Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-456-1
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ara Tonlar, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kuş Diline Öykünen
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Sevinç Altan
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2004
3. Basım: Aralık 2013

Kuş Diline Öykünen Türkiye'nin yakın tarihinden, belleğimizden silinmeye çalışılan bir dönem üzerine yazılmış bir roman.

"Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler. Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. 'Ölenler,' diyeceklerdi, 'hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki...'"

OKUMA PARÇASI

s. 96

Böyle bir yerde kaç gün geçirebilir... Kaç gün sonra, insan tüm dirençlerinden çözülür... Kaç gün sonra arkadaşlarını ele verirsin... Kaç gün sonra... Evlerinde kaldığın insanları, kaç gün sonra... Çözülmek nerede başlar... Nerede biter...

Eğer bir şeyler koparacaklarını anlarlarsa, daha çok işkence yaparlar; belki de dayanamam Hüseyin'in durumuna düşerim... Tuvalette karşılaştığımızda kan işiyordu. "Olmuyor hocam," dedi. "Olmuyor. Yapamıyorum. Senin gibi olamıyorum. Yanlış giden bir şeyler var."

Yüzüme bakamıyordu. "Sus," dedim.

Hüseyin can kardeşim, eski arkadaşım, sus... Birlikte devrimci olduk, yüzümüz ak çıkalım şuradan...

s. 127-128

Belki de kuş, şu "biliyor musun, duyuyor musun," diye tutturduğu kuş söylüyordu Gülay'a, her şeyi. "Üsküdar'a gidelim kuşu" adını takmıştı Yavuz ona; dalga geçmek için... Gülay, kuşun mors alfabesine benzeyen sesini, Yavuz'a defalarca dinletmişti. Hiçbir şey anlayamamıştı bu sesten. Ama, Gülay'ın kara gözlerine bakınca, kendisinden çok daha fazla şeyin farkında olduğunu hissedebiliyordu. Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler.

Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. "Ölenler," diyeceklerdi "hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki," diyeceklerdi. Belki bakıp, akıl sır erdiremeyeceklerdi. "Bu çocuklar kendilerini sudan fırlatan balıklar gibi neden ölümü seçtiler? Bunlar durup dururken ortaya çıkmadı ya canım!" Derneklere, sendikalara, üniversitelere, fabrikalara bakacaklardı; köylere kentlere, taşa, toprağa, göğe, denize. Ve şu sonuca varacaklardı: "Bu gençler, o zamanlar yalnız değilmiş. Peki sonra çevrelerini saran onca kalabalık, nereye gitmiş? Neden yalnızca bu gençler ölmüş?"

O zaman bu ülkede yaşayan insanlar, halk, toplum adı her neyse, ortaya çıkıp, "Biz de oradaydık," diyecekler miydi? "Biz de caddelere çıkmış, dalgalanan bayrakların ardına geçmiştik. Tahta masaların üstünde dirseklerimiz birbirimize değerken hiç bilinmeyen dünyaların haritasına baktık, tehlikeli kâğıtları elden ele geçirdik ve kitapların içinde bize söylenmeyeni aradık... Elimizin altında madde, nasıl da yeniden şekil verilebilir görünmüştü bize... O an inandık ki, bütün sözler yeni baştan söylenebilir, bütün hikâyeler yeniden yazılabilirdi."

Bütün bunları söyleyecekler miydi?

Gerçi o zaman çok geç olacaktı. Kendisi, İbrahim, diğer arkadaşları... Hiçbiri hayatta olmayacaktı. Ama yine de demeleri gerekiyordu. Birilerinin çıkıp, bunu demesi gerekiyordu...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Filiz Koçali, "Üç Dönem, Üç Kitap", Özgür Politika, 31 Ocak 2004

Ayşegül Devecioğlu'yla 12 Eylül'den bir kaç yıl sonra, ikimiz de uzun yıllardan sonra ilk kez "normal" bir yaşamı kurabilmeyi denemeye başladığımızda yollarımız kesişti. Aynı işyerinde, bulabildiğimiz her fırsatta yaşadıklarımızı, arkadaşlarımızı, umutlarımızı ve kimi zaman da umutsuzluklarımızı paylaşırken, bir türlü "normal" hayata ayak uyduramıyorduk. İşte Ayşegül de Kuş Diline Öykünen isimli kitabında 12 Eylül öncesinin o coşkulu, umutlu, canlı kısacası olumlu ne varsa o olan günleriyle, 12 Eylül'ün bir kaç yıl sonrasını iç içe anlatıyor. Etkili olduğu kadar sorgulayan, sorgulatan bir kitap. Öyle özenli, öyle güzel ve öyle insanın içine işleyen bir kurgusu var ki. Gülay'ın, Yavuz'un, İbrahim'in, ustabaşı Hasan'ın hikâyesi, o günleri yaşamış hepimizin hikâyesi aslında.

Hande Öğüt, "Üsküdar'a gidelim kuşu", Radikal Kitap, 13 Şubat 2004

Yetmişlerin sonlarında, henüz ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken sadece geceleri değil, gündüzleri de okula giderken, oyun oynarken, komşu ağabey ve ablaların neden ortadan kaybolduklarını düşünürken hep o korku dolu soru üşüşürdü zihnime. Ne anlamını ne cevabını bildiğim meşum soru; "Sağcı mısın, solcu mu?" rüyalarıma girip kırbaç gibi ruhuma inmeye başladığı gecelerden birinde, şapkadan çıkan bir tavşan hasıl olup fısıldadı kulağıma: Sen çocuksun, bunları unut gitsin!

Bu, Alice'i, harikalar diyarına götüren tavşan mıydı yoksa o sıralar ('80'lerin başı) televizyonlarda, ne hikmetse (!) sık gösterilen ilüzyon şovlarının bir bırakıtı mıydı zihnime?

Ayşegül Devecioğlu'nun ilk romanı Kuş Diline Öykünen'i okurken kitaba adını veren, kapağına suretini yansıtan kuş, "Üsküdar'a gidelim kuşu" ile "unut gitsin" tavşanı(m) arasında, duygusal bir özdeşim kurdum. Bu hayalsi imgeler; masalsı birer yaratık, bir yanılsamaydı kimilerince.

Peki 12 Eylül'den önce yaşananlar da bir masal mıydı? Ne kalacaktı geriye devrim idealinden, sadece naif anlatılar mı? İnsanların ölümcül uykudan uyanmasını sağlayacak şifre neydi? Şiirsel bir ölüm mü, canavarlara kendi etini yedirmek mi, yoksa unutulana ayna tutan bir roman mı? Cevap olarak sunulanı reddeden, gücünü, yazının imkânlarından alan... Uçurum yaratma çabasına tenezzül etmeden, uçurumun "hepimiz" olduğunu gösterebilen, olup bitenin süreğenliğini anlatan bir roman. Üstelik de romanın, yaşamla dünyayla insanla ilişkisinin koparıldığı, biçimin kurgunun ve söz oyunlarının egemenliğinde içinin boşaltıldığı günümüzün edebiyat ikliminde,

insanlığımızı yeniden hatırlatan, mükemmel bir "ilk" roman. On binlerce kişinin hayatını, hayallerini, bedenini, aklını yitirdiği, kökten değişimlere yol açan bir dönemi; devrimcilik, gerilla hareketi, darbe, hapis, işkence, parçalanan yaşamlar, yeni çağın köşedönmeci zihniyeti gibi kavramlarla didaktizme paye vermeden, sıcacık ancak buna rağmen insanın içini ürperten bir ifadeyle aktarırken tüm bunlar gerçekten de yaşandı mı sorusu üzerine uzun uzun düşündürüyor, Devecioğlu. Donkişotluğa soyunan değil devrime inanan gerçek hayattan "kahramanları", tarihsel arka planı, mekân ve atmosfer yaratmaktaki başarısı, güçlü betimlemeleriyle, en iyi "dönem" romanlarından, Kuş Diline Öykünen. Zira Devecioğlu, darbeyi; mekanik bir kol çekme hareketi değil; insanı, insana dair olanı iğdiş ederken normalleştiren ve hayatımıza yayılan bir ideoloji olarak yansıtırken günümüz apolitik romanlarına da ironik bir göndermede bulunuyor, yaşanılanlar masal mıydı derken.

Tarihi boyunca düşman siyaseti üzerinden yükselen; şiddeti ve saldırganlığı meşrulaştıran, solcuları ve Alevileri (ki Gülay ve ailesi Alevi'dir), düşman belleyen MHP'nin eylemlerini ve sıradan faşizmi, duru bir gerçekçilik içinden verirken özellikle de final bölümünde, Tanıl Bora'nın deyimiyle; doğal-insani tepkilerin milliyetçi reflekslere dönüştürülmesinin, milliyetçiliğin, milliyetçilerin koşullandırmasıyla olduğunu, on yılların birikimiyle, kurumsal bir süreklilikle oluşan bu koşullanmanın, bir dizi ideolojik aygıtın yanı sıra, bilhassa medyanın gayretleriyle gün be gün yeniden üretildiğini de gösteriyor.

Sosyalist devrim inancını içselleştiren, halkın kurtuluşu için faşizmle savaşan Yavuz'un, İbrahim'in, Hüseyin'in, Caner'in, Hasan'ın; Gülay üzerinden anlatılan hikâyesi oluşturuyor romanı. Hapse giren, tecavüze uğrayan, işkence gören, geri dönüşü olmayan bir zamanda, zamansızlıkta, hiçleşerek yaşayan, tepkisiz, kayıtsız, edilgen, erkeklerle ilişkisinde, kendi çaresizliğinden ürken, devrimci geçinen erkeklerin tacizi karşısında bile ses çıkartamayan Gülay, tesadüfen tanıştığı Yavuz'u kolayca benimseyiverir. Sahiplenilmenin, onca dehşetten sonra biri tarafından sevilmenin güzelliği mi, yoksa eskiden gelen bir tanıdıklık, bir yoldaşlık mıdır onları kolayca birbirlerine bağlayan.

Hayata yeniden kabul edilmek anlamına gelen bu ilişkide; birbirlerini bir sığınak olarak gören ancak normal bir 'çift' olmayı bir türlü başaramayan Gülay ve Yavuz'un, hatta Leyla ve İbrahim'in trajik yaşamlarında tek bir korku vardır: Çözülmek ve büyünün bozulduğunu ayrımsayarak yılgınlığa kapılmak. Konuşmak kadar konuşamamak da sorundur. Gözlere, yüreklere, gülüşlere sinmiştir, derin acılar, hiçbir söze sığmaz; yaşananlar bilinen bütün kelimelerden kaçıp kimsenin bulamayacağı kuytulara saklanır. İşte burada imgeler girer devreye...

Yaşanan tüm acılara rağmen ayakta durma gücünü, bir kuştan, özgürlüğü simgeleyen bir imgeden alır Gülay. Başkalarının farkında bile olmadığı, yalnızca Gülay'ın bildiği sözcükleri tekrarlayarak öten bir kuştur bu. Anneannesi Gülay çok küçükken bütün kuşların içinde yalnızca bu kuşun, hem kuş hem insan dilince konuştuğunu söyler. Ölümünün ardındansa Gülay'a kuş dilinde söylenip de insanların anlayabildiği tek sözcüğü miras bırakır:

"Üsküdar'a gidelim." Kimi kez elindeki tek zenginliğin bu ses olduğunu düşünür, Gülay; ona teslim edilmiş bir giz. Ona incindiğini, yaralandığını anımsatan ama acının, ağrının, kendisine bir mesafe koymaya meyilli bir imge, acıyı bugüne taşımasına engel olan bir "imkânsız" umut temsili.

Acısını bir kuşa ikame ederek onun üzerinden dönüştüren Gülay için kuş dili, verili olanın formundan sıyrılmak, bir başka dilin imkânından yararlanarak özgürleşmektir. Ancak özgürlüğün dilini kullanmasına izin vermez; iktidarın dili. Başka bir sese tahammülü yoktur. Yine de mücadeleden yılmaz Gülay, kuş diline öykünmeye, kendine içrek kılmaya devam eder. İşte metin boyunca, bilinçli olarak temrin edilen 'gibi'ler de burada anlam kazanır. Betimleme ve benzetmeleri, temaya bir köprü gibi bağlayan ve içeriği ilmek ilmek ören bu edat, öykünmenin ve hatırlamanın doğasını da açıklar.

"Üsküdar'a gidelim kuşu", bir yönüyle de Gülay için bir hatırlama nesnesidir. Zamanın içinde, görünüp kaybolarak hatırlamasını sağlar; geçmiş ile bugün, geri dönüşler ve ana bakışlar arasında gidip gelerek ya anımsar ya yaşar. Ama hep durarak, bölünerek; eyliyor iken eylemişliği fark ederek, şimdiki zaman ile geçmiş zaman kipini ardı ardına kullanarak zamanın akışkan döngüsünü yıkarak.

Oysa romanın asıl anlatıcısı (yazar) için zaman, yaratmadır ve oluşmayla eş değerdir. Geçmişi edilgen olarak hatırlamakla yetinmez, düz zamansal çizgiye eklenen ara bölümler ile etkinleşir ve romanın olup bitmiş zamanında yaşamaya devam eder. Roman boyunca, italik ile yazılan ve araya giren bölümlerle anlatıya –kesmeden, katkıda bulunan, sıcak bir dip akıntısı olup usul usul ana hikâyeye karışan İbrahim'in hikâyesi, birinci tekil şahıs zamiriyle verilir. Kendini anlatan İbrahim, kendi öyküsünü yazdığı için belki de en çok gözetlediğimiz olur. İlk sayfadan itibaren onun hikâyesine "bakmaya" başlarız. Onun acı çeken ama mücadeleden yılmayan sesini, parmaklıkların dışından duyabiliriz ancak. İçeri giremediğimizdendir belki, dışarıyı içeriden yaşayan İbrahim'in kendini bize açması ve hatta anlatıyı da başlatması. Onun hikâyesi, giderek bir ağacın dalları gibi birbirine bağlanan diğer hikâyelerin de açarıdır. Hareketin "kilit" adamı olan İbrahim, hapistedir ama sosyalist devrim inancını hâlâ yaşatır; yaşar.

"Anlatılan"la anlatma süreci arasındaki mesafeyi ustaca ayarlayan Devecioğlu, kurgusu ve yalın ifadesiyle bitmiş bir geçmişin yanı sıra, bitirilmiş bir şimdiki ve olmayacak gelecek zamanı; bekleyiş, vazgeçiş, umut ve yılgı izleklerini; kimi yerde geri dönüşlü kimi yerde bir kamera-göz gibi anlatışıyla, dilin ve dilbilgisinin imkânlarından harikulade yararlanışıyla da "yeni bir dil" fısıldıyor, kulağımıza. Öyle ki her şeyi silip süpüren zamanın hızlı, iktidarın örseleyici dilini bu dile ikame ettiğimizde ne zamandır unuttuğumuz ruhu da anımsayacak ve final sahnesinde o kuşun sesini yine duyan Gülay'la bir olup Victor Jara'nın şarkısını seslendireceğiz: "Yitirme umudunu asla, güzel kuşum; sulanırsa yetişecek çiçek, büyüyecek; ve güneş dönecek, dönecek".

