Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-490-5
13X19.5 cm, 152 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Korkunun Irmağında
Kapak Resmi: Carolina Hernández
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2004

Korkunun Irmağında, şimdiye kadar dört öykü kitabı yayımlanan Suzan Samancı’nın ilk romanı.

"Susuyorduk. Susturuluyorduk... Islak yataklarımızda ancak geceleri konuşabiliyorduk. Nemli karanlıkta sözcükler ıslığa dönüşürken, biçim değiştiren yaşlı çatılara bakıyorduk; sağır ve dilsiz gibiydiler.

Gündüz yataklarımızı ıslatan, kalaslarla saldıran haki renkli adamları kalın enselerinden tanıyorduk; yüzleri yoktu, sesleri de... Ay ışığı yataklarımızın üstünde solarken, kol kola giriyorduk. Ellerimizi yumruk yapmaktan yorulmuyorduk; yorgunluğumuz yedi canlı kediydi, diriliveriyorduk. Sesimiz karanlıkta uzayıp giderken ant içiyorduk..."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 9-11

Hep aynı düşle uyanıyorum. Bu tatlı düşü kimseciklerle paylaşamam... Tatlı bir haleyle kuşatılıyorum; o kuşatılmışlığın rehavetiyle irkilince, hüzün yüklü bakışlar hiç peşimi bırakmıyor. Yürümek istediğimde korkularım dolanıyor ayaklarıma. İşte park! Usta bir ressamın tuvalinden fırlamışçasına rengârenk çiçeklerin arasında dem çeken mülteciler... Uçuşan kuş sürüsü... Bazen kuş oluyorum yöremin gökyüzünde... Bir an uzayıp giden yaralı bir ses... Kentin sessizliği iliklerime dek işlerken, yabancılığımı elle tutacağım neredeyse...

Odanın içinde dolanıp dururken, yakınlaşan gökyüzüne bakıyorum; her şey boş bakışlı insanlara dönüşüyor. "Yüreğim ve aklım!" diyorum. Sivri kuleli bakımlı çatılar, aynı boy ağaçlar, tertemiz caddeler yöremin yoksulluğunu ne çok anımsatıyor. Zaman kuşu çarmıha gerilmiş inliyor. Gözlerim yabancılığa, yorgunluğa direniyor. Hızla akan trenler, kilisenin çanları uzayıp gidiyor. Bilincimde uçsuz bucaksız çöller, ovalar canlanırken, dağlar, tepeler yarılıyor, akan ırmağın derinliğinde ilerliyorum.

Hafta sonları ormanda yürüdüğümüzde yeşillik kokusu genzimi yakıyor, pürüzsüz gökyüzüne bakarken içim titriyor. Farklı bir zamandaymışım duygusuna kapılıyor, Rodî'nin adımlarını saymaya başlıyor, sonra saydığımı ya ayrımsarsa diye düşünüp kaygıya kapılıyorum. "Şu kavak ağaçları da ne kadar dosdoğru!" diyorum. Rodî, "Bu yüzden ömürleri yok bunların," diyor. "Doğruluk ve yok oluş!" diye mırıldanıyorum. Doğada bulunan her nesne, canlı ve cansız varlıkların her türlü devinisi kendi oluşumuz aslında. Dönüp dolaşıp ölüm kentlerini, bozguna uğramış coğrafyamızı anlatıyoruz.

Güneş ağaçların yapraklarında ipildiyor. Rodî'nin varlığından güç alırken, ona sevgimi anlatamıyorum. Sevgide acemi, kendimi ifade etmede kekemeyim.

Rodî, "Hep yürüyoruz," dediğinde durdum. Gökyüzüne baktım. Beyaz saçaklı bulutlar hızla akıyordu. Yeşilin tonlarına bürünen ağaçlar, yüreğimize yaşama sevinci akıtırken, birbirimizin kafasından geçenleri öğrenmek istercesine ürkekçe bakışıyoruz. "İşte nehir!" dedi. Yamaçtan usulca indiğimizde elimden tuttu; kollarının gücünü duyumsadığımda, içimden yıldızlar koptu. Sözcüklerimiz nehrin mırıltısında boğuldu. Suda taş sektirirken, "İnsan karmaşık bir varlık!" dedim. "Evet, deli, dâhi, iyi, kötü ve yabanıl..." dedi. Haklıydı.

