Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-405-9
13x19.5 cm, 116 s.
Liste fiyatı: 14,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Türker Armaner diğer kitapları
Kıyısız, 1997
Taş Hücre, 2000
Tahta Saplı Bıçak, 2007
Hüküm, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dalgakıran
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Paul Klee
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2003

Dalgakıran, daha önce Kıyısız ve Taş Hücre adlı kitaplarını yayımladığımız Türker Armaner’in son öykü kitabı. Eşik, Dalgakıran ve Sis Bileti adlı, birbirinin devamı gibi de okunabilecek olan üç öyküden oluşan kitap, yazarın Türkçe edebiyatta pek rastlanmayan üslubunun iyice belirginleştiği bir yapıt.

Kendini ilk bakışta okura açmayan, ele vermeyen, bir anlamda zamanını bekleyen metinler Türker Armaner'in öyküleri. Bağımsız öyküler değil de bir bütünün birbiriyle bakışan parçaları gibi görülebilecek bu metinler, şehir mekânının katmanları ile algı ve bilinçdışının katmanları arasında sıkıca dokunmuş. Armaner'in öykülerindeki karanlık yan ise gerçeklik ile hayal, aşinalık ile tekinsizlik arasındaki mesafenin başdöndüren yokluğu.

İÇİNDEKİLER
Eşik
Dalgakıran
Sis Bileti
OKUMA PARÇASI

"Eşik", s. 7-13

Bu bıraktığım ikinci not. Ararsan sevinirim.

Pazar, 23:50

Kimseye habersiz uğramaktan hoşlanmazdı. Bu arkadaşı günlerdir telefona çıkmıyordu, merak etmişti. Kâğıdı not defterinden kopardı, kapıya iliştirdi. El yazısından kim olduğunu herkes anlardı. Zili bir kez daha çaldı, açan olmadı. Merdivenlerden inip apartmandan çıktı.

Kimseyi merak da etmezdi, merak edilmeyi beklemediği gibi. Giderek artan yağmura aldırmadan caddeden meydana doğru yürüdü, evine döndü.

"Martı ve köpek sesleri susmadı gece boyunca. Bu semtte herkes uykuya dalmıştır şimdi. Nesneler de uyuyor, ama gözleri açık. Bakıyor ve görüyorlar. Yazdığım sözcükler de bakıyor bana. Bir ben uyanığım. Evde dolaşıyor, uyuyan nesneleri seyrediyor, kendi sesimi dinliyorum.

"Uzun zamandır kimse söylediklerimi duymuyor. Fark edilmiyorum. Yağmurda ıslanmıyorum, oysa bunu çok özledim."

Yazdıklarını çekmeceye yerleştirdi, kanepeye kıvrıldı.

Yürüyordu, kapıya doğru. Eşikte sevgilisi bekliyordu. Elini kadına uzatıp parmaklarıyla gözkapaklarını kapattı. Artık kendisini görmüyordu. Kıpırdamadan, gözleri kapalı duruyordu. Sevgilisine bakarak geriye adımlar attı, kanepeye uzandı, onu seyretmeye başladı. Kadın gözlerini açmadan eşikte gülümsedi, kollarını göğsünde kavuşturdu.

Eşik boştu. "Düş gördüm, hiç olmazsa bu doğru," dedi.

Sokağa çıktığında şafak söküyordu. Yağmur damlaları çıplak yürüyormuşçasına teninden süzülüyor, ama ıslatmıyordu. Damlalar bedeninde, damarlarında, hücrelerinde dolaşıyor, sonra yere akıyordu. Kentin üzerine düşen ışık, yağmurun kararttığı gökyüzü, sesler, birbirine açılan sokaklar... Hiçbirinin içinde değildi; tüm bunlar belleğinden çıkarıp izlediği bir tabloydu. Algıları, oyunun sonsuz biçimde düzenlenebilecek biçimlerinden birini vermişlerdi ona; doğru/yanlış ikiliğinin dışında kalan, sorgulamadığı, şüphe duymadığı, kendisine ait, kendisinin ait olduğu, oyunun kurallarının dışında kalan tek şey vardı: sevgilisini istiyordu.

Haz, bir arzu nesnesine bağlıydı. Kendi dışındaki bir varoluştan emin olmak, artık bir arada tutamadığı, çoktan çözülmüş, parçaları savrulmuş Ben'inin mutlak tescili olacaktı.

Eve vardığında kapı açıldı, bekleniyormuş gibi. Sevgilisi gülümsedi.

