Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-503-2
13x19.5 cm, 208 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Aytekin Yılmaz diğer kitapları
Hapishaneden Öyküler, 2005
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hapishaneden Şiirler
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2005

1994-2004 yılları arasında hapishanelerde yazılan şiirler – Şairler arasında ilk kitabını yayımlamış, belli bir okura ulaşmış olanlar da var, duygu ve kavramlardan imgeye geçme sürecinde kendi sesini bulmaya çalışanlar da... Şiirler bir ortalama tutturma kaygısından ziyade özgün bir sese sahip olmaları ve ileriye dönük bir potansiyel barındırmaları dikkate alınarak seçildi.

"İçeriden gelen seslere kulak verme" çabası olarak adlandırılabilecek olan bu seçki, döneminin sosyal ve politik çerçevesini çizen, poetik bir belge olma iddiasını da taşıyor kuşkusuz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Mithat Çelik
Gülsüm Alp
Hüseyin Kıran
Eylem Yolcu
Yalçın Hafçı
Fidan Yıldırım
Atılcan Saday
Sabriye Çiftçi
Şehmus Ay
Burcu Balıktaş
Kenan Yücel
F. Deniz Polattaş
Önder Birol Bıyık
Nergiz Gün Uzun
C. Hakkı Zariç
Gülazer Akın
Barış Yıldırım
Medine Yıldız
Vahit Çaloğlu
Yusuf Varol
Bülent Şamcı
Nur Gülüşüm Sedef
Tarkan Durgun
Özgür Tüzün
Diyadin Turhan
Ahmet Akgün
Haydar Demir
Enver Özkartal
Naif Bal
Binali Gençel
Elif Zuhal Bıkım
Cemal Odabaşı
D. Ali Özcandan
Murat Sincar
Rıza Yıldırım (Sicimoğlu)
Gökhan Kaya
Adem Tok
Barış Işık
M. Can Şahin
İlhan Çaloğlu
Özgür Gürbüz
Mehmet Artukoğlu
Hasan Koç
Yavuz Kardaşlar
Hakan Dursun
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-12

"Hapishanede yazılan öykü ve şiir" konulu bir proje başlatmak, Türkiye gibi bir ülkede hiç de kolay değil. Hapishanelerindeki sorunlarla ünlü bir ülkede yaşayanlar, bu gerçeği yakıcı biçimde duyumsar ve anlar. Hapiste yazılmış şiir ve öykülerden oluşacak birer seçki-derleme yapmaya karar verdiğimizde, zor ama anlamlı bir işe kalkıştığımızı biliyorduk. Malum, Türkiye'nin son 20 yılı hapishaneler açısından hiç de iç açıcı değil. 12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan bu süreç, 1990'lı yıllarda da devam etti, ediyor. 19 Aralık 2000'e gelindiğinde, hapishaneler açısından yeni bir döneme geçildi. F Tipi uygulamasıyla yeni bir süreç başladı. F Tipi operasyonları 117 tutuklunun ölümü ve yüzlerce tutuklunun yaralanmasıyla sonuçlandı.

Konu hapishane olunca, hiç de iç açıcı şeyler söyleyemiyoruz. Demokratik reformlarını yapamamış birçok ülkenin hapishanelerinde benzer sorunlar yaşandığı da bir gerçek. Ancak, Türkiye hapishaneleri söz konusu olduğunda, meselenin daha ağır olduğunu vurgulamak gerekiyor. Belki son 20 yılda yaşananlar daha trajik sonuçlar doğurdu ama, Cumhuriyet tarihi boyunca hapishaneler bu ülkede hep sorun oldu. 1920'lerden itibaren Türkiye hapishanelerinde devrimci demokrat insanlar eksik olmadı. 1940'larda, Nâzım Hikmet, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Orhan Kemal, Kerim Korcan ve Kemal Tahir gibi yazar ve aydınlar, ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

Bu hapishane deneyimleri 80 yılda, çeşitli biçimlerde edebiyata yansıdı. Kerim Korcan, 1938'de Donanma Davası'ndan yargılanıp 20 yıl ağır kürek cezasına çarptırıldığında, ilkokul mezunu bile olmayan bir komünizm sempatizanıydı. 12 yıllık hapis yaşamında edebiyatla tanıştı. En güzel romanlarını Sinop Hapishanesi'nde olgunlaştırdı. Tatar Ramazan, İdamlıklar ve Linç romanları bu dönemin ürünleridir.

Nâzım Hikmet en güzel şiirlerini Ankara, Çankırı ve Bursa Hapishanelerinde yazdı. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, 7 ciltlik "Yol" dizisi olarak bilinen tarih araştırmalarını Elazığ Hapishanesi'nde kaleme aldı. Her defasında severek okuduğumuz ve dinlediğimiz "Başın öne eğilmesin, aldırma gönül, aldırma" dizelerinin sahibi Sabahattin Ali, bu şiiri 1933 yılında Sinop Hapishanesi'nde yazdı.

"Bugün görüş günümüz / Dost kardeş bir arada / Telden tele / Mendil salla el salla" diyen Enver Gökçe de en güzel şiirlerini hapishanede yazan bir şair.

1952'de İstanbul Harbiye Askeri Cezaevi'nde yatan şair Ahmed Arif ise; "Bir ufka vardık ki / yalnız değiliz sevgilim / Gerçi gece uzun / Gece karanlık / Ama bütün korkulardan uzak / Bir sevdadır böylesine yaşamak" diyordu.

"Hani bir dışarda olsam / hep yürürüm durmam" diyen A. Kadir...

"Gün dolar bir gün sen de / özgürlüğü bir gelin gibi takıp koluna / çıkarsın / başlar işsizlik / o en büyük hapishane" ve, "Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara" dizeleriyle Metin Demirtaş...

"Yani diyalektik / Yani Aleyhistan'da yeni bir lehçe olmak" diyen Can Yücel'in, "Bi sağ yanıma yattım, geçti beş yıl, / Bi de soluma yattım, etti mi on yıl, / 'Hadi kalk' dediler, bitti bu fasıl / Hay allah kahretsin, uyanamıyorum!" dizeleri...

Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Arif Damar, Attilâ İlhan, Şükran Kurdakul, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram ve daha niceleri...

12 Mart'ı düşündüğümüzde, Sevgi Soysal ilk anacağımız isimlerden. Hapishane günlüğünün, onun edebiyat gücüne güç kattığını söylemek abartı olmaz. Dönemin tüm savrulmalarını yoğun bir gözlemle aktardığı Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu edebiyatımızdaki yerini hep koruyacak.