Birleşen ellerimize alışmaya çalışıyoruz. Bazen donup kalıyoruz; donukluğumuzun karamsarlığa dönüşmemesi için kendimizi zorluyoruz. Farklı bilinçlerle karşılaşmak sarsıyor, yeniliyor; nedenlere niçinlere sürüklerken, oluşu, tercihi de dayatıyor. Gelişmek: acının ırmağına dalış...

Elimi kuvvetle sıkarken, gökyüzünün sonsuzluğunda erir gibi oluyorum. Bir şeye inanmak, sevmek, umut etmek çoğaltıyor... Önemsiz düşünceler ve sözcüklerden kurtulmak için yüksek sesle şiirler okuyor, birbirimize takılıyor, kalın kafalı politikacılarla dalga geçiyoruz. İki yüzlü çıkarcılara, döneklere "Sahtekârlar!" diye diş biliyoruz.

Uzaklara bakıyoruz. Rodî, "Sanat onarıcıdır, kurtarıcıdır; renkler bilincimde dans ediyor, yüreğimizin rengini tuvale akıtmalıyım," derken, elleri saçlarımda geziniyor. "Yazmayacak mısın?" dediğinde, "Yazmak!" diye mırıldanıp, gülümsüyorum.

Susuyorduk. Susturuluyorduk... Islak yataklarımızda ancak geceleri konuşabiliyorduk. Nemli karanlıkta sözcükler ıslığa dönüşürken, biçim değiştiren yaşlı çatılara bakıyorduk; sağır ve dilsiz gibiydiler.

Gündüz yataklarımızı ıslatan, kalaslarla saldıran haki renkli adamları kalın enselerinden tanıyorduk; yüzleri yoktu, sesleri de... Ay ışığı yataklarımızın üstünde solarken, kol kola giriyorduk. Ellerimizi yumruk yapmaktan yorulmuyorduk; yorgunluğumuz yedi canlı kediydi, diriliveriyorduk. Sesimiz karanlıkta uzayıp giderken ant içiyorduk...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “Doğulu bir sanrının izdüşümü”, Radikal Kitap Eki, 12 Aralık 2004

"Kimliğim söz konusu olduğunda 'benim' dile getirecek deliliğimden başka bir hakikatim yok," der Louis Ferdinand Celine. İdeallerin çökmesini ve halkın, sıradan ihtiyaçlara indirgenmesini eleştirirken Nazi yanlısı olmakta da beis görmeyen Celine'in bir cümlesiyle, bir Kürt yazarın kitabını anlatmaya başlamak, aşırı uçlarda gezinmek olabilir ama; korkunç bir tragedyanın vücuda geldiği Diyarbakır'da, kimliklerini şifre gibi saklamak zorunda kalan insanlar, kendi gerçeklerini akıl ile delilik gelgitinde yaşamadılar mı? Faşizmin dikenli tellerle çevirdiği o coğrafyada idealler, kimlikler, bedenler paramparça olmadı mı? Susan, susturulan, korkan, korkutulan, ölen, öldürülen, deliren, delirtilen bir halkın, zalim bir iç savaş yaşayan Diyarbakırlı Kürtler'in bozguna uğratılan hayatlarına yıllardır içeriden tanıklık eden Suzan Samancı'nın, tam da çokkültürlü anayasal vatandaşlığın tartışıldığı ve Kürtlere özerklik isteyen '200 imzalı ilan' krizinin yaşandığı bugünlere denk gelen ve kimlik, öteki, delilik ve hakikat temaları çerçevesinde örülen ilk romanı Korkunun Irmağında, faşizmin aynı toprağın insanını yek diğerine nasıl kırdırttığını gösterirken yok olma muradına sarılan kahramanları ile öne çıkıyor.

İki çaresiz yılan

Tedirginlik, korku, sürgünlük ve işkencenin sistematik şiddetinin sürgittiği bir ortamda insanların, itirafçılık, koruculuk, dağlara çıkmak, dinden medet ummak ve intihar etmek dışında tek umarı delirmektir. Birbirine sarınmış iki çaresiz yılan, naçar eküridir korku ile delilik; nisyandan yeğdir, delirerek şirazenden çıkmak. Ve delirerek silinmek yeryüzünden, esir yaşamaktan evlâdır, dölü kurutulan bir halk için. Deliliğin kimi kez tek hakikat olduğunu kahramanları Gelin ve Akriman üzerinden manidar biçimde dile getiren Samancı; en yakınındakini öldürme arzusuyla kavrulan, bedensel tacize uğramışlığı kanıksayan, vitrinlerdeki buz bakışlı mankenlerin yüzünü parçalamak, göğüslerini kesmek isteyen Gelin'in soğukkanlılığı, parmakları kopan Yekta'nın buzul isyanı ve ancak beyaz ayakkabılarla gezerek kendini aklayabilen Akriman'ın ruh halleri içinden tahammül etmek zorunda bırakılan ruhun ve taşıyıcısı vücudun hür yaşayamayacaksa, dağılıp parçalanma ve uzayın sonsuzluğuna fırlama özlemini kurguluyor, delilik metaforu bağlamında.

