Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-416-5
13x19.5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Okumanın Halleri
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Ali Arif Ersen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2003
3. Basım: Mart 2016

Okumanın Halleri, Sırma Köksal’ın kitap ve okuma ile ilgili denemelerinin bir toplamı.

Bir anlamda kendi okuma listesini okurlarla paylaşan Sırma Köksal, kitabının gerekçesini şu sözlerle dile getiriyor: “Okurun elinde de silahlar vardır; unutmak, eksik hatırlamak, yanlış hatırlamak, başka okuduklarıyla harmanlayarak hatırlamak... Kendine verilenlerden kendi hikâyesini kurgulamak. Onun için aynı kitabın aynı yerlerini benzer nedenlerle sevmekten daha yakın bir tanışıklık yoktur dünyada.

Okumanın Halleri, benim okuduklarımla girdiğim böyle bir oyundu.”

Tomris Uyar ise Okumanın Halleri için yazdığı Sunuş'ta, "kitaplara ve okumaya adanmış" bu kitap için şunları söylüyor:

“Çağımızda deneme edebiyatın en zor dallarından biri. Eski denemecileri, ağzından bal damlayarak ‘Cimrilik Üstüne’ ya da ‘Arkadaşlık Üstüne’ görüşlerini açıklayan, bu görüşleri paylaşmaya yakın olmayan tek tük okuru daha baştan ezip geçen denemecileri kastetmiyorum tabii. Çünkü bence günümüzde yazılmış en uysal deneme bile özünde bir karşı çıkma tohumu taşıyor.

İkinci güçlük, sesin tınısını bulmak. Azarlayıcı bir tınıyla mı sesleneceksiniz okura, kendi eşitiniz olarak mı? Denemeden başka ürün vermemişseniz işinize bir güçlük daha katılır. Okur, tanımadığı, kişisel değerlerinin neler olduğunu bilmediği biriyle karşı karşıyadır çünkü.

Sırma Köksal, deneme'ye özgü bu pürüzlerin altından başarıyla kalkıyor. Daha ilk sayfalardan, Türkçe'nin kıvraklıklarını algılamış bir yazarla karşılaşıyorsunuz. Onun yazılarında adlarını verdiği, alıntılar yaptığı kitaplar ve yazarlar, okuru kültür açısından sindirmeye yönelik baskı ögeleri değil. Aslında tuhaf bir işlevleri var: Köksal'ın şimdiki kendisinin nasıl oluştuğunu göstermek gibi. Ufak ayrıntılardan örülmüş bu yazılar, deneme yoluyla bir özyaşam yazılabildiğinin de önemli bir örneği.”

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Tomris Uyar
Sonbahar
Rastlaşma
Çocukluk
Büyümek
Oda
Acelesizlik
Gece
Aile
Sağlık
Sesler
Aşk
Deniz
Yorgunluk
Aylaklık
Yolculuk
Yanlışlık
Başkaları
Edebiyat
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

"Sonbahar", s. 9-12

Virginia Woolf, "Hasta Olmak Üzerine" adlı denemesinde, hastalığın başlı başına bir deney olduğundan, bu deneyin kişiselliğinin paylaşılamazlığından söz eder. "Gripten yatağa düştüm, cümlesi o büyük tecrübeyi ifade edebilir mi? Dünyanın nasıl değiştiğini, iş araçlarının nasıl uzak göründüğünü, şenlik seslerinin tarlaların ötesinden duyulan atlıkarınca gibi romantikleştiğini ve arkadaşların nasıl değiştiğini; bütün bir hayat açık denizdeki gemiden görünen bir kara manzarası gibi silik, öyle uzakta dururken, kimisi tuhaf bir güzelliğe bürünmüş, ötekiler şekilsizleşip bir kaplumbağaya benzemişler." Hastalık kendi başına bir durumdur. Aramıza giren onca eleştirmenden sonra uzak ve sıkıcı bulduğumuz Shakespeare, hastalıkta bizimle baş başadır artık. Hakkında düşüneceğimiz her şeyin, ulaşacağımız her yorumun bir başkası tarafından daha önce yapılmış olması olasılığına aldırmadan, önyargısızca okuyabiliriz şimdi. Woolf, "hastalıkta sözcüklerin mistik bir niteliği vardır sanki. Yüzeydeki anlamlarının gerisindekini kavrarız, sezgilerimizle oradan buradan bir şeyler toparlarız" diye sürdürür.

