Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-505-6
13x19.5 cm, 88 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Aslı Biçen diğer kitapları
İnceldiği Yerden, 2008
Tehdit Mektupları, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Elime Tutun
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2005

Çevirmen Aslı Biçen’in yazıldıktan on yıl sonra okurla buluşan ilk kitabı.

Delilik, cinselliksizlik, dilsizlik ve bellek temaları etrafında gelişen kısa ama son derece yoğun bir anlatı Elime Tutun. Cinselliğini yitirmiş bir adamla dilini yavaş yavaş kaybedip deliliğe sürüklenen bir kadının "imkânsız" ilişkisini, belleğin soluk, çarpıtıcı ve dönüştürücü aynasındaki yansımaları üzerinden anlatan güçlü bir şiir-metin.

"İmgeleri soğutup bayatlamalarını engelleyen bir buzdolabı gibi kullanırdık oyunları. Gülmezdin oynarken ama seni çok rahatlatırdı. Neden? Belki de hiçbir şey sana gerçek anlamda rahatlık veremediğinden bu tür oyunlarla içini dindirmek isterdin. Şahsi olmayan her konuda canlanırdı dilin. Anlık bir huzur, bir bardak suyun izlediği yoldaki serinlik kadar, görmek istemediğin kaçınılmaz bir şey karşısında bir an gözlerini kapamak kadar, şöyle bir yüzüp gelmek kadar..."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 5-7

Elimi tut, elime tutun, elimden tut, elimde tutkun. Eski bir oyun, belki de karşı sedire vuran güneşin açısı bir an zihnimin ulaşılabilir bir yerine getiriyor onu. Kelimelerle düşünülmez gerçi. Ama kendi kendine konuşuyorsan o zaman başka. Her mübalağa mübahtır o zaman, bütün süsler, bütün gülünçlükler, bütün duygusallıklar, bir ismin bütün takıları. Her sabah bir vapura binip karşı kıyıya geçerken, her akşam bir vapura binip öbür kıyıya dönerken. İçimde bir ses akıp gidiyor böyle, hep seninle konuşan, hep sana konuşan.

Kafamı öteki tarafa çevirince deniz kayboluyor. Birdenbire, apansız kayboluyor. Sadece karşı kıyının yamaçlarına yapışmış leb-i derya apartmanlar kalıyor Kız Kulesi'ni geçtikten sonra. Tekrar kafamı çevirdiğimde yine deniz, daha yakın. Yan yana dizilmiş, teknolojik bir hileyle her biri bir görüntünün farklı parçalarını gösteren televizyonlara benzeyen vapur pencerelerinden görünen uzak apartman pencerelerine ve manzaraya karşı her daim açık tutulan perdelerin gözler önüne serdiği minicik, uzak televizyonlara kıyasla epeyce yakın. Deniz buracıkta, cama uçlarını dokundurduğum beş parmağımı çevreleyen hafif buğunun hemen altında bulanık, buğunun seyreldiği yerde tuzlu ve tozlu, camı açıp kapamak için üzerine açılmış iki düzgün delikten bakıldığında net, denizin ta kendisi. Camın sekteye uğradığı yerde izlenen bir şey olmaktan çıkıyor deniz, sadece varolan ve koklanan bir şeye dönüşüyor. Küçücük bir delikten geçilen bir dünya olan bir şeye. Burnumu o yuvarlacık tuz kokusuna dayıyorum. Aradaki sınırın ötesinde olmayan, dışarıda olmayan bir şey artık. İçinde olunan bir şey. Ancak karabatakların içinde uzun uzadıya kaybolmasıyla bir negatifi olduğu anlaşılan sınırsız bir ayna. Gözlerimi kapayıp... belki de o kadar derin değildir diye düşünüyorum. Belki uçurumlar yoktur. Belki sadece teknelerin omurgalarının bittiği yerin hemen biraz altındadır kum. Üç bilemedin beş metre. İki katlı bir ev kadar. En derin yerleri bir transatlantiğin dev gövdesi kadar. Onu öyle derin gösteren o koyu yeşil sıvı, o ışık geçirmez kopkoyu sıvı. Sığlığını saklayan bir deniz. Derinliği safi bu sırdan ibaret, bu ketumluğundan.