Epik ve mitik bir anlatı

Korkunun Irmağında, klasik bir roman değil de; bir sanrının izdüşümü, bir karabasanının yazın aracılığıyla dile getirilişi. Romandan ziyade, uzun öyküye daha yakın bulduğum metinde, yine Güneydoğu, 25 yıl OHAL'e maruz bırakılmış Diyarbakır, mayınlı tarlalar, iç savaş, gerilla, itirafçı, korucu, yanmış yıkılmış köyler, adam kaçırmacılık oynayan çocuklar, yoksulluk, yoksunluk, şiddet ve cinnet ortamı var. Varoluşsal sorunlar, aşk sancıları, hedonist acılar değil; cam kırıkları, kendi yarasını yalayan bir halkın acılarına tuz basma çabası, birbirine tutunarak erinme, medet umma ereği var. Birbirine et ile tırnak gibi bağlı dört arkadaştır; Gelin, Yekta, Kendal ve Dara. Aralarına daha sonra Akriman katılır; ailesini iç savaşta yitirmiş, kocasına rest çekerek ayakta durmayı başarmış, yaptığı heykellerle özgürleşmeye çalışan bir Süryani kadınıdır, o. İşkence sonucu öldürülen Mizgin ile intihar eden Rojhılat ise; belli belirsiz hayalleri, bir yiten bir dirilen sızılı bedenleri ile Gelin'in de biz okurların da anlağından yitip gitmeyen birer gölge olarak romanın bilinçaltıdır, adeta. Yasaklı kitapları yutarcasına hatmeden, bir an önce evlenmesini isteyen annesi ile halasının ve hükümete yaltaklanan babasının karşı tavırlarına rağmen eğitimini sürdüren Gelin; işkenceye katlanacak kadar yüreklidir de âşık olmaktan korkacak kadar naiftir ve delirmeyi arzu edecek kadar da naçar. Uyumak ile uyanıklık arası bir düzlemde, kâbuslar ve hayallerle örülü evreninde sürekli ense ve sayı sayar, tabelaları tersinden okur. Herkesin herkesten şüphelendiği bir kentte biteviye adres değiştirir, gizlice buluşurlar; Kendal, Dara ve Yekta ile. Ancak gün gelecek buluşmaları engellenecektir; ilişkiler, sıkı denetlenen mektup satırlarına sıkışınca geçmiş ile gelecek birbirine karışır; ve kendimizi onların bilinç akışının seyrinde, kimi kez çağıldar kimi kez boğulurken buluruz.

Samancı, bildiğimiz poetik dilini bu kez destanların, mitlerin, kutsal kitapların diline tercüme etmiş. Büyülü bir gerçekçilik tadı duyumsanan romanı oluşturan kısa diyaloglar, birbirinden bağımsız olayları bir araya getiren uzun cümleler, bir rüyanın anlatımını çağrıştırıyor. Hikâye kitaplarında da sıkça rastlanan kimi betimleme, yöresel deyiş, sözcük ve özel isimlere romanında da yoğunlukla yer vermesi onun politik tavrının dışa vurumu; hafızası kastre edilmiş bir halka dair yazılan romanda, geri dönüşümlü bir kurgunun ve bilinç akışı tekniğinin kullanılması da içerik ile son derece uyumlu.

Kendi meselesi içinde dahi objektif olmayı başararak insanlığın dilemmalarını dile getirme konusunda da çok başarılı Samancı. Küçük memuriyetler ve statüler peşinde koşan, on beşlik kızlarını polislere satan aile büyüklerini anlatırken; delilik istencindeki psikolojik analizi denli, çaresizliğin insanı sürüklediği amansız yokuşları ifade edişindeki sosyolojik tahlilleri de yabana atılacak gibi değil.