12 Eylül darbesi sonrası, binlerce siyasi tutuklu ve hükümlü içinde edebiyatla ilgilenenler çoğaldı. Feride Çiçekoğlu, Nevzat Çelik, Ayşe Hülya Özzümrüt, Mehmet Çetin, Sezai Sarıoğlu, Soysal Ekinci, Halil İbrahim Özcan, Yılmaz Odabaşı, Aydın Öztürk, Emirhan Oğuz, Fadıl Öztürk, Ersin Ergün Keleş ve adını anamadığımız daha pek çok kişi...

Önceki dönemlere göre 1980 sonrasında siyasi tutukluların sayısının alabildiğine çok olmasına karşın, edebiyatla uğraşanların ürünlerinin nicelik ve niteliği, bunların geçmiş dönemlerle karşılaştırılması ayrı bir inceleme konusudur. Hapishanelerdeki yaratıcılığın önündeki engellerin, özünde aynı olmasına karşın, değişik dönemlerde farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Devlet aygıtının hapishanelerde edebiyat dahil tüm insan yaratıcılığının önünde temel engel olduğu bilinen bir gerçekliktir.

1980 sonrası sürecin karakteristiği, devletin baskı ve sansürüne, sol geleneklerin kendi yapısal sorunları nedeniyle bir anlamda yaratıcılığı engellemeye varan çabalarının eklenmiş olmasıdır. Başka ve daha iyi bir dünya önerenlerin içine düştükleri, değişik biçimlerde gerekçelendirdikleri bu çelişkinin, özellikle 1992'den sonra belirginleştiği söylenebilir.

1940'larda Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Kerim Korcan ve Kemal Tahir'lerle başlayıp, 1950'lerde Ahmed Arif, Enver Gökçe'yle devam eden ve 1970'lerde Can Yücel ve Nihat Behram'larla süren geleneğin farklı dönemlerinde, hem devletle ilişkilerin, hem de sol grupların kendi iç hayatlarının farklı olduğu bir gerçektir. Diğer bir deyişle 1980 öncesinde, "görece bir 'yaratıcılık' ortamının" var olduğu söylenebilir.

12 Eylül darbesinden sonraki ilk yıllar, işkencenin gündelik uygulama olarak süreklilik kazandığı, yaratıcılığın tüm araçlarının neredeyse sıfırlandığı, insan onurunu savunmak için direnmenin her şeyin önüne geçtiği bir dönem olarak tarihe geçti. Resmi ideolojinin, sistem karşıtlığının imgesi olan sosyalistlerle ve kitaplarla eşzamanlı olarak hesaplaştığı bu süreç 80'lerin sonuna kadar devam etti. Ama gene de bu yoğun baskı ortamına rağmen, büyük mücadelelerle yaratılan zaman ve mekânlarda edebiyatla ilgilenen bir kuşak oluştu. Uzun yıllar hapis yatan şair Halil İbrahim Özcan ile Fehmi Uzal'ın derlediği, 1980-90 yılları arasında hapiste yazılan şiirlerden oluşan, 1992'de Sorun Yayınları'nca basılan ve DGM'ce yasaklanan Cezaevi Şiir Antolojisi o dönemin poetik belgesi olarak önemli bir çalışmadır.

1990'lardan sonra ise, hem devletle ilişkiler hem de siyasi geleneklerin iç hayatlarının karakteristiği bakımından kendi içinde "yeni" bir dönem başladı. 1980'lerde başlayan direnişlerin yarattığı sonuçlar arasında koşulların görece iyileşmesi, içeriye kitap ve dergilerin alınması, özellikle edebiyatla ilgilenenler açısından imkânların çoğalması da vardı.

Öte yandan asıl olanın "parti edebiyatı" olduğunu, bunun dışındaki okumaların ve yazmaların devrim ve parti için birer "sapma" sayıldığını söyleyerek kendini gerekçelendiren bir siyasal kültür de yerleşmeye başlamıştı. İçeridekilerin okuma ve yazma sürecine ilişkin görünen ya da görünmeyen baskı ve yasaklardan oluşan bu politik tercihin süreci olumsuz etkilediği de açıktır. Bu dönemin fotoğrafı çok genel olarak şöyledir: Kısır bir döngü içinde kendini tekrar eden eğitim programları, resmi okumaların dışındaki yeni okuma süreçlerinden şüphelenilmesinin doğal sonucu olarak parti edebiyatı dışındaki kitapların yasaklanmalarına kadar varan uygulamalar, edebi metinlerin parti edebiyatına uygun yazılmasının sağlanmasını öneren bir edebiyat iklimi, dışına çıkanların "dışımızdan biri" olarak tanımlanarak "ötekileştirilmeleri" ve sonuç olarak yaratıcılığın engellenmesi...

Şiir ve Öykü Projesi Hakkında Kısa Notlar

1994-2004 yılları arasında hapiste yazanların ürünlerini kapsayan projenin ilk aşamasını var olan şiir ve öykülerin yayımlanması olarak düşündük. İkinci aşamada, bizzat hapishane mekânlarında kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenlemeyi tasarlıyoruz. Üçüncü aşamada ise, hapiste yazanlarla, dışarıdaki yazarların yazışmasını sağlamak için bir diyalog çalışması yürütmek istiyoruz.

Şiir ve öykü seçkisinin hazırlanması bir yıllık bir sürede gerçekleşti. İşe başladığımızda, hapishanelerdeki olumsuz koşulların böyle bir çalışmayı imkânsız kılacağını düşünenler vardı. Buna karşılık projenin anlamlı, yerinde-zamanında ve gerçekleştirilebilir olduğunu söyleyerek özendirenler çoğunluktu. Yukarıda açıkladığımız tüm zorluklara karşın hapishanelerde yazan yeni bir "kuşağın" varlığını biliyorduk. Bu kişiler yazdıklarını, dergilere ulaştırarak, mektuplara sığdırarak, dışarıya çıkararak ürünlerin firarını gerçekleştirmişlerdi. İçeriden sesler geliyordu, bizim tek yapmamız gereken bu sesleri duyarak, sese ses vermekti.