Sevişmeye başladıklarında kendi soluklarını duymaz oldu, sadece kadın vardı. Her kadın bedeni onun için iyi tanıdığı ayrı bir kentti. Bazı kadınlar Akdeniz'de kıyısı olan kentler gibidir; geniş bir meydanın ortasında sürekli çağıldayan bir çeşme vardır, meydana hangi yönden girerseniz girin çeşmeye yaklaşıp dışarı taşan su damlalarıyla yüzünüzü ıslatmak istersiniz. Konuşulan dil bildiğiniz dillerden birine mutlaka benziyordur, ya da siz öyle sanırsınız. Hiç beklemediğiniz anda karşınıza dik bir yokuş, dar bir sokak çıkar, sokağın sonuna dek ilerlediğinizde çıkmaz olduğunu görürsünüz. Bu kentleri ziyaret eden çok kimse vardır, ama ıssız dönemlerini biliyorsanız, anlatılanların, üzerine yazılanların çok dışında sadece kendinize ait bir bilgi edinirsiniz. Karmakarışık görünüşünün altında eski dönemlerine ilişkin bir düzen barındırır. Akdeniz kentlerine hep yeniden dönmek, kısa bir dönem içinde yaşamak istersiniz, tümüyle taşınmak aklınıza gelmese de.

Bazı kadın bedenleri dağ eteklerindeki göllerin kıyısına kurulmuş kentlere benzer; mekânı tanıdığınızı düşündüğünüz bir sırada sizi yalnız bırakır. Tepesinde yaz kış kar olan dağlara tırmanmak, gölde yüzmek istersiniz, bunu yaparsınız da – hemen sonrasında birkaç kadeh şarap içip ayrılmanız gerekir.

Çok az kadın bir adayı andırır, kıyılarına ulaşır, çevresinde dönersiniz, her köşesinin devinimi ayrıdır, yönünüzü şaşırır, sadece ısıyı ve ıslaklığı izlersiniz, sıcaklık saatler boyu gittikçe artar, sonra birden fırtına kopar ve yerini bir dinginliğe bırakır.

Bir süredir birlikte olduğu bu kadın bir Orta Avrupa kentiydi; Gotik katedrallerle dolu, dili zor öğrenilen, bir köprünün birleştirdiği ırmakla ikiye bölünmüş, göçebe kavimlere, hanedanlıklara, merkezi yönetim yanlılarına, çoğulculuğa aynı ölçüde kendini açan, nemli, düzgün yolların birleştirdiği, gündüzleri puslu aydınlığı, geceleri soğuk karanlığıyla içine girdiğinizde bilinemezliğini koruyan bir kent.

Sevişme bitti, yataktan kalkıp çıktı.

Evine döndüğünde, çalışma masasına geçip bir önceki gece yazdıklarına baktı. Hiçbiri doğru değildi. Yazılan hiçbir şeyin doğru olmadığını uzun süredir düşünüyordu, artık yaşananların doğruluğundan da emin olamıyordu. Geriye sadece düşler kalmıştı.

Birden, tanımadığı kişilerin evinde konuştuklarını fark etti. Bir adam genç bir çifte odaları gezdiriyordu. Masanın başından fırlayana dek gitmişlerdi. Sokak kapısını açtı, sesleri apartmanda yankılanıyordu, evi beğendiklerini duydu.

Dolaptan eski fotoğrafların durduğu zarfı çıkardı, hepsi silinmişti. Hiçbir şeyin görünmediği mat kartonlara dokundu, aklında kalan fotoğrafları yeniden çizmek ister gibi parmağını boş kâğıtlarda dolaştırdı.

Uyumak, düş görmek istiyordu.

Kadın yataktan doğruldu. Hazzı kendi bedeniyle oluşturmuştu. Yalnızdı. Elleri, çarşaf, belleği ile sarmalanmıştı. Şimdi çıplak, yatakta oturuyordu. Bir sigara yaktı. Matem en çok hazzın sonrasındaki suçluluk duygusunda hissedilir.

Sokağa çıktı, tekrar içeri girdi. Merdivenler onu yormuyor, hangi basamağın önce, hangisinin sonra geldiğini kavrayamıyordu.

Yeniden sokağa çıktığında bir önceki gece not bıraktığı arkadaşını gördü, yürüyüp omzuna dokundu, bir tepki alamadı. Arkadaşı yanındakiyle konuşuyordu. Adının geçtiğini duydu.

