Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-465-3
13X19.5 cm, 352 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elif Şafak diğer kitapları
Pinhan, 1997
Şehrin Aynaları, 1999
Mahrem, 2000
Bit Palas, 2002
Beşpeşe, 2004
Med-Cezir, 2005
Baba ve Piç, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Araf
Özgün adı: The Saint of Incipient Insanities
Çeviri: Aslı Biçen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2004
9. Basım: Kasım 2008

Elif Şafak’ın İngilizce olarak kaleme aldığı Araf’ı Türkçeye Aslı Biçen çevirdi.

Farklı din, çevre ve kültürlerden gelip yolları Boston’da kesişen bir grup genç insanın dokunaklı öyküsünü anlatan Araf, yalnızlık, yabancılık, dil ve zaman üzerine bir roman…

Keskin bir kavrayışa ve mizah duygusuna sahip olan Araf, ait olma konusundaki sürekli özlemin ve sürgünde bir yurt arayışının öyküsü. Belki de hepsinden önemlisi, ister Doğu’da ister Batı’da, kendi yurdunda bile bir yabancı olmanın heyecan verici keşfi.

Araf, “The Saint of Incipient Insanities” adıyla 2004 yılının Eylül ayında ABD’nin öndegelen yayınevlerinden Farrar, Straus & Giroux tarafından yayımlanacak.

OKUMA PARÇASI

s. 123-125

"Ne hoş tesadüf," dedi Debra zoraki bir neşeyle, "çok sevindim. Ne kadar iyi bir ahçı olduğunu biliyorum." Değişik bir hali vardı, okuma grubundakinden çok daha kendine güvenli görünüyordu. "Senin için bir sakıncası yoksa çalışmaya hemen başlayalım, zaman geçiyor ve hiçbir şey hazır değil."

Alegre'yi soktuğu çivit mavisi mutfak duvardan duvara paketler, kutular, konserve kutuları ve kavanozlarla doluydu, gıda, gıda, gıda. Misafirlerin yediden sonra gelecekleri ve büyük olasılıkla sekiz buçuk civarında kurt gibi acıkacakları söylendi. Toplam yirmi iki kişi bekleniyordu. "Biz de iki kişiyiz. Doyuracak yirmi dört boğaz eder. Ne dersin? Başarabilir miyiz?"

Ama çok geçmeden ortaya çıkacağı üzre "biz" diye bir şey yoktu. Sadece Alegre vardı. Kendi ahçılık tarihinde bu kadar kısa sürede, bu kadar çok insan için bu kadar çok yemek pişirdiği olmamıştı hiç. Yine de yiyecek konusunda kendisine böyle muhtaç olunması sinirlerini yatıştırmış olacaktı çünkü kendini bu işin altından kalkmaya tamamen muktedir hissediyordu. O malzemeleri incelerken Debra Ellen Thompson da onu inceleyecek vakit buldu. Alegre'nin değişik bir hali vardı şimdi, okuma grubunda olduğundan daha az ürkekti.

Gerçekten de kendinden emindi Alegre, hatta Debra nihayet mutfak kapısının öteki tarafındaki sürekli mızıldanan kadın sesinin yardımına koşup onu mutfakta yalnız bıraktığında kendine güveni iyice artacaktı; dışarıdan gelen sese bakılırsa biri oturma odasını akşam için derleyip toplamaya çalışıyor ama aslında bu işi yapmak istemiyordu, hem de hiç. Alegre mutfakta tek başına kalınca oturma odasında olanları hiç merak etmedi, tıpkı evin geri kalanıyla ya da misafirlerin nasıl insanlar olduklarıyla ilgilenmediği gibi. O olmak istediği yerdeydi: mutfakta. Başka birine ait olsa da onun mutfağıydı burası artık. Tek bilmek istediği tam olarak ne pişirmesinin istendiğiydi. Ama kimse bu konuyu açıklığa kavuşturmak için gelmedi. Onun yerine içeri komik, basık burunlu, aşırı uzun tüylü, duman grisi tombul bir kedi girdi ihtişamla, hemen onun arkasından da ne işler karıştırdığını anlamak için yine aynı türden, tekir ve belki daha az mağrur bir başka kedi geldi. Evsahiplerinin ona nasıl bir menü istedikleri konusunda ipucu verecek kadar sorumlu davranmasını beklemekten ve kedileri seyretmekten sıkılan Alegre bu yiyecek gemisinin tek kaptanının kendisi olduğuna ve karar vermenin de kendisine düştüğüne kanaat getirdi. Buzdolabında bulduğu keçi peynirini pidelerin üzerine ufaladı. Dolaplarda bir sürü ton balığı konservesi buldu ve bunlardan bol bol şehriyeli ton balığı fettuccine yaptı. Buzluktaki kıyma çabucak köfteye dönüştü; tezgâhın üzerindeki lahana barbunyalı lahana salatası oldu; artık mısırların bir kısmı puding, geri kalanı mısırlı kabak sotesi halini aldı. Patatesler her zamanki gibi fazlasıyla işe yaradı. Alegre onları haşladı, kızarttı, fırınladı, ezdi, üzerlerine çeşit çeşit baharatlarla soslar döktü. Geri kalanları domuz pastırması ve peynirle doldurdu. Dolaplarda bulduğu tako soslarının hiçbirini fazla tutmasa da tavuklu burritos doldurdu. Fıstıklı banma sosu ve tavuk ciğerli börek hazırladı. Bildik aperitifleri sıraladı – sarımsak soslu karides, söğüş salata ve peynirler. İki koca kâse cevizli Sezar salatası ve birilerinin bütün bunlara rağmen aç kalması ihtimaline karşı yirmi dört tane hindili klüp sandvici yan yana dizdi. Geri kalan yumurtalarla limon suyunu limon kremalı turta yapmakta kullandı. Buzdolabında gördüğü yığın yığın muzla da muzlu turta yapmayı planlıyordu ki, yorgunluktan bitkin düştüğü için oturup biraz dinlenmesi gerekti.

Bu yiyeceklerin hiçbirini değil yemek tatmak dahi istemiyordu. Çantasını dolduran kırmızı greyfurtları çıkardı ve çiğnerken hesaba başladı: 11 kırmızı greyfurt, her biri 70 kalori, toplamda 910 kalori!

"Şu hale bak, inanamıyorum!" Debra Ellen Thompson iki küsur saattir adımını atmadığı mutfağa girdiğinde bağırmaktan kendini alamamıştı. Tezgâhın üzerindeki her yemeğin karşısında konuk selamlar gibi tek tek saygıyla durdu. "Tanrım, ne diyeceğimi bilemiyorum. Muhteşem bir iş çıkarmışsın. Bu müthiş! Müthiş!"

Ama kendisi "müthiş! müthiş!" görünmüyordu hatta "müthiş!" bile görünmüyordu. Daha ziyade saatlerdir ağlıyormuş gibi görünüyordu.

"Sen iyi misin?" diye sordu Alegre kaşla göz arasında greyfurt kabuğu yığınını ortadan kaldırarak.

"Evet... aslında hayır... ev arkadaşımın canı son zamanlarda çok sıkkındı, onu neşelendirmek için mutfağı çivit mavisine boyadım... en sevdiği renk... ama pek işe yaramadı, sonra bir parti vermenin iyi bir fikir olacağını düşündüm ama ne kadar salaklık ettiğimi şimdi anlıyorum... bu kalabalık ona iyi gelmeyecek."

Alegre ona, ev arkadaşını mutlu etmesinin neden bu kadar önemli olduğunu sormak istedi ama birden bu yorumun fazlasıyla Connie-vari olacağını hissetti. Hem gerçekten de çene çalacak zaman değildi. Misafirler gelmeye başlamışlardı bile.

Bütün tepsilerle tabaklar oturma odasına taşındıktan sonra Alegre mutfakta yine yalnız kaldı. İçeri girip insanlarla tanışacağına ve onlarla birlikte yiyeceğine söz vermişti Debra'ya ama son anda yan çizeceğini gayet iyi biliyordu. Mutfağı toplamayı, tezgâhı temizlemeyi, çöpleri atmayı, birkaç tava ovmayı tercih etti. Sonra içerideki seslerin dingin bir müzik çeşitlemesine, neşeli sohbetlere, hafif şakalara, şen gaflara çoğalmasını dinleyerek üç greyfurt daha yedi, 210 kalori daha; giderek değişti sesler, ara sıra sinirli alaylar, aksi atışmalar da çalınıyordu kulağa. Derken bir yerlerden davul sesleri yükseldi ve fonda çalınan müzik aniden hızlandı. İçerdeki herkes aynı anda dans etmeyi zıplamakla, zıplamayı da tepinmek ve hoplamakla karıştırmaya karar vermişçesine zangır zangır sarsılmaya başladı ev.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Asuman Kafaoğlu-Büke, “Araf ya da Beklemedeki Ruhlar”, Cumhuriyet Kitap Eki, 13 Mayıs 2004

Araf, Musevilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların inançlarında yer alır. Eski Ahitte Araf’tan, kötülüklerden arınmamış ruhların bekletildiği yer olarak söz edilir, Kuran’da ise “iki taraf arasında bir perde” diye adlandırılan Araf, sevap ve günahları eşit olanlar ile haklarında henüz karar verilmemiş olanların kaldığı yerdir.

Via Negativa

Felsefede via negativa diye adlandırılan bir yöntem vardır. Ortaçağda, özellikle din adamlarının sık kullandığı bu yöntem, anlaşılması istenen şeyin ne olduğunu anlatmak yerine, ne olmadığını anlatarak girişir soruna; örneğin Tanrının özelliklerini saymak yerine (çünkü bunlar ilk bakışta bilinebilir özellikler değildir) Tanrının ne olmadığı söylenir, sonunda elenen fikirler sayesinde, net olmasa da bir düşünce oluşmaya başlar.