Bu konudaki düşüncelerimizi Diyarbakır Sanat Merkezi (DSM) sahiplendi ve proje haline getirilmesine öncülük etti. DSM projesini PEN Türkiye Merkezi'nin Hapisteki Yazarlarla Dayanışma Komitesi destekledi. Yine hapishanedeki ürünlere duyarlı bir yayınevi olan Metis Yayınları projeyi destekledi, yürütücü ortağı ve yayıncısı oldu. Proje, Uluslararası PEN Genel Merkezi ve Uluslararası Hapisteki Yazarlarla Dayanışma Komitesi'nin de desteğini aldı. Proje, diğer etkinlikleriyle birlikte, Avrupa Kültür Fonu'ndan ve Avrupa Birliği Komisyonu İnsan Hakları Mikro Programı'ndan maddi destek gördü.

Yazılı Ürünlerin Toplanması ve Değerlendirilmesi

Bu çalışmanın, işin doğasından kaynaklanan özel zorluklarını, bizzat kendi kişisel tecrübelerimizden de biliyorduk. Teorik olarak kurgu tamamlandı, artık sıra pratiğe, yani öykü ve şiirlerin toplanmasına gelmişti. Bu konuda ilk başvurduğumuz yer, düzenli yayınlanan edebiyat dergileri oldu. Bu dergilerden birçoğu ellerinde bulunan hapiste yazılmış şiir ve öyküleri bize ulaştırdı. Benzer katkıyı yayınevlerinden de gördük. Ama esas olarak, bizzat ürün sahipleriyle yazışmamız gerekiyordu. Ulaşamadığımız yazarlar olabilir kaygısıyla, günlük gazetelerde haber ve köşe yazılarıyla projeyi duyurmaya çalıştık. Sonuçta sesimiz her tarafta duyuldu ve Edirne F tipinden Mardin Midyat M tipi cezaevine kadar, ülkenin dört bir yanından öyküler ve şiirler gelmeye başladı. Toplam 20 hapishaneden 150 şiir, 100 öykü geldi.

İşin en zor yanlarından biri, ürünlerin seçimindeki estetik sorumluluktu. Hapishanelerdeki duygusal iklime yabancı değildik. Şiir gönderenler içinde, ilk kitabıyla belli bir beğeni toplamış Hüseyin Kıran gibi şairler de vardı; duygu ve kavramlardan imgeye geçme sürecinde kendi sesini bulmaya çalışanlar da... Bir ortalama tutturmak yerine, estetik ölçütleri unutmadan, ama, özgünlüğü ve ileriye dönük bir potansiyeli de göz önüne alan bir yaklaşımla seçmeyi yeğledik. Bu hem öykü ve şiirlere, hem yazanlara, hem kendimize ve yayınevine, hem de edebiyata karşı olmazsa olmaz sorumluluğumuzdu. Şiir ve öykülerin seçimi Sezai Sarıoğlu, Müge İplikçi ve Aytekin Yılmaz tarafından gerçekleştirilerek elinizdeki bu çalışma ortaya çıktı. Her iki dosya da Metis Yayınları'ndan Emine Bora'nın titiz çalışmasıyla son halini aldı ve yayıma hazırlandı.

Çok sayıda şiir ve öykünün, hatta içinde öykü ve şiirlerin olduğu mektupların birikmesiyle şimdiden küçük bir arşiv oluştu. Böylece proje kendi içinde yeni ve anlamlı bir başka projenin, Hapiste Yazılanlar Arşivi'nin doğmasına vesile oldu. Eğer süreç içinde bunu da kotarabilirsek, yakın dönemin politik, estetik ve sosyolojik olarak okunmasını kolaylaştıracak bilgi ve belgelerin bir arşivde toplanması mümkün olacak.

Öte yandan hapishane süreci tüm acımasızlığıyla sürüyor ve siyasi tutuklu ve hükümlüler öykü, şiir, deneme türlerinde yazmaya devam ediyorlar. Bu nedenle hapishanelerin içi açılmamıştır, şiirin ve öykünün içi açılmamıştır, diyerek yeni çalışmaları beklediğimizi belirtelim.

Son olarak, projenin hazırlanma aşamasında tecrübelerinden yararlandığımız, Uluslararası Ceza Sistemi Reformu Örgütü (PRI) Başkanı Ahmed Othmani'ye kitapların yayımlandığı haberini ne yazık ki veremedik. Tunus hapishanelerinde geçirdiği 10 yıl tutsaklığın ardından, yaşamını, tüm dünya hapishanelerinde koşulların düzeltilmesini sağlamaya adayan ve gerçek anlamda militanca bir mücadele yürüten Ahmed Othmani, 2004'ün Aralık ayında, Tunus'un başkenti Rabad'da bir trafik kazasında yaşamını yitirdi.

Othmani, 2004 yılının Mayıs ayında DSM'nin konuğu olarak Diyarbakır'a da gelmiş, "Hapishaneler, Cezalar ve Yazarlar" başlıklı bir söyleşide hapishane deneyimlerini ve mücadelesini anlatmıştı.

Bu iki seçkiyi Ahmed Othmani'nin anısına ithaf ediyoruz.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erkan Canan, "Tutsaklık, edebiyat ve bellek", Radikal Kitap Eki, 11 Mart 2005

'Hayata Dönüş Operasyonu', ardından gelen açlık grevi ve ölümlerle Türkiye gündemini işgal eden cezaevleri konusunu çoktandır unutmuştuk. Metis Yayınları tarafından yayımlanan Hapishane Öyküleri ve Hapishane Şiirleri adı altındaki toplama öykü ve şiirler, tutsaklık ve yaratı arasındaki ilişkiye vurgu yaparken, enformasyondan muzdarip 'dışarıdaki' belleğimizi, vicdanımızın sorgulayan gözleriyle karşı karşıya bırakıyor. Jean Genet'nin 'tüm kötü olayların, unutulmaması için hepsinin kayda geçirilmesi' düşüncesini hatırlatıp, bu anlamda bir bellek oluşturma çabasıyla.

Sıkıntının, yazarın yaratımı üzerindeki etkisi bilinen bir gerçek. Özellikle hapishanede çile çeken yazarların, bu sıkıntıyı, acıyı temel alan eserleri her zaman ilgi çekmiştir. Türkiye, hapishaneleriyle düşünüldüğünde bu anlamda en 'güzel' örneklerin verildiği ülkelerden biri. Buralardan hiç eksilmemiş ilham perileri, son çıkan yayımlardan da takip ettiğimiz kadarıyla, tutuklu ve hükümlülere ilham dağıtmaya devam edecek gibi. Yalnız bir farkla: Cezaevlerinin yaşam/yönetim koşullarının kötüleşmesi, orada üretilen edebi ürünlerin de niteliğini düşürüyor ister istemez.