İskeleye inmeye başladı. Bu meydanı çok severdi. Hüzünlendi, oysa oradaydı. Çocukluğu, caddeden karşıya geçen sonsuz sayıda kendisi, eski evine giden dolmuşların kalktığı sokakta güneşli havalarda herkesin içinde bir tas suyla yıkanan, herkese "Baba" diye seslenen dev, Rıhtım caddesinde "son filmler burada, cep telefonu alınır satılır takas edilir," diye bağıran, her çeşit bozuk nesneyi pazarlayan işportacılar, sidik kokan eski itfaiye binası duvarları, geceleri ışıklandırılan, sanki ıssız saatlerde çocukları korkutmak için oraya yerleştirilmiş, bazen mavi bir örtüyle çevrelenip matkap sesleri içinde ilkokul öğrencilerine ders veren heykel, bayat ekmeklerin arasına yerleştirilen kızarmış balığın kokusu, solmuş çiçekler satan çingeneler, kurumuş boyalarla ayakkabı boyayan küçük çocuklar, iskeleyi koruyan dalgakıran, yıllardır ona bir şey satmak istemeyen, onun da ısrarla kendisinden sigara aldığı sakallı, yeşil takkeli büfe sahibi, kendileriyle aynı dili konuşmadığı için taşınmaları sırasında nefretlerini saklamayan hamallar, bir keresinde "Cemaatimiz yaşlandı, kilisede artık düğün değil yalnızca cenaze töreni oluyor," dediğini işittiği papaz, birlikte yaşamak istemeyen sayısız insan...

Hepsinin üstünde, ne zaman ineceği belli olmayan aynı erkin gürzü duruyor.

Meydan, kent, insanlar, sesler, dokunmak, yazmak, dünyanın tümü devinimsiz bir yontu olarak göründü gözüne. Katılaşmış, çevresinde dolaşabileceği, dokunmasının yasaklandığı, giderek tek biçime dönüşen bir madde.

Kendisinin maddeden ayrıştığını hissetti; hissetmedi, bu duygu, tek biçimli maddeye aitti. Yontunun çevresinde dolaşmayı sürdürdü; sevgilisi, dostları, evi, yazıları iç içe geçmişti. Hepsi ona bakıyordu; o, hiçbir şeye.

İskelenin turnikesi kendiliğinden döndü, ismini söyleyerek. Vapura bindi, çekilen halatlar onu çağırıyordu. Çevresinde dolaştığı yontu ona ismini hatırlatıyordu. Sadece bir isimden ibaret olduğunu düşündü, ismin işaret ettiği bir şey yoktu.

Vapur karşı kıyıya ulaştı, indi. Her şeyin içinden geçerek yürüdü. Toprağın, bedenlerin içinden, geminin suyu yarması gibi geçiyordu.

Mezarlık sessizdi. Bir toprak kümesinin üzerine iliştirilmiş isim ve numara ile gömülü olduğu yeri öteki mezarlardan ayırt etti.

Yaşarken, düş görmenin de bir tür ölüm olduğunu okumuştu. Öldüğünde ise sadece başkalarının düşüydü.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emine Bora, “Geçip gidenin ardından”, Virgül, Eylül 2003

"Kuracağım dil, konuşulacak, aktarılacak, hatta düşünülecek bir dil olmayacak. Azalttığım her ses, kullanmadığım her sözcük ölümü daha da yakınlaştıracak bana." Taş Hücre'de karakterlerinden birine söylettiği bu sözler Türker Armaner'in metninin ilk kitapla son kitap arasında aldığı biçimi de özetliyor gibi. İlk kitap Kıyısız yer, mekân, kişi tanımlarıyla klasik denebilecek bir tarzda ilerlerken, Taş Hücre'de bu işaretler neredeyse yarıya inmiştir. Dalgakıran'da ise karakterlerin adı bile yoktur artık. Figürlerdeki bu belirsizlik, seyrelme, azalma bir anlamda fazlalıklarından kurtulma işlemi gibi de değerlendirilebilir. Bu fazlalıktan biçimsel bir arınma değil, ama daha zihinsel, daha içe dönük. Aslında yazar insandan çok mekâna ve zamana güvenir gibidir; insan kırılabilir, saldırıya uğrayabilir. Kişi pek çok açıdan bir mekândan daha savunmasızdır.

"'Toplumsal bellek' diye bir şey varsa yerinin yazılı metinler olduğunu düşünüyorum. Bir kişinin 'unutmayı' tercih etmesi belki mümkün değildir, ama bir topluma 'unutturmak' mümkündür – özellikle de 'hatırlamak' yasaklanırsa," diyor Armaner, Taş Hücre'nin ardından bir söyleşide. Büyük harflerle olmasa da yazarın metinlerini sessiz ve derinden belirleyen temel tercihin böyle bir kayıt tutmak olduğu iddia edilebilir.

