Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-381-6
13x19.5 cm, 135 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 3,75 TL
İndirim oranı: %71,15
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sen Gülerken
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2002

Hülya, üç-dört yaşlarından beri bir hayalin peşinden koşmaktadır. Tam hatırlayamadığı ama zihninden de bir türlü atamadığı bir hayalin... İlkokul yıllarında bu hayal, tesadüfen resmini gördüğü küçük besleme Havva'yla ete kemiğe bürünüverir. Hülya, Havva'nın ardından çıktığı upuzun yolculukta kendisiyle yüzleşir; kahkahaların, şarkıların, süslü anlatıların arkasında kıvrılmış yatan bir aile sırrına ulaşır. Ne var ki bilincine vardığı şey, görmek ve duymak istemeyeceği kadar can yakıcıdır.

Bu ilk kitabında Ayşe Özmen, Hülya'nın öyküsünün peşinden, mutlu aile yuvalarının duvarları arkasına götürüyor okuru. Aile içi cinsel şiddetin nasıl gizlendiğini, sokakta değil evlerinde; yabancılar tarafından değil yakınları tarafından tacize uğrayan küçük çocukların nasıl olup da başlarına gelenleri anlatamadıklarını, duydukları utanç ve suçluluk duygusunun bu olayların açığa çıkmasını nasıl engellediğini, yaşadıkları şeyle yüzleşmenin zorluğunu gözler önüne seriyor.

Hülya'nın yıllar süren iç yolculuğu, bu tekinsiz coğrafyada kaçınılmaz olarak başka düşlere, başka yolculuklara da karışıyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü ve "Sır"dan, s. 9-18

Rüzgârdan her an yıkılacakmış gibi duran derme çatma tahta kulübenin, yüzlerce toprak yığınına bekçilik ettiği o uzak mezarlıkta dört-beş kişiydiler. Keskin soğuktan ötürü öylesine sarınıp sarmalanmışlardı ki, yüzleri bile doğru dürüst görünmüyordu. Zaten birbirlerine bakmaya da çalışmıyorlardı. Birkaç yaşlı akraba, soğuğa ve rüzgâra dayanamadıkları için, mezarlığın yanında, nereye uzandığı belirsiz dar yola park ettikleri arabalarında, onları izliyordu.

Fırtına şiddetlenirken, rüzgâr, tek tük yağmur damlalarını sağa sola savurmaya başladı. Henüz kazılmış çukurun çevresinde, başları önlerinde, dalgın, umursamaz ifadeleriyle bekleyen kavruk mezarlık işçileri, sabırsızca kürekleriyle oynadılar. İmam hızla bir-iki dua mırıldandı. Sarıldığı kütleyi neredeyse bütün hatlarıyla belli eden kefen, öbür dünyadan çok bu dünyaya ait korkulu şeyleri hatırlatırcasına, tam o anda ortaya çıktı. Anneannesi mezara koyulurken Hülya, onun son isteğini de yerine getiremediğini düşündü: Tabutla gömülmek istemişti. Ancak güneşsiz, kasvetli havanın da etkisiyle tablonun en çarpıcı unsuru olarak görünen beyaz şekil, geç kalındığını vurgulamak istercesine, tanımadığı birkaç adamın elleri arasından alelacele mezarın içine kayıverdi.

Şehrin dışındaki bu ıssız mezarlık, üstünkörü defin töreni, bir an önce evlerine ya da işlerine dönmeyi bekleyen, yüzü gözü örtülmüş insanlar, olan biteni adeta gizemli bir hale sokmuştu. Bu gizemi yaratan unsurlar tesadüfi görünse de, neredeyse yüz sene sürmüş bir yaşamı ören sırların bu son sahneyi hazırlamış olduğunun bilincindeydi Hülya. Bu sahnenin apaçık ortaya koyduğu şifrelerde, yaşam bilmecesinin tüm çözümlerinin yattığını bilmek, onda olağanüstü bir ruh hali yaratıyordu.

Mezarın başında dururken, geçmişin, geleceğin üstüne gölgesini nasıl böyle ustalıkla düşürebildiğini merak etti.

Duyduğu acı ya da üzüntü değil, yalnızca bu düşüncenin verdiği şaşkınlık başını döndürdü. Sendelememeye çalışarak mezarın üstüne bir avuç toprak attı. Mezar, diğerleri gibi toprak yığını haline gelince, "rahat uyu" diye fısıldadı. Nedense aklına başka bir şey gelmemişti.

Söylediği şeylerin diğerleri tarafından anlaşılacağından endişe etti bir an. Bu sözler yalnızca anneannesiyle onun arasında kalmalıydı. Ölmeden önce konuştukları, yalnızca ikisinin bildiği ve yalnızca ikisinin dile getirme cesaretini gösterdiği diğer şeyler gibi...

Elindeki karanfilleri, sarıldıkları jelatinle birlikte toprağa gömmek için eğildi. Çiçeklerin şiddetli rüzgâr yüzünden oraya buraya dağılması engellenmiş olacaktı böylece. Karanfiller kısa bir an, onda başka mezarlık anılarını uyandırdı. Kırmızı karanfiller almış olduğunu aslında tam o an fark etti. Gerçi bu uzak ve yabancı semtte fazla seçeneği de yoktu.

Rahat hareket edebilmek için çantasını mezarlığın çamurlu toprağına bıraktı. Bu davranışı imamı şaşırtmıştı. Yüksek sesle duaya devam ederken yüzündeki ifadeyi yakaladı göz ucuyla. Bu mimik rahatsız edici bir dünyevilikteydi ama aceleye getirilen cenazeyle uyum içindeymiş gibi göründü Hülya'ya...

Çiçekleri toprağa gömmeye çalışırken, mezarın başına gelemeyen akrabaların kendisini seyrettiklerinin farkındaydı. Buna rağmen, sanki orada tek başınaymış gibi davranmayı başardı. Ne var ki kısa bir süre sonra, mezarın başında yapayalnız olma isteği dayanılmaz hale gelmişti. "Hepiniz gidin buradan," diye bağırmamak için kendini zor tutuyordu; "bu benim törenim, benim ayinim, benim oyunum. Bu sahnede iki oyuncu var. Biri mezarda, diğeri de benim." Yüzündeki öfkeli ifadeyi kim bilir neye yormuşlardı; ama buna aldırmadı. İşçilerin gelişigüzel kürek darbeleriyle düzelttikleri kabarık, koyu, çamurlu toprağa her dokunuşunda rahatladığını hissediyordu. Bu rahatlama kısa sürede delice bir coşkuya dönüştü. İsterik denebilecek çılgın, uygunsuz bir sevinç, hızla yayılan hastalıkları gösteren öğretici filmlerin animatik görüntülerini yansılarcasına vücudunu ele geçirdi. İstem dışı gülüşünü gizlemek için yüzünü sıkıca sardı. Davranışlarındaki aşırılığın belli olmaması için mümkün olduğunca az hareket ediyor ve ruh halindeki bu değişikliği anlamaya çalışıyordu...