Kürt yoktur

Yıllardır duruşundan, kentinden ve kimliğinden ödün vermeden, İstanbul'un ancak siyaseten görüp bildiği, hatta anti tezleştirdiği bir kentten yazıyor Suzan Samancı; 'ötekiler' olmasaydı 'biz' kimliğini safî bir bütüncüllük dahilinde kurabilecektik diye bağıran milliyetçi ideolojilerin yüzüne fırlatıyor sözcüklerini; tüm duyarlığını ve gerçeğini katarak... Peki, ne için kabullenilemiyor bir türlü bu gerçek? Neden Doğu'da Kürtler öldürülüyor, gözaltında kaybediliyor, en son Kızıltepe'de 12 yaşındaki bir çocuk PKK'lı yaftasıyla kurşunlanıyor? Yoksa gerçek değil mi? Freud, antisemitizme karşı "Yahudi yoktur" savsözünü önerir, bir strateji olarak. Çünkü ona göre sorun, Yahudi'de ya da Yahudi'nin özelliklerinde değil, Yahudi'nin gizli bir sırrı, biz ile ilişkisiz, otantik bir kimliği olduğuna inanan ırkçıda, ırkçılıktadır. Bu bakışla, ırkçı, Yahudi'nin (Kürdün ve tüm 'öteki' addedilenlerin) ideoloji ve söylem dışı bir alanda, objektif olarak varolduğuna inanan kişidir. Eğer 'öteki', olduğunu söylediğimiz şey değilse biz de kendi tasarımız değilizdir. Dolayısıyla, eksikliğini duyduğumuz, ötekilerin iye kılındığını düşündüğümüz bu yüceltilmiş nesne, kimi kez biz ile onlar arasında geçici barışın ikame nesnesi bile olabilir ki Samancı'nın kahramanı, finalde benzer bir burukluğu dillendirir: "Yüzümü bıçak gibi kesen soğuk rüzgârın uğultusuna karışan mahmuzların şıkırtısı beni alıp gri bir boşluğa sürüklerken 'En güç olan, acı olan insanın kendisini değişim nesnesi olarak kavramasıdır,' diye düşünüyordum."

Kadın olmak zaten bir gerilim; başlı başına bir polisiyenin kahramanı olmak. Peki hem kadın hem Kürt hem de yazar olmak? 20 yıllık savaş ortamında cezaevlerinin önünde, eylemlerde en önde yürüyen Kürt kadını savaş yıllarında hayli bilinçlendi. Ancak yine de bilinçlenmek, kadın ve yazar olarak yaşamayı kolaylaştırmıyor. Öyle ki Samancı, kadınları ve yaşadıkları sorunları anlattığı ilk kitabı Eriyip Gidiyor Gece'yi, yedi Cumhuriyet altınını satarak yayımlatmış. (Ki bu Cumhuriyet onun kendi dilini özgürce konuşmasına izin vermiyor!) Bunca susturulan insanın sessiz çığlığıyla kadimleşen bir coğrafyadan duyulan kadın yazarların sesi, dilerim ki kâim olsun!

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Kahraman, "Kitaplar, Sol ve serseriler", Rızgari Forum, 10 Kasım 2004

Korkunun Irmağında, hikâye kitaplarıyla tanınan Suzan Samancı'nın ilk romanı. "Büyülü gerçekçilik" ile yalın gerçekçiliğin iç içe işlendiği teknikle roman, yanmış yıkılmış köyleriyle viraneye çevrilmiş, savrulmuş insanlarına mezar olmuş, evlatlarını kurda kaptırmış bir halkın hikâyesidir. Ayaklanan bir halkın nabız atışları, halkının imdat çığlıklarına koşan gençlerin ölümle dansı...

Necmiye Alpay, "Korkunun Irmağında", Radikal Kitap Eki, 7 Nisan 2006

Suzan Samancı'nın romanı, Korkunun Irmağında. Anadili Kürtçe olan Samancı'nın, yazı dili Türkçe. Samancı, yörede "uzayıp giden"lerin titreşimlerini kaydediyor; yazısı bir tür deprem kayıt aygıtı gibi.