Zamanın geri çevrilemezliğinin kesinlikle farkındadır yazar da metinleri de: Yazarak hiçbir şeyi bağışlatmak mümkün değil. Öte yandan "Ben cevapları olmasa da soruları biliyorum" demek de bir iyileşme umuduna işaret etmez, müzminleşmiş bir travmaya daha yakındır hatta, donup kalmaya...

Armaner'in bakışı nesnesini yücelten bir bakış değil. Sadece kaydeden bir bakış da değil ama. Daha çok bir zamanlar belli belirsiz gördüğü, sezdiği şeyi bilince çıkarma uğraşı gibi. Hep bir anımsama hali: Görmüş, işitmiş ve unutamamış gibi. Metinlerdeki karanlık taraf ise tüm öykülerin altında var olan, zaman zaman bir iki kelimeyle kendini hatırlatan, yaşanmış, olup bitmiş şeylere dair bu bilinç.

Mizah, alay, küstahlık, hafife alma gibi duygulara uzak bir dildir yazarınki. Bunlara gönül indirmeyen bir tür "olgunluk"tan da söz edilebilir. Ama bu gerçek değil de üzerinde fazla düşünülmüş bir olgunlaşma gibidir. Hayata kayıpla başlayan kişi bununla başa çıkmak için artık kayıpları için üzülmüyormuş gibi yapmak istemektedir belki de. Üzüntüye mesafe almak, üzüntüyü kapı dışarı etmek...

"Dil ile kurulanın sözcüklerin dışında bir varlığı olduğunu düşünmek, kesintiye uğratılan bir fiziksel sürekliliğin ise gazete manşetlerinden ibaret olduğunu varsaymak yara almamanın rahat yollarından biridir." diye yazıyor Dalgakıran'da.

Türker Armaner'in öykülerinde Ada –belki de deniz– hem bir mekân hem de bir metafor (imge) olarak önemli bir yer tutuyor. Ada belki de tüm kuşatılmışlığına karşılık belli bir imkânı da içinde barındırıyor.

Taş Hücre'nin giriş öyküsü "Saat" adadaki eve gelişle başlar. "Mühür" ise bir zamanlar orada yaşamış adalıların solmuş hayaletlerini gözler önüne serer.

Dalgakıran'a adını veren "Dalgakıran" öyküsünde de başlangıçtaki mekân adadır. Gene yitip gitmiş hayaletler vardır ama biraz daha intikamcı periler gibidirler.

Tezgâhında dokuduğu kumaşını bitiremeden adadan ayrılmak zorunda kalmış Todor: "İşini bitiremeyen ölülerin dili, söyleyeceği sözü olmaz," diyor. "Mühür" özellikle adalıların yarım kalmış, kursaklarında takılıp kalmış sözlerini tamamlama çabası gibi okunabilir. Derin bir acı gibi: Toprağa, kayaya, bitkiye, eşyaya kazınmış, zamana direnen derin bir acı gibi. Kaya da, kumaş da, şarap da, zeytinyağı da yıllarca değişmeden kalabilmeleriyle artık orada olmayan şeyi hatırlatırlar. Yazar herkesin unuttuğunu hatırlar. Sanki hatırlayamadığı, uzak acısı içine çökmüş kalmıştır. Yazma gerekçesi acıyı bulmak, dışarı çıkarmak içindir. "Emin olduğum nadir şeylerden biri, acının hiçbir yere gitmediğidir. Bir mekâna yayılmışsa kendine has bir koku siner her yere," der yazar "Taş Hücre"de.

Nasıl topluluktan kaçanlara "hüda-yı nabit” gözüyle bakılıyorsa, bir adada yaşamak da anakarada ayakları yere sağlam basanlar için aynı gözle görülüyor olabilir. Ada anakaradan ayrılan, kopan, kaçan bir şey. Kendine yeten küçük bir organizma. İşte bu yanıyla da büyük parça için bir tehdit belki. Anakara tarafından yakalanması, ele geçirilmesi, içerilmesi ve giderek yutulması gereken bir başıbozukluk gibidir ada. Bir hatadır, eksikliktir, pürüzdür.

Azınlık, parça, kısmi olan bütünün bu arzusunu, tahakkümünü hep hisseder. Fiili olarak gerçekleşmese de bir olasılık olarak varlığı parçalanmışlığı hep hatırlatır ve artırır. Tehdit bilfiil gerçekleşmediği sürece parçalanmanın ne boyuta vardığı hiç bilinmeyebilir.