Ellerini, ayaklarını kaskatı eden soğuk, hareketsiz kalmasına yardımcı oluyordu gerçi, ama duyduğu ferahlamayı saklamak giderek güçleşiyordu. Derken, bu rahatlamayı yaratan şeyin, mezarlıkta bulunabilmek olduğunun ayırdına vardı. Bir avuç toprakla o mezarı mühürlemek... İsteriye kapılışı kadar hızlıydı bu kavrayış...

Hülya, kıpırtısız dururken, mezarın başındaki küçük grup, birbirine sessizce başsağlığı dileyerek ayrılmaya başlamıştı. Kimisi gelip veda niyetine omzuna dokundu. Hepsi, çamur içinde kalmış şık, deri eldivenlerine baktılar, onları çamurlu toprağa daldırıverişinden rahatsız olmuş gibi... Anneannesiyle olan ilişkisine yakışmayacak kadar abartılı bulmuşlardı belki bu davranışını.

Annesinin yaşlı ve bekâr teyze kızı, veda niyetine kendisine sarılınca Hülya karşılık veremedi. Annesini soruyordu. Annesi yoktu. Her zamanki gibi yüzleşmekten kaçınmıştı. "Rahatsızlandı," demek istedi; sesi çıkmadı. Bu halini üzüntüsüne yormuş olmalı ki, üstelemedi kadın.

Şimdi durduğu yerden, hepsinin, yolda bekleyen arabalara yöneldiğini görüyordu.

Hızla, çamura bata çıka yürüyorlardı.

Hülya, unutulmuş bir eşya gibi, birinin kendisini alıp götürmesini bekleyerek orada durdu. Mezarlıkta kimse kalmayınca, dönüp bir kez daha çevresine baktı. Taşsız, mermersiz toprak kümeleri, üstünde numaralar yazılı tahta parçalarından başka ayırt edici işaret taşımaksızın yan yana sıralanıyordu. Bu haliyle mezarlık, hafızasından film karelerini, dehşet verici başka görüntüleri çekip alıyor ve toprağa verilen kişinin kaderini yalnızca hayal dünyasında da olsa, kaçınılmaz biçimde başka ölülerinkiyle birleştiriyordu. Ama ölüm de bir çeşit hayal değil mi? Peki ya kader öldükten sonra da bize hükmedecek kadar güçlü mü?

Sır

Her şeyin başladığı bir an var mı? Her şey böyle başlamıştı cümlesini gönül rahatlığıyla kurabileceği bir an; bir anı, bir hayal, zihinden gelip geçiveren anlık bir düşünce.

Ateş başında oturan yaşlı bir falcı gibi geçmişin küllerini karıştırıyor şimdi Hülya ve zamana karşı nasıl adil olacağını düşünüyor. Aslında her şeyin nasıl başladığını artık biliyor. Ama bugünden çalınmış, koparılmış şeyleri geçmiş, geride kalmış zamanın ellerine teslim etmeden nasıl anlatabileceğini bilmiyor. Bugünün tuzaklarından nasıl kurtulabileceğini de...

Zihnini yokladığında sadık, kararlı hep aynı imge beliriyor; güvercin kanatları gibi çırpınan beyaz eller bunlar. Kıvrak bir hareketle silkeleniveren bir çarşafın ardından mis gibi bir kokuyla birlikte, bir görünen, bir kaybolan güvercin eller...

Sonra, bu ellerin sihirli bir hareketiyle çocukluğu kukla tiyatrosu gibi perdelerini açıyor; hayaller, hakikatin hiçbir zaman gösteremediği cömertlikle, zamanın arkasına gizlenmiş görüntüleri ortaya çıkarıyor; ikinci kattaki yatak odasının penceresinden içeriye sarkan ağaç dallarının, çarşafın üstünde bir sürü tuhaf şekle bürünen gölgeleri. Ahşap evin her iniş çıkışta gıcırdayan merdivenleri, kırmızı taşlarla döşeli mutfak. Köşede mutfağın en önemli eşyası, kocaman beyaz kuzine. İkinci kattan zemin kattaki mutfağa inen merdivendeki küçük pencere.

Kendisine oturma ve hayal kurma yeri olarak seçtiği yer, bu pencerenin önüydü. Akşam işinden dönen babası, ağaçların arasından gizlice pencerenin önüne gelir, onu şakacıktan korkuturdu.

Alt katın neredeyse bütün pencerelerini saran yaseminler, mutfak kapısının hemen önündeki küçük avluda nar ağacı, az ilerdeki kara dut... Bahçeye hırsızlama giren komşu çocuklarından korumak için meyve verdiğinde altında nöbet tuttukları erik ağacı, dut lekeleriyle dolu beyaz fanilasıyla ağacın üstünden el sallayan erkek kardeşi. Ağaç dallarından süzülüp, annesiyle babasının odasındaki kocaman yatağın içine yavrulayan kediler... Mahinur teyzenin nar ağacının altında bir dal parçasıyla sıkıştırdığı akrep. Hülya, o zamana kadar kendisi için gizemli bir hayvan olan akrebin, toprağın üstündeki o zavallı haline bakarak, böyle açığa çıkarılmaya izin vermesine şaşırmıştı en çok. Ama bütün gizemler eninde sonunda açığa çıkarılmayı beklemez mi?

Damağında hâlâ serin bir lezzet bırakan Tatlı Limon yokuşu... Boynu bükük duran birkaç tanesi dışında çoğu bakımlı eski ahşap evler, sanki aralarında gizli bir dayanışma varmışçasına birbirine yaslanmış olarak yokuş boyunca sıralanırdı. Bu evler, envai çeşit bitki ve ağaçla dolu arka bahçelerini, gelen geçen yabancılardan ortak bir sır gibi saklardı. Ağaçların ve yabani yeşilliklerin arasından dimdik bir kedi kuyruğu, bu gizemli krallığın bir parçasıymışçasına görünüp, kaybolurdu. Sanki her ev, arka bahçesinde kendi iç yaşantısına kapanmıştı. Böyle bir yerden bayağı betimlemelere kaçmadan nasıl söz edilebilir? Yıllar sonra belediye tarafından yıkılması istenen evi, son kez görmek için çıktığında, yokuş, hiçbir acımayı kabul etmeyecek kadar gururlu görünmüştü ona. Orada, eskiden artakalan ne varsa, şehrin bu tür mahallelerine reva görülen şeyi, nostalji malzemesi olmayı reddediyordu. Ve belki de geriye kalan yalnızca hışırtılardı. O sıcak günde kuru otların arasına hızla dalıveren gizemli bir yaratığın hışırtısı... Bu ses, neredeyse çocukluğundaki berraklığıyla kulağına çarpınca, gülümsemişti. Yokuş, her gün tepedeki ahşap evden çıkıp neredeyse kendisi büyüklüğünde kösele çantasını güçlükle taşıyarak okula gidip gelen küçük kızı tanımıştı.