Şimdiye oranla, cezaevlerinden 1970'li yılların sonuna kadar nitelikli eserler çıkmıştır diyebiliriz. Bu, cezaevi şartlarının, bugüne nazaran daha rahat olmasından kaynaklanıyordu. 12 Eylül darbesinden sonra baskıların artması ve sonrasında, 19 Aralık 1999'da 'Hayata Dönüş Operasyonu' ile daha sistemli hale getirilen şiddet ile tutuklu ve hükümlüler, böyle bir fırsattan yoksun bırakıldı. Çünkü yaşam içgüdüsüyle, hayatta kalabilme savaşıyla karşı karşıya bırakılmış bir insan için entelektüel, edebi ürünler, böyle bir durumda düşünülemeyecek bir lüks oluyordu. Dolayısıyla son dönem cezaevi edebiyatı, bu baskılara bir cevap vermek adına daha öfkeli, daha yüzeysel bir içerik taşıyor.

Çok destekli bir proje

Diyarbakır Sanat Merkezi (DSM) öncülüğünde başlatılan ve Metis Yayınları'nın desteklediği, yayın yürütücülüğünü üstlendiği Hapishaneden Öykü ve Şiir Projesi ilk ürünlerini verdi. Projeye yirmi hapishaneden başvuran hükümlü ve tutukluların, yüz elli şiir ve yüz öyküsü derlenerek, Hapishane Öyküleri ve Hapishane Şiirler olmak üzere iki kitap yayımlandı. Türkiye, AB'ye giriş sürecinde birçok dönüşüm geçiriyor. Bu, doğal olarak sistemin aksayan yönlerine bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Şimdi, on yıl önce tabu olan birçok konu bugün tartışılıyor, daha iyi bir hale getirilmek için masaya yatırılıyor. Cezaevleri de, Türkiye'nin uzun zamandır üstesinden gelemediği, baş ağrıtan böylesi sorunlarından biri. Yayımlanan bu eserler, bu sorunun gündemleşmesi, sıkıntının giderilmesi anlamında bir çaba olarak okunabilir.

PEN Türkiye Merkezi'nin Hapisteki Yazarlarla Dayanışma Komitesi, Uluslararası PEN Genel Merkezi ve Uluslararası Hapisteki Yazarlarla Dayanışma Komitesi'nin de desteklediği proje, Türkiye'de 1994-2004 yılları arasında hapiste yazanların ürünlerine yer veriyor. Proje üç aşamalı. Tutuklu ya da hükümlülerin öykü ve şiirlerinin basılması olan birinci aşama tamamlandı. Sırada, hapishane mekânlarında kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenlemek ve son olarak hapisteki yazarlarla dışarıdaki yazarların yazışmasını sağlayacak bir kanal oluşturmak.

Aralarında daha önce birçok ödül almış yazar ve şairlerin de bulunduğu bu kitaplardaki yazarların öykü ve şiirleri Sezai Sarıoğlu, Aytekin Yılmaz ve Müge İplikçi tarafından hazırlanmış. Son yıllarda gündemdeki payı düşen cezaevlerini yeniden bize hatırlatan bu öykü ve şiirlerin çoğu, tutsak olmanın, kıstırılmanın yoğunluğuyla kaleme alınmış. Yine Türkiye'deki siyasi çalkantıların, sıkıntıların son dönemde edebiyatta hak ettiği yeri bulamamasına karşılık, bu kitaplardaki eserler, bu anlamda bir duyarlılığı da barındırıyor.

Proje eserlerinin Metis Yayınları'ndan çıkmasının, 12 Eylül'den sonra giderek içine kapanan, kendi siyasi söylemine kilitlenen sol edebiyat için daha geniş okuyucu kitlesiyle buluşma imkânı doğuracağı açık. Bu, daha önce bir iki sayı çıktıktan sonra kapanan ya da kapatılan, sadece aynı görüşü paylaşan okuyucuların takip ettiği dergilerde yayımlanan bu ürünlerin genele yayılması anlamına geliyor.

Bu çalışma, 2004 aralık ayında bir trafik kazasında hayatını kaybeden Uluslararası Ceza Sistemi Reformu (PRI) Başkanı Ahmed Othmani'ye ithaf edilmiş. Cezaevlerinin yaşam şartlarının düzeltilmesi için uzun yıllar mücadele vermiş olan Othmani, Tunus cezaevlerinde on yıl tutuklu kalmıştı.

Demir parmaklık, volta ve görüş günü

Seçkide yer alan öykülere baktığımızda, hemen hepsinin tutsaklık sıkıntısını taşıdığını görürüz. Elbette böyle bir durumda yazılan eser, yazarından izler taşıyacaktır. Sıkıntının dillendirilmesi terapinin başlangıcı olduğuna göre, böyle bir durumda yazı, bu sıkıntının giderilmesi için bir araç işlevi görüyor. Bu çabayı, metnin arka planında, yani olmayan kelimelerinde, o yaratan zihni düşünerek rahatlıkla görebiliriz. Biz bu öyküleri, bunu bilerek okuyor, metnin üretildiği mekândan kaynaklı olarak böyle bir yoğunlukla bakıyoruz esere.

Bir ikisi dışında çoğu öykü, mekân olarak cezaevini değil de, –mahkûmun/yazarın özleminden kaynaklı olarak– dış dünyayı almış. Yazar o an bulun(a)madığı, hatta belki hiçbir zaman bulunmadığı bir coğrafyadan bahsetmektedir. Öyküleri bu bilinçle okumak, onları daha da ilginç kılıyor, aynı zamanda okumanın kendisi de amacına ulaşmış oluyor böylece.

Türkiye'de cezaevleri konusu hep devam eden bir sıkıntı oldu. Birçok ünlü yazar ve onların birçok ünlü eseri bu sıkıntılı dönemin ürünü. Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Rıfat Ilgaz, Ahmed Arif, Arif Damar, Attila İlhan, Şükran Kurdakul, Orhan Kemal, Kerim Korcan, Kemal Tahir, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Sevgi Soysal, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram... ve daha niceleri.

Bu kitapta öyküleri ve şiirleri yayımlanan yazarların bazıları daha önce ödül almış, kendi okuyucu kitlesini oluşturmuş kişiler. Kitapta öyküleri yer alan yazarlar, yarın yeni eserleri beklenen, tanınmış yazarlar olabilir. Nergiz Gün Uzun, Veysel Avcı, Özgür Soylu, Fatma Özbay, Cafer Solgun, Aytekin Yılmaz, Sibel Öz, Ömer Nakçi, Menaf Osman, Fevzi Ayzıt, Ceylan Bağrıyanık, Seyfettin Baştımar, Nahide Ermiş, Mehmet Göcekli, Dilek Öz, Mehmet Alagöz, Saliha Çelik, Süleyman Yorulmaz... Bu isimlerden bazıları.