Göç hatanın düzeltilmesidir, fiili durumdur. Oysa mekândan edilmek aynı zamanda zamandan da edilmek anlamına gelir. Şu cümledeki gibi: "Kendi hayatımız başkaları, çoğunluk için gerçek dışı olduğunda, neyle karşılaşacağımız, neye maruz kalacağımız hiç belli olmaz."

İşte Armaner'in kahramanlarının ayaklarını yere sağlam basamamalarının sebebi belki de basacakları sağlam bir yerin artık olmayışı. "Yer değiştirmenin kurgusunu ise ileriye ya da geriye kaydırmak mümkün değil. Yara, bunu görmekle açılır. ... Mültecileri taşıyan hiçbir aracın içinde, örneğin, bütün kalmış bir bilinç yoktur; kişi, yerini değiştirmekten öte kendini değiştirmeye zorlanır." Yer değiştirmek. Yerinden edilmek. Yerini değiştirmeye zorlanmak. Yerlerinden edilmiş ve mekâna olan bağlarıyla birlikte kimliklerine ve kendilerine olan aidiyetlerini de yitirmişler. "Kendimden geriye çekileceğim bir yer yok" sözleri de bağlantısızlığı, yitip gitmeyi anlatmaz mı?

"Bir ada bir süre sonra kendine ait zaman ve mekân oluşturduktan sonra kendine ait bir bellek de oluşturuyor. Göç etmek zorunda bırakılan yanında sadece belleğini götürebiliyor. Adadan göç edenler ise bu belleği de yitiriyorlar."

Kıyısız, Taş Hücre, Dalgakıran. Bağımsız öyküler değil de bir bütünün birbiriyle bakışan parçaları gibi görülebilecek bu metinler, mekânın katmanları ile algı ve bilinçdışının katmanları arasında dokunmuş. Son kitap Dalgakıran ise adeta kendinden öncekilerin tortusu gibi. Uyku ile uyanıklık arasında hissedilmiş gibi. "Eşik", "Dalgakıran" ve "Sis Bileti" sıralaması Giriş, Gelişme, Sonuç gibi görülebilir. Şöyle olması beklenir: Kahraman sahneye çıkar, kahramanın başına çeşitli olaylar gelir, kahramanın hikâyesi bir sona bağlanır. Oysa şöyledir: Kahraman kaybolmuştur, kahramanın kayboluşu derinleşir, kahraman kaybolmaya devam eder. Zarif, sinsi bir karabasanın içinde gibiyizdir. Gerçeklik ile hayal, aşinalık ile tekinsizlik arasındaki mesafe oldukça daralmıştır. "Eşik"te artık "değiştiğinin" farkına varan yüzü silinmiş figür, "Dalgakıran"da tüm anonimliğiyle içiçe geçmiş yaşantıların içinden geçen aynı kişidir. Final öyküsü "Sis Bileti" ise tam anlamıyla altüst oluştur: "Teller, kılcal damarlar parçalanırken, gözüm sanki ters dönmüş, ben, kendi bedenimin içini, yok olmasını izliyordum." "Sis Bileti" her şeyin yoğunlaştırılmış hali. Sıradan gibi görünen gündelik hayat kısa öykü boyunca neredeyse satırdan satıra kaotikleşmeye başlar. Okur da farkındadır dozu giderek artan sıkıntının ama öyle normal gibi ilerliyordur ki herşey, finalde hissedilen o kalakalmışlık hissi bu yüzden çok sarsıcı olur. Okur da cebinde buruşmuş bir sis bileti bulmuştur sanki. Kahramanın da geçtiği o "Eşik"ten atladığını hisseder. Zamanın da dışına çıkılmıştır artık: "Hiçbir sorumluluğum yoktu, hesap soracak kimsemin de olmadığı gibi. Ne eylemde bulunmam, ne de bir şey paylaşmam beklenebilirdi. Söyleyeceklerim önemsenmeyecek, bana, başka türe ait bir canlı gözüyle bakılacaktı. Gururdan, suçlanmaktan, yükselmekten, alçalmaktan, zamanı değerlendirmekten, mekânı kullanmaktan, başkalarını düşünmekten, nezaketten, kabalıktan, gürültüden, kendimi soruşturmaktan, toplumu çözümlemekten, yeryüzünün sırtıma bindirdiği yüklerin hepsinden kurtulmuştum. Koruyacak, korunacak bir insan değildim artık. Kimseden zarar görmeyecek, kimseye zarar veremeyecektim."