Korkunun Irmağında’yı bugünlerde okumanın verimi herkes açısından çok yüksek olabilir. Öbür taraftan bakabilmek için. Yazarın bize duyarlığını ve hakikiliğini derinlemesine duyumsatmayı başardığı roman kişisi, yabancılığımızı azaltabilir. Elbette, her esaslı sanat yapıtı gibi, ilk eldeki yer ve zaman bilgilerinden bağımsız olarak da (örneğin, kuşaktaşlık ya da kadınlık konusunda) pek çok şey söyleyen bir romandan söz ediyoruz.

Samancı, romanına "yöre"de doğup büyümüş, bu son yıllarda da orada yaşamış bir genç kadını merkez kılıyor. Romana verdiği adın özel olarak ağırlıklı bir anlamı var. Korku ve ırmak. Korku, bizim toplumumuzun egemen duygusu. Ama özellikle "bölge"nin egemeni. (Aslına bakılırsa, Dieter Duhm'un o yaşamsal önemdeki "Kapitalizm ve Korku" kitabını düşünerek, kapitalizmin egemen duygusu da diyebiliriz.) Ve ırmak, yani süreklilik. Irmağı sürekliliğin ve akışın anlatımı olarak koymuş bence başlığa yazar. İsabetle. Süreklilik, korkunun ve baskının kesintisizliği, bıçakla kesilebilecek yoğunlukta oluşu, romanın ortaya koyduğu atmosferin başat özellikleri.

Yazılarını kaçırmamaya çalıştığım birkaç eleştirmenden biri olan Hande Öğüt'ün dediği gibi (bkz. 12.12.2004 tarihli Radikal Kitap), bir büyülü gerçeklik tadı alınıyor bu romandan. Bunu demekle romanı etiketlemiş olmaktan da korkarım. Samancı'nın en özgününden bir Borges torunu olduğundan kuşku duymak zorsa da, bütün o gerçeküstü görünümlü, düşsel geçişlerin katkısıyla gerçekliğin en koyusunu, korkunun sürekliliğini anlatan, kendine özgü bir dili var yazarın. Biçemi, demeliyim. Bu biçeme ait öğelerin en çok göze çarpanlarından biri, somutlaştırmalar ve eğretilemeler:

"O an ağızlarından burunlarından korku dumanı çıkıyordu (...) Söyleyemediklerimiz bakışlarımızda asılı kalırdı"
(s. 14), "Horultularda yasaklı düşünceler uyukluyordu" (s. 19), "Hepimiz sır boncukları yutmuştuk; bu boncukları taşımak kolay değildi" (s. 26).

Samancı'nın biçemine ait başlıca özelliklerden biri de, çokzamanlı cümleler; Hande Öğüt'ün andığım yazısında işaret ettiği "birbirinden bağımsız olayları bir araya getiren uzun cümleler"in, iki kipi art arda eklemesi.

Çoğu durumda art arda eklenen iki (bazen de üç) kipten ilki bir saptamayı anlatan "-iken", "-nce" ya da "-diğinde" kipi, ikincisi ise uzak geçmiş izlenimi veren bir "-di'li geçmiş". Bu "-di'li geçmiş", sonraları, genellikle süreklilik anlatan "-yor" ya da "-yordu" kipine dönüşüyor. Tipik bir iki örnek:

"Rodî'nin varlığından güç alırken, ona sevgimi anlatamıyorum" (s. 10), "Güneş odaya uzandığında kaşların, bıyıkların uzadığı gelirdi akla"
(s. 13), "Kendal gözlerini bir noktaya diktiğinde şakakları seğiriyordu" (s. 139).

Süreklilik anlatan öğeler olarak, romanın neredeyse nakaratı olan "uzayıp gidiyordu"ları eklemeliyim.

Romanın bize o koyu korku ortamını ve orada insani olanla olmayanı bütün hakikatiyle duyumsatmayı başarmasında en önemli pay, birinci tekil kişi anlatıcının ("ben"in) kendisiyle arasına uzaklık koyabilmesinde yatıyor belki: "Ağzımı yaya yaya kaşlarımı ve bıyıklarımı temizledim" (s. 42), "Kendimi ikiye bölüyorum. O evden eve koşturup ense sayan 'ben' ile evde gölgesiyle konuşan 'ben...'" (s. 62).

Kitaptaki korku dili, korku atmosferi ile, yer yer beliren çocuksu dil serbestliği ("osurukçu ninem", "kıçının korkusundan") arasındaki zıtlık, anlatımın sıcaklığına katkıda bulunan özelliklerden. Tuhaf bir biçimde, Kafka, Amado, Attilâ İlhan göndermeleri de; yazarın bir açıksözlülüğü gibi.