Araf, tanımlaması zor bir yerdir, nasıl bir yer olduğunu anlatmaya via negativa başlanır, burası ne cennet ne de cehennemdir, burada bulunanlar ne günahkar ne de iyilerdir. Yaptıkları ile değil, yapmadıkları ile tanımlanırlar. Bu yüzden Araf kimsenin tam anlamda evi değildir, bir bakıma simgesel bir bekleme odası görevi görür, burada eylemde bulunulmaz çünkü yargı ve değer yoktur, geçicilik Araf’ın özünü oluşturur.

Elif Şafak yeni kitabı Araf’ta via negativa yöntemini roman boyunca kullanmış. Roman kahramanlarını tanıtırken kim olduklarını anlatmak yerine, kim olmadıklarını anlatarak başlamış ve bu sayede anlatıya gizemli bir hava vermeyi başarmış. “Kim olduğunu ayırt etmekten çok kim olmadığını ayırt etmek. Ama Zarpandit için bunu söylemek yapmaktan kolaydı. (...) Ne kadınlar ne erkekler arasında onu seven çıkmamıştı. Ne kadınlar ne de erkekler arasından bir sevdiği çıkmamıştı.” (s. 57)

Araf ve Türkiye

Aslında Türk olmak bir çeşit Araf’ta olmak gibidir. Ne Doğulu ne de Batılı sayılırız, Doğuya gittiğimizde Batılı, Batıda ise Doğuluyuzdur. Diğer Müslüman ülkelerin insanlarının gözünde tam Müslüman değilizdir, ama tabii Hıristiyan Batıya da Müslüman kimliğimiz yüzünden kabul edilmediğimizi söyleriz.

Elif Şafak Araf’ta bu kimliksizliğe dikkat çekiyor, roman kahramanlarından doktora öğrencisi Ömer, yabancısı olması beklenilen Amerika’da o kadar da yabancı olmadığını fark ediyor. Ait olmadığı ve Boston’a ilk kez geldiği halde, sineması, müziği, yemekleriyle tanışık; ama öte yandan Amerika’da büyümüş, beş nesildir Amerika’da yaşayan Meksikalı bir ailenin kızı olan Alegre ya da yarı Musevi, yarı Hıristiyan Gail, Boston manzarası içinde Ömer’den daha yabancı gibi duruyorlar.

Araf göçmenlik ve yabancılaşma gibi konulara çok farklı yaklaşıyor, bu romanda anlatılan “yabancı”lar, öğrenci oldukları için ve bu yeni ülkeye yerleşme düşüncesiyle gelmedikleri için, fazla yabancılık çekmiyorlar. Yabancı öğrenci olmanın psikolojisi göçmenlik gibi değil, yeni yer çabuk benimsendiği gibi kolay terk edilebiliyor. Yabancı öğrenciler için yeni geldikleri yer Araf gibi, geçitte kullanılan kalıcılığı olmayan bir yer.

Doğu-Batı ikilemini Şafak roman boyunca farklı biçimlerde hep akılda tutmamızı sağlıyor, “West” ve “The Rest” adlı kedilerle, Boğaz köprüsünün tam üzerinde ne Doğu ne Batı olduğu noktada, ama en çok ne bir kültürün ne de diğerinin hissedildiği hafiflik noktasında. Araf’ta yinelenen temalar romana bütünlük hissi vermiş: parçalanmış gibi görünen ve yer yer detaylara fazla dalan anlatıya rağmen, romanın son sayfalarında inanılmaz bir şekilde konuyu birleştirmiş yazar. Roman boyunca tekrarlanan kaşık, çikolata, Doğu-Batı ve zaman temaları romanın son sayfalarında derin anlam kazanmışlar. Bütünlük duygusu genelde Şafak’ın romanlarından geride kalan bir tat. Yazmaya başlamadan önce zihninde bitirdiği bir romanı kaleme aldığı izlenimi veriyor. Sağlam kurgu, yazarın karakteristiklerinden biri.

Romanda çok net olmayan birkaç şey de vardı, örneğin Ömer “ekimin son günü doğmuş” (s. 276) olduğunu söylüyor. Amerika’da 31 Ekim Cadılar bayramı olarak kutlanır ve romanda da Cadılar Bayramı ve bir gün sonrası detaylarla anlatılmış, buna rağmen Ömer’in doğum gününden söz edilmiyor. Halbuki roman kahramanlarının birlikte doğum günü kutlama ve birbirlerine hediye verme adetleri (s.153) var. Ayrıca, sadece birkaç bavulla Boston’a gelen Ömer’in 10 ay sonra birkaç bin CD’yi öğrenci bütçesiyle nasıl edinebildiği soru işareti yaratıyor.

Bu türden bir kusur olmasa da, romanda filozof adlarının rasgele kullanmış olmaları da dikkat çekiyor. Kant (s. 64), Aziz Augustine (s. 79) Marx (s. 168), Heidegger (s. 232) (aslında Heidegger’in adı geçmiyor ama “Dasein” filozofu çağrıştırıyor) adlarına rağmen romanda nasıl yer aldıkları çözülemiyor. “Bu talimatı beğenmemişti. Bütün bunların ne faydası vardı, burada olmaya direnmeyen Dasein’ın ne anlamı olurdu” gibi tümceler, roman içinde bir anlam verilmediklerinde, sadece gösteriş için konmuş havası gibi görünüyorlar. Aslında “Dasein”in ne olduğunun anlatılması, dünyaya fırlatılmış olmanın, istem dışı var olmanın ağırlığı altında düşen insanın açıklanması romana bence çok şey katabilirdi, ama felsefeyle yakından ilgilenen okurların bile çözmekte zorlanacakları ya da yanlış okuduklarını sanacakları bir şekilde verilmiş felsefe bağlantıları.

Ve Çeviri

Romanın çevirisinden de kısaca söz etmek gerekir, çünkü güzel Türkçe kullandığını bildiğimiz bir yazarın nasıl çevrileceği konusu edebiyat çevrelerinde merakla bekleniyordu. Yazar bir röportajında çeviriden memnun olduğunu söyledi. Ben de çeviriyi yapan Aslı Biçen’in daha önce Salman Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları, A. Burgess’in Mozart ve Deyyuslar ve I. B. Singer’in Meşuga çevirilerini okumuş ve iyi bulmuştum. Dili özellikle biraz arkaik kullanan biri olması sözünü ettiğim çevirilerde iyi durmuştu fakat 2000’li yıllarda Boston’da yirmi yaşlarındaki gençlerin yaşamlarının anlatıldığı bir romanda bu denli Osmanlıca sözcüğün kullanılmış olmasını yadırgadım. Çevirinin akıcılığına bir kusur bulmak zor ama bazı sözcükleri sık tekrarlamış olması – örneğin aynı paragraf içinde üç kez “ziyade” kullanmış (s. 13) – Elif Şafak’ı orijinal dilde okuyor olsaydık bu tür hatalarla karşılaşmazdık.

Umarım Araf Amerika ve İngiltere’de başarılı olur. Elif Şafak yaşlarındaki Jhumpa Lahiri ve Aleksandar Hemon’un kazandıkları ödülleri ve başarıyı düşündüğümde, Şafak’ın adının onlara katılmasını çok arzular buluyorum kendimi.

Devamını görmek için bkz.

E. Fuat Keyman, “Araf ve tarihsellik”, Radikal 2, 18 Temmuz 2004

Kanada, Ottawa havalimanına inen uçaktan dışarıya baktığım zaman, gözlerime inanamamıştım. Her yer, beyazdan griye, hatta siyaha kadar çeşitli renklere dönüşmüş karla kaplıydı. Havaalanından dışarıya çıktığım zaman hava eksi 25 dereceydi. Böyle bir soğukla hayatımda ilk kez karşılaşıyordum, sanki içim donuyordu. Bir sigara yaktım, onu bile içemedim. Bu dondurucu soğuk, kardan başka hiçbir rengi içermeyen, sigarayı bile soğuğuyla bana içirtmeyen bu kentte nasıl yaşayacağımı düşündüm. Hemen Türkiye'ye geri dönmek istedim. İsteğimin imkansızlığını anlayınca, sıradaki taksiye binip, beni, o günden bugüne yaşantımın bir parçası olacak, doktora çalışmamı yapmak için geldiğim Carleton Üniversitesi'ne götürmesini istedim. Doktora çalışmamı, sonra Amerika'da Boston şehrinde yaptığım doktora sonrası çalışmamı ve çeşitli üniversitelerde verdiğim dersleri içeren 11 yıllık bir dönem 3 Ocak 1984 günü böylece başlamıştı.

Bu süreç içinde, dünya politikasına "iktidar-devlet-ulusal çıkar ekseninde" yaklaşan hakim uluslararası ilişkiler anlayışının kuramsal bir eleştirisini yapmaya çalışan doktora tezimi yazdım. Tezimde, dünya politikasını sadece güç ve çıkar temelinde gören, ulusal çıkar ile devlet çıkarını özdeşleştiren ve devlet güvenliğini kendisine öncül gören hakim uluslararası ilişkiler anlayışının, özünde doğayı, kadını ve farklı kültürleri denetlemeyi amaçlayan ve bu yolla Batılı, beyaz ve erkek kimliği tarihin merkezine oturtan bir hareket tarzına sahip olduğunu önerdim. Bu anlamda, bilimsel, objektif ve gerçekçi olduğunu her fırsatta yenileyen uluslararası ilişkiler kuramı, düzen ve güçle kurulacak dünya barışından konuşurken, aslında belli bir kimliğin dünya üzerinde egemenliğini ve hegemonyasını kuracak bir "güç ve çıkar merkezci" anlayışı bizlere sunuyordu. Bu anlayışa karşı direnmeliydik ve bu direnç yapılan objektiflik ve bilimsellik iddiasının özünde iktidara ve devlet çıkarına dönük bir öznelliği içerdiğini kuramsal olarak da ortaya koymalıydı. Doktora tezimde ve doktora sonrası çalışmamda yazdığım "Küreselleşme, Devlet, Kimlik/Farklılık" kitabımda bu kuramsal müdahaleyi kendi çapımda geliştirmeye çalıştım.