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş “Kuş Diline Öykünen”, Pandora, 2004

Ayşegül Devecioğlu, 1956 doğumlu. 1977 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden öğrenimini tamamlayamadan ayrılmış, 1986 yılından sonra gazete, dergi ve televizyonlarda çalışmış, çok sayıda makale ve deneme yazısı yayınlanmış. Kuş Diline Öykünen yazarın ilk romanı.

Öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül’ün güçlü bir arka plan teşkil ettiği romanda okuduğumuz hüzünlü, trajik bir aşk hikayesidir; roman kahramanı Gülay, devrimci harekete o coşkulu günlerde bilgisinden ziyade duygularıyla katılmış, darbeyle birlikte yakalanarak işkence görmüş, tecavüze uğramış genç bir kadın. Hapisten çıktığı anda karşılaştığı hayata ayak uydurmakta, yaşananlar hiç olmamış gibi davranan evdeki, etrafındaki, iş yerindeki insanlarla iletişim kurmakta güçlük çekiyor. Ayşegül Devecioğlu, şiddetin kadınlar üzerindeki ikili etkisini vurgularken iktidarın cinsel kimliğini de sorgulamış. Gülay, devlete isyan edip hapse düştüğü için şüpheli bir şahıstır artık, üstelik o süreçte bedenine ve kadınlığına da yabancılaşmış, erkeklerden çekinir bir hale gelmiştir, ama tecavüze uğramışlığının bedelini kendisine ödetmek isteyen toplumsal ahlakın kuşatması çok daha ağırdır.

Zamana, aşka ve unutulanlara adanmıştır

Gülay, bütün bunlarla baş edebilecek bir kadın; baş edemediği, zamanın yitikliğidir. Zamanla birlikte mekanlar da değişmiştir sanki. En temel şiddete, toplumun yüz çevirmesine maruz kalan Gülay ve arkadaşları sanki hiç var olmamış, sanki bu toplum coşku ve umutla geçirdiği o beş yılını hiç yaşamamıştır. Duygudaşlık edeceği hiç kimsenin kalmadığı, hikayesini anlatacağı, gerçekten neler yaşayıp neler hissettiğine kulak verecek ve bunların gerçek olduğunu kavrayacak herhangi birinin bulunmadığı, tersine unutmadığı için kınandığı bir dünyada, kendisini dünyadaki son kişi görmenin yarattığı kesif yalnızlıkta, işte tam böyle bir anda, Yavuz’a rastlayacaktır Gülay.

Yavuz da aynı hareketin militanı; üniversite öğrencisiyken katıldığı örgütün askeri kanadına seçilmiş, idamlık pek çok eyleme katılmış, darbe nedeniyle örgütsel ilişkileri dağılınca yakalanmamış ama yalnız kalmış bir genç. O da Gülay gibi yalnız, o da zamanın ihanetini, toplumun kendilerine yüz çevirme nedenlerini anlamaya çalışıyor. “Birkaç yıl öncesinde en ücra köşesine kadar kıpırdanan bu toprağın, yabancı, suskun, lanetli bir taş parçasına dönüşüvermesine akıl sır erdiremiyor” Yavuz; “Birkaç yıl önce, bu denli haklı ve kabul edilebilir olan şey, şimdi nasıl da tüm gerçekliğini, tüm haklılığını, hatta tüm masumiyetini yitirmişti!” sorusuna bir cevap bulamıyor. Etrafındaki çemberin daralmasının ve çaldığı bütün kapıların kapanmasının yalnızlığında, işte tam böyle bir anda karşılaşacaktır Gülay’la.

85-87 yılları arasına sığan anlatı zamanı içinde bu iki kuşatılmış insanın benliklerini birbirlerinin duygularını paylaşarak onarma çabasını, onların iç dünyalarını tarihsel/toplumsal süreçle etkileşim içerisine çok iyi yansıtmış Devecioğlu. Duyguları, düşünceleri ve tenleri her zaman aynı dili konuşmasa, pembe düşler hiç kurgulanmasa, iç sorgulamaları hiç tükenmese, her kapı tıkırtısı yüreklerini hoplatsa, ölümün yanı başında bir sevgi yeşertmek çok zor olsa bile, dar zamana sıkıştıracakları bir aşkları var Gülay ve Yavuz’un; küçük sevinçlere sığınan trajik bir aşk bu. Çok sonra Gülay’ın farkına varacağı gibi ikisinin de aradığı anılardır; bugünün geçmişi silerken bıraktığı küçük izler, lekeler, benekler... Belki de en başından beri, aradıkları yalnızca bu izdir işte; “Yavuz kadar kendi için de, oyundan bir aşka gizlenmiş o kayıp geçmişe dair bir işaret...”

Aşkın ve Yavuz’un kaderi daha baştan yazılmıştır. O kader, o dönemin hukuku ve doğalın akışı içerisinde hep vardır. Ama öyle olmasın isteriz, belki yazarın sevgi ile yaklaştığı roman kahramanlarına bizim de içimiz ısındığından, belki de onları bir zamanlar tanıdığımız birilerine benzettiğimizden mutlu bir son dileriz. Ne var ki, hikâye –tıpkı hayatın kendisi gibi– yavaş yavaş işleyecek ve bütün nedenselliğiyle o trajik sonu getirecek mantıksal çerçeveyi tamamlayacaktır. Devecioğlu, trajedinin kaçınılmazlığını romanın kurgusu ile vurgularken, ana hikayeyi yer yer kendisinden bağımsız sisli bir yan hikâyecikle kesmiş. İtalik karakterlerle verilen bu kısa yan hikayecik sol harekete ilişkin değerlendirmeleriyle, romanda bir görülüp bir kaybolan Leyla ve İbrahim arasındaki aşkla, özellikle de işkencecilerin kimliğini deşifre eden ürpertici anlatılarıyla hem ana hikâyedeki açık noktaları kapatıyor, hem de 12 Eylül karanlığını aydınlatabilecek bir derinlik taşıyor.

Yavuz’un şiddet ve travma anılarıyla biçimlenmiş kimliğini de netleşiyor bu anlatılar. O şiddet günlerinden sağ çıkan Yavuz, Gülay dışında kader ortağı bulamadığı ve hala koruduğu inancını kimselerle paylaşamadığı bir anda etrafını çeviren timlerin üzerine, yani ölümün üzerine elinde silah ağzında “kahrolsun faşizm” çığlığıyla yürüyecektir; inanmayı unutmuş insanlara arkasında hiç değilse inancı ve mucizeyi hatırlatacak bir masal bırakmak için… Gülay’sa bir kez daha yalnız kalmanın hüznünü, bir kez daha yalnız bir kadın olmanın önüne dikeceği sorunları sessizce göğüsleyerek sürdürecektir yürüyüşünü. 12 Eylül zihniyetinin toplumun her kesimine sindiği, operasyonun tamamlandığı bir tarihe gelinmiş, geçmiş ancak bir daha geri gelmeyecek nostaljik bir çocukluk anı olarak anlatıldığı takdirde medyanın haber konusu olmuştur. Yansıtılan duyguların yas, pişmanlık, hatta intikam olması bile ehemmiyetsizdir artık, yeter ki geçmişin bir daha asla geri gelmeyeceği vurgulanmış olsun…

Edebiyatla siyasetin kesişme noktası

İki türlü okunabilir bir sonla bitirmiş hikayesini Ayşegül Devecioğlu. Ben de bir yorum yapmadan aktarmak istiyorum: “Zaman... Zamanı anlamak, diye düşündü Gülay, bu yabancı, bu zalim zamanı anlamak; kaderle baş edebilmenin tek yolu belki. Bu düşüncenin üstünde zihni halsizce oyalandı. Sonra kalktı, belli belirsiz bir umutla gözlerini parkta dolaştırdı. Orada olamayacak olanı yeniden bilinçsizce aradı. Yoktu... Biraz ötesinde, kendinden bir-iki yaş küçük bir oğlanla oynayan Çocuğu gördü. Devrim! diye seslendi... Birden, ilk kez, bu kadar yüksek sesle çocuğun adını söylediğini aynmsadı. İsim, kaçak bir mahkum gibi fırlayıvermişti ağzından. Gayri ihtiyari çevresine bakındı. Sonra, bir kez daha yeni, değişik, alışılmadık tuhaf bir şey yapıyormuş gibi, söyleyip söyleyemeyeceğinden emin olmadan, bir kez daha bağırdı. Kimse ilgilenmiyordu. Kimse onlara bakmıyordu. Duymamışlardı bile... Gülay bunca zaman ağızlarından çıkmamış bu ismi, meydan okur gibi hastalıklı bir çabayla inatla tekrarladı bu kez. Çınarın altında yün ören kadınlar, birbirlerine bir şeyler söyleyip kahkahayla güldüler... Kadınlardan biri çocuğuna seslendi. İrili ufaklı kızlar oğlanlar, boyaları dökülmüş kaydıraktan itişe kakışa kaydılar. Yanındaki tarha dikilmiş olan kadife çiçekleri, hafif esintinin etkisiyle, iki yana sallandı. Uzaktan duyulan bir vapur sesi, bu görüntüyü dondurup, tablo gibi çerçeveleyiverdi. Her şey, birkaç dakika öncesindeki gibiydi. Sanki bu isim, hiç söylenmemiş gibi...”(s. 218)

Devecioğlu, tarafları ve tanıkları hâlâ yaşayan 12 Eylül gibi özel bir siyasal, toplumsal tarihi içerden bir bakışla, tarafını ve kuşkuya yer bırakmayan tanıklığını hiç gizlemeden romana aktarırken siyasi dönemlere ilişkin edebiyat yapmanın hatalarından hiç birisine düşmemiş. Anlatısının –roman kahramanlarının aidiyeti nedeniyle zorunlu olarak telaffuz edilen– siyasi söylemle kesiştiği anlarda bile edebiyatın dışına çıkmıyor, edebiyatı araçsallaştırmıyor, doğrudan siyasi söze indirgemiyor. Hikâyede kimlerin gerçek, nelerin belge, hangi olayların yaşanmış olduğunun hiçbir önemi yok; yazar belki de yaşanmışlıktan derlediği malzemesini edebi bir malzemeye dönüştürmüş, edebi bir dille kurgulamış.

Toplumsal belleğin nasıl çalıştığını, hatırlananların içeriğinin nasıl değiştirildiğini ya da unutulduğunu çarpıcı hikâyesiyle açığa çıkaran Kuş Diline Öykünen, yenilginin nedenlerini, toplumdan kopuşun anı ve yalnızlaşmayı sorguladığı kadar bugüne kadar uzanan iktidara şartlanmış devrimci anlayışa getirdiği eleştirilerle de dikkat çekici. Buraya bir not düşmek zorunluluğu var: Olayların, eylemlerin ve örgütün tahlillerini –bir karakterini idealize etmek pahasına– İbrahim’in ağzından dillendirirken bile roman dokusuna sadık kalmış Devecioğlu; kurgusal yapıyı İbrahim’in rolünü öne çıkartmayarak dengede tutmayı bilmiş…

Son birkaç yıldan bu yana solun tarihine, o tarihin acılarıyla yoğrulmuş ve darbe “adaleti”nin travmasını yaşamış solcu insan tiplerine edebiyatı unutmadan eğilen romanlarda bir artış görülüyor. Kuş Diline Öykünen de onlardan –o tarihe içerden yapılan yolculukların en iyilerinden– bir tanesi…

Devamını görmek için bkz.

Dicle Öztürk, “Halden anlayan bir edebiyat”, Agos Kitap / Kirk, Mart 2011

Bu yazıya son halini vereceğim akşamın evvelinde, vapurla eve dönerken, karşımdaki koltukta oturan birinin açtığı gazeteye gözüm takıldı. ‘Feminist oğullar yetiştiriyorum’ yazıyordu manşette. Sayfa düzeninin renkten renge koştuğu bu gazetede o sözlerin işi neydi? Alt başlıktan ortaya çıktı ki, o tatlı ideal, hem anne, hem de sermayedar olan bir kadına aitmiş. Üstüne bir de, kafamda sadece ‘kuşdiline öykünenler’, ‘ağlayan dağlar’, ‘kış uykusundakiler’ dönüp dururken, ‘patron’un ‘feminist’ ile yan yana duruşu daha da gülünçleşti. “İkisinin beraber olup olmayacağını feministler daha iyi bilir” diyelim şimdilik, ve Ayşegül Devecioğlu’nun kitaplarına odaklanıp, minik feminist adaylarının bu yolda yoğrulurken duyabileceklerine örnek olacak neler varmış, kendimizce bir bakalım.

Kuşdilinin şifası

Devecioğlu, yayımlanan ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de, 1980 öncesinde sol hareket içinde örgütlüyken darbeyle beraber cezaevine giren bir genç kadının, Gülay’ın merkezinde, toplumun 12 Eylül dönemindeki genel havasını anlatıyor. Bunalımdan ziyade çaresizlik vardır bu dönemde. Gülay’a hiçbir faydamızın dokunmayacağını biliriz; elimiz kolumuz bağlı, ama telaşlanmadan bekleriz, onun anlatması yeterlidir. Olan olmuş, silindir geçmiş ve galiba kimse bir şey anlamamıştır. Silindirin ezmediği ne varsa, yerini yadırgamaktadır. Sorguda ağır işkenceden geçirilen Gülay, çıktıktan sonra devam ettirmeye çalıştığı yaşamında, kendini silik, utanılası bir varlık gibi görür. Çevresine, şehre, günlük hayatın düzenli, hiçbir şey olmamış gibi akmakta oluşuna hayret eder. Gülay’ın zaman içindeki değişimini, kendini kabullenişini, hayatı anlamlandırışını izleriz romanda. Ne yaramazlık, ne huysuzluk eden, arada sokağa çıkarılan, birilerine emanet edilen, evde adı anılmayan, ‘ismi zalim bir şaka gibi olan çocuk’tan ya da ‘Çocuk’tan bihaber, bir ışık bulmayı umut ederiz. ‘Yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden’ insanların başlarından geçenler, yazdıkları mektuplar, notlar, aralarındaki konuşmalar da roman içinde parçalar halinde ya da bazen Gülay’ın hatırlayışlarıyla aktarılır. Gülay karakteri, tüm kederiyle beraber öyle incelikle anlatılmıştır ki romanda, asla acıma duygusu uyandırmadan, sadelikle kavratır, insanlara neler edildiğini – çürünüp kaybolunmadığını da hatırlatarak elbette. “Silindir gerçek miydi, olağanüstü müydü, beklenmiyor muydu?” gibi sorular sormamıza vesile olan bir dizi ipucu alırız roman boyunca. Kimse temize çıkmak zorunda değildir, durum ortadadır. Yaşananların bedelini halkın da, bu acıların uzağında olanların da omzuna yüklemeyen, samimiyetle, içerden konuştuğu sezilen yazar kimseye ceza kesmez, kimseyi de kurban yerine koymaz. İnsana en çok umut veren de budur herhalde, “Bundan sonra ne yapmalı?” diye sorabilmek...

Bir ‘Çingene abla’nın dünyasından...