Aklıma ne gelirse, abuk sabuk, ciddi middi, senin uçurumlarını ve sığlıklarını kestiremediğim zihnine bırakıverirdim. Bazen isimleri evirip çevirirdik, mesela HÜZÜN, mesela DERİN, bir oyun kılıfı altında takılar takardık, romantik şeyler söylemenin verdiği rahatsızlığı örtmek için. İmgeleri soğutup bayatlamalarını engelleyen bir buzdolabı gibi kullanırdık oyunları. Gülmezdin oynarken ama seni çok rahatlatırdı. Neden? Belki de hiçbir şey sana gerçek anlamda rahatlık veremediğinden bu tür oyunlarla içini dindirmek isterdin. Şahsi olmayan her konuda canlanırdı dilin. Anlık bir huzur, bir bardak suyun izlediği yoldaki serinlik kadar, görmek istemediğin kaçınılmaz bir şey karşısında bir an gözlerini kapamak kadar, şöyle bir yüzüp gelmek kadar... Hayatın sesinin boğulduğu uyanık rüya anları. Aslında oyun çok kolaydı; başlamak için tek şart, farkında olmadan uzun süredir acı çekiyor olmaktı. Yoksa hiç keyif vermez, keyifli bir tarafı yok aslında.

Yüzünden kaçan bir tebessümün hemen ardından midenin kasılmasını istemediğin için artık gazete okumayacağını, televizyon seyretmeyeceğini söylerdin ya da pantolonlardan nefret ettiğini ya da her sabah uyandığında tırnaklarını kırılmış bulduğunu ve sebebini anlamadığını ya da asla bir berberin kapısından içeri adım atamadığın için saçlarının böyle kırpık kırpık olduğunu. Eyvallah.

Martılar simitten iplerle vapurun arkasından çekilen şeytan uçurtmaları. Etleri yense böyle insan izi sürmezlerdi. Bugün kimsenin dikkat çekesi yok vapurda; sadece suyun öte yanına geçip dört bir yana dağılmak için binmişler vapura, pek de takmıyorlar vapuru, bir an önce inmek istiyorlar vapurdan. İsimlerin kimi fiileri kabul edebilmek için halden hale girmesi pek oyalıyor beni, küçük zararsız bir takıntı. Kapı tokmaklarını eldivenle açan, el sıkmayan, bir şeye dokundu mu hemen elini kolonyalayan, hiç tanımadığım bir bilmemne teyzenin saplantısına benziyor. Aslında her şeyin halleri var; saplantı tek ama onun da halleri var. Mesela benim de hallerim var. Ev halim, iş halim, vapur halim, sen halim. O bitmez, hemen ona geçelim çünkü artık "o" ben halim. Venedik işi, burmalı, hercai, cam bir divitin yirminci kattan düşüşünü yıllara uzayacak denli ağırlaştırılmış bir biçimde izleme halim. Bu sırada hiç düşünmeyişim, hep korkuşum, sadece korku, sürekli korku, sabit korku oluşum, bekleyişim, tam altında durup bekleyişim, her şey normalmiş, her şey suçsuzmuş, her şey bitmezmiş gibi, bir masalda öpücük vermek için beklermiş gibi bekleyişim, gözlerimi bir an olsun ayırmadan, kapamadan aynı zamanda bakmadan bekleyişim. Bu benim sen halim. Sonradan bir rüyadan uyanır gibi (hep böyle olmaz mı?) ama başka bir rüyaya uyanır gibi bu çarpma anında kendimi ta yukarılardan aşağıya düşer halde buluşum. Bu sefer daha hızlı, bir taraftan da dayanılmayacak kadar ağır. Bu da benim ben halim. Buna da eyvallah!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “İktidarsız erkek, dilsiz kadın”, Radikal Kitap Eki, 11 Şubat 2005

Strindberg'in, "Gerçeklerin üstesinden gelemezsen kendine bir varoluş yarat, benim kendimden bıktığım zamanlar kendime bir kişilik yaratmam gibi," kışkırtıcı cümlesine, hayatın katı gerçekliğini kırıp kendiyle eğlenebilmek, hantallaşmış bedeni biraz yüzdürüp havalandırmak adına öykünebilmekte beis görmeyen kaç kişi vardır ki; sanat olmasın iştigaliyeti?