Yazar, geçmişin acılarının telafi edilemeyeceğini bilmekten doğan bir adalet duygusuyla yaklaşıyor kahramanlarına. Kalemiyle onların kaderlerini şekillendirmekten adeta kaçınarak yazgılarına tanıklık etmek istiyor daha çok. Taş Hücre, Kıyısız ve Dalgakıran'da yazının, önce yazanı değiştireceğinin çok kuvvetli bir örneğini sunan Türker Armaner, kahramanlarına dışarıdan bakan bir göz değil artık. Bizzat yazdıklarının içine çekilen, kahramanlarının yanında yer alan yazarın okurunu davet ettiği yer de tam burası.

Devamını görmek için bkz.

Tufan Erbarıştıran, "Felsefî Tasarım Yazınsal Alanı Örtüştüren Bir Öykü: Türker Armaner'in 'Sis Bileti' Öyküsü", Gösteri, Sayı 251, Eylül 2003

Türker Armaner felsefe doktorası yapmış, yurtdışında da akademik kariyeri olan bir yazar. Kitaplarında, gördüğü bu eğitimin soluğunu gözlemliyoruz. Yazdığı öykülerde sıradan gibi görünen bir olay örgüsünü, okuru çok fazla sarsmadan yönlendirerek, kurgunun akışkanlığı içerisinde çeşitli defalar yap/bozlarla olgunlaştıran bir anlatım tekniği kullanıyor.

Armaner'in Dalgakıran adlı kitabında yer alan "Sis Bileti" öyküsünden yola çıkarak yazarın felsefi bakış açısını, metne olan hâkimiyetini ve okurla olan diyaloğunu vurgulamak istiyorum. Öykünün kurgusunun Jose Saramago'nun Körlük adlı romanını dolaylı da olsa anımsattığını önemle imlemeliyim. İlk adımda; öykünün kolay okunabildiğini, anlatımın basit ama etkili olduğunu, hepsinden önemlisi de okurdaki merak dürtüsünün gizlice kışkırtıldığını belirtmeliyim. Birçok öykünün aksine, doğrudan başlayan metin, öncesini merak ettirmeksizin sürerken okurla olan birlikteliği gizliden bir sorgulama duygusuyla örtüşüyor. "Sis yüzünden seferler iptal edildi, bunu başka zaman gişedeki görevliye verip geçebilirsiniz." Adı belli olmayan bir yerde sis nedeniyle vapur seferleri iptal edilmiştir. İnsanlar şaşkındır, ürkektir, böyle bir olayla ilk kez karşılaşmışlardır. Bu arada okur da bir şeylerden gizlice kuşkulanmaya başlamıştır. Bir şeyler olacaktır ama...

Sis öylesine yoğun, kapsamlı, insanı dehşete düşüren bir görüntü yaratır ki, metnin genel atmosferini üst düzeye çeker, okuru derinden etkiler. Sis nedeniyle ulaşım araçları durmuş, elektrik, telefon kesilmiş, bilgisayar çalışmaz olmuş, iletişim kesilmiştir. Bir anda olayın geçtiği yer okura ilkel çağları anımsatır. "Elektrik kesik, telefon hatları kapalıydı. ...hidrofor çalışmadığı için musluktan iplik gibi su sızıyordu. ...Mum almak için aşağıya indim, çevredeki dükkânlardan bir tane bile bulamadım, bir arkadaşıma uğramak için caddeye çıktım, ne boş taksi, ne de minibüs ya da otobüs geçiyordu. ...kol saatime uzandım, pili bittiği için durmuştu. Bir kahve yapıp sigara içmek istedim, tüp bitmiş, sigara kalmamıştı. ...Acıkmıştım. Dolabı açtım, elektrik kesintisi yüzünden buzlar erimiş, akmış, yenecek bir şey bırakmamıştı."

Yazarın bir an için felsefe eğitimi aldığını unutalım ve değerlendirmemizi buna göre yapalım: Bir öykünün girişi "doğrudan" başlıyorsa, yazar metnin devamında kurgunun açılımı için kendi akışkanlığını yaratmak zorundadır. Yazar, sisin yarattığı genel atmosfer gibi, gizliden bir gerilim ve merak yaratarak, düşünsel ağırlıklı temaları art arda ekleyince, felsefi bir metinle karşı karşıya kaldığımızı hemen anlıyoruz. Sözgelimi, bu düşünceyi öykünün ilerleyen bölümlerinde de görüyoruz. Birkaç alıntı yapalım:

"... sözden yoksun günlerde kendimi istemeden çoğaltmış, yok etmek üzereydim. ... Belki de kentin üzerine çöken her siste yeni kimlikler kuruluyor, başkalaşıyor, çözülüyordu. ... Ayağa kalktım. Sanki kendimi dışarıdan görüyor, gördüğüm kişiye acıyor, gidip yardım etmek istiyordum. O beni duymuyor, görmüyor, umursamıyordu."