Devecioğlu’nun 2007’de yayımlanan Ağlayan Dağ Susan Nehir isimli romanında, anlatıcının, hayatının bir kısmını beraber geçirdiği bir ‘Çingene abla’nın ekseninde Çingeneler konu edilir. Romanda kimsenin başı okşanmadan, her şey öyle güzel peşpeşe serilir ki, başlangıçta belirebilecek “Konu Çingenelerse, bir laboratuara dönmesin burası?” gibi endişeler, okudukça dağılır. Çingenelerin hiçbir ülkede genele uymayan yaşantıları epey estetize edilebilirdi en nihayetinde. Yazarın, merkezdeki kahraman Naciye Abla’yı kimi cümlelerde sadece ‘Çingene’ diye anmasının da o sınırların çizilişinde bir payı olabilir. Naciye Abla, şehirli hayatıyla Çingeneler arasında bir arayüzdür. Burjuva evlerde çalışmış, buralarda kendi alışkanlıklarından uzak durmaya uğraşmıştır. Romanın anlatıcısı da, onun en uzun süre çalıştığı evin kızıdır. Naciye Abla’nın, Çingene mahallesindeki asıl evinde yemeğini iştahla, iri lokmalarla yediğini fark edince utanıp kızsa da anlatıcı, sonradan anlar ki, Naciye Abla çalıştığı evde oturduğu sofralardan hep doymadan kalkmıştır.

Naciye Abla yaz tatilinden beklendiği vakitte dönmediğinde, anlatıcı onu getirmek üzere, ‘dünyanın hiçbir yerinde taksicilerin götürmeyeceği Çingene mahallelerinden’ birine adım atar; hikâyelerini daha önceden dinlediği pek çok kişiyle tanışır, yeni hikâyeler dinler, orada yaşayanların aralarına girer, garipsenir, benimsenir veya sevilir. Sonra iz sürer, yeni yerlere gider, daha başka, daha karmaşık hikâyeler dinler, öğrenir; bu hikâyelerin her birine okur da neredeyse şahit olur. ‘Diri Çingene’ denen diğer Çingeneler, 1930’larda Trakya’da yaşayan Yahudiler, 1990’ların ortasında Balkan topraklarında olup bitenler, sosyalist ülkelerdeki Çingeneler, aktarılan öykülerin yanıbaşında ne dekor, ne de sihirli el gibi duran parçalardan bazıları. Naciye Abla’nın ilk eşi Basri’nin izini sürerken, Maraş katliamından sahnelerle karşılaşırız. ‘Çirkin’ini kaldırıp ‘Kral’ diye andığı, ölümüne sevdiği Yılmaz Güney’i hapisten kaçırmak için sürekli olarak planlar yapan Basri’den, ‘Çingenelerin içlerinde duran bilgi’nin işaretlerini alırız. Basri’nin, ‘Kral’ın da kendisi gibi Çingene olduğundan şüphe etmeyişi bu bilgiden ötürüdür belki, kim bilir...

Umuda açılan bir kış uykusu

Öykülerini topladığı Kış Uykusu isimli kitabında, sıradan anların değil, hikâyede yeri olmazsa burukluk yaratacak anların peşinden gider yazar. Öyküler, okuyucuyu imgelere boğup ortada bırakmadan, bir olaylar silsilesinin içine de fırlatmadan, akıp gider. İstemsiz sürüklenmek yok tabii, söylenenler çarpmadan geçmiyor; bir yerlerde acı çekiliyorsa talihsizlikten değil, kafamızı kaldırmadığımızdan... ‘Beşmeşelik’te Bazı Tuhaf İşaretler’ isimli öyküde, ‘80 öncesinde bir mahallenin politikleşme sürecine tanık oluruz. Tuhaf işaretler veya silinmeyen izlerin aktarılışında görselliğe başvurulması öyküyü anlatım açısından biraz zayıflatsa da, kişilerin tasviri ve olayların bağlanışının vuruculuğuyla, öykünün ayakları yere basar. ‘Veremli’ isimli öyküde, avludaki ağacın altında oturduğu, el işleriyle oyalandığı zamanlarda, ‘ara sıra başını kaldırıp bomboş gözlerle, çit haline gelmiş kısa bitkilerin ardından kendini gözlediklerini bildiği komşularına göz atan’ annenin hayalinin peşine düşen oğluyla tanışırız. Vicdanın kapsam ve zaman gibi ölçülere sığmadığını, illetin yakadan yakaya yapıştığını, çaresizliğin her türlü bahaneye yakıştırılabileceğini hissettirir yazar. ‘Ziyaret’te ise, yanılmanın kıyısından döndürür okuyanı. “Yanılmışım” demenin de bir hükmü kalmaz, olağan görüntülerdir anlatılanlar. Bizi, niye yanıldığımıza bakmaya çağırır. ‘Bir Öykü Yazmalıyım’daki anlatım, diğer öykülerdekilerden farklıdır; öfkeli mi, karmaşık mı, dağınık mı olduğu pek anlaşılmayan ruh hali, ara ara aktarılan gerçeklerin önüne geçer. Öykü yazmak için gidilen mekânın uyumsuzluğu da yabancılaşma etkisini artırır. Öykünün yazılıp yazılmadığının önemi kalmaz; yazmak mümkün müdür, önce bu ortaya çıkmalıdır. Kuyuları, öldürülüp onların içine atılmayı, bombaların zoruyla ‘hayata döndürülme’yi, parçalanan güvercinleri, çalışmanın teslimiyete, esarete evrilişini biz başkalaştırmadıkça, anlatılabilecek o biricik şeyden daha fazlası gelir; anlatmanın tek yandaşı zorunluluk olmaz. Öykünün sırası da o zaman gelir, ‘kış uykusu’ dağılır. “Minik feminist adaylarına çizilmesi muhtemel yolla ne kadar kesişir tüm bunlar?” sorusunu da cebimize koyup, kulaklarımız kuşdiline ne kadar açık, ona bakalım.

Durmadan ağıt yakmanın, ilenmenin, küfretmenin, burun kıvırmanın, haline şükredip uzak durmanın, yaraları açıp seyirliğe çevirmenin ötesinde yapılacakların da var olduğunu hissettiren, çok iyi yazılmış iki roman ve beş öykü, insana umut veriyor; güzel cümlelerle, özenle örülmüş, halden anlayan bir edebiyatın da olduğunu gösteriyor. Sesi kısılanlar kalabalıklaşırken kuşdiliyle mi kalakaldılar? Ezenlerden değilse, kimden umacağız tüm bu olan bitenin anlatılmasını?

Devamını görmek için bkz.

Tülin Ural, "Dilsizliği yazmak, cehenneme bakmak", İAN Edebiyat, Eylül 2015

"Bir sabah Eylül’ü de 12’den vurdular.

1980’di.

Anonsla duyurulan en hazin sonbahar.

O nedenle Eylül’de kimimizi kan tutar."

Böyle yazıyordu twitter’da, 12 Eylül’den tamı tamına 35 yıl sonra, bir karakol baskınında ölen Barış Aybek. Çok güzel bakışlı gencecik bir çocuk, yaşasalardı bugün annesi-babası yaşında olacak bir kuşağın anısını yıllar sonra işte böyle hatırlıyordu.

Bizi içinde eritip yok edecek diye korktuğumuz dehşetli hatıralarla yüklü ise, hafıza, çetrefil ve lanetli bir gayya kuyusudur ilk bakışta. O hatıralara dönmek, sonsuza dek kaçmak istediğimiz cehenneme dönmektir. Acılarımıza veya daha da beteri günahlarımıza dönmek demektir hatırlamak.

Hatırlamak dediğimiz en nihayetinde, yaşadıklarını kendi kendine ya da diğerlerine ifade etme, ifade ederken yeniden kurgulama ve canlandırma eylemidir. Acı çekmişsek, korktuğumuz, kaçmak istediğimiz, bu yeniden canlandırma eylemidir asıl. Ve elbette bunu dile getirecek bir dil bulmanın imkânsız görünen ağırlığından da kaçmak isteriz: Kimsenin bize acımayacağı veya bizi yüceltmeyeceği; acılarımızı, insan kalarak ve haysiyetimizi kaybetmeden ifade edebileceğimiz bir dil aramak demektir hatırlamak: Çok zorlu bir yolculuktur ve çekilen acı bazen öyle baş edilmezdir ki bu dili bulmak imkânsız görünür.

Ama hafıza sadece acı çeken için değil, günahkâr için de bir girdaptır. Günahı işleyenin dili (çoğu kez de mantığın sınırlarını zorlamak pahasına) şirret bir inkâr veya avaz avaz bir böbürlenmedir: Suçluluk duygusundan kaçmak için kendi kendine kurulmuş bir tuzak yani. Ama bir de günaha kayıtsız kalarak, sonrasında onu unutulmaya terk ederek ortak olanların (sessiz çoğunluğun, ‘normal’ vatandaşlarımızın) çöl gibi ve korkak suskunluğu vardır ki işte günahı asıl besleyen budur.

Ama nasıl olmalıdır bu dil?

Oysa hatırayı ifade etmenin dilini; bu dilin ‘haysiyetli’ sözcüklerini bulmanın kendisi, mazlum açısından, kendine yeniden kavuşmak anlamına gelir. Tüm o zorlu yolculuğun sonunda, cesurca dilini aradığında, hem kendine hem ona zulmedenlere, ‘tüm olanlara rağmen, beni yıkamadınız’ demiş olur. Bu yüzden hatırlamak başlı başına bir direniştir. Ama nasıl olmalıdır bu dil? İnfazcılardan ve nefesini tutup infazı seyreden sessiz yığınlardan hesap mı sormalıdır? Hesap sormanın bir faydası var mıdır peki? Veya tüm olup biteni (ama sadece olanları değil, içindeki insanların duygularını da) anlatmak mıdır yüzleşme? Sadece anlatmak yeter mi adaleti sağlamaya? Veya anlamaya mı çalışmalıdır bu dil: Bu olanlar neden oldu, başka türlüsü mümkün müydü? Hem sonra adalet nedir? Yapan ettiğinin cezasını görünce adalet olur mu hakikaten? Ya da asıl adalet, parçalanmış ruhların teselli bulduğu yerde midir? Ve adalet bir işe yarar mı? Biz hatırlayınca, yani anlatınca, böyle şeyler bir daha olmaz mı gerçekten? Ve elbette tersi, anlatmadıkça, yapılanlar yapanların yanına kâr kaldıkça, ruhlar teselli bulmadıkça, yüzleşmedikçe her şey yeniden, diyelim 35 sene sonra yeniden yaşanabilir mi?

Kuşdiline Öykünen tüm bunlarla ilgili bir kitap. ‘Zamanın çizilemese de tüm tablolarda olduğu’nu (s. 192) bilerek zamana, kapkara bir zamana yolculuk etme cesareti gösteren bir kitap.

Hem 12 Eylül’ü konu alan pek az romanda hem de yaygın söylemde, 1980 sonrası genç olanlara, abilerinin ablalarının kurduğu örgütlerin aslında ne kadar da baskıcı olduğu, bireyin kendini buralarda hiç ifade edemediği, zaten kadınlara da hep bacı dendiği anlatıldı. Zaten aynı yıllarda bir romanın (veya bir filmin) azıcık dahi siyasi olsa slogancı sayılacağını; bunun da gerçekten sanat yapmak önünde ne kadar büyük bir engel olduğunu keşfetmiştik.

Aslında o yıllarda ‘eylülist romanlar’ tartışmasını alevleyen bu yaygın anlatım, edebiyat tarihimizin en eski ikiliğine uzanmakta (evet doğru bildiniz, şu meşhur ‘sanat sanat için mi, toplum için mi?’ meselesi) ve Batı eleştiri geleneğinde de özel ve kamusal & bireysel ve toplumsal olan arasındaki bağ üzerine düşünen tüm bir külliyata gönderme yapmaktaydı. Daha doğrusu bu anlatım, çok temel bir ön kabule, özel olan ve şahsî olanın birbirinden net çizgilerle ayrıldığı kabulüne dayanıyor ve bu sayede de tüm bu tartışmada açıkça taraf tutuyordu: Sanatsal olan, şahsî ve özel olandan bahsedendir; gerisi de sanat değildir.

İşte Kuşdiline Öykünen, bu temel kabulü alt üst eden ve şahsî olanla toplumsal & siyasal olanın nasıl iç içe geçtiğini gören ve gösteren, yani sosyolojik bakış açısından nasiplenmiş bir roman. Bir yandan solun kendi iç çelişkilerinden bahsedebiliyor mesela: ‘Gülay’ın taa o zamanlar, her nasılsa keşfettiği gibi, hemen hepsinin kafasındaki kaçınılmaz devrim düşüncesi de, kadere inanmaktan farklı değildi.’ (s.119). Ya da Gülay’ın zaten sorguda yaralanmış bedenine bir de devrimci bir doktorun dokunması ve bunu sırf devrimcileri karalamamak için hasır altı etme kararı (s.144) ya da silahlı mücadelenin kendi başına bir değer olarak yüceltilişi ya da devrimci örgütler içindeki hiyerarşiler (s. 92).

Ama asıl ve daha önemlisi 1980 öncesinde bir genç için sol militanlığın nasıl tılsımlı, devrimciliğin nasıl masalsı bir büyülenme olduğunu anlatıyor: ‘Caddelere çıkmış, dalgalanan bayrakların ardına geçmiştik. Tahta masaların üstünde dirseklerimiz birbirine değerken bilinmeyen kitapların haritasına baktık, tehlikeli kâğıtları elden ele geçirdik ve kitapların içinde bize söylenmeyeni aradık. Elimizin altında dünya nasıl da yeni baştan yaratılabilir görünmüştü bize! O an inandık ki, bütün sözler yeni baştan söylenebilir, bütün hikâyeler yeniden yazılabilirdi!...’ (s. 129). İktidarın büyülenmesinden çok başka, yasak bir iş yapmanın, bunu birlikte yapmanın, bunun sihirli usullerini keşfederken herkesten başka yaşamanın ve en önemlisi daha iyi bir dünya kuı-ma inancının büyüsü bu.

İbrahim karakterinde (bir amelenin oğlunda), onun duyguları da hesaba katan coşkulu devrimciliğinde, meraklı ve derin fikirlerinde, böbürlenmeyen ve şiddeti kutsamayan cesaretinde, inançlı aşkında, varabileceği imkânların temsil edildiği bir büyü bu.

Ve tüm ülkeyi etkisi altına alan bir büyülenme: ‘Sokaklarda hiç görülmedik bir çiçek gibi açan taptaze kalabalık... Her yanda yeni sürgünler boy veriyor, en mucizevî renkler, en gösterişsiz, yosunsu bitkilerin içinden fışkırıyordu. En kurak toprakları bile bereketlendiren mucizevî yağmurlar misali sökün eden özgürlük, var olanı değiştirme, yeniden yapma tutkusu. Ayaklarının altında canlanan taş; her yanda, mis gibi insan kokusu...’ (s. 107)

Bir taraftan da bu büyülenmenin getirdiği yeni somut olanakları; meselâ nasıl olup da yepyeni karşılaşmaların ve yepyeni bağlanmaların önünü açabildiğini anlatıyor Kuşdili. Bu öyle bir ortam ki artık zengin kızlarla fakir oğlanların aşkları en ideali oluyor: Romanlardan hakiki yaşamlara uzanan (bizim romanımızda Leyla ve İbrahim çiftinde veya kendini sevdiği kıza tersane işçisi olarak tanıtan mühendislik öğrencisinin hikâyesinde karşılık bulan), evet gene kadınlık ve erkekliğe ilişkin yargılarımızdan izler taşıyan, ama bunu sınıf bağlamına taşırken dönüştüren, aşkın isyancılığına göz kırpan bir ideal şimdi bu.