Benzer bir örneğe Böll'ün İlk Yılların Ekmeği adlı kitabında da rastlarız. Ama burada değişim âşık olmaktan kaynaklanmaktadır. Romanın başkişisi olan delikanlı sevdiği kızı düşünürken, okulda bir türlü içinden çıkamadığı matematik problemlerini kolayca çözebildiğini fark eder ansızın. Woolf'un tutkuların hiyerarşisinde bir değişiklik gerektiğini söylemesi boşuna değildir. "Aşk tahtından indirilip yerine 39 derece ateş oturtulmalı, kıskançlık yerini siyatik ağrılarına bırakmalı."

Sonbahar birçok bakımdan Woolf'un hastalık üstüne yaptığı benzetmelere yakın nitelikler taşır. Havalar kötülemeye başlamıştır, açık hava artık tadı çıkartılacak bir ayrıcalıktır. Uzun zamandan sonra ilk kez kaldırır başımızı ağaçlara bakarız. Hemen altlarında durup kendilerini seyreden bize hiç aldırmadan sürüp giden öylesine varoluşlarına dalarız. Yaprakları, dalları nasıl da uzağımızdadır. Epey önce unuttuğumuz bir şeydir sanki bu, şaşarak hatırlarız. Kim paylaşabilir ki bu sessiz izlenceyi başkasıyla? Yalnızca kısır, yetersiz tanımlamalar vardır elimizde ve suskunluğu gürültüye boğmaktan başka bir işe yaramazlar.

Yazın kolay, şurup gibi tadı yoktur sonbaharda. Yazın deneyleri ılıkça akar, kayar üzerimizden. Memduh Şevket Esendal "Gençlik" adlı öyküsüne şöyle başlar: "Sıcak yaz günü, evde kim varsa, küçük büyük, çoluk çocuk toplandılar, öğle yemeğini yediler, sonra da her biri bir yana çekildiler. Şehre inecekler giyindiler, İrfan Bey'le Mükerrem futbol maçına gideceklermiş, savuştular. Büyük hanımın sözüne bakılırsa, bu son günlerde öğle yemeklerini yedikten sonra büyük efendi Kerim Beyler'e kaçıyor, orada kanepe üstünde uyuklayıp uykusunu alıyor, gece erken yatıp uyuyanlara da kızıyor, söyleniyormuş. Büyük hanım, olduğu bir günden öğle uykusunu sevmezmiş, ama gece erken yatıp kocasının çenesini açtırmamak için şimdi öğle yemeklerinden sonra biraz kestiriyormuş." Böyledir işte, komşularda kestirilir, kolayca uzlaşılır yaz günlerinde.

Esendal'ın öyküleri, bu tene değip geçen meltemin hafifliğini taşımalarından dolayı her zaman belli bir yaz duygusu barındırırlar içlerinde. Yaz öğleden sonralarının uzun süren zamandışı saatlerinin bir kış günü ansızın hatırlanması gibi, içten içe burkucu ama yine de rahatlatıcı anısını yayarlar içimize. Yazarın alabildiğine saydam bir üslupla ele aldığı günlük olup bitenlerin gerisinde, herkesin kendi payına düşen suskun, paylaşılmaz hayat deneyimi vardır. Bu sözcüklere dökülemez olanı sözcüklere dökmeye yeltenmeyişi, temelde yatanın üzerinden şöylesine bir dokunup geçişi ile Esendal, ilkbaharın bir mimoza kokusuyla hatırlanıp susuluşu gibi, sessizce içimizden anacağımız yazarlardandır.