Felsefi düşüncelerin kurguya kısa ve yalın tümcelerle yansıdığını görüyoruz. Kahramanın ağzından söyletmek istediklerini, kolay, hatta basit denilebilecek bir biçimde, okuru da içine alarak aktarıyor yazar.

Sis, kentin üzerini örtünce, bireyin gözü beyazın dışında başka bir renk gör(e)mez. Yoğun beyazlık gözün ulaşabileceği her nesneyi, canlıyı, olayı örter, gizler. Bireyin yaşam biçimi, idealleri, düşünceleri, arzuları, alışkanlıkları... genel anlamda söylemek gerekirse, görme yetisi ile doğrudan bağlantılıdır. Armaner de bunun bilincinde olmalı ki, öyküsünde "görme"nin sıradan bir tanıma eylemi değil de, algılama/yorumlama gibi üst değerlere ulaşılan bir ana yol olduğunu imliyor. Böyle bir tasarımda oluşan öyküde imge/simge kullanımı, bireyin "Ben"lik kavramı gibi temel anlayışlarla karşılaşıyoruz. Görmenin düşünsel açılımı, yorumu, etkinliği metnin üzerinde gizliden duyumsanmakta.

Erkek kahramanın yaşamı, alışkanlıkları, sis nedeniyle yaşadığı ürkeklik ve korku genel anlamda merak dürtüsünü imler. Sis, bilinen tanımların dışına ustaca taşınır, kent yaşamı ise bilimkurguyu andıran bir tasarıma dönüşmüştür. Öyküdeki kahraman birkaç günde kendini koca kentte yalnız başına duyumsar, korkar, kaçmak ister, saklanmaya çalışır. Yüzlerini görmediği, tanımadığı, hiç konuşmadığı insanlardan kaçmak ister. Bu karmaşık duygular insana özgü davranışlardır. Okura ilk başta çelişkili gibi gelen bu durum, hiç kuşku yok ki kahramanın kişiliğindeki yeni oluşuma uyum sağlama çabasından başka bir şey değildir. Bireyin böyle bir zamanda, mekânda, sonsuz bir sessizliğin ortasında kalması, "ben"liğini yap/bozlarla değiştirmeye çalışması, dürtülerini tanıması ile ulaşabileceği noktayı hedeflemektedir.

Japonların dünyaca ünlü öykü yazarı İkezava Natsuki'nin öykülerini andıran bir anlatım tarzına sahip Armaner. Bireyin kendi içsel yolculuğuna çıkması, ruhunun derinliklerinde gezinmesi, yaşadığı dünyayı değiştirmek, yeniden kurmak istemesi gibi çeşitli düşüncelerin yarattığı bu yeni tasarım, okura da bir ödev yükler. Erkek kahramanın bilinç kayması ve bilinç yitimi yaşaması, öyküdeki tasarımda yapısal değerlerin kışkırtıcı imlerle sezdirilmesi, metindeki felsefenin bir başka göstergesidir. Türker Armaner'in metne olan hâkimiyeti de buradan itibaren başlıyor zaten.

Öyküdeki erkek kahraman ne olduğu belli olmayan bazı görevlilerce bir eve götürülür, üstü başı aranır ve sorgulanır. Kahramanın içinde bulunduğu ortam tam anlamıyla olmasa bile, Kafka'nın romanlarındaki kaotik yapıyı imler bize. "Zeminden yukarıya doğru genişleyen mermer sütunların taşıdığı, üç katlı, bir kısmı betanorme olan tuhaf bir binaydı. En üst katta, alınlığa benzeyen bir levhada çoğu dökülmüş kabartmalar, artık ne olduğu belli olmayan bir öyküyü andırıyordu." Evdeki karmaşanın, düzensizliğin, sessiz devinimin anlatılması/yansıtılması "iktidar" ve "güç" endeksli bir savaşın görüntüsüdür aslında. Yazarın metne olan hâkimiyetinin belirli düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. Bunu teknik açıdan irdelemek gerekirse, felsefe dokulu tümcelerin "boşluk" olmaksızın sıralandığını, olay örgüsünün devamlılığını, kurgunun kendi akışkanlığında sürmesini örnek gösterebiliriz. Metnin tamamında sağa sola savrulma, tümcelerin/sözcüklerin arkasına sığınma gibi işinkolayına kaçan bir anlatım tarzını seçmemiş yazar. İşini ciddiye alan, felsefi düşüncelerini belirli bir düzeyde yansıtmayı seven biri Türker Armaner. Felsefi dokuyu metnin her yerinde görmemiz olası. Kahramanın yalnızlığında, kendini sorgulamasında, kentin üzerine düşen sisin yoğunluğunda, iktidar-güç savaşında ve daha birçok şeyde...