Devamını görmek için bkz.

Gülbahar Salık, “Hapishanede silinmiş kelimeler!”, Gündem, 2 Mart 2005

Kapatılmış hayatların, bulundukları ortama ve kendilerine dair, ama aynı zamanda anıları üzerinden dışarıya dair izler taşıyan, kuşatılmışlığın ortasında 'direnen insanı' anlatan iki seçki.

"Hapishaneden Öyküler" ve "Hapishaneden Şiirler" küçük ama anlamlı birer çaba. Tam da "tecridin kurumsallaşması"nın gündemde olduğu F Tipi Cezaevlerinin yaygınlaştığı, içerideki tutukluların "seslerini tümden susturmaya" yönelik gördüğü uygulamaların arttığı bir dönemde cezaevlerindeki insanların seslerini duyuruyor dışarıya. Operasyonlardan, ölümlerden, açlık grevlerinden; umutlardan, özlemlerden süzülüp gelen seslerini. Seçkilerde eserleri yer alan tutsakların yaş ortalaması 25 ile 30 arasında değişiyor. Yani bir çoğu 1980 darbesiyle ve savaşla büyümüş. Uykuları, dışarıdayken tank ve çatışma sesleriyle bölünmüş, içeride ise operasyon sesleriyle. Öykülerde ve şiirlerde bu dönemin izlerine rastlamak mümkün. Zaten seçkinin ilk öyküsü de "Uykusu Bölünen Çocuklar’a" adanmış:

Toplum olarak hep bir parçamız, hem de sayıya, hesaba gelmez değerdeki bir parçamız hapishanelerde oldu. Bu iki kitap içerideki parçamızdan dışarıdaki hayata üflenen temiz bir nefes gibi! Okuyun.

Devamını görmek için bkz.

Çiğdem Mater, “Hapishanelerden Mektup Var...”, Bianet, 25 Mart 2005

Türkiye, biraz da özel koşulları gereği cezaevi edebiyatına yabancı olmayan bir ülke. 1930'lardan itibaren hâlâ Türk edebiyatının başyapıtı sayılan pek çok yazın ürünü bu ülkenin hapishanelerinde üretildi. Şimdilerde barlarda, konserlerde çakmaklar yakılarak söylenen “Aldırma Gönül” mesela, Sabahattin Âli'nin tiyatro oyunlarına konu olan Sinop cezaevinde yazdığı bir şiir... Nâzım Hikmet'in Bursa cezaevinde tutukluyken hem kendi şiirine, hem de Orhan Kemalgibi pek çoklarının edebiyatına yaptığı katkılar unutulur gibi değil. Hatta bir süre Bursa cezaevinde kalan Orhan Kemal'in aslında şiir yazmak istediği ama Hikmet tarafından romana ve öyküye yöneltildiği de yazarın oğlu tarafından anlatılır.

1980 askeri darbesi sonrasında, uzun yıllar süren ağır tecritin ardından elbet, darbe tutukluları da edebiyata merak saldı, dönemin önemli işleri şiirlerdi. Şimdilerde Türk edebiyatının orta yaş kuşağını oluşturan o dönemin gençleri arasında Nevzat Çelik, Yılmaz Odabaşı, Halil İbrahim Özcan, Feride Çiçekoğlu gibi isimler hapishanede yazan, hatta bir bölümü hapishanede yazmaya başlayan edebiyatçılar. Hemen hepsinin ürünlerinde hapishane soğukluğunu ve dönemin izlerini bulmak mümkün.

Demem o ki, biraz ironik olsa da hapishaneler edebiyat üretimi açısından çok da fena sayılmaz Türkiye'de. İşte bugünlerde yayımlanan iki kitap da hapishanede üretilen edebiyatın 1990'lar ve 2000'lerdeki örneklerini içeriyor. Hapishaneden Şiirler ve Hapishaneden Öyküler.

Anadolu Kültür'ün Metis Yayınları ile ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Avrupa Komisyonu ve Avrupa Kültür Vakfı'nın desteklediği “Cezaevi Duvarlarını Aşmak” projesinin birinci ayağı olan kitaplar, 1994-2004 yılları arasında cezaevinde olan ve olmaya devam eden 63 tutuklunun şiirleri ve öykülerinden oluşuyor.

Projeyle ilgili olarak Türkiye'nin dört bir yanındaki cezaevlerine yapılan çağrıda 250 tutuklu şiirlerini ve öykülerini göndermiş.

Sezai Sarıoğlu, Müge İplikçi ve Aytekin Yılmaz'dan oluşan editörler grubu gelen öykü ve şiirlerden 63 yazarın işlerini seçmiş ve ortaya iki antoloji çıkmış. 63 yazarın bazıları hapse girmeden önce de yazıyla uğraşıyormuş, bazıları hapishanede yazmaya başlamış, bazıları da projeyi duyunca "ben de yazabilirim" demiş ve ürünlerini göndermiş.

Hapishaneden Şiirler, 2000'li yılların şiir dilini gayet iyi yakalamış bir derleme. Gündemden, bilinenden, yaşanandan akılda kalanları içeriden gören bir dili var. Töre cinayetlerinden, Irak savaşına kadar bizim gündemimizde olan her şey "içerinin" de gündeminde aslen... Pek çoğu hayatının uzunca bir kısmını daha cezaevinde geçirecek, bazıları daha şimdiden tahliye olan şairler içeriden dışarının nasıl göründüğünü de dürüstçe aktarmayı başarıyor.

Hapishaneden Öyküler, hem hapishanelerin, hem hapishanede olanların haleti ruhiyesini sunarken, dışarıdaki hayatı da es geçmiyor, insanların küçük dünyalarını aktarmaktan çekinmiyor.

Seçkiler, projeyi öğrendiği andan itibaren destekleyen Uluslararası Ceza Sistemi Reformu Örgütü (PRI) kurucusu ve başkanı Ahmed Othmani'ye adamış. Tunus hapishanelerinde geçirdiği 10 yılın ardından yaşamını dünya hapishanelerindeki koşulların düzeltilmesine adayan Othmani 2004 Aralık ayında Tunus'ta bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

İçeriden dışarının nasıl göründüğünü merak ediyorsanız, bu hafta sonu hapishaneden gelen mektupları okuyun, biraz hüzünlenin, biraz sinirlenin ama en çok ümitlenin...