Dickens'dan Durrell'a, Cortazar'dan Fuentes'e dek dünya edebiyatının yetkin yazarlarını, Türkçeye kazandıran Aslı Biçen'in ilk romanı Elime Tutun'un iki 'adsız' kahramanı da kendilerine bir evren yaratanlardan. Onlar, realitenin kuralcılığından kurtuluş uğraşının aslen bir kurtuluşsuzluk gevezeliği olduğunu fark ettikten sonra dilsizliğe (biri oral dilini sakınır, diğeri cinsel dilini) sığınır ve kendilerine, kabûl gören varoluş evreni harici bir evren yaratırlar. Aksülamel eylemek ya da bir fantazmaya karşı hayal perdesi açmak değildir dertleri. Tenden, bedenden, sözden, cinsellikten kopup atomize bir evren yaratarak içinde devinmek onların (ki adam ve kadındırlar roman boyunca; iki isimsiz kahraman) ereğidir.

Kitap kısaca cinselliğini yitiren bir adam ile dilini yitirmeye rızalı bir kadının imkânsız aşkının öyküsünü anlatıyor. Konuşmayan, bellek yitiminde deliren kadın, sokağa çıkarken eve saklar delimsiliğini. Adam da olmayan cinselliğini yanına alır her dem. Vapurda tanışırlar; sesi büyücüdür kadının, ki ezgisinin rotası, tekin mi netameli mi bilmeden kapılır adam; tıpkı bir Maria Callas kimsesiz yalın sesliliğinde.

Kopuk, kısa görüşmeler; kıt konuşup, tuza banarak tadma süreci yaşarlar; tıpkı mazi gibi; hapishaneler... Ve atiyi öngörürler; hastaneler! Çokça susar, dinler, hissetmeye çabalarlar; 'hapshtane' sentezinde...

Erkek kadının izini bulmayı istemez hiç, kadınsa inat ve ısrarcı; çat kapı buluverir sığındığı delikte. Teniyle o kadar şıktır ki, adamın çıplak 'eti'ndeki regl öncesi kadın şişkinliğini, kaşıntısını görmek tiksindirir onu; çünkü 'hayır' der böyle zamanlarda kimi kadınlar. Ama bedenine tüm vahşiliği ve dişiliğiyle eklemlenme arzusuna hayır diyen, diyebilen bir adamın nasıl bir maruzatı olabilir ki?

Çileden çıkmakta da başkasını aramakta da haklıdır! Sevişmesiz biridir adam! Bir tür avından eli alınan! Ancak ceza suçu gerektirir; suç da edimi... Kadın her şeye kani ve kaimdir. Erkeği sürükler peşi sıra... Bir gün ayağıyla gittiği yerde görür ki adam, kadını sevişmektedir iştahla, arzuyla. O ân delirmek ister ki akla uymaz bu, isyan etmek kimsenin takdir etmediği bir imtiyazdır. Ki hakkı yoktur adamın da kadının da; sıralarını sav(t)mış, imtiyazsız özgürlük istemişlerdir halkların kardeşliği için bir zamanlar! Özgürlük artık kadının eski kocası Satılmış'ın evindeki cinsel özgürlüğün parodisine dönüşmüştür.

