ön cephesindeki bulanık çıkıntının ne olduğunu, iyice yaklaşıp, binanın dibine sokuluncaya kadar seçemedi. Tüyleri kirden kararmış bir tavuskuşu kabartmasıydı bu. Temizlense, güzel görünebilirdi göze. Onun hemen altında, çift kanatlı kapının üzerine süslü püslü harflerle yazılmış yazıya baktı: Bonbon Palas No: 88. Doğru yere gelmişti. Kapının kenarında, üst üste dizili zillerin arasına sıkıştırılmış bir kartvizit dikkatini çekti. İki ay önce, aynı bölgede işe başlayan rakip firmaya aitti. Etraftaki insanların kendisiyle ilgilenmeyişini fırsat bilerek, kartviziti sıkıştırıldığı yerden çıkardı, yerine kendininkilerden bir tane koydu.

Bu kartvizitleri bastırdıktan sonra, civardaki tüm sokaklardaki tüm apartmanlara tek tek dağıtması için tuttuğu üniversite öğrencisini, işini yarım yamalak yapıp, kendisine kazık atmaya kalktığı için parasını ödemeden kovmuştu. Haksızlık Öztürk'ün tabiatı böyleydi: kimseye itimadı yoktu. Cebinden bir kartvizit daha çıkarıp bunu da diğerinin üzerine sıkıştırdıktan sonra çevik hareketlerle geri dönerek, kamyonetine atladı. Ama daha kapıyı kapatmaya fırsat bulamadan, boynundan aşağısına leopar desenli muşamba bir önlük bağlamış sarışın bir kadın, yarıya kadar açık pencereden kafasını uzatarak şaşı şaşı baktı:

"Bir tek bununla mı geldiniz? Yetmez ki," dedi kadın incecik alınmış kaşlarını çatarak. "İki kamyon göndereceklerdi hani? İki kamyon bile zor alır bunca çöpü."

Haksızlık Öztürk daha neden bahsedildiğini anlayamadan, iki kırmızı kamyon, çağrıldıklarını duymuşçasına iki ayrı uçtan daldı Jurnal Sokak'a. Her ikisi de süratle yaklaşıp, kamyoneti aralarına sıkıştıracak vaziyette durdular Bonbon Palas'ın önünde. Kamyonların arkasından, özel bir televizyon kanalının aracının yaklaştığını görünce şöyle bir dalgalandı kalabalık. Haksızlık Öztürk park etmeye çalışıyordu o esnada. Ne var ki tam da bu aşamada, sabahtan beri habire nümayiş ortasına düşmekten gerim gerim gerilmiş bulunan sinirleri alnının sağ köşesindeki damarı çılgın bir tempoyla tıp tıp attırmaya başlayınca, damarı bastırmak için kaldırdığı elleri direksiyon hâkimiyetini yitirdi. Geri geri manevra yapayım derken apartmanı sokaktan ayıran bahçe duvarının yanında öbek öbek birikmiş çöp torbalarının içine daldı. Torbaların içindeki çöpler kaldırıma saçıldı.

***

Bonbon Palas uzun zamandır şikâyetçiydi çöplerden; içindekilerden ziyade dışındakilerden. Şubat başından Nisan ortalarına kadar, bölgenin çöp toplama işini üstlenen özel şirketin batması ve yeni bir şirketin ihaleyi alması arasında geçen süre boyunca çöp tepesi ve onunla birlikte palazlanan ekşimsi koku dayanılmaz bir hal almıştı. Ancak yeni şirket işe başladıktan sonra da durum pek fazla değişmemişti. Günboyu, hem sokak sakinlerinin, hem de gelen geçenin bahçe duvarının kenarına attığı çöpler, akşamları düzenli olarak toplansalar bile, her gün silbaştan yükselmeyi başarıyorlardı.

Bugün, eğer merak edip giderseniz, apartmanın bahçesini sokaktan ayıran duvar boyunca, günün sonunda dümdüz edilip, ertesi gün yeniden yükselen ama belki de son tahlilde yekûnundan hiçbir şey kaybetmeyen bir çöp tepeciği olduğunu görebilirsiniz. Çöp torbaları atılır, çöp torbaları kaldırılır ama teneke, mukavva, yemek artıkları ve daha bilumum nesne toplamak için ziyaretine gelen Arayıcı ehlinden, kedilerden-kargalardan-martılardan mürekkep neferleri ile uzun tüylü, nemrut suratlı, kendi katran karası, sakalı beyaz kralıyla, o çöp tepeciği büyük bir istikrarla muhafaza eder yerini. Bir de böcekler vardır tabii. Çünkü çöpün olduğu her yerde, böcekler de olur. Bitler de cirit atar Bonbon Palas'ta. Ve inanın bana, bit en beteridir.