Devamını görmek için bkz.

Ragıp Zarakolu, “Tırnakları İle Yazanlar”, 25 Mart 2005

Dün dolu bir gündü. BEKSAV’ın 10. yılı kutlandı. Zaman ne kadar hızla akıp gidiyor. Daha dün gibi. Son yıllarda BEKSAV Anadolu’da kendini çoğalttı. 12 Eylül sonrası kitlelerin kültürsüzleştirilmesi sonucu, bugün bu tür kurumlara büyük bir talep yaratıyor.

Diyarbakır da bunun en somut örneklerinden biri. Kültür kurumları açılıyor ve genç insanlardan büyük bir taleple karşılaşılıyor. Anadolu kültür Merkezi de olumlu işlevler kuran kurumlardan biri. Ve yetmiyor. Hemen ardından yenilerinin açılması gerekiyor.

Mezopotamya Kültür Merkezleri ne kavgalar verdi geçmişte. Ama iyi bir örnek de oluşturdular sonunda.

Ama na yazık ki, Anadolu’nun iç kesimlerinde kültürsüzleştirme kampanyasının etkileri hâlâ kırılamadı. Hâlâ dinci ve milliyetçi önyargıların ağır boğucu havası ile karşılaşıyorsunuz. Anadolu solu bence, bu coğrafyanın en sonuncu “gül kırımını” (bu imgeyi ozan Bedrettin Aykın’dan ödünç aldım) yaşadı 12 Eylül ile.

Son tehcir, son sürgün Anadolu solu idi.

Bu boğucu havayı, pıtrak başı gibi çoğaltılan sözde üniversitelerde de yaşıyorsunuz. Orada solun adı yok. Hegemonya kavgası ise, dinci ve milliyetçi gruplar arasında geçiyor. Buralardan hiçbir özgür düşüncenin, gerçek üniversal bir arayışın yükselmesi mümkün değil.

Biraz da kültür merkezlerine duyulan açlığın bir nedeni bu.

12 Eylül rejimi,en büyük kötülüğü Anadolu’ya yaptı. Buraları karanlığa mahkûm etti.

Buralardaki üniversite senatolarının ana görevi, eğitimin kalitesini, araştırmacı, sorgulayıcı bilim yaklaşımını geliştirmek değil, milliyetçi ideoloji temelinde, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu gibi kangrenleşmiş konularda en katı, en bağnaz görüşleri, bir bildirge olarak yayınlamak sanki.

Fransız Senatosu, bir karar tasarısı mı yayınlar, yanıtını ya Sivas’tan, ya Erzurum’dan, yada başka birinden alır.

Tek yayın alanı ise, resmi ideolojik tavırları savunan, bunları kanıtlamaya çalışan metinlerdir.

Anadolu’nun, Karadeniz’in, Ege’nin, Trakya’nın, Kürt illerinin solcu çocukları 12 Eylül zindanlarında çürütülürken, onların direniş yöntemlerinden biri de sözcüklerle, dizelerle yanıt vermek oldu.

Türkiye’de zaten bir cezaevinde yazın geleneği vardı.

Şimdi yeni kuşaklar bu geleneğin, yeni arayışlarla sürdürücüsü olacaktı.

Dün, 90 sonrası cezaevi kuşağının şiirsel ve öyküsel ürünlerini toparlayan iki seçkinin sunum toplantısı vardı Bilgi Üniversitesi’nde.

Metis Yayınları, kaliteli bir basımla bu seçkileri yayınladığı için övgüye layık.

Son Cezaevi Şiirleri Antolojisi’ni yayınlayan Sorun Yayınları editörü Sırrı Öztürk’ün 1994 yılında hapsedildiğini, içeride kalp krizi geçirdiğini hatırlıyorum.

İlk antolojiyi ise 1986 yılında, rahmetli Lissy Schmidt ile hazırlamıştık. Adı “Tırnaklarımla Yazıyorum” idi. Lissy 1994 yılında Irak’ta Saddamcıların bir suıkastına kurban gitti. Antoloji Frankfurt’taki Zambon Verlag tarafından, Türkçe-Almanca iki dilli olarak yayınlanmıştı. Ayşe Hülya’nın şiirlerinin cezaevinden, küçüçük pelur kâğıtlarına karınca duası gibi yazılmış halde, gömlek içlerine dikilmiş vaziyette çıktığını hatırlıyorum şimdi.

Sevgili Ayşe Nur yine o dönemde, belalı “Yeni Sesler” dizisini başlattı. Ne yazık ki, bu dizi bizzat edebiyatçılarımız tarafından linç edildi. En son, Diyarbakır İHD Şubesinin hazırladığı “Kamber Ateş Nasılsın” adlı Hapisane öyküleri antolojisini yayınlayacaktı 1991 yılında.

Ben de, “Benjamin, Lukacs, Adorno çevirileri beklerken, Ayşe desteği fazla kaçırdı,” diye söylenip duran asabi filozof dostum, rahmetli Yılmaz Öner’i yatıştırmaya çalışıyordum.

Uluslararası PEN, her zamanki gibi cezaevindeki yazarları desteklemeye devam ediyor. O zamanda açlık grevindeki Nevzat Çelik’i desteklemek için gelen Danimarkalı ozan Nordbrandt’ı, Nevzat için düzenlenen dayanışma toplantısında konuşan sevgili Aziz Nesin’i hatırlıyorum.

Şu sıralarda Hollanda PEN’i de, şiirleri yüzünden hapse giren ozanlardan oluşan bir antolojinin yayımlanmasını sağladı sıcağı sıcağına.

Bana danıştıklarında, şiiri yüzünden hapse giren şair olarak Yaşar Miraç gelmişti aklıma. “Talipler Ağıdı” faşist çetelerin katlettiği bir öğretmene yakılan bir ağıttı.

Ve Yaşar Miraç, cuntanın özel emri ile tutuklandığı gibi, ona ödül veren Dil Kurumu da kapatılmış, ödül jürisi hakkında dava açılmış, ipler İslam-Türk sentezcilerinin eline teslim edilmişti. (Birilerinin “sabrının taştığı” zamanlardı. Şimdi de “sabrımızı taşırmayın” deyip, sokak saldırılarının işaret fişeğini attılar.)

O sıralarda kız arkadaşına Nâzım’ın şiirini verdiği için, Lise müdürlerince işkencecilere teslim edilen öğrencileri hatırlıyorum.