Mutlu bir çiftin beraberce gitmesinin, peygamber sakalıyla sıvazlandığı her kamusal mekâna gider gibi sık sık gidilir, Satılmış'ın evine. Rızadan mülhem bir piyasa mübadelesine dönüşür aşkın boyutu; cinselliği veremeyeceksem, verene de kendi ellerimle götürür ve olan biteni izlerim. "Sıradışı durumları yaşarken insanın hissettiği o mutlak normallikle, dünyanın en olağan şeyi bir adamın âşık olduğu bir kadını başka bir adamla sevişmeye getirmesiymiş gibi öyle durabilirdik yüzyüze. Ben pek konuşmazdım. Satılmış bazen sadece bir organ gibi görünürdü gözüme." (s. 42)

İğfal edilmiş beden

Hayvani cinsel dürtü dışında tensellik ve duygusallığın bir gramı girerse işin içine mahremiyetin sınırları ihlal edilir ve o zaman erkek girer devreye! Toplumsal cinsiyet rolleri, öğrenilmiş kalıplar öylesine tersinlenir ki alışık olmayanın yüzünde salvolu tokat olup patlar!

Mistifikasyon, bir kafdağı masalından, ankakuşu mitinden soyup atmak kendini kendi gerçekliğine teslim etmek ister. İşte o zaman konuşur kadın; ne zaman sonra. Satılmış ile buluşulacaktır plana göre; ifrada kaçılana dek içilecek sonsuzca konuşulacaktır; ama hiçbir şey anlatmaz kopuk cümle parçaları ve kesik sözcükler haricinde.

Her mübalağa mübahtır; bütün takılar, yer değiştirmeler, bozuşturmalar, yeniden kurmalar. İmgeleri soğutup bayatlamalarını engelleyen bir buzdolabı gibi kullanırlar oyunları... Ki avant-garde çabalar da bir nevi önleyici, koruyucu bir kılıf derdinde değil mi? Erkek, kadına yazdığı bir pusuladan söz eder. Dilimize dahi tercüme edilemeyecek ek'siz (eksik) bir sözcük puzzle'ı. Bir yer değiştirmece, boşluk doldurmaca, tamamlamaca oyunu; hayat gibi. Üç eş harf eksik olunca uçup gidiyor mânâ! Ekili anlam, verili akıl anlamsızlaşıyor... Eksik metni kadın doldurur kendince ama eksik akıldır o (aklın içinden nasıl tanımlanırsa delilik?) sayılmaz; erkek bir daha dener; tombala!

Deneysel yazınsal varyasyonlara tabancayla su (zehirsiz canım!) fışkırtan Aslı Biçen, sözcüklerin parçalanışı üzerinden metin, yazı, dil, beden ve zihin 'parçalanmışlığını' mükemmel bir 'bütünsellik'te lime lime ediyor. Cinselliğin yok oluşu da; bedenin bir edimi, gereksinimi yerine getiremeyişi ve/ya reddedişi bağlamında bir parçalanış; ki kartezyen mantığa mükemmel bir reddiye söz konusu. Bedeni loblara ya da organlara ayırmak faşizancadır ve beden bir gün buna karşı duracak, işlevinden istifa edecektir. Cinsellik yitimi, dil yitimi, akıl yitimi; ruhun taşıyıcısı bedenin isyanıdır. Parçalanmış, toplama kampında uçurulmuş, iğfal ve iğva edilmiş, cerahatlanmış, suyu alınmış, kurutulmuş, tektipleştirilerek küreselleştirilmiş bedene bir isyandır Aslı Biçen'in, cinselliği olmayan erkek kahramanı ile dilini yitiren kadın kahramanı... Sadece bu kadar mı? Değil, fazlası da var...

Erotik, mitik şiirsel bir metin

Biçen'in şiirsel metnini, bilinç akışıyla yazılmış bir usun akımındansa barındırdığı (dahası dağıldığı) yönelişlerden dolayı Alain RobbeGrillet, Michel Butor, Claude Simon Robert Pinget ve Nathalie Sarraute'nun öncülük yaptığı Yeni Roman akımına yakın buldum. Sarraute'nun Yönelişler'i gibi Biçen'in Elime Tutun'u da yaşanılan ânı bir yandan geçmişe yapılan dönüşlerle tüketirken geleceğin ön yaşantılarını da örmekten geri durmaz; zamanda kopuşlar, tekrarlar, yineleme ve yenilenişler, bu bilinçaltı ve üstülük ağının gel-gitleri özsel ruha yönelişlerdir.