Yine bu süreç içinde, Kanadalı ve Kanada'ya dünyanın farklı yerlerinden gelen doktora ve master öğrencileriyle, bazılarını hâlâ sürdürdüğüm çok iyi dostluklarım oldu. Bazılarıyla beraber ev tuttuk, aynı makanı paylaştık. Kimlik, benlik, aidiyet ve bu bağlamda ulusallık, yerellik ve küreselleşme, yurt, mekân vb. konuları üzerine yapılan uzun tartışmalarla geçti zamanımız. Kimliğin çokboyutluluğu, parçalanmışlığı, tarihsel ve söylemsel kurulmuşluğu ve iktidarla ilişkiselliği. Postmodernite, eleştirel kuram, feminizm, oryantalizm. Marksizm, liberalizm eleştirileri. Tüm bu referanslar tartışmaların ana eksenini oluşturuyordu. Modernite ve kimlik üzerine yaptığımız bu tartışmalar günlük yaşamımdan doktora tezime kadar geniş bir yelpaze içinde hayatımın ayrılmaz parçaları olurken, Türkiye'den sonra Kanada'da giderek yaşamımın içine giriyordu.

Araf'ı okurken

Elif Şafak'ın yeni romanı Araf'ı çok büyük bir zevkle okurken, 1984-1995 arası Ottawa ve Boston'da geçirdiğim bu süreç tekrardan gözlerimde canlandı. Araf'ın baş karakterlerinden biri Boğaziçi Üniversitesi'ni bitirdikten sonra Boston'a doktora çalışmaları için gelen Ömer Özsipahioğlu. 2002 Haziran'ında Boston'a ilk gelişinde, ismindeki noktaları kaybediyor ve Omar oluyor. Kimliğin, aidiyetin ve benliğin parçalanma, belirsizleşme ve çoklaşma süreci, noktaların silinmesiyle netleşiyor. Omar'ın kendisi gibi doktora yapan Faslı ve Magrep'ten Abed, ve İspanyol ve Madrid'den Piyu'nun evine taşınmasıyla Amerika'da yaşayan yabancı doktora öğrencileriyle tanışıyoruz. Romanda Abed önemli bir yer tutarken, Piyu'dan daha fazla önemli olan Alegre var. Alegre Piyu'yla birlikte yaşıyor. Fakat romanın Ömer'le birlikte ön plana çıkan, okuyucunun okuma açısına bağlı olarak belki de ana karakteri, ismini sürekli değiştiren Gail. İsminde noktalar kaybeden Ömer ile sürekli isim değiştiren Gail, Araf'ın hem günlük yaşam düzeyindeki yaşanılanlar üzerine kurduğu, hem de kuramsal düzeyde yaptığı kimlik ve aidiyet tartışmasının ana kahramanları.

Araf'ı okurken Elif Şafak'ın o güzel ve yaratıcı anlatım tarzı sizi olayların içine çekiyor. Hem elinizdeki kitabı size bıraktırmayan bir anlatım tarzıyla berabersiniz ve hızlı okumak istiyorsunuz hem de Elif Şafak'ın dilinin yaratıcılığı ve derinliği içinde yavaş okumak, okuduğunuzu bir kere daha okumak, durmak ve düşünmek istiyorsunuz. Araf "aynı anda hızlı ama yavaş ol" eyleminin bir ikilem içermediği duygusunu size veriyor.

Araf'ı okurken aynı zamanda, Elif Şafak'ın "yabancı" kavramı ekseninde kimlik ve aidiyetin taşıdığı belirsizlikler, muğlaklık, çelişkiler ve çatışmalar üzerine yaptığı kuramsal müdahaleleri de okuyorsunuz. Amerika'da yaşayan yabancılar üzerinden tartışılan "yabancı" kavramı, ki bu kavram Amerikalı olan Gail'i de içeriyor, Doğu-Batı ekseninde Elif Şafak'ın yaptığı tartışmanın temelini oluşturuyor. Bu tartışmada aldığı kuramsal pozisyonunu Elif Şafak bize açık biçimde gösteriyor. Gail'in kedilerinin isimlerinin Oryantalizm literatürünün önemli makalelerinden olan Stuart Hall'un "Batı ve geri kalanı"na referansla "Batı" ve "Kalanı" (Öteki) olması, Ömer'in yine bu literatürün önemli isimlerinden Spiva(c)k' la "Kan, Beyin ve Aidiyet: Ortadoğu'da milliyetçilik ve entelektüeller" üzerine doktora tezini yazması, Gail'in Zizek okuması; Araf bize postmodern, sömürge sonrası ve yapısalcılık sonrası kuramlar ekseninde bir kimlik ve aidiyet tartışması sunuyor.

Tarihsellik sorunu

Araf'ı hızlı ama yavaş okumam içinde giderek artan ciddi bir rahatsızlığım da oldu. Ömer 2002 Haziran ayında ilk defa Boston'a geliyor. Roman, Boston'da bir barda Abed ile Ömer'in 16 Mart 2004'te geçirdiği beş saatle başlıyor. 11 Eylül günü Dünya Ticaret Merkezi'ne, Pentagon'a çakılacak, üç bin küsur sivilin ölümüne yol açacak, dünya politikasında ciddi bir kırılma yaratacak, Afganistan ve Irak'a karşı savaş kararları aldıracak, terörizme karşı küresel mücadele adına ciddi sayıda insanı öldürecek uçakların kalktığı kent, Boston. Ve Boston'da yaşayan ikisi Müslüman yabancılar üzerine gelişen romanda, 345 sayfa içinde tek bir referans bile yok 11 Eylül'e. Acaba yabancı kavramı üzerinden kimlik ve aidiyet tartışması yapmak mümkün mü, 11 Eylül'e referans vermeden? Yabancı kavramı ile güvenliğin en köktenci, en dışlayıcı bir tarzda ilişkilendirildiği 11 Eylül sonrası Amerika'da, hele Boston'da, bir ilişkiler dizimi, bir kuramsal tartışma, hiç mi hiç 11 Eylül'ü konuşmaz? 11 Eylül sonrası Amerika ve Bush yönetimini sorunsallaştırmayan bir kimlik ve aidiyet çözümlemesi, kuramsal düzeyde de çok zayıflamıyor mu? "Kan, Beyin ve Aidiyet: Ortadoğu'da milliyetçilik ve entelektüeller" üzerine doktora tezi yazan Ömer'in dünyasında 11 Eylül'ün hiç yeri olmaması, bende, bir okuyucu olarak, hem kuramsal, hem de ahlâki benlik düzeylerde ciddi bir rahatsızlık yarattı.

Araf, bu anlamda, ciddi bir tarihsellik sorunu taşıyor. Araf'ın oturduğu tarihsel bağlam 2000'li yıllar olduğu sürece, bir tAraftan çok güzel yazılmış, yaratıcı ve önemli bir eserle, diğer tAraftan da tarihsellik sorunu yaşayan bir romanla karşı karşıya kalıyoruz. Bu tarihsellik sorunu, Araf'ın niye beni doktora günlerime geri götürdüğünü de açıklıyor. Elif Şafak'ın çok beğendiğim bir derinlikte yaptığı "yabancı, kimlik ve aidiyet" tartışması, kuramsal olarak da, akademik ve kamusal söylem için de 1980 ortasından başlayarak 1990'lı yılların ilk bölümünde yapılan bir tartışma. 2000'li yıllar içinde değil. O zaman tarihsellik sorunu başlıyor. Araf'ı bitirdiğim zaman, kendi kendime "keşke Ömer Boston'a ilk olarak 1990 Haziran'ında gelseydi" dedim.

Devamını görmek için bkz.

Atilla Birkiye, “Kararsızlık, Araf, Hamlet”, Varlık, Aralık 2004

Bir pazar günü; geç kalkmışım. Yaz, sıcak. Aslında erken kalkmak gerek ama, gece biraz uzamış. Kahvaltımı etmiş, gazeteleri bitirmiş ve iş, gün boyu şimdi ne yapacağıma gelmiş. Her zamanki gibi, yıllardır yaptığım gibi dergileri okuyacağım. Bu benim için, artık alışkanlık ötesi, bir “pazar yaşam biçimi”...

Seksen öncesi edindiğim bir âdet. Ritüel. Aylık kültür, sanat, edebiyat dergileri önümde, karıştırıyorum. Eskiden çok daha fazla alırdım, şimdi yedi-sekizle bitiyor. Ama öte yandan da yazı yazmam gerekiyor. Bir roman üzerine yazacağım. Yazının acelesi yok ama, ertesi güne kalırsa, her hafta yazdığım gazetenin yazısıyla çakışacak. Daha sonraki güne kalırsa bir başka “iş” ile çakışabilir.

Ama karar veremiyorum. Yıllardır olduğu gibi dergileri mi okuyayım, yazıya mı oturayım? Gerçi yazı için de önce bir-iki şey okumam gerek. Adım gibi bilsem de, her yazı için geçerli bu. Aslında yazıyı kafamda belirlemişim. Bir deneme yazacağım, kitaba ilişkin (romana ilişkin) bir özelliğin üzerinde duracağım.

Yoksa dergileri mi okusam; çünkü okumazsam, önceki pazar dergilerin tümü çıkmamıştı, sonraki haftaya kalacak ve dergilerin gündemi konusunda geri kalacağım. Sanki dergiler pazardan başka okunmazmış gibi! Dergileri hemen okumamın bir başka yararlı yanı da: her hafta yazdığım köşe için yeni bir yazı esinleyebilir!

Doğal olarak, dergileri mi okuyayım, yoksa roman ile ilgili yazmak için bir iki şeyler mi okuyayım kararsızlığı bana zaman yitiriyordu. Bu belirsizlik durumu, başkalarında da gördüğüm, günlük yaşama ilişkin, bazen ironik, eğlenceli, bazen de dramatik sonuçlar doğuran insani bir durum!