Çocukluğunun geçtiği bu eski ahşap ev, eşyaları, kuytuları, girinti çıkıntıları, gıcırtıları, kısaca bütün renkleri, kokuları ve sesleriyle hafızasında kayıtlıydı.

Yalnızca o... Çok uzun bir zaman öncesinden Hülya'ya gülümseyen; geçmiş günlerin bütün sırları gizleyen perdesinin ardında, eller ve kokular dışında hiçbir sırrını vermeyen o... Güvercin ellerin sahibi Hülya'dan kaçıyor.

Bağda, kocaman bir salkım üzümü, sularını akıtarak yiyen bir kadın anımsıyor. Aslında onun kadın olduğundan bile emin değil. Islanmış, gülümseyen dudaklardan başka bir şey göremiyordu çünkü. Bu dudaklar dışında yüz seçilmiyor. Bu dudaklar kadın dudakları mı? Çocukların, kadın ve erkek dudağını ayıramadığı bir zaman var mı? Varsa, o kadar eskiden mi olup bitmişti bütün bunlar?

Tıpkı yıkanmış çarşaf kokusunun güvercin kanadı ellere eşlik etmesi gibi, bu görüntüye de toprak kokusu eşlik ediyor. Kimi zaman bu kokuların; toprak kokusunun ve belki üzüm kokusunun başka bir kokuyu sarıp sarmaladığını hissedebiliyor. Ateşli rüyalar içinde hiç duymadığı bir ismi sayıklıyor. Neyi hatırlaması gerektiğini bilmeden hatırlamaya çalışıyor. Ama boşuna... Anılardan kopmuş başıboş görüntüler, kendi iç bağlantılarını kaybetmişlerse, hatırlamamızı sağlayamazlar...

Yine de, karanlıkta belirip kaybolan bu parçacıklar, umutsuzca aradığı şeyi anımsayabilmesini sağlamasalar bile, unutulmuş olanı işaret etmiyorlar mı?

Bir zamanlar var olanı... Hayatının sürüp gittiği zaman parçasının içinde, olması gerektiği halde olmayan, gizlenen, kendini ele vermeyen şeyi... O, her kimse ya da her neyse, Hülya'ya hem yabancı, hem de aşinaydı.

Çabasının ne kadar beyhude olduğunu, daha sonra anlamıştı Hülya. Hatırlamanın, bu parçacıklara beden kazandırmanın, onları yap-boz gibi yeniden birleştirmenin, anlık yanıp sönmelerle esrikleşmiş, dalgın arayışların değil, bilinç gerektiren acı ve uzun bir yolculuğun ürünü olabileceğini... Hatırlamak –ve ne tuhaf ki unutmak– için gerekli olan buydu.

Büyük bir sırrı saklamak mümkün mü? Uzak bir geçmişte yaşanmış ve gizli kalması istenen şey, bildiğimiz sade, sıradan insanların hayatlarını derinden etkilemişse, onu gizleyebilir; olan her neyse hiç yokmuş, hiç yaşanmamış gibi davranabilirler mi? Bu soruya olumlu yanıt vermesi imkânsızdı. Saklanmak istenenin hamura katılan maya gibi sessiz sedasız kabardığını, magma gibi için için yandığını biliyordu...

Yetişkinlerin çocuklardan sır saklamak için kullandıkları yöntemler oldukça basit görünüyordu ona. Kâğıtları gizlerler, elbiseleri kaldırır, kelimeleri sakınarak kullanırlardı. Oysa çocuklar ne okuyarak, ne işiterek öğrenirdi. Çocuklar eşyaları koklar, gölgeleri izlerdi. Küçük bir hayvan gibi. Ne olup bittiğini, yetişkin insanların tanımladığı insan dünyasına yabancı gelen bir biçimde anlarlardı; dokunaçlarla, kokularla... Isı değişikliğine, sesteki küçük bir incelmeye duyarlıydılar. Sevgisizliği ve mutsuzluğu nasıl hissederlerse, diğer şeyleri de öyle hissederlerdi.

Aslında saklanan şey, orada, herkesin gözünün önünde dururdu. Apaçık ortadaydı.

O evde yaşayanları içinde bulundukları zaman parçasından koparırdı. Tıpkı masallar ya da efsanelerdeki gibi; başka evlerde olmayıp kendi evlerinde olan şeyin işaretini yalnızca çocuklar görürdü. Eve sinen bu dokunaklı gizlilik havası, hemen her konuda aşırı duygusallıkla kendini gösterirdi.

Konuşulmayan, anlatılamayan ve kendi başına varlığını sürdüren şey, Hülya'yla birlikte büyüyordu. Evde her geçen gün daha çok yer tutuyordu. Bunu fark eden yalnızca kendisiydi. Bir de kediler. Çünkü kuytu köşeleri tırmıklayıp kurcaladıklarını, esrarengiz şeylere tısladıklarını görüyordu.

Bu sanki havaya sinmişti. Arkasında sırlı bir işaret bırakarak gitmişti. Halbuki kokular kaybolmuş olmalıydı. Gözlerden başkalarının yüzleri silinmiş olmalıydı. Her şey unutulmuş olmalıydı. Ama silinmemişti, unutulmamıştı; orada duruyordu. Demek ki, unutulması kolay olmayan bir şeydi. Unutulması mümkün olmayan bir şey belki...

Annesinin güzel sesiyle söylediği şarkılara, babasının durmaksızın yaptığı şakalara, misafirlerin eksik olmadığı özenle hazırlanmış sofralara, hiç susmayan müzik sesine, kahkahalara, danslara rağmen, bu soru kafasına daha o yaşlarda yerleşti; neşe hangi kederleri gizler?

Bahçede kim bilir hangi eski mevsimde gezinmiş birinin adımları... Yaprağa değen çiğ gibi hafifti bunlar. Kulakla duyulması mümkün değildi belki. İnsan, kulağıyla pek az şeyi işitebilir zaten...

Geceleri, ahşap evin pencerelerine vuran rüzgâr, bir sır verecekmiş gibi fısıldayıp dururdu. Küçük kızların uçarı zihniyle karanlık el ele verince, eşyalar büyür, duvarlar çoğalırdı. Böyle gecelerde o da, meraklı bir ev hayvanına dönüşüp, evin rutubetli kuytularına, karanlık köşelerine, eşyaların arkasına doluşmuş toz yumaklarına aniden peydahlanan bıyıklarıyla dokunup geçer, yere değmeden yürüyebilmenin ayrıcalığını tadardı.