Türker Armaner bu öyküsünde okuru doğrudan bilgilendirmek yerine, meraklandırma, yönlendirme ile yetiniyor. Öyküde teknik bilgi, olayın geçtiği zaman ve yerle ilgili ayrıntılar verilmiyor. Yazara göre öyküde önemli olan temel gerekçe, metnin kendi iç dinamiğinde oluşan tasarımın akışkanlığıdır. Metne olan hâkimiyeti ise konuyu yaymasında ve sürekliliğinde yatıyor. Yazarın ne istediğini bilen, kendine güvenen tavrından, bazı felsefi düşüncelerini öykü içinde serpiştirmesinden bunu anlıyoruz. Birçok öykü yazarının "ahkâm" keserek anlattığı, etik/siyaset/teolojik/estetik konularında öğütler verdiğini düşünecek olursak, Türker Armaner'in bu tarzını en azından "şimdilik" olumlu bulduğumu söyleyebilirim.

Özellikle öykülerde metnin boşlukları okur tarafından doldurulur, böylelikle de ortaya bir tür okur-yazar dayanışması çıkar. Metnin boşluklarını doldurabilmesi için okurun belirli bir bilinç düzeyine, algılama gücüne, edebiyat bilgisine ihtiyacı vardır. Erkek kahramanın yaşadıkları ilk bakışta bir düş ya da bellek oyunu gibi tanımlanabilir, hatta günlük koşuşturmanın yarattığı geçici bir bellek yitimi olarak da adlandırılabilir. Bütün bunlar olasıdır kuşkusuz. Öyküde geçen olayların bilimkurgunun sınırlarını zorlayan, felsefi derinlikle birlikte okurun kendisine sorular sormasını sağlayan bir altyapı içerdiğini de imleyelim. Okur elindeki metni tamamlamak için öncelikle kendinden başlayacaktır, düşünsel derinliği olan sorular sormaya. Yazarın da istediği budur aslında. Sisin bir imge olarak kullanılması, körlük, bireyin iktidar-güç savaşına ortak olması, çevre bilinci gibi konuları önce kendi tartışacak sonra da bu doğrultuda değişik yorumlar yapacaktır.

Ülkenin totaliter bir biçimde yönetilmesi, askerin yönetime ortak olması, çevrenin ve doğanın tahrip edilmesi gibi konuları yazınsal kaygının önüne çekmek istemesi, yazarın felsefeci kimliğinden kaynaklanıyor. Zamanın göreceli boyutunda, "dilin" önemsiz kaldığı, yaşamın anlık devinimlerle adeta itelendiği bir ortamda bireyin sorgulanmasını edebiyat kaygısıyla değil, felsefi bir bakış açısıyla irdeleyebilirdi ancak.

Okuru açısından bu açılımlar metne katılım anlamına gelecektir. Peki sadece bu kadar mıdır? Kent yaşamı üzerine yazılmış bir kurmaca öykünün sınırlarını zorlamak, monologların katkılarıyla düşünsel derinliğini olgunlaştırmak arzusunu görüyoruz yazarda. Okur, kendi durduğu yerden katkıda bulunacağı soruları art arda sıralarken, kent yaşamının görünenin/bilinenin dışına taştığı anda neler olabileceğini çeşitli olasılık hesaplarıyla anlamaya çalışacaktır.

Türker Armaner, "Sis Bileti" adlı öyküsünde yalın bir dille, bir kentin üzerine çöken ve günlerce kalkmayan sisin yol açtığı karmaşayı anlatıyor. Okurun düş gücünü zorlayan, zamanın ve yaşamın görece tanımsallığını felsefi bir tasarımla yazınsal alanda örtüştürüyor. Özellikle felsefi derinlik içeren öyküleri sevenlerin, merak ve ilgiyle okuyacakları bir öykü.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.