Yer ve kişi adlarından sakınma Yeni Roman'a gönderirken kendini geri çeker, çünkü bir entelektüel kaygı ya da entelekt bir şımarma söz konusu değildir; ad, yer, zaman saklama hususiyetindeki hassasiyette. Bir yanları enenmiş kahramanlardaki yöneliş, bir 'yön'e meyildir. Gerillavari ya da romantik devrimci! Çünkü o yöne hâlâ bağlıdır kahraman(lar)ımız. Geçmişin işkence sonrası kastrasyonudur dil ve cinsiyet kaybı! Faşist ideoloji, birini ağzından diğerini arkasından vurmuştur.

Kendini, anlayana anlatmak istediği kadar anlatan bir metin Aslı Biçem'in kitabı. Ama kapalı değil; çatallanan; göstermek istemezken kendini her okuyuşta yüzündeki gölgeyi kapatan, bakışımızı kaldırdıkça anlamını kaydıran. Erotik, mitik, lirik, şiirsel dişi bir metin, ama her şeyden önce fazla oyuncu bir metin! Anlattıkça öykünün dağıldığını ifade edip anlatmayacağından dem vurduktan sonra anlatan ama artık neyi anlattığını bulup buluşturmamızı isteyen, hayal ürünü olduğunu imalayıp (bellek neyi ne kadar doğru hatırlayabilir? Yerine neler konulur? Nasıl bilebilirim anlattıklarımın hatırladığım gibi yaşandığını?) handiyse konuşmaktan vazgeçecek derken kahramanlarını elbette kendi iktidarında kendince belirleyeceğini ayan beyan bağırmaktan da kaçınmayan bir vurup bir kaçan, bir gösterip bir saklayan bir metin! Bilinçle akarken kendini bile isteye bilinçsizliğin gayya kuyularında boğan; okura sunduğu tek ismi (Satılmış) bile satar ve gerçekte ona bir başka isim bahşederken müstehzi; metindeki üç ayrı yazı tipine üç ayrı karakter kurgularken metnin asıl anlatıcı/yazarını müstetir kılan bir metin! Tamam da elime tutun ne demek?

Devamını görmek için bkz.

Deniz Gündoğan, “Belleğin derinliklerinde, dilsizliğin cinselliğinde”, Picus, Mayıs 2005

Elime Tutun, çevirmen Aslı Biçen’in ilk kitabı. Biçen bu ilk kitabında zihnimizin arka bahçesinde saklanan imgeleri farklı bir bakış açısıyla harmanlayarak su yüzüne çıkarıyor ve felsefenin, ruhbilimin, deliliğin, cinselliğin, dilin, özellikle de belleğin işleyişini irdeleyerek bir kadınla bir erkeğin karmaşık doğalarını açımlıyor.