Aradan geçen yılların yazları da değiştirmiş olmasını doğal karşılamak gerek elbet. Demir Özlü yetmişlerin ilk yarısını anlattığı romanlarında yazı, şehri apansız teslim alan bir sıcakla, bozguna uğramış yaratıklar gibi şaşkına dönen şehirlilerle getirir dile. Şehrin dağılışı, şehir dışı yerlere kaçışın mevsimi olur yaz gitgide. Boğuntulu sıcaklar, iletişimsizliğin iklimsel koşulu olmaya başlar artık. Edebiyatımızda yetmişli yıllarda yer alan kıyı kasabaları temiz küçük kasaba duyarlılığının beldesi değil, büyük şehir kaçkınlarının birbirilerinin mutsuzluğuna hapsoldukları cehennem kalelerine dönüşür.

Buna karşılık sonbahar, boğucu yaz sıcaklarından sonra, şehre dönüşün mevsimidir. Biz de artık burada mevsim ibremizi yeniden sonbahara çevirmeliyiz kanımca. Sonbaharı ölüme benzeten, ölümle özdeşleştiren içli şairlere aldırmamalı insan. Sonbahar, çağımız şehirlisi için başlı başına bir yaşam biçimidir.

"Serinleyen hava, arada bir çıkan karayel, sonbaharın hızla geçen ilk yağmurları, bütün bunları bir kahvenin camları ardından seyretmek, belirsiz bir mutluluk veriyordu insana." Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları adlı romanında sonbaharın gelişini böyle anlatır Demir Özlü. Büyük şehirli için sonbahar bir tür yuvaya dönüştür; şehir merkezlerine, onun yavaş yavaş daha da kalabalıklaşmaya başlayan caddelerine, kahvelerine aittir. İçerilerin günü gelmiştir artık. Şehrin bu her zamanki sokakları, on beş-yirmi gün önce çıkmaya korktuğumuz cehennem sıcağına hiç tanık olmamıştır da, siz uzun süren bir yolculuktan sonra bu Araf'a gelmişsinizdir.

Başınızı kaldırıp ağaçlara bakıp dallarının uzaklığına bir kez daha şaştığınızda, her şeyden geriye doğanın suskun, sabit döngüsünden başka bir şey kalmadığını düşünürsünüz. Sanki ötesi bir kuru gürültü, boş bir gevezeliktir. Bir sonbahar günü erken saatlerde yapılacak bir yürüyüşün üstünden geçen saatler üstünüzde İngiliz Aspirini etkisi yapar, ateşinizi 39'dan 36,5'a düşürür ve önünüzde kitapların o konuşkan dünyaları açılır yeniden. Ama ateşiniz düşmüş olsa da, hafif kırıklık devam edecektir bir zaman daha. İşte o zaman sohbaharda da kelimelerin mistik bir anlamı olduğunu düşüneceksiniz. Eski okumaların unutulmuş pasajları, uzun zamandır elinize almadığınız yazarların kitapları nasıl da en canlı halleriyle dikilecektir gözünüzün önünde. O zaman Baudelaire, yeni açılan bir bulvarın üstündeki kahvede yoksulların gözleriyle yeniden karşılaşacak, Sait Faik Beyazıt'ta havuzun başında yine umutsuzca sevgilisini bekleyecek, bir yandan da Murtaza Çavuş ve karısı Hacer Ana ile laflayacak, bataklığın üstünde kuruluşu üç yıl içinde yüz bin işçinin yaşamına mal olan St. Petersburg şehrinde Gogol yine Palto'yu yazacaktır ki, başkişisinin yaşamının en renkli günleri ölümünden sonraki ilk bir haftaya denk gelmektedir. Hep başkaları ile karşılaşmak için şehirlere döneceğiz işte, cehennemimiz olan ama bize yine de konuşmak, konuşmak, konuşmak olanağı sağlayan, ürküntü veren bu suskunluğu gürültüye boğmamıza yarayan başkalarına ve şehirlere...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ümran Kartal, “'Okumanın Halleri'ni okuma halleri”, Radikal Kitap, 18 Temmuz 2003