Gündüzleri, aynı evde yaşayan ama parka, sinemaya gittiklerinde onlarla gelemeyen birinin, perdenin arkasından, allahaısmarladık bile demeden çıkıp gidişlerini izlediğini hissederdi.

Bu duygu ne tuhaf ki hâlâ sürüyor. Bu sessiz, acınası, tuhaf, akışkan yaratık, yarı bilinç, yarı gölge, varolanla-olmayan arasında sıkışıp kalmış mahluk Hülya'dan adalet istiyor. "Ben vardım," diyor; "Buradaydım, yanı başında... Yaşıyordum, senin elini tutuyor, yanağından öpüyordum." Bir kucaklaşmadan aktarılan sıcaklığın, kokunun, belli belirsiz bir hareketin, uzak bir gülüşün oluşturduğu bu biçimlenmemiş hayat, ölüm ve anı karışımı, küçük işaretlerle bir şeylerin karşılığını istiyordu. Hatırlanmak istiyordu.

Küçük çocukların bellekleri olmadığı söylenir. Anıları da yoktur. Bellekten üç buçuk-dört yaşından sonra söz edilebilir. Ondan önce her şey karanlık bir boşluktan ibarettir. Her şey anımsanmayacak kadar eski bir zamanda olup biter. Bunlar doğru olabilir ama tümüyle değil. Çünkü adı bellek olmasa da, beynin kıvrımları arasında bir yer, karanlık aslan payını aldıktan sonra artakalan parçaları saklar, korur, sarar sarmalar. Anlama dönüşmeden kalmış koku, ses ve görüntü kırıntılarıdır bunlar; bir zamanlar yaşanmış olandan geriye kalanlar, –belki hatırlamak kelimesini karşılamayacak biçimde– zaman zaman saklandıkları yerden çıkarlar; rüya, hayal ya da halüsinasyon olarak... Onlar, anıların bir sepete koyup zaman nehrinin sularına salıverdikleri kayıp çocuklardır, mevsimsiz kelebeklerdir; yakaladığınız anda yok olurlar. Buna o yaşlarda ad verebilmek zordur. Buna ad verebilmek her zaman zordur.

Çocukluk büyük bir karanlıktır. Anlamlandırılamayan şeylerin çorak ülkesi. Yalanların elinizden tutmadığı, saçlarınızı okşamadığı soğuk çöl. Çünkü yalana inanmak için de bilinç gerekir. Yalanı bilmek, anlamak, kabullenmek gerekir; onunla avunabilmek için...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “Hülya'nın buruk hikâyesi”, Radikal Kitap Eki, 13 Aralık 2002

"Okumak, bir metnin yalnızca ne anlama geldiğini keşfetmek değil, aynı zamanda size 'neler' yaptığını da bir deneyimleme sürecidir," der Amerikalı alımlama estetiği kuramcısı Stanley Fish.

Okumanın sadece; anlamları, bize kodlandıkları biçimlerinin dışında, bir bilgi dizgesinin, bir kavrayış düzleminin içinden anlamlandırmakla yetinmeyip 'fenomen'leştikleri mitik metinleri yırtıp görünmeyenin ötesine ulaşarak deşifre edebilme arzusu, bir keşif süreci olmadığını; bunun ötesinde, yazının adeta canlanarak benliklere çok derinden işlemeye muktedir olabileceğinin hakkını teslim eden kimi kitaplar vardır. İronik ya da örtük bir metnin taşıyıcısı olmakla birlikte kendini bu kapalılık içinden açımlarken içeriği, sorunsala dönüştüren metinler, 'ideolojik' misyonunu da kendini kuruş biçimiyle çelişmeksizin yerine getirir. Böylesi metinler, insana öyle bir şey yapar ki başa çıkmak mümkün olmaz. Rüyalar kâbusa dönüşür; gündüz düşleri bir karabasan gibi kuşatır imgelemi... Ayşe Özmen'in ilk romanı Sen Gülerken, işte bu tür metinlere çok iyi bir örnek. Hatta para-romanların çiğdem çekirdekleri gibi açtığı günümüzde, kendini geride tutarak, anlatıyı öne çıkartan, romantik yalana karşı, romansal hakikate gönderme yapan ve yapay ışıkları kaldırıp okura ürkünç karanlığı göstererek okumak denilen eylemin nasıl 'şeytanî'leşebileceğini kanıtlayan mükemmel bir anlatı.

Yüzleşmekten ölesiye korktuğumuz geçmişi sorgulamanın bedelini, şaşırtıcı bir kurgu ve poetik bir biçemle aktaran Özmen, özdeşleşmekten imtina edeceğimiz kahramanları üzerinden, meşrulaştırılan tüm bedenleri, zincirlerinden kopararak, olanca çıplaklığıyla seriveriyor önümüze. Histerik bir çözülüşe zemin kılınan mezarlık sahnesiyle buyur edildiğimiz bu dram, misafir odalarında sergilenen hayatlarımızın küflenişini, kapısı hep kapalı tutulan arka odaların ölüm kokan rutubetinden mülhemliğini dile getirirken; iktidar tarafından, paylaşılmak için saklanan, hatta üretilen bir 'geleneğin' kınından çıktığında, insanı nasıl yaraladığını, kanayan ruhların tanıklıklarıyla nakşediyor hafızamıza.

Hülya, üç-dört yaşlarından beri, sanrılı bir hayalin pencesinde kıvranmaktadır. İlkokul yıllarında, tesadüfen fotoğrafını gördüğü besleme Havva'yla ete kemiğe bürünen bu hayalin ardından çıktığı yolculukta kendisiyle yüzleşirken süslü anlatıların arkasındaki yılana, büyük aile sırrına ulaşır ve bilincine vardığı şey, bir cehenneme sürükler onu.

Anneannesini yitirdiği gün, tanıklık ettiği ölümleri de gömen ve tüm mezarları kapayarak, gözlerini hayatına çeviren Hülya, o güne dek hatırlamaya korktuğu her şeyi, didik didik edecektir. Anneannesinin yasını tutarken; aslında yazgıları birbiriyle örtüşen, ensest karşısındaki çaresizliği, susku ve utançla bastırarak hayatlarını bir cehenneme çeviren kendi kuşağından üç kadının yasını, çocukluğundan beri gizli gizli tuttuğunun ayrımına vardığı durakta; içsel yolculuğuna çıkmaya, yıllar yılı tutsak yaşadığı başka bedenlerden koparak içine bakmaya hazır hisseder kendini. Oldu bitti figürasyonunda yer aldığı oyunun kahramanı olmaya soyunduğu bu zorlu mücadelede, sırların saklandığı kilidi kıracak vasıta hafızası değil; Havva'nın silik hayali, eski fotoğraflar, kitaplar, tozlu eşyalar ve aile yadigârı anı nesneleridir.