Ben romanın ilk iki sayfası ile son sayfasının getirdiği kurgu öğesini zorlama buldum. Romandaki koyu yoğunluğu herhangi bir ayraca almak gerekmiyordu.

Her durumda Suzan Samancı ülkemizde korkarım henüz hiç incelenmemiş olan ikidilliliğin o artırıcı, büyük verimlerinden biri; yazarlıkları birbirine hiç benzemese de, Yaşar Kemal ve daha niceleri gibi. Yaşar Kemal'den bildiğimiz "ipildemek" (s. 10, 62), "kirp diye kesmek" (s. 14) gibi fiilleri Samancı'da da görüyoruz. Böyle yığınla özgün sözcüğün, söyleyişin ve benzetmenin, bu taraftan bakıldığında akla gelmeyecek benzetmelerin diyarı bu metinler. Anlattıklarıyla ise derinden irkiltici. Bijî aştî. Bijî aştî...

Devamını görmek için bkz.

Leyla İpekçi, “Hayatın sanatı ezdiği an”, Zaman, 14 Nisan Cuma

Ülkesindeki işgalin ve dökülen kanların hayatı nasıl mahvettiğini anlatan Iraklı kadının internet üzerinden yayınladığı 'Bağdat yanıyor' adlı güncesi, İngiliz televizyonu BBC'nin saygın bir ödülüne aday gösterildi. Eğer kazanırsa otuz bin sterlinlik bir paranın da sahibi olacak. Bu haberi okuduğumda içimde tuhaf bir ezilme oldu.

Bir yanıyla dünya halklarına işgale uğramış topraklarda yaşanan acıların anlatılmasının ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Bir yandan da 'Bağdat yanıyor' adlı güncenin bundan böyle bir sanat eseri olarak algılanmasına ve ödüllendirilme ihtimaline itiraz etmek istedim.

Saçma bir itiraz tabii. Sanki sanat eseri sesini başka türlü duyurabilirmiş gibi. Ama BBC'nin yöneticilerine bu parayla askerlerinizi çeksin diye hükümetinize baskı kampanyaları düzenleyin demek isterdim. Vicdanlarda daha kolay aklanırdınız.

Dünyayı değiştirmek

Bu yıl Berlin film festivalinde en büyük ödülü kazanan Jasmila Zbanic adlı Bosnalı yönetmenin film çekme hikâyesini okuduğumda da benzer bir hisse kapılmıştım. "Savaşta ölen bir çocuğun veya erkeğin annesi olmak toplumsal açıdan kabul edilebilir bir durum. Buna karşın, Sırp askerleri tarafından tecavüze uğramış bir kadının toplumda hiçbir yeri yok." Böyle diyordu, filminde savaştan yıllar sonra kendisinin bir 'Sırp dölü' olduğunu öğrenen genç kızla annesinin öyküsünü anlatan yönetmen. Ve bize filmin gerçek kahramanlarıyla karşılaşmasını anlatıyordu: "Annenin trajedisi dünyanın dönmesini durduramamıştı. Çocuğuna sandviç hazırlıyor, gülüyor, ütü yapıyordu." Ah demiştim içimden, keşke bu yönetmen yine en büyük ödülü alsaydı ama bu acılar, bu trajediler hiç yaşanmamış olsaydı. Sanki sanat acı olmadan gerçekleşebilirmiş gibi. İşte bu, hayatın sanata üstün çıktığı, onu ezdiği an. Bosna katliamından sonra bulunamayan cesetlerin, tecavüze uğradığı için kimsenin evlenmek istemediği yirmi bin mağdur kadının, babasını anımayan öksüz çocukların üzerinden ödüllü bir sanatçı olmanın bedeli çok ağır değil miydi? Her sanatçı bu bedeli sanatının bir parçası olarak taşımıyor muydu? Ruanda katliamını anlatan 'Shooting Dogs' adlı filmin Ruanda'da yapılan galasına katliamdan sağ kurtulanların da katıldığını okudum geçtiğimiz günlerde. Kendimi filmin yönetmeninin yerine koymaya çalıştım. Seyirciler beni tebrik ederken, katliamı yaşayanlar alkışlarken ne hissedecektim? Filmde katliamı yaşayanları canlandıran oyuncuların performansını överken gözlerine bakabilecek miydim bu felaketten sağ kurtulanların? Öte yandan, sanatın ayrıştırıcı gücü olmasa, dünyada yaşanılan onca tecavüz, yıkım, zulm ve dökülen onca kan, istatistiğin görünmez dişlilerinde öğütülüp gidecek, derin dondurucularda unutulacak, arşivlerde tozlanacaktı. Resmi tarihlere karşı en büyük mücadeleyi sanatın dili vermiyor muydu? Evet. Ama. Sanatın dilini biz nasıl konuşuyorduk? Habire dilimiz sürçüyor, peltek oluyor ya da kekelemiyor muyduk? Dünyanın dörtte üçünü balçığa gömdüğümüz halde temiz hava soluma, iki yeşillik görme hevesiyle yıl boyunca para biriktiriyor, toksik yiyecekler tüketip toksinden arınma diyetlerine paralar bayılıyoruz durmaksızın. Burnumuzun dibindekiler su bulmak için kilometrelerce yol katederken, küvetimize tazyikli su sistemi yerleştirmek isteyen firmaların rekabetini izliyoruz. Savaş mağdurları mülteci kamplarında yaşam mücadelesi verirken, bin dereden su getiriyoruz yaşadığımız daireye ikinci bir balkon çıkmak için. Sonra da iki alışveriş arası katliam filmlerini izlemeye gidiyoruz. Bize düşen bu.