Ve elbette 12 Eylül’le, birlikte yeni bir dünya düşü kurmuş tüm bu gençlere nasıl vahşice dokunulduğunu; tüm bu gençlerin işkenceye dayanamayıp konuşmaktan nasıl korktuklarını; onları hayata sımsıkı bağlayan tüm o gençlikten, bir türlü ölememekten duydukları dehşeti; ve bazen nasıl ölüverdiklerini anlatıyor (s. 47-48). Kadınlar için bu kâbusun nasıl ikiye katlandığını, kitabın başkahramanı Gülay’ın sorguda yaşadığı tecavüz ve bu tecavüzün getirdiği dilsizleşme etrafında okuyoruz: ‘Sanki dokunuş erkeklerde değdiği yerde kalıyordu da kadınların teninde kalmıyordu. Tenden öldürücü bir zehir gibi içeri sızıyordu. Değdiği her şeyi yakıp kavurarak durmaksızın akıyordu. Taa yüreğe varıp da kaskatı edene kadar!.. Tene dokunmak, benliğe dokunmaktı. Tene dokunmak insanın içinde sadece ona ait bir cevhere dokunmaktı. Gülay’ı Gülay yapan her ne varsa parçalayıp yok etmekti. Polislerin ona ve diğer kadınlara yaptığı şey buydu. Tecavüz orada başlamıştı; ona dokunduklarında!..’ (s. 64)

İşte bu cehennem içinde, Gülay’ın nemli, karanlık bir apartman katında bir kaçakla yaşadığı sevişme; serpilme şansı bulacak olsa belki ferah bir aşka dönüşebilecekken, hayata tutunmak için atılmış son bir hamlenin çaresizliği ve güdüklüğü ile hastalıklı, ama güçlü bir bağ halini alıyor: ‘Yavuz onu okşarken saatlerce, hiç durmaksızın ağladı. Bedeni belli belirsiz haz yaşarken, beyni uğuldayıp yanıyor, bazen çeneleri kilitlenip katılaşıyor, sonra kafasının içinde ılık bir sıvı, dayanılmaz ağrılar vererek usul usul akıyordu. Yavuz da ağlıyordu. Kasvetli oda, bu seslerle bulanıklaşıp boyutlarını yitirdi.’ (s. 61) Tüm bunlar, umut ve hayatiyetle yüklü iki genç insanı, izbe bir apartman katında ağlayarak birbirine tutunmaya iten tüm bu felaket neden yaşanmaktaydı peki? ‘Bu sessizlikte devinen hayat, bütün gösterişine rağmen dokusunda insani olan ne varsa yitirmişçesine yabansı ve korkunçtu. Görünüşte her şey huzur içindeydi oysa. Belki de her şey huzur için feda edilmişti.Pencereler kapanmış, perdeler çekilmişti. Sokaktakiler eve dönmüş, şarkılar susmuştu. Hep huzur için!!! Gülay bunun için işkence görmüş, tecavüze uğramış, eziyet çekmişti. Yavuz bunun için ölecekti!! Huzur için!! (s. 69)

Böylece tüm o şenlikli büyüden geriye, birkaç yıl önce onlarla yürümüş insanların kahreden suskunluğu; komşularının bu tecavüz edilmiş kıza küçümseme ve acımayla bakışı; devrimcilerle faşistleri devlet tarafından kandırılmış saf gençler olarak aynı kefeye koyan ikiyüzlü tahliller; darbe öncesi sola bulaşmış olmanın parsasını toplayacak yeni bir entelektüel zümre; yaşanan her şey magazin bir dille ortaya saçılsın isteyen, devrimci talepleri ‘yoksulluk edebiyatı’ olarak kodlayan ve tüm o masum idealleri boş bir hayale indirgeyen bir medya kalmıştı. ‘Şimdi çevresine bakınca. Birkaç yıl öncesinde en ücra köşesine kadar kıpırdanan bu toprağın, yabancı, suskun, lanetli bir taş parçasına dönüşüvermesine akıl sır erdiremiyordu. Birkaç yıl önce, bu denli haklı ve kabul edilebilir olan şey, şimdi nasıl da tüm gerçekliğini, tüm haklılığını, hatta tüm masumiyetini yitirmişti !...(s. 105)

Bir de elbet bir dilsizlik yadigar kalmıştı: ‘Kelimeler yok olup gitmişti, onları terk etmişti. Duyulardan, nabızdan, kandan, kalpten ve tenden gelip beyinde kaynaşan, damaktan, dilden ve dişten, ağız boşluğundan ve genizden biçimlenerek dışarı akan anlamlar dizgesi yoktu artık. Dilsizdiler.’ (s. 45)

Bu Gülay’ın, kimseye hiçbir şey söylemeyen, zaten kimseye bir şey söylememesi için sıkı sıkı tembihli çocukla paylaştığı kocaman bir sessizlikti. Çocuk gözünü, ailenin yaşadığı alt üst oluşta, o hayhuy içinde yitirmişti; şimdi de bu mutsuzluğa itilmiş evde, suskunluk içinde, yoksunluk içinde büyümeye çalışıyordu. Ve Gülay’dan başka bir tek o anlıyordu kuşdilini.

1915 kışıyla, Dersim’le ve daha niceleriyle yüzleşemediğimiz gibi 12 Eylül’le de yüzleşmedik biz. 12 Eylül’ün mimarını karikatür bir mahkemede yargılayıp, devlet töreniyle gömdük. Ama hakikat komisyonları kurmayı başaramadık. Mağdurları dinlemek ve sözlerini yaygınlaştırmak bir yana, bu devasa zulüm çarkının nasıl dönebildiğini anlamaya çalışan adımlar da atamadık. Nasıl olmuştu da ayakta duramayan gencecik insanlar için ‘turp gibi sağlam’ raporu verebilmişti meselâ Hipokrat yeminli doktorlarımız? O sırada askerliğini er olarak yapanlar ne hissetmişti meselâ? Mağdurlar neden susmuş, susmak zorunda kalmış; koca bir toplum, hapishanelerden yükselen çığlıkları nasıl olmuştu da duymamıştı?

Yüzleşebilseydik eğer, hatırlasak ve ifade edebilseydik, dilsizliğin en müstesna panzehirlerinden edebiyata başvursaydık ve bu cehennem yılları üzerine daha çok roman yazabilseydik meselâ, hesap sorabilsek ve yas tutabil-seydik, cehenneminin yüreğine bakmaya mahkum bırakılmış tüm o ruhlar biraz teselli olabilseydi, direnmiş olurduk; korkularımızdan sıyrılıp yetişkinleşme hakkımıza kavuşmuş olurduk; ve işte o zaman cehennemin bir kez daha yaşanmaması mümkün olurdu.

Fakat bunu yapamadık.

Bu yüzden çocuğun adı da yasaklıydı; parklarda bahçelerde yüksek sesle söylenmiyordu. Sonra bir gün, Gülay, dilini aramak için yola çıktığında, çocuğun adını söylemek cesaretini de buldu: ‘Devrim’.

12 Eylül’den sonra ilk kez bir parkta haykırılacaktı yeniden o tılsımlı sözcük. Yıllar sonra yine bir parkta haykı-rıldığında eylülde içi kan tutan herkes yeniden umutla doldu. Umut, dil ve diline kavuşmuş eylem, akacak mecrasını yine de buluyor demek.

Devamını görmek için bkz.

Ezgi Hamza Çebi, “Kafesteki kadın”, Evrensel Kültür Dergisi, Mart 2010

Kuş Diline Öykünen’de, belleklerden silinmeye çalışılan –belki de çoktan silinmiş– bir dönemi anla¬tan Ayşegül Devecioğlu, 80 dönemiyle ilgili yazılıp çizilen diğer eserlerin ötesinde bir bakış açısı ve an¬latımla bütün ezberlerden arındırıyor bizi. Deveci¬oğlu, “şiddetin kadınlar üzerindeki ikili etkisini vur¬gularken” unutulmuş geçmişin perde arkasında ka¬lan karakterleri –kadınları– ve onların gerçeklerini seriyor gözler önüne. (Türkeş, s. 23.)

Erkek egemen bir toplumun her yüzünü görmüş bir kadın Gülay. Adını bilmediğimiz daha nicelerini görebilmemiz için, perdenin arkasından çıkarılan biri sadece... Zaman ve mekân kavramları¬nın arasında sıkışıp kalmış; kendine, çevresindekilere, inandığı her şeye yabancılaşan –yabancılaştırılan– bir kadın. Ne var ki, kapı deli¬ğinden bakmak gibi bizimki; görebildiğimiz aslolanın sadece bir par¬çası. Hayal gücümüz bütü¬ne ulaşmakta yetersiz...

Arkadaşları gibi “eşitlik” ve “özgürlük” hayalleri kuran Gü¬lay’ın “gerçek”le ilk karşılaşması¬nı, gözaltı sürecini, çok sık göster¬mez bize Devecioğlu. Gülay’ın birkaç anısı aracılığı ile şöyle bir bakar geçeriz. Bir göz gezdirmek bile yeterken tüylerimi¬zi diken diken etmeye. Gülay’ı gerçekten anlayabilir miyiz? “Sus lan orospu!!! Masum adam gelir mi buraya? Kaç kişiyle yattın kim bilir?”... “Bakireymiş bu be! Yavrum niye söyle¬medin, nikah da kıyardım ben sana!” (s. 58) Ya¬şadıklarının hesabını soracak çoktur Gülay’ın haya-tında. O, özgürlük ve barışın hüküm sürdüğü bir toplumda yaşamak istediği için devlet tarafından ce-zalandırılmakla kalmaz; uygulanan cezanın biçimi de onun yüzünün karasıymışçasına ısıtılıp tekrar tekrar önüne konur çevresindekilerce. Tüm yaşa¬nanlardan sonra eski Gülay olabilecek midir? Kime güvenebilecektir mesela? Ödetilmek istenen kefalet, bedenine yapılan işkencelerle sınırlı kalmaz elbet. Başta ailesi olmak üzere, işyerinde, sokakta, arka¬daşları arasında, aşk hayatında sinsi suçlamalara maruz kalır Gülay. Bu suçlamaların kaynağı bazen de kendisi olacaktır.

Annesi, kızının gözaltı süresince maruz kaldığı işkencelere üzülmek yerine, “gül kızının, güzeller güzeli kızının kız gidip kadın gelmesine, kirletilme¬sine” dövünür. (s. 42) Hamamlarda kaynar sular döker başından aşağı. “Dualar ederek tam kırk bir kere kafasından suyu boca ettin mi, kız oğlan kız gi¬bi günahsız, apak oluverirlermiş Allah katında” çünkü. (s. 19) Kız kardeşi Sevim, “gezip tozmasını, hafta sonları evde olmamasını, üstüne başına dikkat etmesini” eleştirirken; babası hiç ko¬nuşmamayı tercih eder kızıyla. Kızı, ailesi¬ni utandırmış; başlarını belaya sokmuş¬tur çünkü.

Hayata dönmesi için bir basamak olan iş hayatında ya silik bir ka¬rakter olarak görmezden gelinir.

Gülay, ya başına gelenler yü¬zünden “zavallı kız” olarak nitelendirilir ya da zaten “kirlenmiş bir kız” oldu¬ğu için işyerindeki er¬kek arkadaşları tara¬fından taciz edil¬meye bile sesini çıkaramayacak biri haline gelir.

Onun bu taciz¬lere engel ola¬mayışı, “avcısının karşısında çaresiz bir hayvan” gibi oluşu, tüm ilişki¬lerinde kendini belli eden bir ruh hali¬ne dönüşecektir.

Hiç beklemediği bir anda hayatına giren Yavuz ile kurduğu ilişki neler üzerine kuruludur peki? Ku¬laklarını dolduran o sözlerdeki “aşk” gerçekten var mıdır aralarında? Sorgusuz sualsiz, birbirlerini bu kadar çabuk benimsemelerinin altında yatan nedir? Kurduğu ilişkiler arasında en sağlam temellere da¬yananın, Yavuz ile olan ilişkisi olması gerektiğini düşünürüz ister istemez. Çünkü onlar ortak amaçla¬rı için mücadele etmiş insanlardır. Onlarınkinden daha sağlıklı bir ilişki olamaz, bunca ortaklıkları varken. Oysa, Gülay’a göre “tenine dokunan şey, bir erkeğe ait olan el, bir sevgi ve aşk çağrısı olarak varlığına nüfuz etmiyor, derisinde ürpertici bir leke, korkulu bir hastalık gibi yapışıp kalıyordu.” Onun için Yavuz “hayata yeniden kabul edilmek”tir. “Yalnız kadın olmanın katlanılmazlığı, sahiplenil¬menin, bunca dehşetten sonra biri tarafından sevil¬menin, kendisine kıymet verildiğini bilmenin güzel¬liği”dir ona duyduğu. (s. 48) Yavuz’un kaygıları ise bambaşkaydı. O, yalnız ölmekten korkuyordu. Bir suç ortağı arıyordu belki kendine, ya da bir sığınak... Neyse neydi, Gülay his¬sediyordu; buna aşk denemezdi. Gülay’ın sessizliği onu ne kadar iyi anladığının bir işaretiydiyse, Ya¬vuz’un abartılı aşk sözleri onu zerre kadar anlaya¬madığının bir işaretiydi. “O sanıyordu ki, bütün ya¬şananlar biraz ağlamakla, bir iki hıçkırıkla, birkaç kez sarılmayla bitecek; Gülay tenine kazıdıkları nef¬retten, gördüğü eziyetten, aşağılanmalardan hemen¬cecik arınıp kurtuluverecek.” (s. 61) Tüm bu güven¬sizlikleri, birilerine sığınma ihtiyacını, yeni bir haya¬ta başlayamamaları namus takıntısı olarak okumak mümkün. Belki Yavuz da böyle düşünüyordu Gülay hakkında. Ne de olsa devrimciydiler, tecavüzün di¬ğer işkencelerden hiçbir farkı yoktu devrimcilere gö¬re. Oysa, “kadının, tecavüzü sıradan bir işkence gi¬bi algılayamamasının nedeni namus takıntısı değil. Kadınlar hangi çevrede olurlarsa olsunlar, kaybın hesabının kendilerinden nasıl sorulacağının (öldü¬rülerek, organları kesilerek, tecavüzcüsüyle evlendi¬rilerek, kocası ya da diğer kadınlar tarafından suç¬lanarak) telaşına düşerler daha çok” diyor Ayşegül Devecioğlu başka bir yazısında. (Virgül,74)