Perdelerini indirdiği ândan itibaren bis yaparak yeniden açan, eşyanın ardına sakladığı gizi ele verir gibi görünürken sakınan, akışa biteviye katılan sürpriz oyuncularla heyecanı sürekli kılan bu sahneden, bakın kimler gelip kimler geçer...

Kendisini bir Arap devrimcisi olarak tanımlayan uzun yıllar şark hizmetinde bulunan, cinsiyetçiliğini ve milliyetçiliğini birer apolet gibi omuzlarında taşıyan Seyfettin Efendi; on yedi yaşında, okulunu bırakıp hiçbir zaman sevmeyeceği Seyfettin ile evlenen ancak bir başka erkek uğruna kocasını ve kızını terk eden, daha sonra da kendini kendine tutsak kılan Leman Hanım; Seyfettin Bey'in beslemesi Havva'yı hor gören, üvey kızı Melek'i deli gibi kıskanan, Hülya'yı küçümseyen Seyfettin Bey'in ikinci karısı Neriman Hanım; Melek'e de Hülya'ya da annelik eden, ölürayak sırrı ele vererek vicdanını rahatlatan emektar Safiye Teyze; çocukları üzerindeki otoritesini, istemediği bir şey yaparlarsa ölesiye üzüleceğini hissettirerek kuran, kırılgan, bencil, hiç büyümeyen, kurbanken kurban edici hale gelen 'çocuk-anne' Melek. Ve annesinin bu halini küçükken algıladığı için onu üzmemek adına suskunun gölgesine sığınan, büyük ninesi, anneannesi ve annesinin yazgısına, rızası alınmadan ortak edilen Hülya.

Anneannesi Leman Hanım tarafından küçük yaşlarda terk edilip 'sapık' babasının ellerine bırakılan annesi Melek'in hikâyesinin, benzer bir devamını yaşantılayan Hülya, zamanla herkes tarafından onaylanmak ve sevilmek isteyen, aşırı hassas bir insan olur. Kendisine yapılan düşmanca şeyleri bile anlama gayretinin ötesinde, çevresindeki erkeklerin tacizlerine duyarsızlaşıp saldırgan davranışları suçluluk duygusuyla ört bas etmeye çalışır. Tüm bunların müsebbibi kendisi olduğu için susmalı ve gizlemelidir. Küçük bir kızken örtbas ettiği bu durum, lise yıllarında tutunduğu devrimcilikle değişir; yaşadıklarıyla hesaplaşma gücünü ona bu inanç verir vermesine ama bir dönem gençliğini silkeleyerek hayatın içinden silip atan darbenin çarkları arasında sıkışıp kalır yine. Kocasını, arkadaşlarını, hayallerini, gücünü yitirir. Onu yeniden harekete geçiren, Havva'nın, gizemli hayalinin peşi sıra bıraktığı çakıl taşlarıdır.

Bilincinin çok gerilerine ittiği kutsal aile muamması, bir kadın dergisi için hazırladığı röportaj esnasında aralanmaya başlar. Babalarının tacizine maruz kalan çocuklar ve anneleriyle konuşurken hastalanır, ama bunu şiddete maruz kalmış kişilere olan duyarlığıyla açıklar. çünkü bilincinde taşımakta olduğu şey o kadar ağırdır ki, zihni düşünmeyi reddeder. Ve yaptığı röportajların hiçbirini kullanamaz. Belleğinde bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış o 'şey'in uyanması için birkaç yıl daha geçmesi gerekir.

Kadını anlamak için, onun annesine ve anneannesine ilişkin bir şeyler bilmemiz gerekmez mi zaten? 'Anne Melek mi Yosma mı' kitabının yazarı Estela Welldon'ın işaret ettiği üzere; bebeklikte annesi tarafından kronik olarak ihmal edilen yetişkin kadın, eski korkusunu ve güçsüzlüğünü zalimce bir egemenliğe dönüştürecek ve bu egemenlik hükmünü daha zayıf olan üzerinde sürdürecektir.

Leman Hanım için kızı Melek, nefret ettiği kocasının bir uzantısıdır. Onun henüz bebekken, kocası tarafından tecavüze uğranarak yara bere içinde bırakılan bedeni, adeta dışkılanmış bir pisliktir. (Öyle ki Latince aslı 'incestus' olup pis kirlenmiş anlamına gelen enseste, adeta mahkûmdur bu bu kirli bebek.)

Bu gerçeği de annelik rolünü de inkâr ederek ömrü boyunca onu suçlayan Leman Hanım, genlerle geçen bir illet olarak gördüğü bu 'pislik' yüzünden torunu Hülya'ya karşı da aynı tutumu takınır; tıpkı çocukluğundaki güçsüzlüğü, egemenliğe dönüştüren Melek'in yaptığı gibi. Nefret ettiğine dönüşme, mazlumluktan zalimliğe 'terfi' etme biçiminde birbirine karışan bu süreçte; erkek dilinin iktidarının, aslında kadınlar tarafından nasıl farkında olmadan sürdürüldüğüne ve bu döngünün kuşaklar boyunca nasıl üretildiğine şahit oluruz.

Annesinin eksikliğini giderme çabasıyla babasının ihtiyaçlarına hizmet ederek adeta 'ikame bir annelik' yaşayan Melek'in de, aynı şekilde dedesinin 'cinsel aydınlatma girişimlerine' sessiz kalan Hülya'nın da ensest ilişkisine pasif biçimde katılmalarının nedeni; ayrılık ve kaybetme korkusudur. Annesini yitirmiş olan Melek hiç değilse babasını muhafaza etmeye çalışırken, Melek'i üzerek ölümüne neden olacağından endişe eden Hülya, kendi yasını tek başına yaşar. Böylece hep saklı kalmaya mahkûm olan ve geleneklerle sürdürülen aile içi cinsel şiddet, toplumun kadına yönelik cinsel taciz ideolojisinin makrokozmik boyutunu besleyen, mikrokozmik bir paradigma olarak sürgider.

Eksenine 'ensest' olgusunu yerleştirse de; toplumun idealize ettiği ailenin şiddetini, kutsal addedilen anneliğin 'korkutucu' gücünü, regl olmayı bile kadına cezalandırılası bir suç olarak yaşatan maşist hegemonyayı, devletin ideolojik aygıtlarının manüplasyonunu, darbenin yıkıcı etkilerini, bireyselliği imha yoluyla oluşturulan yığınların çaresizliğini, taşra insanının açgözlü yırtıcılığını, insanı yek diğerine kırdıran faşizmi ve ksenofobik geleneğimizi; Hülya'nın yolculuğunun duraklarında, tüm acıtıcılığı, sertliği ve çarpıcılığı ile karşımıza çıkaran roman, sorguladığı tüm bu olgular üzerinden giderek siyasallaşan bir anlatı. Büründüğü biçim ne olursa olsun, iktidarın, faşizme içrek kapılarını bir bir açarak, siyasi olanın hayatın her alanını kapladığını ve özel olanın politik olduğunu, savsözler kullanmadan, sloganlar atmadan aktarmayı başaran Ayşe Özmen, tümüyle bir darbeler ve savruluşlar silsilesi olan toplumsal ve siyasal tarihimizin katı disiplinini; anımsamalar ve sıçrayışlarla örerek hiyerarşiden kurtardığı, uçucu kurgusuyla bozuşturuyor. Doğrusal bir zaman akışı içinde anlatılmayan hikâye, sık sık geriye yapılan dönüşler ve bilinçakışıyla verilen hatırlayışlarla, unutturulmak istenilenleri peşi sıra bırakmayarak önüne katıyor.