Bugün Saraybosna sokaklarında da sıradan görünüşlü kadınlar alışveriş yapıyor. Ama yönetmenin dediği gibi, "ifade edilemeyen, adlandırılamayan, tarif edilemeyenle her gün yüz yüze" gelecek kadar dikkatli bakıyor muyuz savaşa? Ya dünyaya? İnsana?

Sağlıklı beslenme önerileri, psikolog randevuları, hobi kursları, şifa yöntemleri, stres hapları. Öte yanda kül olmuş köyler. İntihara zorlanan ensest kurbanı kadınlar.

Suzan Samancı'nın Korkunun Irmağında adlı romanını başkalarına tavsiye etmek için nasıl bir dil kullanacağımı kestirememiştim uzun süre. Siyasete, eyleme, ideolojik söylemlere hiç prim vermeden, doğuda yaşanan acı dolu yılları öyle güçlü bir iç sesle anlatıyordu ki yazar, böylesine etkileyici bir eser vücuda getirdiği için onu kutlamanın nasıl da incitici olabileceğini anlamıştım.

Bir arkadaşıma bu kitabı tavsiye ederken çok anlamsız olacağını bile bile şöyle dedim: "Hayatında hiçbir şey değiştirmeyeceksen, boşuna okuma." Dünyayı değiştirmek için yola çıkanlara, 'kendilerini değiştiremezken dünyayı nasıl değiştirecekler' diye bıyık altından sırıtılırdı bir vakitler. Oysa her sanat eseri dünyayı değiştirebilir. Yazanın da okuyanın da dünyasını.

Kişisel mutluluklar

İçgörü merkezlerinin, olumlu düşünce kuruluşlarının bacasından yükselen isli dumanı fark edemiyorsanız lütfen roman okumayın, filmlere gitmeyin. Kendinize vakit ayırmaktan, kendinize iyi bakmaktan, salt kendi haklarınız adına mücadele etmekten dem vuruyorsanız, başkalarının acısını anlatan sanat eserlerini tüketip sanatın içini boşaltanlara hizmet etmeyin daha fazla. Dünyanız size kalsın.

Eğer bir sanatçı olarak acıyı kanalize etmek ve dürüstçe ifade edebilmekse amacınız, Samancı gibi, Zbanic gibi, lütfen sanat adına sesinizi çıkarmaktan kaçmayın. Rekabet ve ödül ekseninde üretim yapıyorsanız da, yaşadığınız trajedileri kendinize saklayın... Komedi çekin, aşk yazın ya da.

Devamını görmek için bkz.

Vecdi Erbay, "Korkuya teslim olmayan kent", Gündem, 27 Aralık 2004

Suzan Samancı'yı hikâye kitaplarıyla tanıyıp sevdi edebiyat okuru. Eriyip Gidiyor Gece, Reçine Kokuyordu Hêlîn, Kıraç Dağlar Kar Tuttu ve Suskunun Gölgesinde adlı hikâye kitaplarından sonra, Korkunun Irmağında romanıyla çıktı okurun karşısına.