Tüm bu ilişkiler çemberinde sıkışıp kalmasından çok daha vahim olan, Gülay’ın kendiyle kurduğu ilişki. Kendini gördüğü göz artık kendisinin değil, düşünceleri başkalarının düşünceleri artık. Darbe¬den önce çok yakın arkadaşı olan Nimet’in, 68 öğ¬renci hareketinde önemli gençlik liderlerinden biri olan eniştesini, bacaklarına, göğüslerine bakarken yakaladığında bile kendisinin yanıldığını düşünür Gülay. “Yok canım, Remzi bir şey yapmıyordu.” Diğer devrimci arkadaşları gibi o da Gülay’a “ba¬cım” diyordu. (s. 141.) Bu da gerçeği bir kez daha vuruyor suratımıza: “Kadınların cinsiyet ayrımına maruz kalmadığı alan neredeyse yoktur ve kadınlar –Kemalizm, İslam, Sosyalizm gibi– toplumsal proje¬ler tarafından özne olmaktan çok, bir simgeye dö¬nüştürülmekte, bütün ideolojiler tarafından dışlan¬maktadırlar. Kadınların kimi zaman kendilerine yakıştırılan bacı kimliği cinsiyetsizleştirilmekte, kimi zaman da fitne unsuru olarak kabul edilmektedir.” (Karahan, s. 56.) Tüm bunlardan kurtulmak için ev¬lenmeliydi Gülay. “Her şeyin nedeni yalnız kadın olmak”tı. (s. 142) Onu koruyup kollayacak birine ihtiyacı vardı. Ama “erkeklerden kurtulmanın tek yolu, yine erkeklere mi sığınmaktı?” (s. 169)

O dönem insanının adeta kaderi haline gelmiş yalnızlık, unutulmuşluk... Eşitlik ve özgürlük arayı¬şındaki gençler: kadın ve erkek. Bu arayış esnasında dahi boy gösteren eşitsizlik, özellikle kadının yalnız¬lığı, suskunlığu. Yoğun içeriği ve dolu dolu anlatımı dışında dikkat çeken bir diğer özelliği de biçimi bu kitabın. Gülay cephesi üçüncü bir şahıs tarafından anlatılırken, diğer devrimci karakter olan İbra¬him’in, mektupları aracılığıyla birinci ağızdan anla¬tılması, kadının dile gelmezliğini; gelse de duyul¬mazlığını vurgulamak için tercih edilmiş sanki. Ve “Üsküdara gidelim kuşu”... Küçüklüğünden beri duyduğu, herkesin duyduğunu sandığı –ya da um¬duğu– umut kuşu Gülay’ın. Kendisini duyuramadı¬ğı gibi, kuşun sesini de duyuramaz kimseye. Sadece “Çocuk” duyar; o da Gülay gibi kurbandır çünkü; içinde sevgi, şefkat, sezgi, başkalarını anlama yetisi barındıran. Erkek egemen bir dünyada kafeste sıkı¬şıp kalmış kadın, kuşa öykünen; kadının sessiz çığ¬lığı, kuş diline öykünen... Ve “sınırın öte yanında bekler kadın umut(suzluk)la, bekler saldıranının da savunanının da erkek olduğu savaşın bitmesini, avutur kendini, çünkü bilir, savaşın cinsiyeti erkek¬tir. Ve savaş tecavüz etmeyi sürdürmektedir.” (İp¬likçi-Kartal, s. 16)

“Devrimcide aranan/özlenen nitelikler neden sevgi, merak, şefkat, başkalarını anlama yetisi, sez¬gi, öğrenme arzusu değil de; eski, ataerkil, köhnemiş dünyanın daha çok erkeklerle, sağlıklılarla, güçlü¬lerle, üstünlerle özdeşleştirdiği sözcükler (sağlam, yiğit, cesur, korkusuz) olmak zorunda?” (Virgül, 76)

Neden “Üsküdara gidelim kuşu”nun dili olmaz devrimin dili?

Neden kadının dili olmaz?

Kaynaklar:

Devecioğlu, Ayşegül, Kuş Diline Öykünen, Metis, Kasım 2004. Devecioğlu, Ayşegül, “Devrimci Kadının Yazılmayan Tarihi”, Virgül, Haziran 2005, s: 74-76. Türkeş, A. Ömer, “Aşka, zamana ve unutulanlara adanmıştır”, Virgül, Mart 2004, s: 22-24. İplikçi, Müge- Kartal, Ümran, “Savaş ve Kadın: Hayat Güzel Değil Artık”, Varlık, Mayıs 1999, s.14-17. Karahan, Müge, “47’liler’de Kadın Kimliğinin Kurulması: Kadının Simgeleştirilmesi”, Varlık, Mayıs 2006, s. 56-61.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Sütlaş, “12 Eylül'ün Romanı Üzerine”, Biamag, 30 Mayıs 2009

Ayşegül Devecioğlu'nu dinlemek için gitmeden edemedim. 12 Eylül'ün öznesi kim? 12 Eylül'ü anlatanlar ve o anlatılanların içinde anlatılanlar mı? Konuşmaları dinlerken aklıma gelen ilk cümle "12 Eylül bitmedi ki" oldu.

24 Mayıs Pazar akşamı Kadıköy'deki Livane Pub Ayşegül Devecioğlu'nu ağırladı. Sezai Sarıoğlu'nun bir süreden bu yana ayda bir düzenlediği "nehir muhabbetler" adlı söyleşinin ilgilisi az değildi.

Konu "12 Eylül ve ona dair yazılanlar" olunca ben de gidemeden edemedim. Yaklaşık bir saatlik bölümünü izlediğim söyleşide ele alınan konuların her birisiyle ilgili olarak aslında söylenecek bir çok söz var.

Sezai Sarıoğlu etkinlikle ilgili çağrısında yaptığı sunumda "Bir adları vardı, devrimciydi... Her düşten, her devrimden çırak çıkarlardı. Yenildikçe, yanıldıkça düşlerinden vazgeçenler oldu... Bazı cevapları ölmüştü, bazıları yaralanmıştı... Dünya bir sorular yumağıydı... İşaret ve itiraz parmaklarını yitirmek teslim olmak demekti...Kitapları ters etmek, devrimci olmanın anlamını terk etmek demekti... Her şeye rağmen okudular... Hayat onları hatıradan büyük, tarihten küçük bir eşiğe getirdi... Sözcükleri, hatıraları, düşlerini, kavramları mayalanmıştı artık... Eski anlam dünyalarının özünü terk etmeden, yeni kitaplara, yeni imgelere, yeni anlamlara taşındılar... Bir yandan hayatla ve tarihle yüzleşirken öte yandan düşündüler, okudular, yazdılar... Onların içinden bazıları, yaşadıklarını şiir, roman, öykü, sinema olarak sanata dönüştürmenin çabası içine girdiler... Sanatın, edebiyatın kendi estetik hallerini öğrenerek, sabırla yazmaya koyuldular..." diyordu.

Belki de bir çokları gibi bu söyleşiye beni de çeken bu sözlerdi. Özellikle son cümlenin gerçek hayattaki karşılığını merak ediyordum. "Yazmaya koyulanlar gerçekten yazdılar mı?"

Yazıldı mı tüm olanlar, yazılabilir mi? Yazılmış olanlar "belleğin süzgeci"nden, hele hele "sanatın imbiği"nden geçtiğinde gerçekliğini koruyabilir mi?

"Keşke o söyleşiye Devecioğlu'nun yeni çıkan Kış Uykusu ile Ağlayan Dağ Susan Nehir ve özellikle de Kuş Diline Öykünen'i okuyarak gitseydim" dedim içimden.

"Hem kitapları okumadın hem de bu yazıyı nasıl yazıyorsun" diyenler olacaktır. Dahası Sevgili Ayşegül de yazdıklarını okumadığım için bana kızacaktır muhtemelen. Ama bu BİAMAG yazısını, –onun kitaplarını okuyacağıma dair söz vererek– orada tartışılan ve konuşulanları sizlerle paylaşmak için yazıyorum.

"Yarına dair"

Ayşegül'ün alt başlıktaki sözünün öncesinde "yarına ve başka bir dünyayı kurmaya dair" bir tahayyül vardı. Ayşegül o kaygıyla yaklaşıyordu, yaşadıklarına, yazdıklarına, sanata, edebiyata ve edebiyat yoluyla ortaya koyduklarına ve tartışmak istediklerine.

Gerçekten de onun dediği gibi bence de öncelikle "özne"nin kim olduğu net bir şekilde ortaya konulmadan bunları anlamak da çözümlemek de, doğru yanıtları bulmak da, o yanıtlar üzerinden yarını kurmak da olanaksız.

12 Eylül'ün öznesi kim? 12 Eylül'ü anlatanlar ve o anlatılanların içinde anlatılanlar mı? Konuşmaları dinlerken aklıma gelen ilk cümle "12 Eylül bitmedi ki" oldu. Ardından da aklıma düşen soru şuydu:

"Henüz bitmeyen, süren bir dönemin, yaşanmakta olan yaşamın 'öyküsü, hikayesi, romanı' olabilir mi?"

Hemen ardından Ayşegül'ün de vurgu yaptığı ikinci nokta kafamda somutlaştı. "Şimdi, biraz önce ya da dün veya yıllar önceyi anlatılırken kullanılan dilin nasıl bir dil olması gerekir? Bir "anı ya da anlatı"yla, bir edebiyat yapıtını birbirinden farklı kılan unsurlar nelerdir?"

Asıl can alıcı soru ise onların ardından geldi: "Önümde, ardımda, yanımda oturan ve tıpkı kürsüdekiler gibi kendilerin "yaşama müdahale" etme anlamına gelen "devrimciliği" görev biçenler, yaptıklarını, yaşadıklarını, hem de henüz yaşarken bir edebiyat yapıtıyla anlatabilirler mi?

Yoksa anlatıcılar, yazıcılar, yazarlar 'devrimci'ler farklı farklı kişiler ve kişilikler mi?

Eğer böyleyse onların anlattıkları başka bir bağlamda gerçekliğe koşut olabilir mi?"

Tüm bu soruların yanıtları, yanıtlayanın kim olduğuna bağlı olarak çok ve aynı oranda da farklı. Belki de hiç birisinin tek ve doğru bir yanıtı da yok ve hiç olmayacak. Doğrusu söyleşinin içinden de buna dair bir sonucu çıkarmak çok olası değildi. Sanırım onlar için de net yanıtlar yoktu.

Yazmak ve yaşamak, yaşamak ve yazmak!

Ayşegül Devecioğlu "Yazmak, anımsamaktan daha farklı bir süreç... Anımsamanın en gerçek, en acılı yolu ifade etmek... Bu ifade etmeye başladığınızda bölük pörçük düşünme, canınız yandı mı kaçma şansınız kalmıyor. Sistemli bir çözülme ve yeniden yapılanma başlıyor hafızada. Bu çok zorlayıcı... Ancak bir edebi metnin anımsamayı reddedişin üstesinden gelebileceğine inanıyorum. Ama bir nevi pragmatizmle edebiyat içinde kalmış değilim. Ben bu kayıp dönemin canlandırılmasından sorumlu olduğum kadar edebiyata karşı da sorumluyum. Öte yandan o kadar anlatılmamış olaylar, işkenceler, gözaltında korkunç ölümler var ki, bunlardan söz etmemek mümkün değil. Çünkü bunlar da çok fazla anlatılamadı. Üstelik bu kayıp geçmişi kendi gerçekliği içinde kurgulamak, bu hikâyeyi hiç anımsamayan, hiç yaşamamış ya da anımsamak istemeyen insanlara da anlatmak ihtiyacı işi daha da karmaşıklaştırıyordu" diyor yolunu çizip yaptığını somutlaştırırken.

Ama bu sözler sorunu bir yandan gözler önüne sererken, başka yerlerde ve başka açılardan verilecek yanıtların varlığını da ortaya koymuş oluyor.

Bunları düşünürken birden aklıma bir edebi biçim olarak "destan" geliyor. İnsanı, yaptıklarını ve olanı yüceltirken, aynı zamanda gerçeğe ve yaşanılana daha çok yaklaştıran, dinleyenleriyle buluşturan, anlayanların kendilerini içselleştirdiği biçim olarak, halkın içinden çıkan ve onun gücüyle büyüen, yaygınlaşan destan.

Sonra da, bu ülkenin halkları, insanları, yurttaşları gerçekten de "12 Eylül'ün destanını yazdılar mı?" sorusu...

Buna yanıt ararken "olası destan kahramanları" gözlerimin önünden resm-i geçit yapıyor. Zindanlarda, işkencehanelerde, darağaçlarında, ölen, sakat kalan, unutulan, kaybolan...

12 Eylül'ün şiddetinin en yoğun, en bol, en yaygın olduğu anlarında sıradan insanların "küçücük ve yalnız" bedenleriyle direnirken yarattıklarını düşünüyorum.

Örneğin Diyarbakır Zindanı'yla ilgili tanıklık çalışmasını yaparken, burada yıllarını geçirenlerin, yaşadıklarından "sıradan" bir olaymış gibi söz ederken, hiçbir edebi kaygı gütmeden anlattıkları tanıklıkları dinlerken, onların içinde yakaladığım, öyküler, romanlar, şiirler aklıma düşüp duruyor. Yazanla yaşayanın anımsadıklarını ifade etme biçiminin arasındaki kıldan ince çizgi yine önüme geçip bana "dur" diyor....

Yenilgi mi?

12 Eylül'e "yenilgi" denildi. Bazıları için ise uzun süren ve sürecek bir "savaş"ın yalnızca "yitirilen muharebeleri"nden biriydi.

Bakılan yere, bakanın kim olduğuna , dün ve bugün ne yaptığına göre bunlar ve aralarındaki nüansların farkına varılabilir, kimileri için "bunlar doğru" denilebilir belki.

Hatta "ama bitmedi, sonlanmadı, süren bir dönem olarak hâlâ içinde yaşıyoruz. Devrimi bir başka biçimde bir sürekli değişim olarak daha küçük ama aslında çok daha büyük ölçeklerde her an içinde yer alarak yaşıyoruz" diyenler de olabilir.

Benim unutmamaya çalıştığım ise tüm bu süreç içinde, şimdi artık siluetlerini bile gözümüzün önüne o kadar kolay getiremediğimiz, giderek adları, özellikleri, belleğimizin içinde sisler arasında kaybolan "yoldaşlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz" kısacası insanlarımız oluyor.

Onların bazılarının içinde yattıkları bir toprak parçaları bile yok, kimsesizler mezarlığında, üzerinde yalnızca yabani otların bittiği, toprağa dikili adları yazılı bir taşları olmayanlar da var. Yerleri ve taşları belli olanların ise ziyaret edenleri, ananları, onların yaptıklarını başkalarına aktaranları var mı yok mu belirsiz.

İşte beni acıtan nokta da bu: Onların her birinin hikayelerinin öykülerinin bilinir, duyulur, anlatılır olmasını sağlamak ağır bir görev. Tıpkı yaşamak gibi. Bu görev yaşamak gibi, yazmayı da bilenlerin, başaranların yalnız insanlığa ve topluma değil, kendilerine yönelik sorumluluklarından birisi.

Olanların yaşananların unutulmamasını, bilinmesini sağlamak hepimizin en azından kendimize ve geçmişimize yönelik görevimiz.

Ayşegül Devecioğlu buna soyunan ve başaranlardan birisi. Ama sayılarının çoğalması gerektiği açık. En azından 12 Eylül'ün hâlâ sürdüğü bu zamanda unutulmaması gerekenleri kayıt altına almak için onları çoğaltmalıyız, özendirmeliyiz, desteklemeliyiz.

Onlar bizdik, biz onlardık...