Çürümüş bir toplumda, ayakta durma gücünü devrim idealinden alan Hülya'nın buruk hikâyesi, ideolojilerin, devletin kendini koruma güdüsüyle çarpıtıldığı günümüzde, giderek hepimizin kaderi olmaya doğru evrilmiyor mu? Bu bağlamda, E. Fromm'a kulak kabartsak mı acaba? "17. ve 18. yüzyılda gerçekleşen büyük Avrupa devrimleri 'bir şeyden kurtulup özgür olmayı', 'bir şey yapmak için özgür olmaya' dönüştüremeyince, milliyetçilik ve devlete tapma, kandaşlararası cinsel ilişki saplantısına geri dönüşü gösteren simgeler olmuştur."

Devamını görmek için bkz.

Filiz Koçali, "Sen gülerken Havva, öyle güzeldin ki”, Milliyet, 7 Kasım 2002 Cumartesi

Her şeyin başladığı bir an var mı? Her şey böyle başlamıştı cümlesini gönül rahatlığıyla kurabileceği bir an; bir anı, bir hayal, zihinden gelip geçiveren anlık bir düşünce..."

Hülya her şeyin nasıl başladığını biliyor artık. Bugünden çalınmış, koparılmış şeyleri, geçmiş zamanın ellerine teslim etmeden anlatmaya çalışıyor; Sen Gülerken...

Kitabı okurken, baştan sona bir kadının yaşadığı ve baştan sona bir kadının elinden çıkmış bir hikâye olduğunu anlıyorsunuz. Hikâyenin merkezinde Hülya var gibi ama aslında Havva da, Hülya’nın annesi ve anneannesi de hikâyenin tam ortasında. Ve bütün bu kadınların kaderini birbirine bağlayan bir de erkek var; dede Seyfettin Efendi...

Sen Gülerken'in hüzünlü, sorgulayıcı öyküsü, bir kadın yazarı müjdeliyor bize: Ayşe Özmen... Hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Kitap kapağında yalnızca "Ayşe Özmen 1956 yılında doğdu. İstanbul’da yaşıyor," yazıyor. Ama okuyanların hemen anlayacağı bir şey var; bu yeni kadın yazar çok yetenekli, çok zeki.

Ortalama okur olarak şunu hemen fark etmek mümkün: Mükemmel bir kurgu, yalın, sürükleyici ama bir o kadar da zengin ve mükemmel bir anlatım... Elinize aldıktan sonra bitirmeden bırakamıyorsunuz. Üstelik hikâyenin en çarpıcı öğesi aile içi cinsel taciz, sadece satır aralarında geçiyor. Tacize dair sizi öfkelendirecek, canınızı acıtacak hiçbir ayrıntı yok ama siz yine de öfkeleniyorsunuz, canınız çok ama çok acıyor.

Hülya, üç - dört yaşlarından itibaren tam hatırlayamadığı ama zihninden de bir türlü atamadığı bir hayalin peşinden koşuyor. Bu hayal birkaç yıl sonra tesadüfen resmini gördüğü Havva ile cisimleşiyor. Havva ile başlayan yolculuk onu annesine, anneannesine ve asıl olarak da kendisine ulaştırıyor.

Hülya, Havva dışında diğer kadınlarla arasına bir mesafe koysa da, siz bütün kadınlarla özdeşleşiyorsunuz. Tabii ki, aslında bunu yazar başarıyor.

Dedesi Seyfettin Efendi’nin, bütün o sevecenliğinin, korumacılığının, kızını, torununu şımartmasının arkasındaki acımasızlığını en sonunda fark ediyorsunuz. Tıpkı Hülya gibi... Bütün o kadınların yaşamlarındaki hüznün, bencilliğin, yalnızlığın ya da umutsuzluğun nedenini ve "Neden nefret etmedim?" sorgulamasını anlıyorsunuz.

Bu kez tanık olduğumuz ağır, zorba, fiziksel şiddet içeren bir aile içi cinsel taciz değil. Ama Hülya kendi tacizcisini, onu koruyan, seven, şımartan dedesini, ağır bir taciz hikâyesiyle fark ediyor esas olarak.

Yıllarca beyninin, zihninin bir köşesine ittiği şey, tanık olduğu bir başka taciz hikâyesiyle su yüzüne çıkıyor. Birinde zorba bir baba, diğerinde sevgili bir dede (aynı zamanda bir baba) var. Aslında ikisinin de birbirinden bir farkı yok. Farkı belki de şu; birini (hiç değilse bir süre) hatırlamamak mümkün ve kadınlara fazladan bir suçluluk duygusu yüklüyor: "Niye hayır demedim?"

Sen Gülerken, ‘mutlu aile yuvası’nın duvarlarının arkasına götürüyor, bizleri. Aile içi cinsel tacizin nasıl gizlendiği, sokakta değil evlerinde; yabancılar tarafından değil yakınları tarafından tacize uğrayan küçük çocukların nasıl olup da başlarına gelenleri anlamadıklarını, anlatamadıklarını; duydukları utanç ve suçluluk duygusunun bu olayların açığa çıkmasını nasıl engellediğini, yaşadıkları şeyle yüzleşmenin zorluğunu gözler önüne seriyor.

Hülya’nın yıllar süren iç yolculuğunda, cinsel tacizle yüzleşmediği yıllarda bile, o tacizin izlerini ne kadar taşıdığı fark ediliyor. Sürekli suçluluk duygusu, hesaplaşma, geçmişi ve gerçeği arama, sürekli bir sorgulama...

Gençlik yıllarında işkencede yitirilen bir koca, zor bir siyasi yaşam, hayat mücadelesi geçmişin izlerini, geçmişin arayışını bastıramıyor. Kimi zaman hepsi iç içe giriyor.

Anneannesinin mezarına toprak atarken, aslında kocasını da gömüyor. Ölümünün ardından bildiri yazma görevini üstlenip "Yaşayacak" diye yazmak zorunda kaldığı kocası için de belki de ilk kez doyasıya yas tutuyor.