Elime Tutun, bir sözcük oyunuyla açılan ve temposunu son sayfasına kadar hiç düşürmeyen bir yapıt. Cinselliğini yitirmiş bir adamla kendi dilini yavaş yavaş kaybederek deliliğe sürüklenen bir kadının imkansız ilişkisi üzerine kurulmuş. Anlatının odak noktasında bir adamla bir kadın var ama sonsuzluğu, daimi derinliği simgeleyen deniz de baskın bir öğe olarak karşımıza çıkıyor. Cinsellik yoksunu adamla sözcük perhizine yakalanarak deliliğe adım adım yaklaşan kadın birbirlerini sevmeye çalışırken, onları aynı yaşam çizgisinde buluşturan Kadıköy-Beşiktaş vapur seferleri de gitgide cinselliğin, belki de cinselliksizliğin, deliliğin, belleğin çarpıcı, çarpıtıcı ve sarsıcı dönüşümlerine tanıklık ediyor. Bu tanıklık sürecine kadının kocası da eklenince, bütün bu sancılı yansımalar şiddetini ikiye, üçe katlıyor. Böylece sevişmesiz, yasaklı bir adam, kendi kurduğu ama sonradan denetiminden çıkan bir dille boğuşmak zorunda kalan bir kadın, cinsellik için kullanılan, hayatın bir yerine sıkışıp kalmış koca üçgeninde başlayan itişip kakışmalar, zihin oyunları, sayfalar boyunca sürüp gidiyor. Biçen sözcükleri, imgeleri öylesine derinlikli bir biçimde yoğuruyor ki, zaman zaman olayları, karakterlerin bellek işleyişlerini kavramakta zorlanıyoruz. Biçen’in düşünce biçimini ve imgelem dünyasını anlamaya başladığımızdaysa yazarın kaleminden dökülenler sanki daha yakına geliyor; önceleri bize biraz uzak ve soyut görünen eğretilemeler de zihnimizde tek tek anlamını bulmaya başlıyor.

Sayfalar ilerledikçe Biçen bu kısa ama son derece yoğun anlatısında kalemini derine, hep daha derine batırmaktan çekinmiyor. Dilsizliğin dilini, deliliği, belleği, belleğin sınırlarını ve oynadığı karmaşık oyunları, cinselliği, cinselliğin kaybedilişini ve bunun yarattığı hezeyanları, histeriyi, tümünün sonucunda da ölümü anlatırken edebiyattan, ruhbilimden ve felsefeden de yardım alarak bu üçlünün derinliklerinde dolaşıyor. Bu yönüyle Elime Tutun’a salt anlatı demek haksızlık olur gibi geliyor bana. Yeri geliyor, yazarın “arka bahçesinde” saklananlar özyaşamöyküsü tadında dökülüyor sayfalara; yeri geliyor, yazar, yarattığı karakterler hakkında üçüncü bir kişi olarak keskin yorumlarını, gözlemlerini, çözümlemelerini sunuyor. Biçen sanki yıllardır zihninde biriktirdiği, hayatın üzerine yüklediği düşünceleri, anlamları, anlamsızlıkları, kıyıda yaşamanın yol açtığı sancıları, hatta cinselliği, dilsizliği, deliliği olanca gücüyle boşaltıyor kitabın sayfalarına. Sözcükler, imgeler umarsız bir biçimde sürüklenip akarken bir bakıma rahatlıyor yazarımız, üzerinden yük kalkmış gibi hafifliyor.

Biçen’in farklı yaklaşımıyla şekillenen ve birbirini tamamlamak isteyip de tamamlayamayan karakterlerle okura sunulan bu anlatıda yaratılan dile de değinelim. Çevirilerinden aşina olduğumuz üzere Biçen’in dili son derece incelikli ve yapmacıklıktan uzak. Nasıl hissediyorsa, o yöne doğru çeviriyor kalemini. Bazen kalemi acıyla seğiriyor ve hüzünlü bir dille buluşturuyor bizi, bazen çılgınlığın tutsağı oluyor ve deliliğin pençesindeki bir akıl hastasının ağzından dökülenleri veriyor okura tereddüt etmeksizin. Fakat Biçen, samimi üslubuna karşın anlatısında ele aldığı konulardan dolayı yer yer kapalı bir anlatımı tercih ediyor.

Sonuçta Elime Tutun için hem yazarın kişisel yolculuğunun, hem yaratılan sıradışı karakterlerdeki ruhsal sancıların, hem de dil, cinsellik gibi evrensel temaların belleğin penceresinden sayfalara dökümü diyebiliriz. Yazar bir sözcük oyunuyla başlattığı bu anlatımı gene bir sözcük oyunuyla bitirirken, bize de dilin gücüne bir kez daha inanmak düşüyor: “Elimi tut, Elime Tutun, elimden tut, elimde tutkun.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.