"Okuduğumuzu değil, okuyuşumuzu hatırlarız," diyor Sırma Köksal kendi okuma serüvenini ve bir anlamda da kendi olma serüvenini anlatırkenOkumanın Halleri'nde. Kendim olma hallerimi buluyorum o anlatırken, ister istemez kendi okuduklarıma gidiyor aklım, özellikle de son bir iki ayda okuduklarıma. Virginia Woolf'un Dalgalar'ıyla kendime hediye ettiğim bir günüm ve Ahmet Hamdi'nin 'Yaz Yağmuru' öyküsü ve Huzur romanıyla ait olduklarım düşüyor gözlerimin önüne.

"Benim yaşamım küçücük bir dalgaydı, boşunaydı," der Woolf üç kez yazıp bozduğu, dalgaların sesini dinleye dinleye yazdığı kitabının daha en başlarında. Bu boşunalık içinde bir gün öyle rastgele evimden çıktığımda, rastgele Beykoz otobüsüne bindiğimde, rastgele şehir hatlarına ait bir tekne yanaştığında iskeleye, rastgele ona binip Turan Bey ve Gülay Hanım'la tanışarak yepyeni hayatlar tanıdığımda, rastgele Bebek'te kendimi bu yeni hayatlarla kahvaltı eder bulduğumda, rastgele o günün en sorumsuz günüm olduğunda yanımda Dalgalar vardı, ve o gün benim tek isteğim birileriyle kahvaltı etmekti.

"Debussy ve Wagner'i sevmek, Mahur Beste'yi yaşamak. Bu bizim talihimizdi" der Ahmet Hamdi Huzur'da. Ve beni 'gitmek mi, kalmak mı daha zor?'da bocaladığım, Doğu - Batı arasına sıkıştığım, sıkışmış olduğumun yüzüme çarpıldığı şu günlerde teselli eder. Mümtaz'la Nuran'ın aşklarının neden olamayacağını, aslında ne kadar 'olmuş', ama bir o kadar da 'olmamış' bir aşk olduğunu anladığım, kendime paylar çıkarttığım, her gün elimde Huzur'u dolaştırdığım ama bir türlü huzuru bulamadığım günlerde imdat çığlığımın aksini Sırma'nınOkumanın Halleri'nde bulmuş olmak işte bana bu satırları yazdırır. Sırma'nın okuma halleri benim satırlarımı şekillendirmiş olur.

Bazen düşünüyorum da okudukça daha da kafam karışıyor. Sırma yetişiyor imdadıma "Belki de bunun için siz hâlâ, hiçbir şeyi anlamadan her şeyi duymuş bir çocuk olarak, her zaman kendi öykünüzde de bocalayıp duruyorsunuz. Sorularla tökezliyor, kolayca yürüyüp gidemiyorsunuz. Ama başka türlü olmasını da istemezsiniz, değil mi? Hem zaten artık çok geç. Değil mi?" diyor 'Çocukluk'ta.

"Belki vaktinden çok evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş" der Doğu için Ahmet Hamdi. Ben bir kez daha anlarım Doğu'ya ait olduğumu, bir o kadar da Batı'ya.. Doğu-Batı arasına sıkışmış bu şehrin, bu İstanbul'un acısını duyarım içimde, buradan vazgeçememenin ne demek olduğunu sindiririm Sırma Köksal şehirlerden bahsederken: "Otobanlar hiçbir yere, şehre bile değmeden akıp gitmektedir artık"ı okurum, aklıma Almanya gelir. Belki de bunun için orayı sevemediğim, sevmediğim gelir. Müge İplikçi'nin yeni öyküsü 'Çilek Reçeli' denk gelir bu yazıyı yazma anlarıma, onun 'Alışamamak değişmemek midir?' sorusu günlerce beynimde yankılanır durur. Taşlar yerine oturur içimde. Almanya'da bir yerden bir yere giderken kimseye değmediğim için dört duvar arasında sıkışmışlık duygusunu, çıkmaz sokak çaresizliğini yaşadığımı anlarım. Halbuki, derim, biz İstanbul'da şehre değmeye o kadar alışmışız ki... Zararlı bir alışkanlık gibi bu, sigara paketlerinin üzerinde yazılı 'sigara sağlığa zararlıdır'ı görüp, görüp de içmeye devam etmek gibi İstanbul diye düşünürüm kendi kendime...