Sen Gülerken, cesur, çarpıcı ve "kadın" bir kitap. Hülya, eşinin ölümünden kısa bir süre sonra bir arkadaşıyla sevişmek istediğini "itiraf" ederken cesur. Yüreğini bize açabildiğince açtığı için cesur... Kaderi birbirine bağlı kadınların hikâyesiyle çarpıcı... Kitabı "Sen Gülerken Havva, öyle güzeldin ki," diye bitirirken, "kadın".

Devamını görmek için bkz.

Oral Çalışlar, Cumhuriyet, 7 Aralık 2002

Ayşe Özmen, bir kadın. İlk gençlik yıllarından itibaren yaşamının önemli bir kısmı sosyalist siyasi mücadelenin içinde geçmiş. 1980 öncesi gençlik hareketinin içindeki yolculuğuyla, kendi kadın tarihine yolculuğu bir arada sürüyor. Sen Gülerken bir anı mı, anılarla bezenmiş bir roman mı? Ne kadarı gerçek ne kadarı hayal? Kitabı bir solukta okuyunca, bu ayrımların çok da önemli olmadığı sonucuna varırsınız. Sen Gülerken, bir hesaplaşma.

Ayşe Özmen, aile içi cinsel tacizi gündeme getiriyor. Kitabın kahramanı Hülya'nın bir soru işaretiyle kafasında şimşekler çakıyor ve evin beslemesi Havva'nın ölümünü araştırmaya başlıyor. Havva'nın ardından çıktığı yolculuğun sonunda dedesinin bir tacizci olduğu sonucuna varıyor. Sorgulama sürerken, annesine, kendisine yönelik tacizleri de anımsamaya başlıyor. Sen Gülerken etkili bir edebi metin. Belki de birçok kadının yaşadığı ve dillendiremediği gerçekler bu kitapla gün ışığına çıkıyor. Bir solukta okunuyor. Kadınların gerçekleri açıklama ve tacizi teşhir etme çabasında önemli bir belgesel de denebilir bu kitaba. Ayşe Özmen anonim bir dramı gözler önüne seriyor.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, “Şiddet benzerlikleri”, Virgül, Sayı 59, Şubat 2003

Zaman zaman gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine sansasyonel başlıklarla yansıyan ve anlaşılması güç bir iştahla anlatılan ensest ya da aile içi cinsel taciz vakaları, insana ve topluma en duyarlı entelektüel faaliyet olması gereken edebiyata, konumuz özelinde romana çok az yansımıştır Türkiye’de. Oysa, henüz romanın emekleme devrinde konuya ilgi gösterilmiş, Şemseddin Sami Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta (1872), Ahmed Midhat Esaret’te (1871) sonu ölümle biten trajediler yazmışlardı. Çünkü en büyük günahtı ensest. Reşat Enis’in Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ında (1937) da geçilmez bir sınırdı o. Yakın dönemde yayımlanan romanlara bakarsak... Veysel Dikmen’in Düşlerin Şarkısı Yok ve Gözyaşlarımı Size Bırakıyorum, İbrahim Altun’un Günahsız, Solmaz Kâmuran’ın Kirâze romanlarında farklı trajediler etrafında anılan ensest, Aysel Özdemir’in Cahide, İnci Aral’ın Yeni Yalan Zamanlar, Gül Aslan’ın Bizi Ayıran Duvar, Zülfü Livaneli’nin Mutluluk romanlarıyla Mehmet Seyda’nın Kör Şeytan, Oktay Garipoğlu’nun Beyoğlunda Gariban’ın Otopsisi Yapılmaz ve Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak adlı hikâye kitaplarında cinsel taciz ve şiddet olarak toplumsal ve bireysel boyutlarıyla işlenmişti. Ailenin kutsallığı içerisinde gizlenen bu “ilişki,” Sen Gülerken’de şimdiye kadar hiç dillendirilmeyen boyutlarıyla çıkıyor karşımıza.

2002’nin en çarpıcı romanlarından birisiydi Sen Gülerken. Elbette bu çarpıcı sıfatını, en çok ele aldığı konunun “dokunulmazlığı” nedeniyle hak etmişti. Bir ailede üç kuşak boyunca yaşanan ensest ilişkileri, daha doğrusu cinsel tacizi anlatıyordu Özmen... Ancak yazara ve romana haksızlık etmeyelim; romanın çarpıcı olmaklık hali aslında yazarın bu konuyu taşıyan hikâyesi, hikâyesinin kurgusu ve dile getiriş biçimiyle ilgiliydi. Kitapla ilgili söyleşilerde bu tacizin yaşanmışlığını sorgulayan ifadeleri ve kadın meselesinin ısrarla öne çıkarılmasını yadırgadığımı söylemeliyim.

Çocuklukta yaşanan cinsel taciz kaynaklı çoğul kişilik bozukluğu her ne kadar kadınlarda erkeklere oranla dokuz misli fazla görülüyorsa da, uzmanlar bunun nedenini erkeklerin doktora başvurmamalarıyla açıklıyor. Özmen, roman kahramanı Hülya özelinde bu sorunu toplumsal alana yaymayı başarmış. Sen Gülerken, çocukluğunda dedesinin, genç kızlığında 12 Eylül faşizminin şiddetine maruz kalan bir kadının hikâyesi...

Bir cenaze töreninde, bir mezarlıkta tanışıyoruz Hülya’yla; ölen, anneannesi Leman Hanımdır ve yalnızdır Hülya. Roman boyu hiç bitmeyecek bir iç sorgulamaya bu soğuk mekânda başlayacak, evli bir adama âşık olup kocası Seyfettin Efendiyi ve kızı Melek’i bırakıp giden Leman Hanımı, çocukken sık sık yanlarına bırakıldığı dedesi Seyfettin Efendi ile onun ikinci karısı Neriman Hanımı, annesi Melek Hanımın Leman Hanım ve Seyfettin Efendi ile sürdürdüğü tuhaf ilişkileri çağrışımlarla canlanan görüntüler eşliğinde anımsarken, ansızın bir fotoğraf takılacaktır merceğine... Fotoğraftaki kız evin beslemesi Havva’dır; ailenin hafızasından neredeyse tümden silinmiş genç bir kız... Bundan sonrası yanıtlı yanıtsız sorular, sisli hatıra kırıntıları, o kırıntıları ilişkilendirme ve anlamlandırma uğraşısı ile sürecek ve kendi cehennemine “ama yalnızca bir katına” inmeyi başaracaktır Hülya. Seyfettin Efendinin yarattığı o cehennemden yansıyan yaralı kadın siluetleridir; Leman’ın, Melek’in, Hülya’nın, Mari ve Havva’nın hiç gülmeyen çehreleri...