Tabii tüm bunları gözlemleyebilmeniz için orada bir miktar vakit geçirmeniz gerekir. Eğer vaktiniz yoksa, hikâyeyi benim ağzımdan dinlemekle yetinmelisiniz. Yalnız, ben de kendi sesimden konuşurum: olup bitenlere kendimi fazladan katarak değil; yani tam olarak böyle değil. Daha ziyade, hakikatin yatay çizgisini, yalanın dikey çizgisine lehimleyip, bulunduğum yerin bezdirici durağanlığından mümkün mertebe uzaklaşmaya çalışarak. Çünkü sıkılıyorum. Yarın bir gün hayatımın daha az sıkıcı olacağını bir muştulayan olsa bana, daha az sıkıntı duyardım belki. Oysa yarın, tıpkı bugün gibi olacak ve aynen daha ertesi günler gibi. Ama sadece benim hayatım değil ısrarla kendini tekrar eden. Alabildiğine farklı görünmekle birlikte, aslında dikey de, en az yatay kadar sadıktır sürekliliklerine. Sanılanın aksine, çemberlere değil, çizgilere mahsustur ebedi tekerrür denilen.

Çizgilerin yeknesaklığından sapan tek bir patika biliyorum: çemberler içre çemberler. Bir nevi oyunbozanlık da sayabilirsiniz bunu. Yuvarlak, grimtırak, teneke kapağı çevirdiğinizde, çevirip de işinize gelmeyen bir söz dizimiyle karşılaştığınızda mızıtmak bir anlamda. Mızıtıp, yeniden ve yeniden çevirmeye kalkmak. Öznelerle, zamirlerle, fiillerle ve tesadüflerle oynamak; oynayarak avunmaya çalışmak: "2002 baharında, İstanbul'da, birimizin ölümüne kendisi/ben/hepimiz/hiçbirimiz sebep oldu."

Haksızlık Öztürk o gün, önce birini, sonra da tek tek tüm dairelerini ilaçladı Bonbon Palas'ın. On beş gün sonra, ölü annelerinin ardından yumurtalarından çıkan yavru hamamböcekleri için döndüğünde, ilaçladığı ilk dairenin kapısını kapalı buldu. Ama henüz bunlardan söz etmek için erken. Öncesi var çünkü ve tabii, daha da öncesi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

kazete.com.tr, 30 Haziran-Temmuz 2002

Elif Şafak, ünlü Fransız oyun yazarı Racine'in klasizm döneminin temel ögesi olmuş "sanatta tüm ustalık, 'hiç'ten bir şeyler yaratabilmektir" sözünü anımsatırcasına yazmış Bit Palas adlı yeni romanını.

Elif Şafak, Dünya'yı İstanbul kentine indirgemiş. Bakın onu nasıl tanımlıyor: "Hamileliğinin son aylarında aşırı kilo alıp, bir sonraki günü dahi taşıyamaz olmuş bir kadına benziyordu İstanbul. (...) Yapabilse, bir an evvel kurtulmak isterdi bu kantarlı külfetten. Yapamıyordu. Yıllar, yüzyıllar boyu şiştikçe şişmişti. (...) Eğer şu dinmeyen iştahıyla, daima aç gövdesine indirdiklerinden hiçbir şey çıkarmasaydı dışarıya, çoktan infilak etmiş olurdu şimdiye değin; kendiyle birlikte karnındakileri de canlarından ederek. Çıkarıyordu neyse ki."

Yüzeysel yaşayan insanlar için Dünya bir cennet belki. Ama dibini karıştıracak olursak, benliklerimiz İstanbul gibi çöplüklerle kaplı.

İçi irin dolu bir yara, sağlığımızı tehtit eden mikropları nasıl üretiyor ve pis kokulu bir yuva oluşturuyorsa kişisel ve toplumsal sorunlarımız da öylesine derinden irin toplayan ve onu deşme yürekliliğini bekleyen kokuşmuşluklarla dolu birer çıbana benziyor.

Elif Şafak, böyle bir ortamda, ameliyathanedeki operatörün bisturisi yerine kalemini kullanan bir yazar: Kabuk tutmuş derin bir yarayı deşiyor.