Kimlik Sorunu/Araf

Kararsızlığın “metinsel tanrı”sı olsa olsa Hamlet’tir. Onun gibi, yazınsal karakterler vardır ama, kararsızlık konusunda kimse Hamlet’in eline su dökemez.

Hamlet’in kararsızlığı nerden geliyor. Kuşkusuz ki oyun karakteri olarak Shakespeare böyle uygun görmüş. Dünya edebiyatının “yaşayan” en önemli metinlerinden biri olan Hamlet oynunun karakteri Hamlet’in kararsızlığının felsefi bir yanı var. Öte yandan, kararsızlığın nedenlerinden en büyüğü, hiç kuşkusuz ki, birey kavramıyla ilgili.

Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, Hamlet karakteri modern insanın habercisi. Büyüklüğü, birçok kuramcının da işaret ettiği gibi buradan gelir.

Son yıllarda romanlarını izlediğim bir yazar Elif Şafak. Daha önce –Pinhan hariç– bütün romanlarını okumuştum. Son romanı Araf. Bu roman öncelikle İngilizce yazılmasıyla gündeme gelmiş ve tartışılmıştı. Romanın içeriğine ilişkin bir iki yazı vardı ama, daha çok roman, “çevrilmesi” dolayısıyla tartışma açmıştı.

Aslında o pazar Araf’a ilişkin ne yazacağıma dair bir kararsızlığım yoktu; dergileri mi okuyayım, yoksa yazı mı yazayım kararsızlığı vardı. Romanın, tartışılan konusu benim denememe girmeyecek. Beni Araf’ın evrensel kararsızlığı, “belirsiz” durumuna ilişkin, kendi okumam ilgilendiriyor. Tabii ki Hamlet metinde de iz sürerek.

Şafak ABD’de yaşayan yabancıların (akademisyen/öğrenci) konumlarını –ki aralarında Amerikalılar da var–, “kültürel kimlik”, “yabancı”, “aidiyet” kavramlarının ve bunların getirdiği “belirsizlik” çerçevesinde ele alıyor. Öncelikle romanın (Araf’ın), adının ilk elde çağrıştırdığı metinleri –her ne kadar konum olmasa da– anmak gerek: Kuran’ın yedinci suresi, “Araf”; Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki Beatrice ile Dante’nin karşılaştığı bölüm, “Araf” vb. Başka metinlerden de söz edilebileceği gibi, en çok Hamlet’te kendi Araf “okuma”mı buldum.

Belirsizlik Durumu/Hamlet

Kardeşi tarafından öldürülen Danimarka kıralının hayaleti zırhlar içinde birinci perde birinci sahnede görülür; dekor kale surlarıdır ve o sıra sahnede olan Bernardo, Marcellus ve Horatio ile konuşmaz; ama konuşmaya niyet eder. Konuşup konuşmama durumuyla görürüz hayaleti önce. Bir kararsızlık vardır yani; bunu Horatio tespit eder, hayalet gidince oğlu prens Hamlet’e haber vermeye karar verirler.

“Hayalet” de bir belirsizlik durumunu imler; net, somut bir nesne değildir. Burada da nesnenin gönderme yaptığı anlam içinde pekâlâ kararsızlık tanımını bulabiliriz.

Ertesi gece hayalet (“o şey”dir, aslında), yine surlarda ortaya çıkar, bu kez prens Hamlet de vardır. Hayalet, oğlunu bir kenara çekerek, kardeşinin kendisini zehirlediğini söyler.

Hamlet, babasının hemen ölümünden sonra annesinin, kırallığını ilan eden amcasıyla evlenmesi üzerine yıkmış, deyim yerindeyse ruhen çökmüştür. Gerçeği öğrenmeden önce, birinci perde ikinci sahnede, düğün toplarının atıldığı sırada bir kenara çekilip oyundaki ünlü iç monologlarının ilkine şöyle başlar:

Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,

Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!

Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa

Kendi kendini öldürmesini insanın!

Tanrım! Ulu Tanrım! Ne bunaltıcı, ne berbat,

Ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana! (s.22)

Hemen hemen bütün yorumcular, Hamlet’in intihar etmeyi düşündüğünü ama, dini yasaklardan dolayı yapamadığını söyler. Oyunun sonuna kadar bu intihar izleği sürer. Doğrudur, metinden anlaşıldığı gibi, intihardan söz etmektedir. Kendi intiharından. Ama acaba,Tanrı yasak etmemiş olsaydı, Hamlet intihar edecek miydi? Oyunun başından sonuna kadar öylesine kararsızdır ki, doğrusu bana Hamlet’in intihar edeceği fikri hiç de inandırıcı gelmez. Bir belirsizlik durumudur biraz.

Hayalet, Hamlet’e gerçeği açıkladığı zaman, ilk göründüğü kıyafetledir; yani zırhlar içindedir. Daha önce askerler bunu Danimarka’ya yormuşlardır ama, aslında hayelet Araf’tadır. Bir bakıma, sorgulanıyordur; ve Hamlet’e şöyle der:

Ben babanın ruhuyum senin, ve bir süre için

Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye,

Gündüzleri ateşler içinde kalmaya,

Yanıp tükeninceyedek işlediğim günahlar.

Açıklamam yasak olmasaydı eğer

Yaşadığım zindanın sırlarını,

Öyle şeyler anlatırdım ki sana, (s. 42)

Hemen ardından da yukarıda sözünü ettiğim cinayeti anlatır ve Hamlet o sahneden oyunun sonuna kadar öcünü alıp almama kararsızlığı içinde yanıp tutuşur –kendi kendini yakar. Hamlet’in kararsızlığının benzeri Araf’taki birçok kahramanda da vardır. Ömer ile Gail’in bir anlamda kimlik sorunu, belirsizlik durumu, ama yalnızca günlük yaşamda değil hayatın derinliğine ilişkin, yaşama felsefesine ilşkin bir sorun olarak karşımıza çıkar. Ya da ben öyle okuyorum.

Örf ve Âdetler

Elif Şafak’ın romanın adına gelince. Araf, cennet ile cenennem arasındaki tepe, yükselti. Günahların sınandığı yer (tasavvufta daha farklı, sanırım roman bunla çok ilintili değil) anlamına geliyor. Aynı zamanda sevap ile günahın birbirine eşit ve denk olduğu için ne cennete ne de cehenneme gidemeyenlerin bulunduğu yer. Nitekim hayaletin biraz önceki konumu bu tanımla örtüşmektedir.

Ayrıca Araf, örf ve âdetler anlamına gelir ki, romanda da arap, türk, ispanyol vb. karakterlerin kendilerine özgü durumları da bu bağlamda ele alınır. Örneğin, bana son derece etkileyici gelen Alegre’nin –İspanyol– ailesinin tanıtımı, ilişkileri ve özellikle de ünlü yemek takımının; Ömer’in çeşitli “ev” hallerinin betimlenmesi gibi. Bu tür özellikleri romanın başından sonuna kadar, öteki karakterlerde de görmekteyiz. Zaten sorun kimlik sorunu, dolayısıyla da örf ve âdetlerin sorunu, karşılaşması, zaman zaman uyumu, zaman zaman çatışması. Örneğin hep birlikte gittikleri Çin lokantası.

Bu bağlamda da, Elif Şafak’ın sözcüklerle oyunu var her zamanki gibi. Özellikle de bölüm başlıklarında okuyoruz. Ama romanın estetik ve “teknik” özelliklerinden çok teması ilgimi çekiyor ve kendi okuma yöntemimle denemeyi onun üzerine kurmakta görüldüğü gibi hiç kararsızlık duymuyorum!

Tanrı Yazar

Yalnız yeri gelmişken bir iki şeye değinmek gerekir. Önceki romanda (Bit Palas) olduğu gibi, bu romanda da benim “yatay anlatım” dediğim özelliği öne çıkıyor Şafak’ın. Betimlemeler ve anlatıcının olayları ve durumları ayrıtılı biçimde anlatması, yatay anlatımı oluşturuyor. Bu romanda seçtiği tanrı-yazar anlatıcı da giderek daha da tanrılaşıyor. Bu anlatım biçimi klasik romandan gelen bir anlatım biçimi (tabii ki böyle de yazılır). Ne var ki kendi adıma böylesi bir anlatıcı biçimine son yıllarda pek sıcak bakmıyorum. Özellikle de yatay anlatımın derinleştiği, yoğunlaştığı tanrı-yazar anlatıcının “varlığına”.

Çünkü bazı yerler giderek bir “sosyoloji” metnine dönüşüyor, tehlike burada. İkincisi yatay anlatım iyice yataylaştıkça, karakterlerin iç çatışmaları geride kalıyor. Özellikle de Ömer ile Gail’in. Nitekim Gail’in romanın sonundaki eylemi, metin ilişkisi açısından bu bağlamda bana göre zayıf. Ama şu var ki Elif Şafak bunu bilinçli olarak da seçmiş olabilir.

Bocalamak/Meczup

Tekrar hayalete dönelim. Hayaletin üçüncü görünmesi, Hamlet’in annesinin odasındayken olur. Bu kez her zamanki giysileriyledir ve yalnızca Hamlet’e görülür. Daha önce zırhlı ve öteki karakterlere görünürken, günlük elbiseleri içinde, karısına görünmez ve Hamlet’e görünür. Bana sorarsanız, bunun yorumu hayalet Araf’ı geçmiştir. (Çünkü bir kez daha görünmez.) Ama romanın kahramanları Gail, Ömer başta olmak üzere, Abed, Piyu Araf’ta “bocalamaktadır”.

Oyunda da Hamlet’in ruhsal dengesizliği, kararsızlığı, bocalamsı sürer. Bir başka nokta: E dergisinde kendisiyle yapılan bir söyleşide Elif Şafak karakterlerinin “meczupluk” ile temas halinde olduğunu, itilmiş, normalin dışında olduğunu söylüyor.