Hikâye boyunca Havva’nın bir türlü yaşamışlık düzeyine çıkmayışı ya da tacize ilişkin yaşanmışlıkların bilince taşınmayışı, şiddeti yaşayan ya da şahit olan kadınlardaki çoğul kişilik bozukluğuna işaret ediyor. Çoğul kişilik bozukluğunun temelinde, küçük kızın yaşadığı cinsel tacizin kendisine değil, başkasına yapıldığını hayal etmesi vardır. “Çocuğun başka birini yaratma ihtiyacı öylesine güçlüdür ki kendisini hayalinde yarattığı kişilikten tümüyle koparmayı başarır. Tacize uğrayan çocuk, benliğini ve onurunu koruyabilmek, varlığını sürdürebilmek için başka kişilikler yaratmıştır. Bu insanın zengin hayal gücünü kullanarak, içinde bulunduğu zor duruma kendini adapte etme çabasıdır.” Farklı zihinsel donanımlarıyla Leman, Melek ve Hülya farklı bilinç katmanlarında yaşarlar uğradıkları tacizin etkisini. Hülya’nın yüzleşmesi de mutlu son gibi sunulmaz; atılan bir adımdır sadece, cehennemin inilmesi gereken başka katları da vardır...

Geçmişe yolculuklarla belleğinin kör noktalarını aydınlatmaya çalışırken genç kızlık yıllarını, devrimci hareketlerle tanıştığı günleri, hareket içinde yükselmesini, bu dönemi paylaştığı kocasını ve 12 Eylül darbesinin yarattığı yıkımları da hatırlıyor Hülya... Sen Gülerken’i 12 Eylül romanı kategorisine sokmuyor bu hatırlayışlar, ama Hülya’nın kimliğini, hayatla ilişkisini, kırılma noktalarını daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Çünkü Hülya, pek çoğumuz gibi, o tarihin ürünü, o tarihten alıyor duruşunu. Hikâyenin bu bölümlerini de Hülya’nın bilinç akışı ile aktarmış Özmen, ne var ki bu bilinçteki insan suretleri çok silik kalmış, belli ki Hülya’nın henüz yeterince deşemediği bir bellek/cehennem katı bu...

Bence romanın asıl önemi, bireysel ve siyasal olarak iki farklı alana ayrılan şiddetin ortak karakteristiğinin çok iyi analiz edilip hikâyenin kurgusuna organik bir biçimde yedirilmesinde... Hikâyede, aile içinde mikro düzeyde yaşanan iktidar ilişkilerinin bir tezahürüdür çocuğa yönelik taciz. Olayın tanıklarının susmayı ya da görmezden gelmeyi yeğledikleri, vukuat gizlenemez boyutlara vardığında ise mazlumdan değil güçlüden yana çıkarak suç ortaklığını kabullendikleri bu durum, makro düzeyde devlet-toplum ilişkisinde tekrarlanacaktır. Hülya ve arkadaşları her yeni günü ölüm haberleriyle karşılar, işkence gündelik hayatın bir ritüeline dönüşürken, bu kez suskun kalıp iktidarın suç ortaklığına rıza gösteren, giderek suçludan yana taraf olan olan toplumun kendisidir. Aile ve devlet, ne kadar kutsalsa, karşı durulması o ölçüde güçleşmiştir...

Buraya kadar tartışmaya çalıştığım meseleyi teorik bir metinde de bulabilirdik elbette. Belki de çoğumuz yabancı da değiliz iktidarın her yerdeliğine...Sen Gülerken, bütün bunları edebi bir form içerisinde ifade ederek yaratıyor farkını ve etkisini; özellikle de anlatı ile anlatım araçları arasındaki uyumuyla... Paramparça olmuş benliğini yeniden inşa etmeye çalışan Hülya’nın çağrışımlarla hareketlenen bilinç akışını “çocukluğundan yetişkinliğine kadar geçen zaman içerisinde, ama doğrusal bir zamansal akışa bağlı kalmadan” yine parçalara ayrılmış yaşantılarla izlettiriyor Özmen...

Devamını görmek için bkz.

Nermin Sayın, "Seçilmiş kitaplar", Dünya Kitap, 25 Ekim 2002

Ayşe Özmen'in Sen Gülerken'i, epi topu 135 sayfalık bir kitap... Görüntüsü ile bir solukta okunuverecek bir roman olarak algılanmaya müsait. Fakat daha ilk cümlelerden bu kanının hatalı olduğunu duyumsatıyor yazar, muhatabına. Çünkü sayfalarda sizi bekleyen anlatı, romanın kahramanı Hülya'nın deyişiyle "zor bir yüzleşme süreci".

Ayşe Özmen'in kitabının belkemiği, aile hikâyelerinin, ona mensup tüm bireylerin DNA'sında yer aldığı varsayımı. Buna göre, daha biz doğmadan, ailemizin herhangi bir ferdinin başına gelen olağanüstü bir olay –iyi veyahut kötü– bizim yaşamımızda da sinsi sinsi yer alıyor. Hatta biz genellikle bunun farkında bile olmuyoruz. Fakat fotoğraflar, giysiler, eşyalar, tavanaraları, aile büyüklerinin imaları ya da anlamlandıramadığımız bir cümle ve benzeri şeyler bize o ailevi doğum lekesinin varlığını kanıtlayabiliyor. Bazılarımız çıplak gözle görünmeyen bu ipuçlarını biriktirip o gize ulaşabiliyor. Tıpkı Sen Gülerken'in kahramanı Hülya gibi...

"Bir büyük sırrı saklamak mümkün mü?" diye kendine ve okura soran Hülya, çocukluğundan beri aile üyeleri arasında söylenmeyen sözcüklerin dolaştığının farkında. Bu öyle bir his ki elini atsa tutabilecek. Büyüdükçe, parçaları birleştirdikçe bu dile gelmeyen sırrın odak noktasında annesinin bulunduğunu fark ediyor kahramanımız. Bu uğurda, kendini saklayan annesi, anneannesi, dedesi, üvey anneannesi ve diğerleriyle değil; fotoğraflarla kuruyor gönül ilişkisini, geçmişten gelen karelerle çözüyor ailesindeki denklemi. Bir aile belleğinin tavanarasında dolanıyor adeta. Ailesinin kadınları da ona destek olmak istercesine, esrarengiz sinyaller yollamaya devam ediyorlar hafızasına. Sonunda tel tel dökülen bu hikâyenin taşıyıcısı haline geliyor genç kadın. Dedesinin anneannesine yaşattıklarının, annesinin çocuk yaşlarda uğradığı tacizin ve hepsinin yaşamından "hüzünlü bir besleme" olarak ansızın gelip geçiveren Havva'nın hikâyesinin taşıyıcısı oluyor. Ayşe Özmen de onun dili.

Bize de, çarpıcı bir roman okumak isteyenlere, her bir cümlesi ince elenip sık dokunmuş Sen Gülerken'i tavsiye etmek düşüyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.