Dünyamız ve benliklerimiz, kimileri için önemi kalmadığını sandığımız değerleri gidip, yok pahasına sattığımız bir bit pazarı; kimileri için de , bu değerleri inanılmaz ucuzlukta bulup çıkardığımız zenginlikleri üretebileceğimiz verimli bir çöplük. Tabii eğer kendimizi Elif Şafak gibi sorgulayabilme yürekliliğini gösterebilirsek.

Bit Palas, her şeyin 'hiç'ten varolduğunu kanıtlayan, her şeyin ustaca bir değişim gerektirdiğini belgeleyen edebi bir kanıt.

Devamını görmek için bkz.

Sırma Köksal, “Hikâye anlatmayı bilen biri”, Cumhuriyet Dergi, 11 Temmuz 2002

Her şeyden önce Elif Şafak'ın hikaye anlatmayı bildiğini teslim etmek gerek. Ama bu zaten ilk kitabından beri başardığı bir şey. Bu yanıyla da diğer birçok "yeni" yazardan ayrılıyor. Kendini geri plana çekerek anlatmak istediği sözün kurgusunu zedelememek konusunda gerçekten usta. Üstelik bu ustalığını her yeni kitabıyla da pekiştiriyor. Sözgelimi Mahrem'de çok kullandığı o tekerleme kıvamındaki dil bu kitabında seyrelmiş, neredeyse yok denecek düzeye inmiş. İyi de olmuş, çünkü bazılarının dil tadı gibi görebileceği bu oyunlar Mahrem'i benim için bir türlü okunup da bitirilemeyen, en sonunda da yarım bırakılan kitaplar arasına sokmuştu. Tekerlemeden söze gelinmekte zorlanılan birçok bölüm vardı orada.

Bir şehir çeşitlemesi gibi de okunabilecek olan Bit Palas ise kurgusu ve anlatımıyla gerçekten başarılı bir roman. Olay örgüsünün iç içe geçişleri çok başarılı. Ama daha da önemlisi hikaye etmekteki ustalık. Birçok zaman kolayca basmakalıp bulunabilecek öğeleri anlatım ustalığıyla yenileştirip okunur kılıyor Elif Şafak. Sözgelimi, berberlerden birinin eşcinsel oluşu, iki berber arasındaki karakter karşıtlığı, çöplerle iç içe olanın aslında romanın ta başından beri zorlanmadan tahmin edilebilirliği, titiz ev kadını tiplemesinin tam da orada bulunması gereken yere oturtulmuşluğu... Bunlar daha az usta bir anlatıcının elinde kolaylıkla kitabı sıkıcı ve bildik bir şeylerin tekrarı durumuna sokabilecek öğelerken Şafak, kurgusunun dengesi ve hikaye etme konusundaki başarısıyla bu tehlikelerin üstesinden geliyor.

Üstelik dildeki oyuncakların azaltılmasının bu kitapta gördüğümüz bir başka faydası da bunlara harcanan enerjinin daha inandırıcı ve gerçek tiplemelere doğru yol alınmasına verilmiş olması. Böylece bu kitabın tiplemeleri daha inandırıcı ve yerini dolduran birileri haline gelmiş durumda. Fena bir gelişme değil doğrusu.

Kuşkusuz bu gelişmelerin okurun aklına getirdiği ilk şeylerden biri de Elif Şafak'ın çalışkan bir yazar olduğu, yazının esin perileriyle geldikçe yazılan bir şey değil de oturup çalışılacak bir şey olduğuna inanan bir yazar olduğu. Duygusal boşalmalarla kaleme kâğıda sarılanların alabildiğine arttığı günlerde böyle bir tavırla karşılaşmak da ayrıca sevindirici. Edebiyatın bir iç dökme değil de bir iş olduğunun ara sıra hatırlatılmasında fayda var.

Bütün bunların yardımıyla Bit Palas elden kolay bırakılmadan insanı okumanın keyfine götüren bir roman. Hele de okumanın öncelikle bir yolculuk olduğuna inanıyorsanız, bir binanın içindeki yaşamların içiçe geçmiş öyküsü ve bu öykünün de aslında anlatılan bir başka öykü oluşu keyfinizi yerine getirecektir.

Devamını görmek için bkz.