Ne yapalım burası böyle bir ülke.

Bilgi Üniversitesi’ndeki toplantıda, özgürlüğüne yeni kavuşan Önder Birol Bıyık’ın, Çözülüş Demleri adlı şiir kitabı değerli bir armağan oldu benim için. (Fidenti Kitaplığı yayınlamış). Akın’la birlikte “Özgürlük ve Sen” adlı şiiri seçtik sizler için:

“Bir tutam güneş sızıyor parmaklıklardan / feseleğen kokusu doluyor hücreme / yeller esiyor / yıllar esiyor / bense, pamuk şekere kanatlanan / çocuk gibiyim / özgürlüğü / ve / seni / düşündükçe...”

Devamını görmek için bkz.

Sennur Sezer, “Dışarıda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa”, Evrensel Kültür, Nisan 2005

Hapishaneler ve hapislik üstüne en çok şiir yazılan, en çok türkü yakılan dilin bizim dilimiz olduğunu sanıyorum. (Reha İsvan, bana halkımızın hapishanelerle mahpuslukla iç içe yaşamasından doğduğuna inandığı bir ayrıntıyı söylemişti, “tahliye duası”) “Mapushane seni yapan kör olsun,” diye bir türkü vardır, bilirsiniz.Mapushane çeşmesinin yandan akışını, sevdalılığın mahpusluktan daha zor olduğunu anlatan türküyü de duymuşsunuzdur. Ayakları pranga kolları zincir olanların acılarını anlatan türküleriyse incir ağaçlarını gördükçe hatırlarsınız. Arkadaş Z. Özger’in türkü tadındaki şiirinin dizesi de sık sık takılabilir dilinize: “Oy mapusluk mapusluk...”

Yazarların (ve aydınların) yaşam öykülerinde, açılıp kapanan bir parantez gibi, doğal bir ayrıntıdır hapislik. (Hapse girmemiş olan yazarın/aydının küçümsendiği ayrıntısı biraz abartmadır ama galiba böyle bir dönem de yaşandı.) Edebiyatımızda hapislik döneminden önceki çalışmaları bilinmediği için hapishanede şair-yazar olmuş sayılanlar da oldu. Ününün hapisliğine bağlı olduğu sanılanlar da. Oysa yetenek ve yatkınlığı olmayan kimseyi yazar-şair yapmaz hapislik. Orhan Kemal’in şiiri bırakıp öyküye romana yönelmesi Bursa cezaevinde, Nâzım Hikmet’in yönlendirmesiyledir. Kuşkusuz şair olarak kalsaydı ancak sıradan bir şair olabilirdi ama edebiyatımız da önemli bir öykücü ve romancıdan yoksun kalırdı. Nâzım Hikmet gibi bir ustaya rastlayıp, onun gözetiminde çalışmak bir okul dönemi sayılabilir, herkesin başına böyle bir devlet kuşu konmaz. Hapse düşen hemen herkesin kulağına küpedir onun dizeleri:

.....

İçerde bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin

kuyunun dibindeki taş gibi

fakat öbür tarafın

öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına

sen ürpermelisin içerde

dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.

İçerde mektup beklemek

yanık türküler söylemek bir de

bir de gözünü tavana dikip sabahlamak

tatlıdır ama tehlikelidir.
(...)

unut yaşını

koru kendini bitten

bir de bahar akşamlarından

bir de ekmeği

son lokmasına kadar yemeyi

bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
(...)

İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena

dağları deryaları düşünmek iyi

durup dinlenmeden okumayı yazmayı

bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana

bir de ayna dökmeyi.

Nâzım Hikmet’in 1949 Mayısında yazdığı bu şiir yüzlerce siyasal tutuklu tarafından ezbere bilinir.Ve hemen herkesin “sol memesinin altındaki cevahir”i korumak için yaptığı bir iştir şiir yazmak. İnsan yazınca yazdığının değerini öğrenmek ister. Bu değerin ölçeği de başka yazarlardır. Dışardaki yazarlar içinse çok zordur hapishanedeki şairlere, yazarlara yazdıklarıyla ilgili yargı bildirmek. Yazmanın onlar için bir direnme yolu olduğunu bilirler. Ayrıca bilirler ki dilediğince okumak yazmak için en zor koşulların olduğu mekandır hapishane. Kendini geliştirmek için olanağın az olduğu bir yerdir. Üstelik tutuklular en azından “biraz” kırılgandır.

Bütün bunlar benim yargılarım / kaygılarım olabilir. Çünkü zaman ayırabildikçe yazıştığım tutuklular hep oldu. Onların yazdıklarını da ne tam anlamıyla değerlendirebildim, ne de değerlenebilecekleri yerlere sunabildim. Bu yüzden Hapishaneden Şiirler ve Hapishaneden Öyküler seçkileri sevindirdi beni.
(…) Şiir kitabında 45, öykü kitabında 18 yazarın yapıtı yer alıyor. Bu proje için 20 hapishaneden 150 şiir, 100 öykü gelmiş. Seçim için yapılan açıklama içtenlikli:

“İşin zor yanlarından biri, ürünlerin seçimindeki estetik sorumluluktu.Hapishanelerdeki duygusal iklime yabancı değildik. Şiir gönderenler içinde, ilk kitabıyla belli bir beğeni toplamış Hüseyin Kıran gibi şairler de vardı, duygu ve kavramlardan imgeye geçme sürecinde kendi sesini bulmaya çalışanlar da... Bir ortalama tutturmak yerine, estetik ölçüleri unutmadan, ama özgünlüğü ve ileriye dönük bir potansiyeli de göz önüne alan bir yaklaşımla seçmeyi yeğledik. Bu hem öykü ve şiirlere, hem kendimize ve yayınevine, hem de edebiyata karşı olmazsa olmaz sorumluluğumuzdu.”

Seçimleri yapılan dosyaların yayına hazırlanmasını Emine Bora yapmış. Müge İplikçi, Sezai Sarıoğlu ve Aytekin Yılmaz, kitaplarda yer almayan metinlerin yeni bir projenin ilk adımları olduğunu da bildiriyor: “Çok sayıda şiir ve öykünün hatta içinde öykü ve şiirlerin olduğu mektupların birikmesiyle şimdiden küçük bir arşiv oluştu. Böylece proje kendi içinde yeni ve anlamlı bir projenin, Hapiste Yazılanlar Arşivi’nin doğmasına vesile oldu. Eğer süreç içinde bunu da kotarabilirsek, yakın dönemin politik, estetik ve sosyolojik olarak okunmasını kolaylaştıracak bilgi ve belgelerin bir arşivde toplanması mümkün olacak.”