Önceki kitaplarında umudunu kaybetmeyen bir kentin, Diyarbakır'ın ve Diyarbakırlıların hikâyelerini anlatmıştı Suzan Samancı. Dağlara bakan gençlerin, törelerin kıskacındaki kadınların, kaderlerine razı yoksulların, kaderlerini ters yüz etmeye cesaret gösterenlerin hikâyelerini... Savaş koşullarında dağılan hayatların, parçalanan duyguların, bastırılan özlemlerin hikâyelerini anlatmıştı. Korkunun Irmağında ise, o en insani duygulardan biri olan korkuyu anlatıyor Samancı. Korkunun etrafında gelişen ya da korkudan türeyen hikâyeleri atlamadan...

Kokunun Irmağında'nın anlatıcısı üniversiteli genç kız, bir kentin (ki adını hiç anmasa da bu kent Diyarbakır'dır) nasıl bir zindana çevrildiğini anlatıyor. 'Korku uğultusunda boğulan kentin ruhunu', bu kentin özgürlüğü için mücadele eden okuldan arkadaşları Keldan'ı, Dara'yı, Yekta'yı, Mizgin'i ve kapı komşusu Süryani Akriman'ı, 'mezar ayaklıları', yasak gazete dağıtan çocukları, itirafçıları, ruhunu militaristlere teslim etmiş 'teresleri' anlatıyor. Bütün bunları, yan hikâyeler ve geriye dönüşlerle bir kış mevsimine sığdırıyor anlatıcı.

Suzan Samancı, anlattığı her kişiyi, her olayı ve olaylar karşısında sergilenen tutumları iyi tahlil etmiş bir romancı olarak. Korkunun girdabında soluk almaya çalışan kentin karakterine ve anlattığı dönemin acımasız koşullarına da hiç yabancı değil Samancı. Belki bu yüzden, katı gerçekliği olduğu gibi, çok süslemeye ve uzun uzun anlatmaya gerek duymadan aktarıyor. Sokak ortasında ensesinden vurulmanın dehşeti, işkence seansında insanın yaşadığı umarsızlık, evi basanların hoyrat tutumu karşısında duyulan kimsesizlik duygusu başka türlü de anlatılabilir ve benzer bir etki yaratılabilirdi okurun üstünde. Ama Samancı, dolaysız anlatımıyla sanki yaşananları daha doğrudan hissettirmeye çalışmış okura. 'Yaşananları' diyorum, çünkü anlattığı her şey ve daha fazlası, daha acımasız bir şekilde yaşandı Diyarbakır'da ve Bölge'nin diğer kentlerinde.

"Uzaklara bakıyoruz. Rodî, 'Sanat onarıcıdır, kurtarıcıdır; renkler bilincimde dans ediyor, yüreğimizin rengini tuvale akıtmalıyım,' derken, elleri saçlarımda geziniyor. 'Yazmayacak mısın?' dediğinde, 'Yazmak!' diye mırıldanıp, gülümsüyorum." Romanın ilk bölümü bu cümlelerle bitiyor. Sanatın kişiyi onardığından kuşku yok. Ama herkes sanat yapamayacağına göre, sanatın onarma gücü bir tek kişiyle mi sınırlı kalıyor? Elbette değil. Ama Samancı'nın romanından yola çıkarak, sanata yüklediğimiz başka işlevlerden de söz etmek mümkün. Yazılı ya da görsel yapıtların tanıklığı, bir hafıza ve vicdan görevi de yükleniyor. Bu anlamda Bölge'de yaşananların edebiyat cinsinden sunulması iyidir ve bir sorumluluk olarak duruyor sanatçıların karşısında.

Korkunun Irmağında'yı bu türden sosyal ve siyasal değeriyle sınırlamanın yanlış olduğunu biliyorum. Korkunun Irmağında, kurgusundaki bazı aksaklıklara, anlatıcı hariç diğer kişilerin yeterince işlenmemesine rağmen roman olmayı başarmış bir kitap. Ayrıntıların zenginliği, gözlemlerin yerinde kullanılması, korku metaforunun iyi işlenmesi Korkunun Irmağında'ya asıl değerini kazandırıyor. Özellikle bazı bölümlerde edebiyatın hazzı kendini iyice duyuruyor.

Yukarıda da değinmiştim, Suzan Samancı'yı hikâye yazarı olarak tanımış ve sevmiştik. Anlaşılan o ki, bundan sonra roman yazarı olarak da seveceğiz...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.