Bilindiği gibi Hamlet bir türlü gerçekleştiremediği eylemini gizlemek ve amacına ulaşmak, babasının intikamını olmak için deli taklidi yapar. Meczup’tur, anormaldir. Böylesi bir “kimlik”e bürünür.

Hamlet’in ağızından dökülen ünlü “Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!”(s. 91) dizesi de onun belirsiz durumunu, yapıp yapmama kararsızlığını betimler. Olmak ya olmamak, öldürmek ya da öldürmemek, eyleme geçmek ya da geçmemek. Kararsızlığın tanrısıdır Hamlet.

Tarihsellik/11 Eylül

Fuat Keymen’in Araf ile ilgili“tarihsellik sorunu”nuna –dolayısıyla da gerçeklik sorununa– ilişkin “eleştirisi”, roman konusunda bir soruyu da gündeme getiriyor. Gerçi benim denememle uzaktan ilgili ama, yine de çağrışımlar bizi bu soruya getirdi. Hamlet’in zihni nasıl çağrışımlarla dolu ise, Araf da çağrışımlarla bezeli.

“… Roman, Boston'da bir barda Abed ile Ömer'in 16 Mart 2004'te geçirdiği beş saatle başlıyor. 11 Eylül günü Dünya Ticaret Merkezi'ne, Pentagon'a çakılacak, üç bin küsur sivilin ölümüne yol açacak, dünya politikasında ciddi bir kırılma yaratacak, Afganistan ve Irak'a karşı savaş kararları aldıracak, terörizme karşı küresel mücadele adına ciddi sayıda insanı öldürecek uçakların kalktığı kent, Boston. Ve Boston'da yaşayan ikisi Müslüman yabancılar üzerine gelişen romanda, 345 sayfa içinde tek bir referans bile yok 11 Eylül'e. Acaba yabancı kavramı üzerinden kimlik ve aidiyet tartışması yapmak mümkün mü, 11 Eylül'e referans vermeden? Yabancı kavramı ile güvenliğin en köktenci, en dışlayıcı bir tarzda ilişkilendirildiği 11 Eylül sonrası Amerika'da, hele Boston'da, bir ilişkiler dizimi, bir kuramsal tartışma, hiç mi hiç 11 Eylül'ü konuşmaz? 11 Eylül sonrası Amerika ve Bush yönetimini sorunsallaştırmayan bir kimlik ve aidiyet çözümlemesi, kuramsal düzeyde de çok zayıflamıyor mu?”

İlk bakışta son derece haklı gibi geliyor Keymen. Ayrıca bir “okuyan” olarak böylesine bir eleştiri getirmesi çok doğal. Ama öte yandan romanın genel bir sorunu olan, dahası kurmacanın genel bir sorunu olan soru da gündeme gelmiyor mu?

Acaba, Elif Şafak’ın Araf adlı romanında, “şunu şunu” anlattığı romanında 11 Eylül oldu mu? İlla “olmalı” mı? Bunun yanıtı hiç de kolay değil biliyorum, ama öte yandan yalnızca Keymen’e, Şafak’a ya da kendime sormuyorum soruyu! Kurmacanın incelikli alanlarından biri de, şu “tarihsellik sorunu”…

Tabii ki Keyman’ın haklı yanları var, öte yandan Elif Şafak niye bir tarih veriyor. Tüm bunlara karşın, romanında 11 Eylül bana sorarsanız olmayabilir! Romanın tarihselliği ile gerçek yaşamdaki tarihselliğin tamamen çakışması şart mı?

Çivit Mavi Sular/Uygarlıklar Köprüsü

Benzer bir gerçeklik sorunu da romanın sonundaki Gail’in eylemiyle gündeme geliyor. Boğaz köprüsünden kendini aşağıya bırakıyor. Daha önce intihar girişimde bulanan Gail bu kez gerçekleştiriyor. Boğaz köprüsünden geçme eylemi ile Boğaz köprüsünün o muhteşem manzarası, “kimlik” sorunlu Gail’i eyleme geçiriyor.

Hamlet de en son sahnede, Leartes ile düello sahnesinde, kıralın kendisine oyun yaptığını anladığında ve kendisi için hazırlanmış zehirli şarabı annesinin bilmeden içip ölümünden sonra eylemini gerçekleştirir; amcasını öldürür, ama birkaç dakika sonra kendisi de ölecektir.

Türkiye, Anadolu hep doğu ile batı arasında bir köprü diye tanımlanagelmiştir. Batıya giden bir vapurda, doğuya koşanlar ya da zaman zaman da tersi gibi yakıştırmalar yapılmıştır. Çok ciddi bir kimlik sorunu yaşandığı kesindir bu topraklarda. Kültürlerin, örf ve âdetlerin iç içe geçmesi. Yüz elli yıl kadar önce başladığı modernizm sürecini Batıdaki gibi tamamlayamamış öte yandan AB’ye girmek için çırpınan; ama doğu ile bağlantılarından da kolay kolay vazgeçmeyen bir yer/toplum. (Yani bir Araf durumu da var!)

İstanbul Boğaz köprüsü, (“Araf” burçlar, tepeler, köprüler anlamına da gelir) birçok tanımın da simgesi. İşte Gail’i çağıran bu! Romanın son cümlesi şöyle:

“Gail’in düşüşü sadece 2,7 saniye sürüyor.”(s. 345)

Yukarıdaki gerçeklik örneğinden yola çıkarsak, Gail romanda intihar etti ama, ya sonra. Öyle ya, binde bir de olsa Boğaz Köprüsünden atlayanlar hayatta kalabiliyor! Hamlet’in sevgilisi, (çok sevdiğini beşinci perdede mezarının başında açıklar) Ophelia, önce Hamlet’in kendisine kötü davranması, ardından da babasının ölümü onu delirtir (meczup)! Sonra da kendini ırmağa atar. İntihar eder. Gail’in intihar etteğini ve Boğaz’ın çivit mavisi sularına düştüğünü biliyoruz!

Ömer ile Gail’in bir araya gelmesi, birbirlerine âşık olması, arkadaşlarını şaşırtmıştır; çok farklı tiplerdir ama mıknatıs benzeri birbirlerini çekmiş ve de evlenmişlerdir. Kocasının ülkesine gelen Gail, kentin, ki İstanbul’dur bu olağanüstü kent, “cazibesine” kapılır!

Ömer de sanırım benim gibi düşünmektedir, Gail kendini boşluğa bıraktıktan sonra. Ne var ki, benim tezimle ilgisi omayan, daha çok romanın tezi olan ve anlatıcı tarafından aktarılan şu sözler zihninden geçer:

“… Ölmeyecek. Hayır, ölmeyecek. İnsanlar başkalarının ülkelerinde intihar edemez, burası onun vatanı değil. Peki hiç vatanı oldu mu onun? Kim gerçek yabancı –bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi yoksa kendi ülkesinde bir yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı?”(s. 345)

Notlar:

Hamlet, W. Shakespeare, çev: Sabahattin Eyuboğlu, Remzi yay. 1965

“Elif Şafak ile Söyleşi” Zerrin Yılmaz, E dergisi, Nisan 2004

“Araf ve Tarihsellik”, Fuat Keyman, Radikal İki, 18.7. 2004

Devamını görmek için bkz.

Serap Kaya, “Elif Şafak, Araf”, düş(v)eyaz, ilkbahar 2006

Elif Şafak edebiyat hayatına 1994 yılında yazdığı Kem Gözler Anadolu adlı öykü kitabıyla girer. Onu 1997’de yazdığı ilk romanı Pinhan takip eder. Yazar bu kitabıyla 1998 Mevlana Büyük Ödülü’nü kazanır. 1999’da Şehrin Aynaları’nı yazan yazar 2000’de yazdığı Mahrem’le de Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü’nü kazanır. 2002’de yazdığı Bit Palas’ı 2004’te İlgilizce olarak yazdığı “The Saints of Incipent Instanities” orijinal adlı Araf izler. Yazar son olaraksa Med-Cezir adlı makalelerinden oluşan kitabı 2005 yılı itibariyle çıkarmıştır.

Elif Şafak’ın 2004 yılında yazmış olduğu bu roman diğer romanlarıyla iki farklı açıdan belirgin bir şekilde ayrıdır. Bunlardan ilki roman kurgusu bakımındandır. Araf belki de yazarın en düz, en az katmanlı romanıdır. Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem romanları oldukça girift bir yapıya sahiptir. Bu yapı kendini Bir Palas’la kırmaya başlarken Araf’ta en çok kendini gösterir.

Roman, okumak amacıyla farklı ülkelerden farklı kültürel ve dinsel yapılardan Boston’a gelen gençlerin yaşamını konu eder. Bu gençler alabildiğince farklı olmalarına rağmen ortak bir hayat sürerler eski bir Boston evinde.