Elif Ersin, "Bit Palas ve Elif Şafak", Radyo Boğaziçi

Zor beğenen bir insan mıyım yoksa her seyden çok çabuk mu sıkılıyorum bilmiyorum ama izlediğim filmleri, gösterileri, okuduğum kitapları uzun uzun konuşmak, tartışmak beni bunaltır çoğu zaman. Kırk yılda bir tarzını, islediği konuları gerçekten sevdiğim, okumaktan ve hakkında konusmaktan sıkılmayacağım bir yazar keşfedince de hemen tüketirim zaten onu; kitaplarını, gazetelerde, dergilerde hakkinda çikan yazilarıokurum ve sonunda elbette ki o yazar da herkes gibi bir insan olduğu için ve her insanın doğal olarak birtakım kusurları mutlaka bulunduğu için gösterdiğim bu aşırı ilginin artık yettiğini fark eder, sonunda normal halime dönerim.

Son zamanlarda dikkatimi çeken yazarlardan biri de Elif Şafak olmuştu. Aslında ilk dikkatimi çeken (genelde oldugu gibi) yazar değil, onun kitaplarından biriydi: Mahrem. Adını ilginç bulduğum için aldığım bu romanı okuduktan sonra yazarın diğer romanlarını da kısa bir dönem içinde alıp okudum. Burada size asıl sözünü etmek istediğim roman Mahrem değil, Bit Palas. Bu arada bir romanın adının ilgi çekici olmasının yalnızca benim için önemli olmadığını sandığımı da belirtmek isterim. Bence birçok güzel roman sadece etkileyici, içeriği sezdiren ve merak ettiren bir isme ve kapağa sahip olmadığı için raflarda eskimeye mahkum kalıyor olabilir.

Yazarın dördüncü romanı olan Bit Palas, birbirinden oldukça farkli yaşantıları olan, kültür seviyeleri ve inançlarıbirbirine uzak olan, tek ortak özellikleri aynı apartmanda yaşamak olan ( ya da -mış gibi görünen ) karakterlerin arasında ve etrafında geçen olayları konu alıyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan sayılabilecek karakterlerin hayatlarına yakından baktıkça, okuyucuyu sürükleyen ayrıntıların karakterlerin hayatlarını nasıl renklendirdiğiı ortaya çıkıyor. Neredeyse her biri bir yazının konusu olabilecek ilginç kişiler olduklarını anlamak, romanın başından sonuna uzanan bir sürecin sonucu oluyor. Dayanılmaz boyutlara ulaşmış olan ama bir türlü ortadan kaldırılamayan çöp kokusu, titizlik hastası Tijen Hanım, kuaför Cemal-Celal, yalnız yaşayan terk edilmiş bir adam, bekâr bir genç, güzel bir metres, torunlarını canla başla uğraşarak (!) oyalayan Hacı ve bir apartmanda başka ne bulunabilirse hepsi bir arada. Romanın konusu hakkında daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, bence okuyup ayrıntıları kendiniz görmelisiniz, zaten bu kıtabı okumak için konu dışında da geçerli sebepler kesinlikle var.

Elif Şafak'ın kullandığı dilin romanlarını ve özellikle Bit Palas'ı özel yaptığını özellikle belirtmek istiyorum. Sık sık benim anlamını bilmediğim ve eski Türkçe veya Arapça kökenli olduğunu sandığım sözcükler kullanmasına rağmen son derece akıcı bir anlatımı var yazarın. (Bu sözcüklerin seçiminin son derece bilinçli oldugunu sanıyorum; çünkü anlamlarını tahmin edip yerlerine Türkçelerini koyma çabalarım genellikle bosa çıktı, sanırım Türkçeleri yok bunların.) Romanın bazı yerlerinde, o an okuduğum paragrafın içeriği kadar sözcüklerin ustalıkla dizilişinin de beni ilgilendirmiş oldugunu da söyleyeyim. Sık sık çağrışımlara dalarak ve sözcüklerle oynayarak anlatmaya devam ederken işin dozunu okuyucunun ilgisini kaybedecek kadar kaçırmamayı da başarıyor yazar.

Bit Palas'ın kurgusu aslında yazarın diğer romanlarındaki kurguyu hatırlatıyor. Farklı hayatları farklı kişileri anlatırken onları ustalıkla iç içe geçiriyor yazar. Hem ayrı ayrı olaylar takip edilebiliyor, hem de birbirinden uzak ayrıntıların bir araya gelişi görünüyor.