"Metnin peşine takılma hakkı" sözlerini okurum Sırma'nın, bu aralar, yine söyleyeceğim ki, Ahmet Hamdi'nin Huzur'una takılmış durumda olduğum, ve hayatım boyunca da takılı kalacağım, bir de Marguerite Duras'nın 'Cebelitarık Denizcisi' gelir, gelir işte...

"Sevdiğimiz yazar yaşamımızı nasıl değiştirebilir" diye yazdığını okurum 'Başkaları' adlı denemesinde Sırma'nın, aklıma üniversite yıllarında İngiliz şair Andrew Marwell'ın sevgilisine yazdığı bir şiiri gelir. O şiirden sonradır ki ben 'Carpe Diem' demeyi öğrenmişim, yaşamımın başka kanallara doğru yöneldiğini sezmişimdir. Ben artık aynı ben değilimdir.

Bir de Anthony Giddens'ın Sağ ve Solun Ötesinde'ki saf ilişkiye dair sözlerine gider beynim: "Ötekine açılmak için, kişinin kendisini bilmesi gerekir" der Giddens. Ben bu cümleyi okurum, gözlerim geçmişime takılır, pişmanlıklarımda mola veririm. Veririm de 'Büyümek' denemesindeki sözleri Sırma'nın daha bir anlamlı gelir: "Büyümek, Ingeborg Bachmann'ın 'Otuz Yaş' adlı öyküsünde anlattığı gibi, bir sabah uyandığımızda, yaşama ilişkin her şey yerli yerinde durmaktayken, çanlar çalınmaz, yaşam bu konuda hiçbir ipucu sunmazken, birdenbire kendimizi artık hiç de o kadar genç hissetmeyişimizdir. Kaçınılmaz, acıtıcı bir deneydir bu yanıyla büyümek (...) 'Otuz Yaş' adlı öykünün kahramanı kendini daha özgür hissettiği Roma'ya doğru yola çıkar bunu hissettiğinde ama tüm öykü aslında hiçbir yere gidemeyeceğimizi anlatır. Geçmişimiz bizimle gelecektir, çünkü büyümek artık sırtlanacağımız bir geçmişimizin olmasıdır bir bakıma. Hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağımız anlamına gelir büyümek. Üstelik hakim olamayacağımız, değiştiremediğimiz, olsa olsa birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda kalacağımız bir şeydir geçmişimiz. Herkesin büyüdüğü yaş başkadır kuşkusuz. Daha doğrusu büyümüş olduğu gerçeğiyle yüzleştiği yaş..." Benimkisi şimdi içinde bulunduğum yaştır diye düşünürüm, otuz!

"Yaşanılır kılınmış bir dünyanın keyfini sürebiliriz kitaplarımızın arasında. Borges'in belirttiği o ikili yaşam, yani olabildiğince gerçekte yaşamak ama aynı zamanda öbür gerçekte, düşlerinin gerçeğinde yaşamak halini alır'ı okurum aklıma çoğu zaman nasıl da bu iki dünya arasında kalıp, muallakta kalıp nasıl aciz olduğum gelir.

"Doğada en çok kayaları severim. Yaşam su gibi yanlarından akıp giderken, rüzgar eser, dalgalar kıyıları döverken o değişmeyen kayıtsızlıklarına bakarım"ı okurum aklıma "taşa neden sertsin diye sorulmaz" dediği gelir o şimdi pek popüler olan TV dizilerinden 'Ekmek Teknesi'ndeki talihsiz kadın Necibe'nin.