Anlatı, romanın baş kişilerinden olan Ömer ÖZSİPAHİOĞLU’nun doktora için geldiği Boston’da ev arkadaşı olan Faslı Abed’le İngilizcenin hayatına daha da önemlisi ismine yaptığı değişikliklerden yakınır vaziyette oturdukları Gülen Saksağan barında başlar. Ömer yirmi küsür yıldır sahip olduğu ismindeki noktaları kaybetmiş, bunun acısını da içinde yoğun bir şekilde hissetmiştir. Kaybettikleri sadece isminin noktaları değil, kültürü, vatanı, ailesi gibi görünse de aslında onun içine düştüğü boşluk ilk defa kendini noktalarının kaybıyla somut olarak gösteren aidiyetsizlik duygusudur. Daha önce çok da dikkatini çekmeyen içindeki boşluk, noktalarının kaybıyla görünür olmuştur. Elindeki peçetedeki ismine kaybettiği noktalarını tekrar tekrar ekleyerek zaman geçirirken arkadaşı Abed artık gitmeleri gerektiğine kanaat getirir ve bardan çıkarlar. Ömer tüm gece Abed’in kafasını doldurduğu eşi Gail’i yolda da anlatmaya devam eder. Ta ki apartman kapısına gelip zile gözü takılana kadar eğer kalemini barda unutmuş olmasa noktalarını ismine geri ekleyecektir. Apartmandan içeri girdiğinde ise alıştığı apartmanın o kendine has ekşi kokusunu duyar ve posta kutusunda kendi adresine gelmiş üzerinde “Zarpandir” yazan mektubu alır ve yukarı çıkarken karısının diğer ismini ilk defa öğrenmenin şaşkınlığını yaşar. Zarpandit: “her gece ay doğarken tapınılan hamile bir Asur-Babil tanrıçası. Gümüş ışıltısı”

Onun bu şaşkınlığıyla biz de bir geri dönüşle “Karga” başlıklı bölümle Gail’in ilk üniversiteye geldiği güne döneriz. Hiç kimseyi tanımamanın verdiği yalnızlıkla her zamanki gibi kolay yenebilme özelliği dolayısıyla muz ve çikolata atıştırmaktadır bir tAraftan da öğrenci kimliği almak için uzun bir kuyrukta beklemektedir. Obsesif-kompulsif olan gail yediği muzların içine sürekli bakmakta ve içinde gördüğüne inandığı harfin çağrıştırdıklarının onun o gününü yönlendireceğine inanmaktadır.

“Küçük bir ısırık aldı ve yumuşak beyazımtırak meyvenin ortasındaki koyu, tırtıklı lekeyi inceledi. Her zamanki gibi muzun içinde bir harf vardı ve bu seferki harf P’ye benziyordu tıpkı Peri, Parlak ya da Pekmez de olduğu gibi ki bu iyiye işaretti. Ama bir taraftan da H’ye benziyordu. Hüzün, Hayal Kırıklığı ya da Hüsran da olduğu gibi ki bu iyiye işaret değildi.”

Ancak sosyal fobi sorunu yaşadığı için bu kalabalık içinde oldukça sıkılır. Sıra ona geldiğindeyse bu fobi dayanılmaz bir boyut alır ve bayılır. Ona yardım edense onun önündeki sırada olan Debra Ellen Thompson’dır.

Gail karakteri için önemli bir nokta da alıntıdaki gibi işaretler ve alametlerdir. Şafak’ın diğer romanlarında da yer tutan alametler Araf’ta dokuz kez geçmesine rağmen daha önemli bir yere sahiptir.

Örneğin, Gail fotoğraf sırasında beklerken henüz tanımadığı Debra’nın kırmızı saçlarıyla bembeyaz teni arasındaki tezatı, parkta bankta otururken ayaklarının ucuna at kestanesi düşmesini, bankta unutulan eldivenlerin parmaklarının uzanır gibi kıvrılışını, onu tren yaylarında bulan adamın göğsüne vuran diğerlerinden farklı olduğunu düşündüğü şemsiyeyi, tam sokakta çalan müzisyenlere para atacakken şapkalarına düşen kuru yaprağı, çayında yüzen nane çöpünü, Sultan Ahmet Cami önünde güvercinleri kovalayan kedinin hiçbirini yakalayamamasını hep hayra yorar ve iyiye işaret olarak görür.

Bir başka romanı olan Bit Palas’taki kahraman Meryem ise alametler konusunda daha kötümser yaklaşır. Sol gözünün seğirmesi, sol kulağının çınlaması, gece yarısından sonra köpek uluması hiç de hayra alamet değildi. Ayrıca kimsenin elinden bıçak alınmamalı, gece tuvalete kalkıldığında şarkı söylenmemeli bir kapıdan geçerken eşiğe basılmamalıydı.

Şafak’ın romanlarında kahramanların yaşadıkları psikolojik hastalıklar ayırt edici bir özellik taşır. Örneğin Gail:

“Şayet şahsi özelliklerimiz arasında obsesif kompulsif bozukluğa panik atağa ya da sosyal fobiye benzer bir şeyler varsa sömestrin ilk günü Sosyal Hizmetler Bürosundaki yılankavi, öğrenci-kimliği almak-içim-fotoğraf-çektirme kuyruğu sizin için bir saatten fazla kalınacak en uygun yer olmayacaktır muhtemelen.”

Psikolojik sorunlar yaşayan Gail, defalarca intihara teşebbüs etmiş ama ilk üçünde başarısız olmuştur. Daha küçük yaştayken iki yaşındayken boğazına kaçan maması onu az kalsın boğacaktır ama son anda kurtulmuşken sekiz yaşına geldiğinde kafasında bu anı net olarak canlanır ve bunu tekrar dener.

“Zarpandit sosisi ağzında çevirip gıtlağının yakınlarında bir yerde durdurmaya çalıştı. Başarılı olamadı. Bir daha denedi, sonra bir daha. Nafile, yarı yolda bırakmaya çalıştığı bütün sosis parçalarını eninde sonunda yutuyordu. Sonunda yöntemini değiştirip nefesini tutarak boğulmayı denemeye karar verdi.”

Bir diğer intihar denemesi ise on beş yirmi yıl sonra depresif bir döneminde, bir parti sonrasında kafasını fırına sokarak tüpten zehirlenmeyi bekleyerek gerçekleşir. Fakat onu Alegre yakaladığı için bu intihar planı gerçekleşemez. Bir diğer intihar eğilimi ise, Debra’yla ilişkileri çıkmaza girdiği anda tren raylarına yatmasıyla gerçekleşir. Ama bu sefer de oradan geçen bir adam onu görmüş ve bu planı gerçekleştirilemez kılmıştır. Son intihar girişimi ise Ömer’le yaptığı evlilik sonrasında Türkiye’ye gelmeleri sırasında gerçekleşir. Artık taksiyle köprüden karşıya geçip hava alanına gitmek üzereyken gerçekleşir. Sıkışan köprü trafiğini fırsat bilir ve müzik dinlemekte olan Ömer’in de dalgınlığından yararlanarak arabadan iner ve köprünün korkuluklarına ilerler ve kendini mavi sulara bırakır. Tam bir arafta kalmışlığı, bir yere ait olamamayı anlatan bu romanda Gail’in köprüden atlayarak intihar etmesi de bu araf imgesini yoğunlaştırır.

Ama mevzu edilen psikolojik sorunlar Gail’le sınırlı değildir. Farklı olmakla birlikte Ömer de bazı sorunların içindedir.

Ömer sanki upuzun ve karanlık bir dehlizde ilerler gibidir. İçtiği içkiler ve uyuşturucular dolayısıyla da bu dehliz daha da bulanık bir hal alır. Attığı her adım farkındasız ve rasgeledir. Üniversiteye gitmesi-ODTÜ’yü bırakıp Boğaziçi’nde okuması ve diğer tüm yaşamı bir adım atmayıp çevresine bakınmadan durması gibidir. İçinde bulunduğu bu karanlık dehliz onun zamanı görmesini engeller

“Ömer ÖZSİPAHİOĞLU ruhunun en alt kademelerine kadar her katmanında yılgın ve huzursuz, kendisiyle alay edilmesinden korkan bir adamdı ve zaman denen o alacakaranlık hologramın muazzam hızı yüzünden ağır çekime indirgenmiştir.”

Onun için zaman tıpkı babasıyla bir kez balık avlamaya gittiklerinde yakaladıkları şişmiş ir kedi cesedi gibiydi. Onun için hiçbir anlam ifade etmeyen, hiç sevmediği zaman en sevdiği şeyle, müzikle ölçmeye başlar. Mesela Amerika’ya giderken uçakta içtiği iki kahvenin arası dört dakika on saniye değil bir kez Stone Roses’ın Made of Stone’unu dinleme süresiydi. Ömer için bütün zamansal faaliyetlerini artık şarkılar ve onları kaçar kez dinlediği anlatıyordu.

Şafak’ın yaptığı bu zaman oyunu bize Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki Selim’in icat ettiği oyuna benzer Selim’in otobüsle evden üniversiteye ya da üniversiteden eve giderken yaşadığı en büyük sorun can sıkıntısıdır. Bu yüzden kendince bir oyun geliştirir.

“Her durakta karşı takıma bir gol atarım, onun attığı bir golü silerim. Nasıl mı? Turgut! Yüksek matematikteki başarısızlığın yüzünden okunuyor. Canım. İlk durakta, yani bindiğim durakta. On dört-sıfır yenik durumda girerim maça. Geçtiğim duraklar önce benim yenilgimi hafifletir, sonra yavaş yavaş, zaman yenik düşmeye başlar.”

Bir tarafta Müslüman bir ülke olan Fas’tan gelen ve Müslüman kişiliği ağır basan Abed, diğer tarafta İspanyol bir katolik olan Piyu. Buna karşılık Ömer Müslüman olmasına rağmen onu din nüfus cüzdanının üzerinde yazan bir ibareden ibarettir, tıpkı milliyet gibi. Bu insan için önemli belirleyici özelliklerde bile çelişkilere düşmüş biri için yapacaklarını, mesleğini seçmemiş olması, ilerisini düşünememesi şaşırtıcı değildir.

“Yoldan çıkmış lafı tam da onu anlatıyordu, hayatının son beş on, on beş yılı böyle geçmişti... kendini ne siyasetin akıntısına ne de bilimin adacağına konumlandırabilmiş bir siyaset bilimi öğreticisi: evlilik müessesinin flora ve faunası içinde nefes almakta zorlanan işin acemisi bir koca; kendini evinde hissedememekten mustarıp ama artık evinin nerede olduğunu da bilmeyen bir göçmen: ne İslamla ne de başka bir dinle alakası olsun istemeyen bir doğuştan-Müslüman: tanrının bilinebilirliğine değil Tanrının kendisini bilmesine karşı çıkan bir bilinemezci.”