Yine Sarıoğlu'nun sözleriyle sürdürelim:

"Bizim mahallenin çocuklarıydılar... Dünyayı yorumlamak için okudular, çok okudular... Yıllarca heves nefes kitapların peşinde koştular... Bir kitaptan diğerine taşındılar... Alıntılar ezberlediler... Devrimi ve sosyalizmi anlamak için kalın, kalın kitapların sayfalarında çizmedik yer bırakmadılar... Dünyayı değiştirmek için, yürüyüşler, mitingler yaptılar... Kapitalizmin neden ve sonuçlarına karşı, yeni bir düşün, devrim düşünün peşini kovaladılar... Devrimci olmanın olmazsa olmazlarından birer anti-faşist olarak okullarını, işyerlerini, mahallelerini koro ve solo savundular... Elleri kalem, dilleri kelam tutan çocuklardılar... Kötülük toplumunun ve kötülük dayanışmasının yüzüne karşı söylediler ve eylediler... Şehirlerin duvarlarını yazdılar... Çoğu kez içlerinden aşık oldular... Devlet dersinde çok öldürüldüler, çok öldüler... Tarih onları, kimse dokunamaz suçsuzluklarına, diye yazdı...12 Eylül 1980'de yollarını askeri cunta kesti... Yaşlı bir bilge, o karanlık dönemi, "Kitapları ziyan ettik uşağum... Okumaları ziyan ettik!" diye özetledi..."

Sonra da Ayşegül'ün Ağlayan Dağ Susan Nehir kitabından bir alıntının işaret ettiğini bir daha düşünelim:

"Naciye Abla'dan öğrendiğim en önemli şey, anlatılamayan, okunamayan, öğrenilemeyen, öğretilemeyen, hiçbir kitapta yazılı olmayan bu şeye ulaşmak için ışık kadar karanlıktan, gerçek kadar yalandan da geçmek gerektiğidir; yalanın, masalın, öykünün gerçekle olan etinden."

Gerçek orada... Doğru da...

Devamını görmek için bkz.

Okur Mektubu: Zafer Köse, “Umudun Gölgesi”, 18 Aralık 2007

Sevgili Gülay, ne güzelsin sen. Ne kadar saf, ne kadar insan, ne kadar onurlu. Hep haklı olanlar kazanır sanıyordun. Ve siz haklıydınız.

Barbarların, zulmetmek için kendi kurallarıyla gelip egemenlik kurdukları o 12 Eylül gününden sonra, bak, 27 yıl geçmiş. O günden sonraki her gün, sizin haksız olduğunuz, kötü olduğunuz sanılsın diye uğraşıldı. Gazetelerde, romanlarda hatalarınız anlatıldı. Ne çok kişinin işine geldi, sizi eleştirmek.

Televizyon dizilerinde, kendi zavallılığından ve kendi ilkesizliğinden utanmayan kişiler, sizleri mizah malzemesi olarak kullandı.

Bizler, o günlerde çocuk olmamızı bahane olarak kullandık, sonradan da üzerinde düşünmedik. Düşünsek de gerçekleri görmeyi göze alamadık. Alsak da haklı tarafta olmak için gerekli cesareti bulamadık. Bulsak da inancımızı sağlam tutamadık.

Unutmanın pis bir örtü gibi memleketin üstüne serilmesinden, yeni yetişenlerin gerçeği öğrenmemesinden faydalandılar; çarpıttılar.

Ama ne olursa olsun, insanın bir vicdanı olduğu gerçeğini değiştiremediler. Dağlar kadar gerçek, nehirler kadar kadim, öylesine doğal bir şey, şu vicdan dedikleri. 27 yıldır vicdanlarımızı öldürmeye çalışıyorlar. Dünyayı dünya olmaktan, insanı insanlıktan çıkarmaya çalışıyorlar.

Ama başaramayacaklar! Seni tanıyınca canlanan yüreğimden biliyorum Gülay; biliyorum, her insanın yüreğinde sana bir yer var.

Sadece insanlık, sadece memleketim değil sende gördüklerim. Ve sen, sadece bir romanın içindeki karakter değilsin.

En zor anlarda, en umutsuz durumlarda, insanın karşısındakine inanmak istemesindeki çaresizliği gördüm sende. İşkenceci bile olsa, karşıdakinin içinde bir insanlık olabileceğini düşünmek, bundan medet ummak. Belki acıma duygusunu bildiğini düşünüp bir ilişki kurmayı kabul etmek…

İyi polis – kötü polis oyununun ne olduğunu zaten biliyordum, bunun insan ruhuna etkisini de anladım.

Sonra, o “şey”i de anladım. Kalbinin derinliklerinde, insanın kendisinin sevilmeye layık olduğuna emin olmak istemesiyle ilgili bir şey. Sevildiğine inanmak istemekle ilgili bir şey.

Bir kadının vücuduna, onun isteği dışında dokunmanın ne olduğunu bile hissettim. İstemedikleri halde kendilerine dokunulduğunda, yalnızca dokunulduğunda, erkeklerin öyle canlarının yanmadığını anladım.

Dokunuşun erkeklerde, değdiği yerde kaldığını, kadınlarda ise tenden içeriye öldürücü bir zehir gibi sızdığını anladım. Yüreğe varıp onu kaskatı ettiğini anladım. Anladım Gülaycığım. Seni anladım

Sevgili Ali, Hasan, Elif; ne büyük mutluluk sizleri tanımak! Sizde insanlığın bir örneğini gördüm. Dostluğun, yiğitliğin gereğini yerine getirirken yaşadığınız o küçük ikircikler var ya, onlar sizi daha da büyütüyor gözümde.

Özellikle sen Elif, hiç kafana takma lütfen, biraz tereddüt yaşamış olmayı. Korku nasıl da yüce bir duygu olabiliyormuş bazen. Kolay olduğu için, sıradan olduğu için değil, doğru olduğu için, size öylesi yakıştığı için verdiğiniz kararları uygulamak elbette yüreğinizi ürpertecektir.

Ayşegül Devecioğlu; bu güzel insanların yaratıcısı sevgili yazar... “Kuş Diline Öykünen” ne güzel bir roman!

Yaratıcılığın, ilginçlikler uydurmak olmadığını; dikkat çekmeyi veya farklı olmayı amaç haline getirmeden bir gerçeklik yaratmak olduğunu teyit etmiş oldun. Hikaye anlatmanın, atmosfer oluşturmanın, karakter yaratmanın güzelliğini bir kez daha gördüm.

Hiç de didaktik olmadan aktardığın düşüncelerini de okudum: 12 Eylül’ün iki temel hedefi olan bir program olarak uygulandığını. Yerli sermayeyi uluslararası sermayeye entegre etmek. Ve dünya büyük sermayesinin taşeronluğunu yaparken, yerli sermayenin, kendisine ayak bağı olacak bir emek-sermaye ilişkisi yaşamasını önlemek.

12 Eylül’ün bu amaçla, muhalefetin yaşama şansının olmadığı koşulları hazırlandığını okurken, sonraki yıllarda neden dinciliğin yükseldiğini anlamak hiç zor olmuyor.

Seni de anlıyorum Yavuz. Boşunalık duygusunu. Değiştiremeyeceğin bir şeye, kesin bir şeye, yani zamana boyun eğmek duygusunu. Bitkinlik…

“Biz, kaybolan şeyin gölgesiyiz” diyorsun ya Gülay’a. İşte orada yanılıyorsun. Sizin hikâyeniz, bizim umudumuzdur. Sizde gördüğümüz insan özelliklerinden dolayı, umudumuzun varlığını hissediyoruz. Eşit, özgür, kardeşçe bir hayatın insana yakıştığının ve bunun mümkün olduğunun kanıtısınız.

Sizler, yaşamanın sağ kalmaktan daha fazla bir şey olduğunun, sağ kalmanın üzerine bazı değerleri ekleyerek insanca yaşanabileceğinin göstergesisiniz.

Sevgili Yavuz, tam o anda, İbrahim’in seni görmesini istiyorsun ya... Boyun eğmediğini, pişman olmadığını söylüyorsun ya... İnan ki, sesin zamanı da mesafeleri aştı. İbrahim duydu ona seslendiğini.

Evet sevgili İbrahim, Yavuz da biliyor, o anda onun yanında olmak isteyeceğini. Bir bağlantı kuramasanız da, sürekli iletişim halinde olduğunuzu biliyor. İnsana umut taşıyan o en güzel sözcükleri fısıldadığını duyuyor:

“Hiçbir ağaç bu kadar harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır.”

Devamını görmek için bkz.

Hande Öğüt, “Söylenemeyeni Söyleyebilme Erdemi”, Mesele, Haziran 2007.

“Gördüğüm ama asla görmediğim şeyin öyküsü...

Görmediğim o şeyi, bütün yaşamım boyunca gördüm ve

kendi kendime anlattım.”

(Joyce Carol Oates, “Mutluluk” adlı öyküsünden)

Söz, kişiye yalnızca gündelik gerçekliği değil, aynı zamanda kendi hakikatini de öğretir. Varlığının bağlı bulunduğu en belirleyici hakikatini... Ancak sözün gümüş, sükûtun altın olduğu temrininin kutsandığı toplumlarda, söylemektense susmak, yazmaktansa anlatmak, hatırlamaktansa unutmak yeğdir. Oydaşmadan, riayet etmekten sapan bireyler, devletin ideolojik aygıtının çarklılarınca ezildiği gibi toplumsal ahlâk mekanizmasının da dışına itilirler. Ya dışlama ve ihraçla tehdit edilirler, ya da tarihlerini unutmaya zorlanırlar. Ayşegül Devecioğlu, kitle tarafından kendi sesinden uzaklaştırılarak sindirilenlerin, genetik olarak belirlenen bilinçaltı dışlanma korkusu yüzünden susanların, unutmakta buruk bir teselli bulanların öykülerini anlatır bizlere.

Gördüğü ama görmediğine inandırıldığı ‘o şey’in, o şeyle başa çıkamayanların öyküsünü, âdeta kendi kendine anlatır; evet! Çünkü bağırmadan, slogan atmadan konuşur; suskunluk sarmalını mırıltının kadim ve tılsımlı etkisiyle aralar. Pierre Bourdieu, yaşam öyküsünün öncelikle sessiz, sedasız etnologlarda, sonra daha gürültülü biçimde toplumbilimcilerde ortaya çıktığını söyler. Diyeceğim, Devecioğlu da bir etnologmuşçasına, sessizce anlatır yaşamların öykülerini; görülen ama görülmez kılınan, ifşa edilmesi gereken ama üzeri örtülen, ömür boyu bir sır, tabu, utanç, yasak ve azap olarak söylenemez hale getirilenleri, darbeyle telef edilen hayatları, gözaltında tecavüze uğrayan kadınları, tarihleri bir alaysamanın, küçümsemenin perdesiyle örtülen etnik grupları, kadim kültürleri... Komployla örülen kaderi, kazaya bağlı kader olarak gösteren sistemi ve siyasayı içeriden, kolektif hafızayı içeren ama ‘içli’ olmayan bir bakışla aktarır, anlatır.

Hakikat sorunu karşısında bütünüyle ilgisiz konumda bulunma olgusuna, tabuları sarsarak muhalefet eden Devecioğlu, kadın, birey ve toplum sorunlarını siyasal bir perspektifle dillendiren, ‘80 sonrasının en önemli yazarlarından kanımca. Çünkü onun temel meselesi, söylenemeyen üzerine söz söylemek, hikâyesini anlatamayanların sesi olmak, bir yandan da bir büyüme-bilinçlenme öyküsü sunmak...

Zira söylenemeyenin üzeri sürekli örtülür, yine bir başka sözle. Gerçek söz ile gerçek olmayan söz, doğru ile yalan ikame edilir; bir hayatta kalma stratejisine dönüşür yalan. Hoş, gerçek dediğimiz nedir? Hakikat konusundaki ilgisizliği, bireyin hafıza ve bedenini sakatlayarak gerçekleştiren güç teknikleri, yaralamaya, kapatmaya, örtmeye meyyaldir her daim. Toplum, Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, ‘muazzam ve sürekli bir örtme operasyonu’ değil midir? Ancak örterken, şunu gözden kaçırır; bu kaçışın ortaya çıkarmayı başardığı en iyi şey, üzerini örttüğü kaos ve pislik tarafından sürekli parçalanan, yırtılan ve katlanan, ince bir düzen naylonudur. Modern toplumun yarattığı gerçekle aramıza koyduğu yorumlayıcı filtreler yırtıldığında ne olur? Yüzleşmekten ölesiye korktuğumuz geçmişi sorgulamanın bedeli, yaralanmak, kanamak, kendine yeni bir dünya, belki yalan bir masal yaratmak ya da hepten nisyana terk etmektir.

Son romanı Ağlayan Dağ Susan Nehir’de bile isteye tarihini unutmuş, unutmayı ölümle ikame etmiş bir cemaati anlatırken; ilk romanı Kuş Diline Öykünen’de geçmişi kendine cebren ve hileyle unutturulmuş, unutuşun tek yaşama biçimi olduğu massedilmiş bir dönemin gençlerini odağına yerleştiren Devecioğlu, gerçeğin ötesine geçerken olayı yeniden okur ve yazgısal okumasını yapar. Her iki romanında da toplumsal tahayyül tarafından unutturulan, bir başka türlü tasavvur ettirilen tarihi olay ve olgulardan yola çıkarak 12 Eylül’ü, yok edilen Trakya Çingeneleri’ni, Auschwitz’i, Maraş Katliamı’nı bir araya getirerek, diğerini gizleyen ya da eşlik eden gerçek olayların arketipini inceler; kilidin şifresini, onun kendi ikiziyle olan ilişkisini çözümleyerek açar.

Faşizmin köklerine dek götürür okurunu, farklı coğrafya ve zamanlarda geçen olayları bir kurmacada birleştirerek Devecioğlu. Anlattığı hikâyedeki olayın neyle takas edilebilir, neyle edilemez olduğunu görürüz böylelikle. Sükût, nisyan ve tabiyetle takas edilemez, geçmişin acısı. Ancak konuşulmalı, dile getirilmeli, söylenmelidir. Üzerinden zaman geçen travmaları bir imgeyle temsil etmek, imkânsızlıkla baş başa bırakır, kişiyi; aynı zamanda, her türlü imgeyi kışkırtarak, yaşantının suskunluğuyla ikame olunur.

12 Eylül’ü bizzat içeriden yaşayan Devecioğlu, bir dönemi anlatmanın en iyi yolunun ‘hayaletler’ olduğunu biliyor ve bunu romanlarında kullanıyor. Zizek’in dediği gibi, belki de bir dönemi özetlemenin en iyi yolu, onun toplumsal ve ideolojik yapılarını tanımlayan belirgin özelliklerine değil, bu dönemi sık sık tedirgin eden, var olmayan şeylerin gizemli bölgesinde ikamet etmelerine rağmen ısrarla direnen, etkilerini sürdürmeye çabalayan, inkâr edilmiş hayaletler üzerine odaklanmaktır. Kaldı ki insan da, ideolojik bir inşa ya da bir hayalettir.