"Hayata teşekkür ederim. Beni doruğa taşıdı. Onun haricinde geriye kalan her şey edebiyattır, yalnızlık dememek için." Bu alıntıyla başlar

'Edebiyat' denemesine Sırma, ben bu cümleleri okurum, vişne votkalı sigaralı uykusuz gecelerim gelir aklıma, sonra da 'Gece' denemesindeki şu cümlelere geri dönerim sayfalarda, anlarım ki aklıma takılıp kalmışlar:

"Kendini sevmez, kendini sevmediği için sevgiyi reddeder. İlişkileri sürdürmemeyi, sürdürdüklerinde de yakın olmamayı seçer. İncinmenin tek önlemi budur, hep dokunabilecekken biraz daha uzak mesafede durmak gerekir. Böyle yaptığınızda içinizde büyüyen sevgi boşluğunu gidermenin yolu olmayabilir ama gecenin sunacağı oyalantılar vardır."

Ben de edebiyata teşekkür etmek isterim Sırma'nın yaptığı gibi, beni de ıssızlıktan kurtardığı için. "Okumanın Halleri, benim okuduklarımla girdiğim böyle bir oyundu. Artık hiç kitap okumadığım günden sonra bile sürdürülebilirdi, çünkü okumuş olduklarım hep orada kalacaktı, zaman içinde belki değişecekler, hafıza onları çarpıtacak, değiştirecekti ama hep bir şeyler kalacaktı. Şimdi yazmış olduklarıma baktığımda da aynı şeyi görüyorum. İlk günden beri yazmak istediklerimin kimisini unutmuşum, kimisinin gerisini getirmemişim, hiç aklımda olmayanları da anlaşılmaz bir cevvallikle oturup yazmışım. Salt gevezelik belki tüm bunlar. Belki de yalnızca bir göç temizliği gibi kalabalıklarımdan kurtulmak istedim, belki de yalnızlığımı ıssızlıktan kurtarmama yardım etmiş olanlara gönül borcumu ödemek."

En son bunları okurum, yazımın başlığını Okumanın Halleri'ni okuma halleri' koymak gelir aklıma... İşte şimdi büyük bir mutlulukla uyuyabilirim...

Devamını görmek için bkz.

Zehra Başar, “ Yaşamın Halleri” , Akşam-lık, 2003

Kolay iş olmadığı bilinir. Bana göre, iyi deneme yazabilmek , iyi şiir yazabilmenin hemen ardından gelir. Deneme severler bilir. İyisi, az bulunur. Bazen sayfalarla, bazen yarım sayfayı ancak dolduran bir kaç paragrafla, karşısında hayranlıkla dondurup bırakır. Sonra da, yıllarca unutulmayan şiirler gibi hatırlanır.

Okumanın Halleri , önümüze az sayıda çıkan iyi yazılmış denemelerden olduğu için sevindirici...

Yazar, onsekiz başlıkta topladığı yaşama halini; “Rastlaşma”yı, “Çocukluk”u, “Büyüme”yi, “Oda”yı, “Acelesizlik”i ve diğerlerini, okuduğu kitaplardan hatırladıklarıyla besliyor denemelerinde. Yanına aldığı roman kahramanlarıyla , mısralarla, öykülerle, yazarlarla dolanıyor düşüncelerinin içinde. Düşüncesini onlarla kuruyor. Her bir denemede, kitaplar karışıyor söze. Şiirler seriliyor önümüze. Zaman zaman, kendi hayatını da denemeye katıyor yazar. Bir roman kahramanıyla birlikte, bir şiirle birlikte düşünüyor. İmgeler, izlenimler, örneklendirilen insanlık halleri bir düşünce oluyor. Artık bir düşünce geziniyor sayfalarda. Düşünüyor deneme; Adorno’nun deyişiyle, deneme, ‘...nesne üzerinde şiddete başvurmadan’ düşünüyor.“ Yazarın okuyup hatırladığı kitapların üzerinden, satır aralarından kayıp gidiyor, yumuşakça geçiyor; “Gece “ oluyor böylece, “Aile”, “Sağlık”, “Sesler”, “Aşk” ve “Deniz” oluyor.