Böyle bir psikolojiyle Boston’a gelen Ömer’in Boston’daki ilk günlerinden itibaren yaşadıklarına “Leylek” adlı bölümde tanık oluruz. Bu bölümün ilk altı bölümü yeni bir kıtaya gelen Ömer’in ev arayışı, Abed ve Piyu’yla kalmaya karar vermesiyle başlayıp çerçeve anlatıyı oluşturan “İçkiye Yeniden Başlamak” ve “Gebe Asur-Babil Tanrıçası” başlıklı alt bölümleri Karga, Leylek, Meşrebi bir Kuşlar gibi bölümlerdeki geri dönüşlerle kırılsa da Kendi Tüylerini Yolmak başlıklı Bölümün “Gramer Yanlışlıkları” başlıklı alt bölümüne kadar kronolojik bir şekilde devam eder. Bu bölümle de ortalama üç haftalık bir süreyi oluşturan çerçeve anlatıya geri döner.

Kimi zamansa daha uzun geri dönüşlerle Ömer’in neredeyse yirmi yıl önceki yaşamına geri dönülür. Teyzesinin oğluyla yaşadığı yakın dostluk anı üniversiteye ODTÜ-girmeleri ve orada çok da aradığını bulamayan Ömer’in Boğaziçi Üniversitesine geçmesi ve orada kamu yönetimi okumasına kadar uzanır.

Ama kahramanların yaşadıkları psikolojik sorunlara geri dönersek bunlar Gail ve Ömer’le de sınırlı değildir. Ömer’in ev arkadaşı Piyu tam bir temizlik hastasıdır.

“Bir hav, bir kırıntı, bir kırpık.... yere düşer düşmez Piyu temizlemeye başlıyor, etraftaki herkesi terörize edip kendilerini pis domuzlar gibi hissetmelerine yol açıyordu.”

Piyu’nun yaşadığı bir başka sorun ise diş hekimliğinde okumasına rağmen sivri nesnelere bıçak, çatal gibi dokunamamaktır.

“Saplantısına ek olarak sivri şeylere karşı gayet tuhaf bir fobisi vardı. Değil dokunmak bıçak görmeye bile tahammül edemezdi.”

Diğer bir karakter ise Piyu’nun kız arkadaşı Alegre’dir. İnce, ufak tefek, katolik bir İspanyol olan Alegre de kimi psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Çocukluğunda annesi tarasfından sürekli kilolu olduğu için eleştirilmiş olan Alegre anne ve babasının bir kazada ölmesi sonrasında teyzelerinin yanında yaşamaya başlamış ve ergenlik dönemiyle birlikte rejime girmiş, yediği, içtiğin kalorisini hesaplar olmuştur. Ama bu stres onu blumia sorununa yakalanmasına neden olmuştur.

“... klozetin üzerine eğitip kadının çıktığını duyana kadar o vaziyette bekledi, sonra elini gırtlağına soktu. Bulantı çabucak geldi, her zamanki gibi. İlk kusma dalgası geldiğinde sesi bastırmak için sifonu çekti. Kusarken, yüzü ondan bağımsız ağlıyormuş gibi gözleri yaşardı. Yaptığı şey yüzünden en ufak bir endişe, bir üzüntü hissetmiyordu.”

Şafak’ın romanlarında özellikle yeme bozukluklarıyla ilgili psikolojik rahatsızlıklar önemli bir yere sahiptir. Mahrem romanının kahramanı da aşırı şişmandır herkesin gözlerinin onun üzerinde olmasından müthiş bir rahatsızlık duymaktadır. Ona hayret içinde bakanların onun aptal ve duygusuz olacağını düşünebilecek kadar uzaktırlar ondan. Geçmişinde yaşadığı taciz olaylarından sonra bunu unutamamasına karşın en azından ağzındaki tadı silmesine yardımcı olacağı düşüncesiyle kendisini sürekli yemeye veriri. Yine böyle yemenin ucunu fazlaca kaçırdığı bir anda çareyi kusmakta bulur:

“Kimse ne yaptığımı görmüyor. Gayet iyi biliyorum ki, işimi bitirip kapıyı açtığımda, masama oturup yeni bir çay, hatta ikinci bir yaş pasta ısmarladığımda görmüş olduğum bu nahoş sırrı elvermeyecek gözlerim. Huzurla kusuyorum. Biraz acı su doluyor ağzıma. Ama oyuna gelmiyorum: Midemin mahzenlerinde saklanan bazı yiyecekler, önden acı suyu gönderip midemin tamamen boşaldığı kanısını uyandırarak kurtulabileceklerini sanırlar. Birer birer tespit edip yerlerini, yaka paça dışarı çıkarıyorum hepsini.”

Bir diğer dikkat çeken nokta kişilerin fiziksel özelliklerinin dikkat çekici olmasıdır. Araf’ta Gail kilolu ve kuzguni siyah saçlarına karşı masmavi gözleriyle dikkat çekerken Debra Ellen Trompson kepçe kulakları ve kırmızıya çalan saçlarıyla oldukça farklı bir görünüme sahiptir. Diğer taraftan Ömer alabildiğine uzun. Abed ise kısadır. Alegre ise blumiaya tutulduğundan beri oldukça zayıflamış ve gün geçtikçe daha da zayıflamaktadır.

Mahrem’deki obezite sorunu yaşayan kahramanın erkek arkadaşı Be-Ce ise bir cücedir. Aynı romanın alt anlatısını oluşturan bölümlerde ise 1648 yılının Sibirya’sıyla 1885 yılının Pera’sı ve 1868 yılının Fransa’sı vişne rengi bir çadırda buluşur. Keramet Mumi Keşke Efendi kurduğu vişne rengi çadırda zıtlıkları toplar. Bunun en önemli örneği de şaman olmak için sınanan çocuğun bir porsukla aynı küfeye girmesi ve transın da tamamlanamaması dolayısıyla yarı insan-yarı porsuk şeklinde kalmasıyla korkunç bir çirkinliğe düşmüş bir kızken diğeri Paris’te dünyaya gelen ve güzelliği dolayısıyla ailesi tarafından istenmeyen ve bir kumpanyaya katılarak yolu vişne rengi çadıra düşen Belle Anabelle’dir.

Pinhan da ise annesi ölen küçük çocuğun bir bacağı diğerinden kısadır. Herkes ona bu yüzden biraz daha acırken o ise izlediği karınca yuvasından çıkan son karıncaya bakakalır. Diğerlerinden olabildiğince farklı, çelimsiz, cılız daha da dikkat çekicisi beyazdır diğerlerinin aksine.

Zıtlıklar, güzel ve çirkin arasında, şişmanla zayıf arasında, erkeklikle kadınlık arasında hep kendini göstermiştir.

Şafak bu romanında üstkurmaca tekniğini kullanmış kendi varlığının da satırlar arasında duyulmasını istemiştir:

“.... Ouaghauogh!

Abed’in çıkardığı sesi tam olarak yansıtmasa da yazılı olarak ona en yakın ifade bu olmalı”

Bu eserinde tanrıbilici anlatım tekniğini kullanan yazar bir bölümde ise yazdıklarını sanki sonradan hatırlayıp da o anda kâğıda döküyormuş gibi bazı ibareler kullanır.

“Evet, haklı. Şu çamuru içmeyi bırak, seni asabileştiriyor, dedi. Abed ya da Piyu onu nane çayı ya da sıcak kakao içmeye devam ederek.”

Yazar kimi yerlerde de özetleme tekniğini kullanarak olaylara hız kazandırır.

Renkler de yazar için önemlidir. Yazar, Amerikalıları eleştirdiği “Amerikalılar!!!” bölümünde onların her renge farklı isimler verdiğini ele alırken daha sonra romanda geçen tüm renkler bir katalogdan bakılmışçasına adlandırılacaktır:

“İki tarafta da duvarlar bel hizasında uçuk yeşile boyanmıştı. Piyu’da o renk kataloglarından bir olsa bakmakta olduğu rengin 35-1 Seçilmiş Ülke olduğunu bilecekti.

Son günlerde ağacın yaprakları harika bir kızıla dönmüştü, tam zamanında diye düşündü Abed, memnuniyetle, Zehra da görecek. O anda elinde şu renk kataloglarından bir olsa bu renge Kiraz Bayramı dendiğini görecekti

Odadaki birinde renk kataloglarından olsa elbisenin renginin numarasının 57-A isminin Yabani Üzümler olduğunu görecekti: şalının numarası 60-D’ydi ismi Mağrur Gelenek.

Numarası 12-G adı Yastık Sohbeti’ydi Piyu’nun yanaklarını kaplayan rengin bu evde sadece Abed’e anlatabileceği bir sırrı açmak için onun odasına damladığında.”

Araf’ı Şafak’ın diğer romanlarından ayıran ikinci özellik ise dilidir. Şafak bu romanını İngilizce olarak yazmıştır ki bu da Şafak’ın önemli bir üslup belirleyicisi olan dilini devre dışı bırakmıştır. Yoğun Osmanlıca kelimeler kullanması metinlerinde Şafak’ın bir üslup özelliğiyken bu kitabı İngilizce olarak kaleme alması bu üslup özelliğini silmiştir; ama değişmeyen bir şey vardır ki o da Şafak’a gelen eleştirilerin yoğunluğudur. Önceki kitaplarda kullandığı Osmanlıca kelimelerin çokluğu dolayısıyla geri kafalı, bağnaz gibi eleştirilere maruz kalırken İngilizce yazmasıyla da bir özentiye kurban gitmesi ve Batı taklitçiliğiyle eleştirileri üstüne çekmiştir. Şafak bu romanı İngilizce yazmasının nedenini şöyle açıklar:

“Roman bana İngilizce geldiği için, rüyalarımda, zihnimde İngilizce şekillendiği için İngilizce yazdım. Bu öyle aklı yetilerle hesap kitapla alınmış bir karar değildi. Daha esrik bir süreç olarak gelişti. Tuhaftı yazdıkça kendini yazdırdı. İngilizce bir ritme dönüştür benim için. Bu Türkçe yazarken de böyledir. Beni konuşma dilim yazı dilimden hep daha kötüdür. Yani Türkçe daha iyi yazar daha kötü konuşurum. İngilizce de de bu aynen böyle oldu. Konuşma dilim yazı dilimin gerisinde kalır. Çünkü yazarken ben bilinçle hareket etmiyorum. Bu bir müzik meselesi, bir ritim, bir akış. İşte bilinç akışı o noktada devreye giriyor. Bir satır sonrasının nereye varacağını bilemeden, bilmeyi istemeden yazmak.”