Çingene’nin Kadim Yalan Tiyatrosu

Son romanında bir Çingene’nin, Naciye Abla’nın öyküsünü anlatıyor Devecioğlu. Eskimeyen, anlatıldıkça daha çok merak edilen şeyin, dile getirilemeyen olduğunu bilen, yersiz yurtsuz bir çingenenin hikâyesini... Ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin, ama aynı zamanda da anlatıcının hikâyesini. Öyküsünü nasıl anlatacağı konusunda sınırsızca özgür olan anlatıcı, hikâyesini gerçeğe teslim etmek değil, hikâyesiyle gerçeği teslim almak niyetindedir. Çingene’nin hikâyesini, yazarken, adı ‘ağlayan nehir’ anlamına gelen bir Balkan kasabasında hatırlayan kadın anlatıcı, Naciye Abla’nın ölümünden yıllar sonra başlar onu anlatmaya...

Hatırlama anları anlatıcının gözünde zamana, zamanın unutturduklarına karşı bir direniş biçimidir. ‘80 darbesinden sonra, zamanın hafıza üzerindeki yıkıcı etkisini bizzat kendi deneyimiyle yaşayan anlatıcı, Naciye Abla özelinde, unutulmuş bir halkı, yakın dönem tarihiyle birlikte hatırlar. Evlerinde yardımcı, bakıcı olarak çalışan Naciye Abla’yla ömür boyu süren ilişkisini anlatırken, Çingene’yle arasındaki duygusal bağın gizemini de keşfetmeye çalışır anlatıcı. Belki de ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığıdır bu.

Zira anlatıcı, Cumhuriyet ideallerini benimsemiş orta sınıf bir ailenin kızı, Naciye Abla’ysa okuma-yazması dahi olmayan bir çingenedir. Aralarında kültürel, etnik, dinsel farkların yanı sıra epey yaş farkı da vardır üstelik. Naciye Abla, rasyonel cemaat tarafından çingene olması hasebiyle dışlanmıştır. Ancak onlar birbirlerine olan güvenleri, birbirleri için oluşları, bilgi aktarımlarıyla öteki cemaati kurmuşlardır aralarında. Anlatıcı, Naciye Abla’yı anlamanın, onun düşüncesi üzerine çöken buyruğu hissetmekle gerçekleşeceğine inanır. Düşüncesinin her zaman itaat etmiş olduğu buyruğa meydan okuyan bir başka buyruktur ama bu. Naciye Abla’nın anlatıcıyı bağlayan gücüdür buyruk...

Ötekini tanımak, onun konumunun yerçekimi yasalarının ürünü, hareketlerinin de fiziksel baskıların sonucu olmadıklarını, kendi düşüncesinin kendi iradesi için formüle ettiği bir temsilin hükmü altında olduğunu görmek demektir bu. Ki anlatıcı, Çingene’nin yalan tiyatrosunun kadim sahnesinde görür, temsil edilenin aslında gerçek olduğunu. Kendisiyle ortak hiçbir şeyi olmayan ötekiyle karşılaştığı bu alan, öteki cemaat’tir. Burada ötekiyle sadece sözleriyle değil, çıplak gözleri, boş elleri ve sessizliğiyle, yaralanabilirliğiyle yüzleşir anlatıcı. Öteki, ‘ben’in rasyonel buyruğunun tutarlılığını bozan davetsiz bir misafir, bir ıstırap yüzeyidir. Ama onunla ancak, irade dışı bir hareketle, kimsenin mülk edinemeyeceği ilkselin, yani sıcaklığın, havanın, ışığın, toprağın içine gömülerek karşılaşıyor oluşumuzdandır, bu ortak aidiyet hissinin büyüsü. Onu bir kez duyumsayınca da peşini bırakmayız.

Çingene’nin ölümünün ardından, onun öyküsünün peşine düşer anlatıcı. Çünkü ötekinin kendisine sunduğu dokunuş, sadece ötekine ait olmayan bir ıstıraba çeker anlatıcıyı ve onun acısının kaynağına doğru gider, içinde onun ıstırabıyla... Çünkü ötekinin ıstırabının, çektiği acının, kendini saklama çabasının ve korkusunun farkına varan şey, beceriyi şefkatle dokunmaya çeviren, insanın elindeki hareket; bakışları saygıyla hedeflerinden aşağı çeken, insanın gözlerindeki hareket; ve söylenenin tutarlılığını bozan, kavramlarını ve sebeplerini birbirine karıştıran, mırıltılar ve sessizlikle işini zorlaştıran insanın sesindeki bu belli belirsiz harekettir.

Bu kımıltı bazen kekemedir. Yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilip yerleşik hayatı kekeleyerek yaşayan Çingene’nin dilinde kekeleme; bir kuşla hasbıhalı tercih eden Gülay’ın dilinde mırıltıdır. Nurdan Gürbilek’in söylediği gibi, “İnsanın bir yabancının bakışını üzerinde hissetmeden kendi kendine ya da bir benzeriyle gerçekleştirebileceği gerilimsiz, alçak sesli konuşma”dır mırıltı... Yitirilen bir sesi yeniden yaratmaya çalışırken kimi kez ürkek davranan, kimi kez bilinçle kendini saklayan, çokça da alçak sesle konuşan romanlarını, ötekinin ‘yanında olma’ ve ‘ile olma’dan çıkararak ‘için olma’ya getirir Devecioğlu. Anlatıcı, olay örgüsüne o denli katılır ki bir süre sonra kahramanıyla özdeşleşir, onun için olur –anlatılan sanki kendi hikâyesidir.

Kendilerine has karakteristik özellikleri ne olursa olsun kahramanlar, ortaklıklar sergilerler; yazarın mesele edindiği ahlâki sonuçlar adına belirleyici ortak özelliklerdir bunlar. Ki her iki romanda da yapısal ve kurgusal olarak iki özellik göze çarpar: parçalılık ve epizodiklik ile iki özelliğin bir aradalığından oluşan bütünsellik... Ağlayan Dağ Susan Nehir’de de, Kuş Diline Öykünen’de de ana hikâyeye bağlanan küçük hikâyecikler mevcuttur; Devecioğlu yazar ve anlatıcı olarak kahramanlarıyla, hikâyecikleriyle birliktelik içindedir.

Bu birliktelik, Bauman’ın formülasyonuyla açıklarsam; ‘yanında olmak’, ‘ile olmak’lıkla başlayıp ‘için olmak’a dek ilerler. Epizodikliğini, karşılaşmaya yüklediği anlama borçludur bu kurmacalar. Ötekiyle karşılaşmayla ilgili ne varsa, karşılaşmanın süresi içinde yaratılır. Parçalı epizodik karşılaşmanın amacı sonuçsal olmama niyetidir ki, anlatıcının kahramana dair anıları, anladıkları, andıkları bitmez, ona dair keşifleri sonuçlanmaz. Bu düzenekte birbirleriyle yan yana konumlanırlar.

Çingene (Ağlayan Dağ Susan Nehir) ve Gülay (Kuş Diline Öykünen) ile ben-anlatıcı yan yanadır. İlkin kahramanlar ön plandadır; ben-anlatıcıysa onları, kendi hayatındaki bağıntıyla ve bağlamıyla anlatırken, kişisel tarihini geri planda tutar. Ancak ötekiyle etkileşimi öncelleyen ilinti, güncel olanın içinden çıkar. Anlatıcının şimdiki zamanında, o ânın oluşmasında belirleyicidir, ötekinin hikâyesi. Bu nedenle anlatıcı benlik, o ânın içinde fazla rol ve yer almaz, sözü diğerine devredercesine, onun dilini konuşmaya başlar.

Çingene’nin tarihini anlatmaya başladığında, hikâyeye yan kahramanlar da katılır yani seçilen/ayrımsanan ötekilerin katılımıyla ‘yanında olma’ kipinden ‘ile olma’ kipine geçer anlatıcı. Bu durum, Ayşegül Devecioğlu’nun diğer romanı için de geçerlidir. Kuş Diline Öykünen’de de, anlatıcı ile italik hikâyenin yazarı İbrahim, Gülay ile ‘Üsküdar’a Gidelim Kuşu’ ve Yavuz, birbirleri iledir; yan yanadırlar. Bu kiplerin ardından roman kişileriyle, anlatıcının birbirleri ‘için olma’ sürecine geçilir. Çingene’yle birlikteliği bütün ve süreklidir anlatıcının; artık ‘onun için’ olmuştur. ‘İçin olmak’ı şöyle açıklar Bauman: “İçin olmak, ile olma koşulu altında, her karşılaşmanın kendisinden geçici bir kopuş olduğu ve her karşılaşma vakasından sonra partnerlerin kendisine döndüğü bir temel çizgisi olan bu parçalanmışlığı tamamen ortadan kaldırır.”

Artık kopuşun olmadığı bir çizgidir bu; tecritten bütünlüğe doğru bir sıçrama! Romanın sonunda birbirleri için olan anlatıcı ve kahraman, öteki’nin eşsizliğini korur, savunur. Onu öylesine içselleştirir ki giderek onun için(de) olur. Nitekim anlatıcı, Ortaköy’de bir çingeneye fal baktırdığı günü, falcının yalanlarını iyimserlikte dinlediği günü anlatırken birden Çingene’nin sesi olur sesi, onunkine dönüşür düşüncesi. Ve kendi söylemi, ötekininkiyle yer değiştirir: “Lakin bu garip Romancık, karşısında oturup da iki-üç tane baklayla bir nazar boncuğundan kaderini öğrenmeye çalışan gacodan niye utansın ki kızanım? (...) Fala inanmaz Çingeneler. Fal, boş hayaller peşinde koşturur adamı, umuda düşürür ki ateşe düşmekten beterdir bak.”

Kuş Diline Öykünen’deyse kuş dili, Gülay için bir başka dilin imkânından yararlanarak özgürleşmektir. Ötekinin bir öykü gibi düzenlenmiş olan hayatı, başlangıcından, kökeninden, miyadına hem bir amaç hem de erek (telos) olan zamandizinsel bir düzene uygun olarak gider. Ancak bu daima geçerli değildir. Anlatı, her zaman için katı zamandizinsel silsileler dahilinde ortaya çıkmamış olmakla birlikte, anlaşılabilir bağıntılara göre sıralanmış/düzenlenmiş bölümler biçiminde düzenlenme eğilimi ya da iddiasında olan olaylar da önerir, Bourdieu’ye göre. Yaşam öyküsünün öznesi ve nesnesi, bir bakıma anlatılan hayatın (ve üstü örtük biçimde her hayatın) anlamına ilişkin koyutu kabul etmede aynı çıkara sahiptir. Anlatıcı, kendisi de oluş halinde olan ve bitmek bilmez dönüşümlere tabi olduğundan, bir uzamda art arda sahip olduğu konumların dizisi olarak yörünge kavramının oluşmasına götürür okuru.

Devecioğlu iki romanında da, özel adı olan kahramanlardan, dahil bulundukları anlam dünyasının içinde olgusal ve kavramsal olarak söz eder. Kuş Diline Öykünen’in Devrim’i ‘Çocuk’; Ağlayan Dağ Susan Nehir’in Naciye Abla’sı ‘Çingene’dir çoğu zaman. Çünkü onlar ne kendi halklarındandır, ne de diğerlerinden. Onlarla özel ilişkilerinde adlarıyla bahsederken, büyüme ve bilinçlenme döneminde, dahil oldukları olguyla anan her iki anlatıcı da, özel ismin oluşturduğu bu tamamen tekil adlandırma yöntemini zaman zaman terk ederek biyolojik bireyin kimliğinin, eyleyici olarak devreye girebileceği bütün alanlarda, yani bütün muhtemel yaşam öykülerinde güvence altına alan sabit ve süreğen bir toplumsal kimlik olduğunu gösterir. Böylece hem parçalanmış çoğul bir öznenin, anında açımlanması hem de özel isimle toplumsal olarak verilmiş bir kimliğin dünyalarına özgü çoğulluğunun ötesindeki sürekliliği vurgular.

Öteki olarak çingene de devrimci gençler de ante portas (kapıdaki) yabancıdır ve iki yüze sahiptir. İlk yüz ayartıcıdır, çünkü gizemlidir. Çingenenin anlattığı masallar, evde yasak olanı yıkarak ortamı karnavallaştırması, kadınlığın yasak bilgisini aktarması, haz vericidir. İkinci yüzse tehditkâr ve tekinsizdir. Sanki onların egzotik dünyasında, insan yüreğinin kaldıramayacağı bir uğursuz trajedi gizlenmektedir. Öteki, egzotik otantikliği övülerek, etnik kökleri sevimlileştirilerek bir tür ters ırkçılığın nesnesine indirgenir ancak.

“Bizim için Naciye Abla âdeta bir oyuncak, sevilen bir eşyaydı.” Naciye Abla’yı korkutmak, kandırmak, özellikle okuma-yazma bilmediğini öğrendikten sonra onunla çeşitli biçimlerde dalga geçmek, en büyük eğlencesidir anlatıcının ve erkek kardeşinin. Naciye Abla’nın okuma yazma bilmemesi onu egzotik bir karakter haline sokar ailede. Zaten yıllar yılı korkutulmuş, daha da korkmamak için kendi imgesini reddetmiş bu Çingene’yi, Naciye Abla’yı ne zaman gerçekten duyumsar ve onun için olur peki anlatıcı?

Doğduğu kentin karanlık tarihinden, ancak üniversitede okuyan erkek kardeşinin doktora çalışması sırasında haberdar olur anlatıcı. Trakya’da Yahudi mahallelerine yapılan saldırıyı, çingenelerin ve yabancıların üstünü atmıştır dönemin gazeteleri. Üniversitede okuyan erkek kardeşiyse Çingenelerin suçlanmasının, resmi makamların haberdar olduğu organize saldırıyı gizleme amacını taşıdığını söyler. Erkek kardeşi tez hocası tarafından engellenip caydırılınca anlatıcı, kendisine yöneltilen sorulara ısrarla cevap vermeyen Çingene’yi anlama ve masallarını başka türlü okuma devresine girer. Çünkü masallarda tekinsiz bir hayalgücü, özneler ve nesneler dünyasının güvenli sınırlarının dışına çıkarak ayrımları belirsizleştirebilir ve bizi hayvansal içkinliğe taşıyabilir. Hem masal, gerçekle aynı bedendendir, “onunla aynı kanlı etten ve kemikten”.

Masallarını kendini doğaya adayarak, yurdunu müziğin ve neşenin yurdu haline getirerek ve unutarak oluşturur Çingene. Unutmak, halinden hoşnut olmak anlamına gelmez asla. Bu sözcüğe yüklenen ana anlam, kimi zaman ümit ve neşe de dolu olabilen bir çeşit karşı koyma gücüdür. Aynı toplama kamplarında fırınlara gönderilen Yahudiler zulme ve dört bir yana dağılmalarına devasa bir hatırlama endüstrisiyle karşılık vermişler, buna mukabil Çingenelerse kaderciliğin ve unutmanın sanatını yaratmışlardır.