Yazarın ilk (öykü) kitabı olan Kem Gözlere Anadolu 1994 yılında basıldı. Daha sonra ise kendisine Mevlana Büyük Ödülü'nü kazandırmış olan Pinhan, sonra Şehrin Aynaları ve Bit Palas'tan önce de kendisine 2000 Türk Yazarlar Birliği roman ödülünü getiren Mahrem onu takip etti.

Okumaktan zevk alan herkese gönül rahatlığı içinde tavsiye edebileceğim Bit Palas umarım hoşunuza gider. Yazarın diğer romanları okumuş biri olarak onların da okumaya değer olduklarını belirtmek isterim. Pinhan ve Şehrin Aynaları romanlarının konuları kişisel olarak ilgimi çekmemişti gerçi ama yine de okuduğuma değdi. Çağdaş yazarlar arasında gerçekten iyi bir yeri bulunan Elif Şafak hakkında sanırım bu yazı boyunca pek fazla olumsuz eleştirim olmadı. Belki okurken olumsuz eleştirilerim olmuştur ama sonuçta aklımda hep iyiler kalmış.

Devamını görmek için bkz.

Jale Parla, “Bit Palas”, Cumhuriyet Dergi, 11 Temmuz 2002

Dördüncü romanı Bit Palas'la Elif Şafak "eve" dönmüş. Burada evi metaforik anlamıyla kullanıyorum. Bit Palas'a kadar romanlarında arayış temasının değişik derecelerde egemen olduğu Elif Şafak, son romanında hem memleket aşırı gezginciliği, hem de şehrin sokaklarını arka plana iterek bir evde duraklıyor. Bu duraklamayla amaçladığı ise romanlarında gene çok belirgin bir başka temaya, iç-dış karşıtlığına, bir çatı arayışı. Bu çatıyı önce Bon Bon Palas olarak kurulan, ama sonra Bit Palas olarak anılmaya mahkûm on daireli bir apartmanın sakinlerinin yaşadığı yerde buluyor. Gelgelelim, her ev gibi kapıları kapananınca dışarıya da kapalı olması gereken bu apartman asla kapanamıyor, çünkü içeriye, İstanbul'un o bitmez tükenmez çöp yığınlarının kokusu sızıyor. Dairelerine çekildikten sonra dışarıya kapandıklarını zanneden apartman sakinleri de aynı kokunun evlerine, odalarına, giderek genizlerine yerleşmesini engelleyememenin çaresizliğini yaşıyorlar. Kurgu, bu kötü, ama çok kötü kokunun nereden geldiğinin keşfedilmesi doğrultusunda gelişecektir. Sanıldığı gibi sokaktaki çöp yığınlarından mı, yoksa içerden, çok içerden, genzimizden daha derin bir yerlerden mi? Kitabı bitirdikten sonra bu soruyu yanıtlayacak olan okur, Elif Şafak'ın konusunu da, mesajını da kavramış olacak, romanın insani ve felsefi boyutuna nüfuz edecek, yani bir anlamda "içeriye", "evin en içine" bir yolculuk yapmış olacaktır.

Sürgünler evi

Bir metne ev teması girdi mi, beklentimiz ya bir kaçış, ya da hapsoluş; ya bir sürgün, ya da eve dönüş öyküsü okumaktır. Bir de biliriz ki, bütün evler perilidir; insanın sığınağı, kabuğu, kalesi, kâbusu, hapishanesi, yitirdiği mekân, ya da gömdüğü sırların uğursuz barınağıdır. Bazan evden ne denli uzağa gidilirse gidilsin, evi içinde taşır insanlar. Tersi de doğrudur; ne denli eve yerleşmiş olurlarsa olsunlar, orada sürgündürler.

Bit Palas daha Bon Bon Palas olarak kuruluşunda bir sürgünler evidir. Yalnızca kurucuları, Rus sürgünü karı koca Agripina Fyodorovna Antipova ve Pavel Pavloviç Antipov değil, aynı zamanda bütün daire sakinleri sürgündürler Bir numaradaki kapıcı Musa ve Meryem çifti köyden, iki numaradaki Sidar memleketi İsviçreden, üç numaradaki Celal büyüdüğü Avustralya'dan, altı numaradaki Nadya Rusya'dan, yedi numaradaki anlatıcı karısıyla yaşadığı evinden, sekiz numaradaki Mavi Metres her yerden, on numaradaki Madam Teyze, toplumdan. Elif Şafak bu farklı sürgünlük durumlarını deşerek anlatır Bit Palas'taki yaşamı. Her sürgün, Bit Palas'a sürülmüş olduğu yaşamdan bir şeyler getirmiş ve orada saklamaktadır; böylece roman bir boyutuyla da bir perili evin nasıl kurulduğunu anlatır.