Şafak bazı kelimeleri birleştirerek, boşluk bırakmadan yazar ki bunun da kelimeleri kavramlaştırma çabasından doğmuş olabileceği düşünülebilinir:

“Dükkanda Gail’in bu ikisinin ne konuştuğuna dair merakı doruk noktasına ulaşmıştı ki Ömer’in nihayet İsabanafazladanbirdolarınızolduğunusöyledi Kadın’la vedalaşıp dükkana yöneldiğini gördü.”

“madem herkesin içinde işeyecek kadar umarsızdı ne demeye kocasından adını ve Tanrıbilrdahaneleri saklamıştı?”

Yazarın bu romanında “Amerikalılar!!!” başlıklı alt bölümünde Amerikalıların sadece Türklerden değil, Ömer’in arkadaşlarıyla konuşmasından da anlaşılacağı üzere, herkesten farklı olduklarını ve buna da yabanlıların uymasını beklediklerini görürüz.

“Merdivenlere dikkat! yazıyor merdivenlerde, dikkat alçak tavan! levhası var öğrenci işleri’nin tek tek bütün katlarının tavanlarında. Kahve bardaklarının üzerinde dikkat sıcaktır! Meyvelere yapıştırdıkları çıkartmalarda olgunlaşınca yumuşar! yazıyor. Arabaların yan aynalarının etiketlerinde aynadaki nesneler göründüklerinden daha yakındır uyarısı var, halk otobüslerinin kapılarında açılabilecekleri belirtiliyor! Herhalde sadece Amerika’da kar kaygandır diye bir uyarı ile karşılaşabilir insan...”

Ama Amerikalıların da başka milletten gelenlere küçümseyici ve şüpheci bakış tarzı göz ardı edilmemelidir. Abed manavdan domates seçmektedir fakat bir türlü kurtulamadığı saman nezlesi dolayısıyla burnu domateslerin üzerine damlar: “Arap’a benzeyen şüpheli bir adam yaklaşıyor, burnu domateslerin üzerine akıyor, kesin Arap!”

Bir Amerikalı olan Gail ise bir Türk olan Ömer’le evlenmiş ve onun memleketine gelmiştir: “Elinde bir broşürle yatakta oturan Gail, Türkiye hakkında yeni şeyler öğrenirken, bildiği bazı eski şeyleri de unutmaya çalışıyordu. Geceyarısı ekspresi, insan hakları ihlalleri, Kürt sorunu, Türklerin hatırlatılmaktan hoşlanmayacağını hissettiği malumat kırıntıları.”

Sonuç olarak Araf, gerek mekânsal, gerekse ruhsal olarak tam bir arafta kalmışlığın romanıdır. Bu yüzden zaten tüm farklılıklarına rağmen bir eşikte, bir arafta buluşmuştur bu farklı kişilikler. Şafak bunu Mesnevi’den aldığı bölümle özetler: “Bir hakim dedi di: Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlendiğini gördüm. Şaşırdım kaldım: derken aralarındaki birlik nedir, onu bulayım diye hallerine dikkat ettim. Şaşkın bir halde yaklaştım. Baktım, gördüm ki ikisi de topaldı.”

Devamını görmek için bkz.

Yeliz Kızılarslan, "Elif Şafak'ın Araf'ında Yabancılık Halleri", Bianet, 24 Mayıs 2008

Bitmeyen bir yolun ve arayışın hikâyesi olan Araf değindiği dil, kimlik ve aidiyet meseleleriyle gecikmiş bir batılılaşma hareketi olan Türkiye modernleşmesinin temel sorunlarını yansıtır. Kitap, farklı ülkelerden gelen öğrencilerin ABD hikâyesi.

Ödüllü romanlarıyla, Türkiye'de hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip olan akademisyen ve yazar Elif Şafak'ın İngilizce yazılan ve Aslı Biçen'in Türkçeleştirdiği romanı Araf, Türkiye romanındaki yazar kimliği ve dil tartışmaları için bir eşik oluşturabilir.

Ana dilinde yazılmadığı için bir dönem yoğun bir şekilde eleştirilen roman, esasında Türkiye romanının ortaya çıkışından beri var olan bir kimlik ve aidiyet meselesine ışık tutar. Araf ayrıca, çeviri dili engelini aşacak kadar yazının kendi evrensel diliyle ön plana çıkan bir yol ve arayış öyküsü.

Türkçe yazdığı romanlarında Osmanlıca'nın sunduğu zengin kelime dağarcığını bolca kullanan yazarın aşina olduğumuz üslübunu, savunulanın aksine, çeviriden dolayı dönüşen dilin makul farklılığı dışında, Araf romanında da bulabiliyoruz.

Gönüllü sürgünlük hikâyesi

"Başka bir ülke başka bir deniz arayan, ama kendinden kaçamayan" kendine yabancılaşmış bir grup insanın yer yer hüzünlü yer yer komik olarak anlatılan bu kaçış ve gönüllü sürgünlük hikâyesi, aslında Türkiye romanın ve Türkiye'nin batılılaşma serüvenin günümüze katlanarak taşıdığı açmazların minyatür bir toplamı.

19. yüzyıldan beri süregelen ve gecikmiş bir modernleşme hareketi olan "batılılaşma" olgusundan nasibini almış Türkiye romanının en temel sorunu, nerede duracağını, hangi tarafa ait olacağını bilememe durumu.

Böyle bir kimlik arayışıyla ortaya çıkan ve modernleşme projesinin toplumu eğitmesi ve geliştirmesi gerektiğine inanılan –bir nevi toplum mühendisi addedilmiş– tasarlanmış yazar kimliği bu konuya farklı bir bakış açısı ile yorum getiren bir yazarın, Elif Şafak'ın incelikli kalemiyle kırılır.

"Öteki"nin sınırlarının belirsizliği

Farklı ülkelerden gelen üç üniversite öğrencisinin yollarının yabancı bir ülkede, Amerika Birleşik Devletleri'nde kesişmesiyle başlayan roman, aynı zamanda öteki ve ötekinin sınırlarının ne kadar belirsiz ve bulunulan yere göre değiştiği üzerine bir söylem de içerir. Bu bağlamda, çeviri bir roman olmasına rağmen Araf, modernleşmenin ve Türkiye romanının içselleştirdiği pek çok keskin yaraya, yabancı bir ülkede yaşayan ve o ülkeye de yabancı olan karakterler vasıtasıyla parmak basar. Bu durumda roman öncelikle yabancının tanımını yapar:

"Kim gerçek yabancı-bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri olmayan mı?"

Bu aslında, insanın kendine ötekileşmesinin, yabancılaşmasının bir vurgusu. Gittiği her yere kendi ötekisini götüren insan için aslında yer ve mekanın ötesinde yabancı kendisi.

Buna göre de, benim ötekim olanın ötekisi, benim kendim olabilir. Bu da, bugüne kadar batıyı hayranlık duyduğu ve platonik bir ilişki kurmaktan ileri gidemediği "öteki" olarak karşısına alan doğunun, gerçekte batının –kendi kurguladığı– tekinsiz ötekisi olabileceği anlamına gelir. Çünkü Türkiye'de modernleşmenin –ta en başından beri– tekinsiz ve belirsiz öteki olarak adlandırdığı batı ve batı uygarlığı, doğunun kendi görüntüsü karşısında zaman zaman küçüldüğü zaman zaman devleştiği bir sihirli ayna.

Batılı yaşam kurallarını benimsemiş, siyaset bilimi doktorası yapan Türk Ömer –ya da Omar–Özsipahioğlu, geldiği yerde –Bir Amerikalı, bir Faslı ve bir İspanyol ile aynı evin odalarını paylaşmadan öte– modernleşmenin mirası olan kendine yabancılaşma duygusunu, bulunduğu yerde kalamama ile geride bıraktığı yere dönememenin getirdiği köksüzlük ve kapana kısılmışlık hissini sonuna kadar paylaşır.

Araf'ı tercih etmek

Bu durum da temel mesele, batı karşısında kendini ifade edemeyen doğulu öznenin reşit olma meselesi. Aynı zamanda, yolunu şaşırmış ve dilini yitirmiş öznenin kendini bulmaya çalıştıkça kaybetmesi ve sonunda arayışını sonlandırmaktan vazgeçerek gönüllü bir sürgünü yani Araf'ta yaşamayı tercih etmesi.

Artık anlatmaya ve anlamaya çalışmanın boğucu çabası yerini en kestirme yol olan özete bırakır. Hislerini, ilişkilerini, kendini ve dilini özetlemek. Bu bakışla Türkiye romanını ve romanın dilsel kimlik sorununu ele alırsak; esas mesele, doğunun kendi iç sesini batılı arenada kendi kelimeleri ile ifade edecek, kendine özgü bir ton bulamaması.

Bitmeyen bir yolun ve arayışın hikayesi olan Araf değindiği dil, kimlik ve aidiyet meseleleriyle gecikmiş bir batılılaşma hareketi olan Türkiye modernleşmesinin temel sorunlarını yansıtır. Başlangıcından günümüze kadar toplumu değiştirip, dönüştürmesi beklenen yazarın baba-öğretmen atfedilen kimliği bu romanla; kendi sesini mümkün olduğunca perdeleyen, daha evrensel ve hümanist bir anlatıcı sese sahip yazar kimliği ile yer değiştirmeye başlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.