Her çingene gibi Naciye Abla da hikâyesini yanılsama ve unutma; kimliğini red ve bir başka kimliğe bürünme üzerine kurmuştur. Onun hayatta kalma stratejisidir bu. Kimlik, Laclau’nun da inandığı gibi, elementlerin hegemonyacı dile getirilişinin sonucu olarak inşa edilen koşullu bir kavramdır. Ve özne, hele ki nesneleştirilen öteki, toplumsal arzu ağlarınca içerilmiş, kendiliğindenliği tekinsiz kılınmıştır. Bütün kendiliğindenlikler, medeni düzeni yıkıcı unsurdur; düzenin iyiliği için küçük ve utanç düşürücü olduğu ilan edilmeli ve öyle davranılmalıdır. Kendi olmak, utançtan uzaklaştırmaya yarayan simgesel bir duvardır; çığlığı önleyen bir ara kesit... İnkâr edilemez ve bakışın nesnesi olmaktan çıkarılır utanç. Bu da bir bölünme figürüdür, Çingene ömrü boyunca Çingene olduğunu reddeder.

Oysa sonluluğun hüküm sürdüğü beyazların dünyasında, Çingeneler adına bir son yoktur; onun imgesi, itiraf edilemeyen cemaatin üyesi olarak bakidir. Maurice Blanchot İtiraf Edilmeyen Cemaat’te bu olguyu sorgular: “Onu ancak gıyaben var kılan şey kavranabildiğine göre, cemaatin varoluş biçiminde onu ortaya çıkarabilecek bir itirafın mevcut olmaması mı demektir?” Çingeneleri, çiçekçi, falcı, bohçacı, çalgıcı sıfatlarıyla gıyaben tanırız, cemaatin varoluşunu, ötesini bilmediğimizdendir belki bu kavrayışımız. Ama onlar da hiç doğruyu söylemezler ki...

Doğruyu söylemek, tahammül sınırlarını aşmaktır. Karşımıza ilkin Yunan edebiyatında, Euripides’te çıkan parrhesia (açıksözlülük ve doğruyu söyleme), kalbin ve zihnin konuşma aracılığıyla başkalarına, sır saklamaksızın açılmasıdır. Parrhesiastes, yani doğruyu söyleyen kişinin düşüncesi hakikattir ve inançla örtüşür. İnsan ahlâki niteliklere sahipse hakikate erişir ve bunu başkalarına da aktarır. Michel Foucault’nun Doğruyu Söylemek adlı kitabında belirttiği gibi, bir insan ancak hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda parrhesia kullanıyor sayılır. Kişi, bir parrhesia oyununu kabul ettiği zaman kendi kendiyle özgül bir ilişkiye girebilir ancak. Çingene için doğruyu söylemek tehlikelidir, ama sırrını güvendiği bir diğerine aktararak, ötekiyle gerçek bir ilişkiye girebilir ve hikâyesini teslim edebilir.

Unutulanın Parçalı Hatırlanışı

Poetik dili ve romansal estetiği bir yana Ayşegül Devecioğlu çok iyi bir tahkiyeci. Romanlarında mutlaka bütünü sırtlayıp götürecek, dramatik gerilimi artıracak, romanın trajik özelliklerini karşılayabilecek ve romansal hakikate içselleşebilecek sahici bir hikâye anlatan yazarın her iki romanı da, gücünü tarihi gerçeklikler olmasından ve dönüştürücü bir sıçrama imkânı yaratabilmesinden alıyor. Bunlar, bireyin ezeli ve ebedi sorunlarını bir odağa toplayıp sonra kendi dışına açan uzun hikâyeler kanımca. Nâlân Barbarosoğlu (Adam Öykü; Ocak-Şubat 2003, Sayı: 44) roman ile hikâye arasındaki farkı anlatırken şöyle der: “Roman, gücünü merkezden dışa doğru yayılan dalgalardan alırken, öykü tam tersine yayılan ya da yayılmış dalgaları merkeze, odağa toplayarak, ana eylem ya da durum ya da kişi içinde eriterek, seçtiği merkezi/odağı yoğunlaştırarak gücünü kazanıyor.”

Devecioğlu’nun eserleri, yayılan ya da yayılmış olan dalgaları bir merkezde toplayarak dışarı açar. Çünkü 12 Eylül, uzak geçmişteki bir ‘altın çağ’ olarak hep kendi içine, hatta kendi üstüne kapanmıştır, şimdiye dek. Kuş Diline Öykünen, devrimci mücadeleye inanan, kendisine verilen her şeyi yutarcasına okuyan, yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden Gülay’ın kişisel hikâyesi gibi görünse de, anlatılan hepimizin hikâyesidir. Seçtiği merkezi, yan hikâyeciklerle besler, destekler Devecioğlu. Şimdiki zaman ile geçmiş zaman kipini ardı ardına kullanarak zamanın akışkan döngüsünü yıkar. Anlatıyı oluşturan ana öykü ile yan hikâyeleri birbirine bağlayan iki şeyden biri, bütün bu olanları gören ve yazan anlatıcıdır; ötekisiyse zamanın sessiz tanıkları... Masal zamanının...

Romanlarında kullandığı masal dili ve masala gönderme yapan yan öykücükleriyle masal tadında bir akıcılık, şiir tadında bir dil, trajedi tadında kurmacalar yaratır Devecioğlu. Ağlayan Dağ Susan Nehir, kimilerince klasik roman yapısına sadık kalmadan, anlatımda doğrusallık izlemeden kurulduğu veçhesiyle eleştirildi. Peki ama, çizgisel anlatı şeklindeki roman yapısının terk edilmesi, hayatı, hem mânâya hem de yöne sahip bir varoluş olarak ele alan görünün sorgulanması anlamında okunamaz mı? Neden olmasın!

Öyle ki, geçmişi edilgen olarak hatırlamakla yetinmez Devecioğlu’nun kahramanlarıyla anlatıcıları... Düz zamansal çizgiye eklenen ara bölümlerle etkinleşir ve romanın olup bitmiş zamanında yaşamaya devam eder. Roman boyunca, italikle yazılan ve araya giren bölümlerle anlatıya katkıda bulunan yan hikâyeler, dairesel kurgunun yapıtaşlarıdır. Alain Robbe-Grillet’nin belirttiği gibi, gerçek olan süreklilik göstermez; sebepsiz bir biçimde üst üste binen ve her biri tek olan öğelerden oluşmuştur ve bu öğelerin kavranması, hele de sürekli öngörülemeyen konu dışı, rastlantısal biçimde ortaya çıktıkları düşünüldüğünde çok zordur. Hele ki hikâye anlatmayı, her şeyi başsız sonsuz bir zamana sığdıran bir Çingene’den öğrenmişse anlatıcı... Hele ki unutulmuş bir dönemi bugünden bakarak hatırlamaya çalışıyorsa kahraman...

Söz konusu dairesel kurguyu, kadın yazısı üzerinden yorumlamak da mümkündür. Doğrusal anlatıyı kıran, dişil akıcı, istikrarsız, marjinal, devinimli, merkezkaç özellikli metinler ortaya çıkan dişil metinlerin işi, metaforlarladır. Kuş Diline Öykünen’de Gülay, Yavuz, Leyla ve İbrahim’in trajik hayatlarında konuşmak kadar konuşamamak da önemli bir sorundur. Gözlere, yüreklere, gülüşlere sinmiştir, derin acılar, hiçbir söze sığmaz; yaşananlar bilinen bütün kelimelerden kaçıp kimsenin bulamayacağı kuytulara saklanır. İşte burada imgeler girer devreye...

Yaşanan bütün acılara rağmen ayakta durma gücünü, bir kuştan, özgürlüğü simgeleyen bir imgeden alır Gülay. Başkalarının farkında bile olmadığı, yalnızca Gülay’ın bildiği sözcükleri tekrarlayarak öten bir kuştur bu. Ağlayan Dağ Susan Nehir’deyse bir başka falcı kadından aldığı pembe dinozor, Naciye Abla’ya dair metaforu olur anlatıcının. Ötekinin acı çekmiş olduğunu bilmesine rağmen acıyı yatıştırmasına engel olan bir imkânsız umut temsili, kahramanı için bir hatırlama nesnesidir bu simgesel varlıklar.

Devecioğlu’nun romanları, eril dilinin temsilciğiliyle değil, kendiyle bağlantılı, kaygan ve akıcıdır. Birbirinden kesik parçalar, bölüntülenen olay örgüsü, klasik romansal söyleme aykırı olarak görülse de ana gövdeye bağlanan bölümler (anlatıcının eski arkadaşı Ekin’le karşılaşıp Çingeneler hakkındaki bir sempozyuma katılması, Kakava Şenlikleri, kimi coğrafi ve ansiklopedik bilgiler, gezi izlenimleri, gözlemler, Basri’nin Yılmaz Güney’e olan tutkusu ile Maraş Katliamı’nın ortasına düşmesi veya ilk romanda İbrahim’in ağzından anlatılan italik pasajlar, 12 Eylül’den sonra dağa çıkan arkadaşların tuttuğu bir gerilla birliğinin günlüğünden alıntılar, yazarın bizzat yaşadığı ya da duyduğu anekdotlar), asıl hikâyeyi bütün ayrıntıları ve arkaplanlarıyla anlatabilmek, anlamlandırabilmek, kaybolan zamanı geri getirebilmek amacıyla kurulan yan hikâyeciklerdir.

Buna mukabil her biri başlı başına, bir novella olan bu hikâyecikler, ana gövdeye bütünsel bir kurguyla bağlanmaz. Bütün hikâyeleri kendi etrafında örgütleyen merkezi bir olay örgüsünün olmayışı, romansal bir kusur değil, dili bu denli iyi kullanabilen yazarın tercihidir kanımca. Ancak yine de Devecioğlu, roman yazarı olmaktan ziyade, usta bir tahkiyeci. Nitekim belirsiz kişilere gönderme yapılan zamir kullanımı daha çok öykü girişlerinde kullanılıyor, ki Devecioğlu iki kitabının da girişinde, belirli bir zamir kullanmamıştır. Ağlayan Dağ Susan Nehir’in girişinde belirsiz, herhangi bir çingeneye adanmış, kadim bir masal anlatılır. Ancak daha sonra okuyacağımızın, ‘bir çingenenin öyküsü’, Naciye Abla’nın hikâyesi olduğunu anlarız. Çingene de kendi kimliğinden göçmeye çalıştığı için diğer kimliklere öykünecektir.

Kuş Diline Öykünen’de de yine birinci bölümde ‘karanlık’ betimlenir; belirsiz bir anlatıcı ses, karanlığın, içinde yavaşça yurt edindiğini mırıldanır. Ardından, romanın kahramanı Gülay devreye girer. Kendini gizleme çabası içindeki bütün kahramanların hikâyesi sondan başa doğru aktarılır. Bu da öyküde, hikâyenin sona yakın bir noktadan başlama özelliğiyle uyum gösterir. Roman olmaktadır, hikâyeyse olmuştur. Dağ ağlamış, nehir susmuştur.

Olmuş ile olmakta olandan yola çıkarak olacağı da anlatır bize Devecioğlu, mırıldanan öykülerle... Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler’de dediği gibi, bu mırıldanan öykülerin en güzel, sevilesi yanı, her şeyin, her edimin ince ince betimlenmesi, gittikçe artan bir tadın çok ağır çekimi, bedene, sözcüklere, suskunluklara doğru usulca tırmanışıdır.

Devamını görmek için bkz.

Sevengül Sönmez, "Bir İlk Roman", Akşam-lık, 21 Mart 2004

"Pençesini küçük bir kuş ya da kemirgene geçiren bir yırtıcıya yakalanır gibi hayata yakalanan" Gülay'ın kişisel tarihinden ve bütün Türkiye'nin yakın tarihinden, belleğinden silmeye çalıştığı olayları anlatan bir roman Kuş Diline Öykünen. Yazarın hiçbir duygu sömürüsüne yer vermeden anlattığı hapishane süreçleri, işkence ve insanların hapisten çıktıktan sonra değişen yaşamları, gerçeğin kendisinden daha yalınbir anlatımla gözler önüne seriliyor romanda. Ayşegül Devecioğlu, insanları ve olayları anlatırken çok yalın ama yalınlığını unutturacak kadar derin benzetmeler yapıyor. Romandaki benzetmeler üzerinde özellikle durulması gerektiğini düşünüyorum çünkü, bir durum ve nesnenin sıradanlığının anlatımında kullanılan benzetmeler, yazarın anlatımını yoğun bir biçimde destekliyor.

Kitap devrimci mücadeleye inanan, kendisine verilen her şeyi yutarcasına okuyan, yoksulluğa ve zulme karşı mücadele eden, yaptığının doğru olduğuna inanan Gülay'ın kişisel hikâyesi gibi görünse de romanda anlatlıan olaylar, insanlıkdışı muamelelere maruz kalmış bir kuşağın hikâyesi aslında. Gülay'ın başından geçenler, salt devrimci kimliğinden kaynaklanmaz, onun bütün erkeklerin ilgisini çekecek kadar güzel bir genç kız olması, bir kadın olarak bu süreçte yaşananları daha da dayanılmaz ve onur kırıcı hale getirir.

Romanın başında, karşımıza çıkan Gülay, ürkek, cansız, kendi deyişiyle eski bir otobüse benzeyen, tarlalarda biten ayrık otları gibi amaçsız, yaban, güneşin altında kavrulan kabuklu bir deniz hayvanı gibi çaresizdir. Uzak tanıdıklardan birinin bürosunda sekreter olarak çalışmaktadır, olup bitenlere, etrafındaki insanlara o kadar uzaktır ki o adeta yaşamıyor gibidir. Sokakta yürürken, insanlara bakarken dalıp dalıp gittiği yerler, ona unutmaya çalıştığı kötü şeyleri anımsatır hep. Kendisine de yabancılaşmıştır bu süreçte, kendine bakmaktan, dokunmaktan, kendisiyle ilgili tek bir cümle kurmaktan kaçınır.

Öğlenleri gittiği parkta "Üsküdar'a gidelim" diyerek öten o kuşu dinler uzun süre. Bu kuşun sesini ilk kez küçüklüğünde babası ile gezerken duymuştur, şimdi ise kendisinden başkasının duymadığını bildiği bu kuşun sesiyle avunmaya çaışır. Bu parkta bir delikanlı ile karşılaşır; önceleri yok sayar onu ama delikanlı ona bakmakta ve onunla iletişim kurmakta ısrarlıdır. Gülay, bütün başına gelenlerden sonra bırakın bir erkekle birlikte olmayı, bir erkekle yürümeyi bile düşünemeyecek kadar uzaklaşmıştı hayattan. Parktaki genç adam sonunda Gülay'ın kalbini kazanmıştı. Gülay ona hiçbir şey sormamıştı; onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ve derken Yavuz'un da bir kaçak olduğu ortaya çıkar. Yavuz'un saklanma, kaçma, ortadan yok olma zorunluluğu, Gülay'ın bu yaşamda kendini önce insan,sonra da kadın olarak yeniden yaratma serüveni, bütün bunların ardında, büyük bir acıyla okuduğumuz o korkunç olaylar, Türkiye'nin yakın tarihine ayna tutacak bir yapıya sahip. Bu ayna gösterdikleriyle canımızı acıtsa da, Devecioğlu'nun kaleminde canlanan insancıl anlatımla derin yaralar açmıyor yüreğimizde. Kuş Diline Öykünen, bireysel yaşamdan yola çıkarak önemli bir toplumsal süreci anlatan, bir başka deyişle, Türkiye'nin son yirmi yılını büyük bir açıklıkla ortaya seren sosyal gerçekçi bir roman.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.