Ama bütün perili evler hastalıklıdır ve hastalık yayar. Zaten Bon Bon Palas da iki mezarlık üzerine inşa edildiği için, daha kuruluşundan ölümle akrabadır. Apartman sakinlerinin sürgünlükleri dışında paylaştıkları diğer ortak özellikleri de psikolojik kökenli çeşitli hastalıklardır. Bir numaradaki Meryem eşya fetişisti, iki numaradaki Sidar intihar saplantılı, üç numaradaki ikizler kimlik krizinde iki kardeş, dört numaradaki Ateşmizacoğullarının her biri değişik derecelerde nörotik ve psikotik dertlerle malûl, beş numaradaki Hacı Hacıoğlu sürekli cinlerle uğraşan bir meczup, altı numaradaki Karısı Nadya bir dizinin sanallığında gerçeği unutmaya- belki de hiç unutmamaya- çalışan mutsuz bir kadın, yedi numaradaki anlatıcı alkolik, sekiz numaradaki Mavi Metres kendini keserek acısını ifade eden zaten yaralı bir kadın, dokuz numaradaki Hijyen Tijen saplantılı bir temizlik hastası, ve on numaradki Madam Teyze bir çöp biriktiricisidir. Okur, bu listeyi düşününce anlar ki çöp kokusu aslında çağın vebasının kokusudur; yalnızlığın ve yalnızlığın beslediği psikolojik rahatsızlıkların.

Yedi Numarada oturan anlatıcıya gelince, onun sürgünlüğü, romanın sonunda keşfedeceğimiz gibi çok katlıdır. Ama "dikey çizgiyle, yatay çizgiyi", yalanla gerçeği, şiirle düzyazıyı birleştiren de odur. Yedi Numaradaki anlatıcı Elif Şafak'ın, daha ilk kitabından beri hepimizin dikkatini çeken, ifade gücü yüksek ve zengin Türkçe'siyle konuşur. Bit Palas'ta anlatıcı sesi, tam egemen, bilmiş anlatıcı sesidir. Bütün karakterlerin içinden geçenleri, kendileri bilse de bilmese de, o bilir. Agripine Fyodorovna Antipova'dan söz ettiği şu cümle, diğer kişileri takdiminde kullandığı dile iyi bir örnektir "Hâlâ savaş yorgunu şehre umarsız gözlerle bakarken, rengini keşfetmeye çalışmadı. İstanbul'daki son gününde, tuhaf bir göz hastalığına yakalanmış ve aniden yitirivermişti renkler âlemini. Artık gördüğü tüm sokaklar ve binalar, insanlar ve aynalar... her şey, siyah beyaz fotoğraf kareleriydi. Sanki tüm dünya perdelerini, pencerelerini, panjurlarını kapatıp, ona küsmüştü. Aldırmıyordu." (s. 49) Böylesine kişilerin içine nüfuz edebilen anlatıcı, aynı zamanda iyi bir ahkâm kesicidir de. Sık sık gözlemler, ve geneller. "Dünya üzerindeki tüm canlılara sebil edilmiş bir nitelik değildir iğrenmek. Hayvanlara değil insanlara özgüdür ziyadesiyle."(s. 252) Ya da "Evli bir kadının başına gelebilecek en vahim talihsizliklerden biri, onun dayattığı yasakları, koyduğu kuralları çiğnemenin yollarını aradığı esnada, suçortağı olabilecek bir başka kadın çıkartmasıdır hayatın kocasının karşısına." (s. 233) gibi. Dolayısıyla, çok olaylı bir kurgudan ziyade portreler, ilişkiler, ve yargılara dayanan bu anlatı, okura klasik bir roman okuyor olmanın tadını anımsatır. Ama eğer kılı kırk yaracaksak şu soruyu da sorabiliriz Kendi bilinci oldukça zayıf olan anlatıcı, bu derinine nüfuz eden sesi nereden bulmuştur? Yedi numarada oturan, zayıf kişilikli ve çocuksu anlatıcı için, romanda duyduğumuz ses fazla olgun bir ses değil midir?