“Deniz”, adlı denemesinde yazar, önce, “kıyıda oturmuş o adamı “ seyrediyor. Venedik’te Ölüm’ün Gustav von Aschenbach’ına benzetiyor adamı. Ona benzese de, “hayır, o değil”, diyor. Adam, akşama kadar deniz kıyısında oturup başlarını denize çevirmeden , hiç durmadan birbirleriyle konuşarak, bedenlerine güneş yağı süren bir kaç kadınla konuşuyor . Yazar, ağır ağır, seyrettiği adamın öyküsünü kurmaya başlıyor. Mesleğini, hayatını, düşüncelerini yerleştiriyor öyküye. Sonra kadınlara dönüyor. Robert A. Johnson’ın, Biz : Romantik Aşkın Psikolojisi adlı incelemesinden denizle ilgili bir alıntı yapıyor. O alıntı üzerinden, kadınların neden denize bakmadıklarını, ne zaman bakabileceklerini düşünüyor.

Seyretmekte olduğu adam, hayata biraz kırgın olabilir... Selim İleri’nin Yalancı Şafak’ında Orhan ve Leylâ’nın ilişkisini hatırlıyor yazar. Orhan’ın, henüz Leylâ uyumaktayken çıkıp gideceği sırada yazıp bıraktığı not ve yalnızlık düşüncesi... Sonra, Bizi Biz Yapan Hikâyeler’ de, William L. Randall’ın Hillman’dan yaptığı bir alıntıyla, kıyıda seyretmekte olduğu adamın olası kırıklığına açıklık getirmeyi deniyor.

Adamı izlemeye bırakıyor artık, çevresindekileri izlemeye başlıyor yazar. Denize bakmadan, hiç durmadan konuşan kadınların, hayatta sanki hiç aşk yokmuş gibi, ya da hayatlarında hiç aşk yaşamamışlar gibi duruşlarını düşünüyor. D. H. Lawrence’ı hatırlıyor, “bence okuduğum en erotik pasaj”’, dediği, Gökkuşağı’ndaki ‘o bölümü’ alıntılıyor. Aşkı anlatarak sürüyor deneme, kıyıda oturup seyrettiği adamın öyküsünde sürüyor. Yine Yalancı Şafak’daki Orhan ve Belma ilişkisine dönüyor. “yaşamın genişliğinden, düş gücünün, bilinmezin enginliğinden bile isteye uzak dururken”, kıyıdakilerin, Orhan’ın Leylâ’ya o notu yazarken eline aldığı kapağı kayıp tükenmezleri ya da bir dolmakalemleri olsa ne olur, olmasa ne olur, diye düşünerek son buluyor.

Denemeler, gene Adorno’nun söyleyişiyle,”‘...konusunun bütün öğelerini birbiriyle konuşturuyor.”. “Düşünce, tek bir yönde” ilerlemiyor, “uğrakları, bir halıdaki gibi iç içe “ örülüyor. Yazarın, çocukluğundan bu yana sürdürdüğü anlaşılan geniş edebiyat okumalarıyla kurulan ağda ilerliyor.

Bu ağın içinden, edebiyat, sessizce uzanıp beklediği yerden kalkıyor. Artık edebiyatın, kendi içinde konuşmaya, hayata, düşünceye katılmaya nasıl da istekli olduğunu, nasıl yettiğini görebiliriz, denemelerde. Görünür kılınmaya ne kadar istekli olduğunu...

Yazar, Okumanın Halleri’nde tam da bu isteğe yanıt veriyor. Edebiyatı canlandırıyor. Çünkü onunla çıkmak istiyor yolculuğuna. Bu yolculukta, onu yanına almak istiyor. Onunla “Yorgunluk”a, “Yanlışlık”a ve “Başkalar”ına yaklaşmak, yaşama hallerine dokunmak istiyor. Sanki, kuşandığı edebiyatla yazar, kendine dokunmak istiyor. “Beni ıssızlıktan kurtardı,” dediği edebiyatla. Bizi ıssızlıktan kurtaran edebiyatla.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.