Yazarın kaderi

Eleştirel bir tonla sorduğum bu soruya, şu yanıtı vermek de mümkündür tabii. Anlatıcı, dediğim gibi, çok katlı bir sürgündedir. Onunla önce çok iğreti bir biçimde yerleştiği Bon Bon Palas'taki dairesinde tanışırız. Su'ya ihanetinden sonra ise onu şehrin sokaklarında bir çöp sürgünü olarak izleriz. Artık o da apartmanın diğer sakinleri gibi bir saplantı sahibidir. İstanbul'un sokaklarında dolaşarak çöp yazıları biriktirir. Kopya eder, sınıflandırır. Tuhaf bir mizah gizlidir bu saplantıda. Çivi çiviyi söker türünden bir çöple arınma eylemidir sanki. Ama hemen bir kaç sayfa sonra, kitabı çerçeveleyen son bölümde, anlatıcının asıl sürgün mekânının bir hapishane olduğunu anlarız. Ve öyküsünü hücre arkadaşına anlattığını.

"YA SONRA NE OLMUŞ?" dedi hücre arkadaşım ısrarla.

"Sonrası yok. Adam, hiç bir zaman işe yaramayacak çöp yazıları biriktirmeye başlıyor işte." (s. 379)

Romanı çerçeveleyen bu çok çağdaş son, okuru en klasik arınma öykülerinin ana eylemiyle buluşturur Boynundaki vebalden kurtulmanın, vicdanını bir miktar hafifletmenin tek yolunun öykülemek olduğunu keşfeden günahkâr-yazarın kaderidir bu. Anlattıkça arınamasa da, olgunlaşacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu Büke, “Bitlenen Bonbonlar”, Cumhuriyet Kitap, 5 Eylül 2002

Bazı romanlar bittiklerinde başa dönüp ilk sayfaları tekrar okumak istersiniz. Romanı birkaç günde okusanız bile, sanki ilk sayfaları okuyalı aylar, hatta yıllar geçmiş gibi, nasıl ve nerede başladığını anımsamakta zorlanırsınız. İşte Elif Şafak’ın Bit Palas romanını bitirdikten sonra bunları hissettim ve tekrar başladım okumaya...

Tam da romanın başında –ve tekrar sonunda– yazarın söylediği gibi dairesel bir biçeme sahip Bit Palas. Yazar bu çembere saçmalık adını veriyor ama hiçbir masalın saçma olmadığı inancıyla ayrılıyoruz kitaptan. Gördüğümüz tüm rüyalar gibi, masalların da anlamlarını çözmek isteyen yanımız devreye giriyor. Bu anlamlar masalların içinde mi gizli, yoksa bizim onlara yüklediğimiz, her masaldan aldığımız anlamlarda mı, düşünmeye başlıyoruz.

Bit Palas’ın çok sayıda kahramanla ve aşırı masalla yüklü olması, romanı ortaladığımızda bütün bu kopuk öykülerin asla toparlanamayacağı korkusunun doğmasına neden oluyor fakat kopuk kopuk görünen öykülerin romanın sonunda biraraya gelip bir tek öykü halini aldığını görüyoruz. Elif Şafak büyük bir beceriyle öykülerde ortak imgeler kullanarak kopuk görünen masalları birbirlerine bağlayıp roman boyunca bir tutarlılık sağlıyor. Gri çöp tenekelerin kapaklarında bakılan fallardan, gri gözlü ölü bebeklere ve oradan da romanın kahramanlarından biri olan gri dış boyasıyla Bonbon Palas apartmanına uzanan kül rengi kurdele, romandaki tek bağlayıcı unsur da değil üstelik. Romanın başında mezarlıkta tabut içlerinde ve çöpler arasında tanıştığımız böcekler de roman boyunca ölüm kokusu yayarak çoğalıyorlar adeta.

Romanın kahramanları 1966 yılında yapılan Bonbon Palas adında bir apartmanda oturan ve burada çalışan insanlar. Kuaför, kapıcı, on numaralı dairenin kiracısı ve diğer ev sahipleri. Okur onları tanımadan çok önce apartmanın, mahallenin ve şehrin kokularıyla ve renkleriyle tanışıyor. Dünyanın birçok köşesinden getirdikleri geçmişleriyle apartmanda oturanları da sanki geçmişleri birbirlerine bağlıyor. İki numarada oturan Sidar ile üç numaradaki ikiz kuaförlerin göçmen yaşamları, yurt dışına çocuk yaşta ve istemeden götürülüşleri, ülke ve ailelerinden kopuş öyküleri, benzerlikler taşıyor. Aynı şekilde güvenilmez erkeklerle ilişki içinde olan Mavi Metres ve Metin Çetin’in Karısı Nadya sonunda bir çeşit arzuladıkları özgürlüklerine kavuşuyorlar. Fakat bu apartman daireleri arası benzerlikler, aynı zamanda dış dünyaya kapalı, her biri kendi içine gömülmüş dünyalarda yaşayan insan toplulukları olarak da görülebiliyor: bir numaradaki kapıcının ailesinin Musa, Meryem ve Muhammet adını taşıması (ve Meryem’in, sevgilisi İsa yerine Musa’yı seçmesi) bir ölçüde bu aileyi kendi içine kapatan, diğerlerinden ayıran bir unsur oluyor. Dört numaralı dairede oturan Ateşmizacoğlu ailesi fertlerinin de her birinin Z ile başlayan bir ad taşıması, ya da beş numarada oturan Hacı Hacı’nın torunlarının 5.5, 6.5 ve 7.5 yaşında olmaları, her aileyi kendi içinde, kopmaz bir bütün olarak görmemizi sağlıyor. Kardeşlerin benzerlikleri, aynı korkularla donatılmış olmaları, aynı kül rengi gözlerle bakmaları hep bu kendi içine kapanan dünyaları simgeliyor.

Roman boyunca okurun hissettiği bir başka olgu da, yaşamların bitmemişlik duygusu vermesi. Roman kahramanlarının çoğunun buçuklu yaşlarda olması ve anlatılan zamanın yarımlarla gösterilmesi, tam da romanın başında anlatılan çemberin bir noktalarında olduğumuz duygusunu güçlendiriyor. Bitmişlik duygusunu yarım rakamlar hep engelliyor sanki; her roman kahramanında bir eksiklik duygusu hissetmemizi sağlıyor, henüz tamamlanmamış yılların ve öykülerin kahramanları olarak çıkıyorlar karşımıza. Bu yüzden de romandan tam bir son beklemekten çok erken vazgeçiyoruz. Çemberin bir yerinde bizi üstünden atacağına inanarak sürdürüyoruz okumayı.

Bit Palas roman içinde sürekli göndermeler yaparak, hem geleceğe hem de geçmişe bağlar kuruyor. Bazı tamamlanmamış (hatta yaşanmamış) hayatlar, örneğin Agripina Fyodorovna Antipova’nın yaşamı, İstanbul’a gelen bir başka Rus, Nadya’nın yaşamı aracılığıyla 80 yıl sonra tamamlanıyor. Bunlar hep kitap içinde yapılan göndermeler, bir de yazarın kitap dışına yaptığı göndermeler var. Bunlardan en ilginci Sidar karakterinin dokuz maddede intiharı dillendirmesi gibi, intihar düşüncesiyle geçen yaşamında maddelerle dolu felsefe kitapları yazan düşünür Ludwig Wittgenstein arasındaki benzerlik. Sidar’ın dokuzuncu “Esrar, anlamlandırılmamalıdır” maddesi ile Wittgenstein’in Tractatus Logico-Philosophicus (çev.: Oruç Aruoba, BFS Yayınları, 1985) kitabının yedinci maddesi “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” aynı ölümü düşünerek geçen yaşamların izini veriyor. Romandaki bitmemişlik duygusu da işte tam bu noktada devreye giriyor, yazar bilinçli olarak karanlıkta bırakmak istediklerini böylesi bir suskunlukla romanın dışında bırakabiliyor.

Ancak romanın 131. sayfasında tanımaya başladığımız roman kahramanı “Ben”, bizim romanın başında beri bildiğimiz gerçeklere de gözleri kapalı kalabiliyor. Rasgele “Bu duvarın altında yatır var, çöp dökmeyin” yazdığı yerde gerçekten bir yatır –ama boş bir yatır– olduğunu okurun bilmesine rağmen, romanı onun ağzından dinlediğimiz “Ben” bilmiyor.

Bit Palas tüm bu gizemli ve masalsı yönleriyle çok iyi yazılmış bir roman. Yer yer aşırı detaylı karakter tasvirleriyle okuması zorlaşsa da, her karakter hakkında anlatılan en ufak detayların bile romanın bütününe gerekli olduğunu görmek bu detaycı yanı kolaylıkla affettiriyor. Yazarın entomoloji, dil bilgisi (Osmanlıca sözcük ve deyimleri kullanması çok eleştirildi Şafak’ın, fakat böylesi bir dil, romanın sihirli gerçekçi dokusuyla bütünlük taşıyor) ve anatomi bilgisine hayran olmamak elde değil.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.