Edebiyata yeni bakış açıları

Bu iki seçmede, yazdıkları, yollarının tutukevlerinden, F tiplerinden geçtiği (hiç değilse okurlarca) bilinmeden dergilerde yer almış, sevilmiş kitaplaşmış adlar da (Örnekse C. Hakkı Zariç, Atılcan Saday, Hüseyin Kıran) edebiyata yeni soluklar kazandırmaya aday adlar da var.

1972 doğumlu Bülent Şamcı bu yeni soluklardan biri.

Evcil

Her yolun üstü kirli çamaşır

Evcil bir çağrıdır

Yarısında insan

Bu fikre ulaşır...

Bir arkadaş söylemişti hatırla

Hem de birdenbire kendini doğrularcasına

Büyük sözlerin altı

Yabanıl uçurumlar taşır

Orda bir mum yakmışlar

Ev olarak

Çiçekli şarkılar koymuşlar

Perdelerin dudaklarına tâk

Eğilir içinde bilmediğin bir yer

Bükülür sesin, eksilir hü

Ev bir değirmen çizer

Yürüdükçe su,

Camlarında kokular kamaşır

Tam burda biçim kıran derinlik

Dönmek ufuksuzluğa, varsıl yeniklik

Tarih bu diyorum karşıdaki tepeye

Kekik kokusu onaylıyor beni

Tarih bu!...

Ah bir şiir yazabilseydim keşke

O mum benekli ev üstüne

İmgeleri yeşil neolitik

Dizelerinde oğlaklar oynaşır

Ziyaret günüydü, dışarda

Yağmur yağıyordu

Birden koynuma

Sığırcıklar doluştular...

Tutukluluk dayanılması zor bir özgürsüzlük. Buna direnmenin yollarından birinin yazmak ve okumak olduğunu söylüyor Nâzım Usta. Ayna dökmek ve dokumacılık dikkati belirli işlerin üstünde yoğunlaştırmanın ve bu yolla tıpkı okuyup yazmak gibi özgürleşmenin bir yolu olmalı. Bülent Şamcı

“Ben yazdıkça

eksiliyor içimde

yaşanmışlığı dünyanın” diyor. Artık bir düş dünyaya mı uzak ozan... galiba.

Şiirimizin bu yeni adlarının imgelerinin birbirinden farklılığının altını çizmeliyim. Çünkü öylesine dışlamaya alıştık ki yolu hapishaneden geçenleri,1980’den sonra ‘hapishane şiiri / edebiyatı’ tanımı da (tıpkı ‘toplumcu gerçekçi sanat’ sözü gibi) bir küçümseme , hatta aşağılama sözü olarak kullanıldı. Bu şairlerin şiirlerinin ortak imgeleri olduğuna inanıldı.

Seçkilerdeki şiirler bu inanışın yanılgısını iyice belirtiyor. Şiirlerde bazen bir defterin arasında bir kırık ustura parıldıyor, parmakları kanıyor bir şairin (Eylem Yolcu), bazen bir başka şair (Burcu Balıktaş) bir su damlasıyla bir arkadaşının penceresinden süzülüyor:

-ki ben şimdi

ıssız bir yağmur damlasıyım

tüm sulardan ayrı

yolunu kaybetmiş bir su damlası

pencerende gezinen....

biriken her şey gibi,

yığılan,

donuklaşan....

bu nisan susuzluğunda

yağmura inat

akmayan

duran

her şey gibi...
(...)

Buruk bir alayla ölüm oruçlarının sonucu Wernice-Korsakoff’tan bir müzik grubu gibi söz edildiği de oluyor: Best of Korsakoff. M. Can Şahin’in bu şiirinden ilk bölümü örnekleyelim:

“Her gün

Bir harfini unutuyorum

Adımın

Duvarlar, kelepçe sıkkınlığı

ring yalnızlığı

Kimbilir ne geçer içinden

dalgınlığımın?”

Çocukların bir ‘dede’ gördükleri ayda gülen bir kadın yüzü gören şair de var, Fidan Yıldırım:
(...)

bir gün ay

henüz terketmişken yerini

gün ışığına

aya tutkun kadın

bir çığlık bırakarak

dünyanın sağır kulaklarına

yol aldı sevdalısının ardı sıra
(...)

Şiirimizde kadının azlığından / yokluğundan söz edilir sık sık. Belki o yüzden daha çok adı kadın adını anımsatan şairlerden seçtim örnekleri. Bu kez yine bir kadın şairin şiirinin bütününü örneklemek istiyorum:

Zaman ve Mekân

İnsanın içini devindirir su

zamanı bildiren kum

o tanrısal birlik

zaman ve mekân

Bir çölde açılır sarnıç

devinir su

kulağını yere dayar bir çocuk

avesta öyküleri devindirir onu

zamana açılır mekân

Bir çölde açılır taş kuyu

tanrının ölümü sınanır içinde

yokluğunu ilençleyip kayıp ruhlara

kara ayinler kurulur zamansız sunaklarda

kum fırtına olur

tanrısal birlik bozulur

Bir çocuk ölümü sınar korku

toplanır bütün taşlar kuyudan

sarılır yılanlar incir yaprağı tüyden

derin görünsün diye bulanır su

Bir çocuk bedenini sınar kadının ÖLÜM

taşlar yükselir mekândan EL

insanın içini devindirir SU

yağmur dindi ÇÖL

Elif Zuhal Bıkım

Öykülerin anlattığı

Seçkilerde hapishanede yazılan şiirlerden seçilenlerin sayısı öykülerden daha kalabalık. Bu edebiyatımızın da genel eğiliminden doğuyor belki. Hem öykü hem şiir seçkisinde adı olan yazar tek: Nergis Gün Uzun. Oysa çoğu genç hem şiir hem öykü yazar. Demek şiirde başarılı olan daha çok. Düzyazı belki gidip tutukevlerinin, cezaevlerinin duvarlarına dayanıyor, Nergis Gün Uzun’un Uykusu Bölünen Çocuklar’ında olduğu gibi:

“(...) Özlemeyi öğreniyorum yavaş yavaş, sizden kilometrelerce uzaktaki başka bir kıyı kasabasının deniz görmeyen pencerelerinde çocukluğumu, Taraskonlu Tartarin’in anılarıyla şenlenen, mahalleye taşan gürültüleriyle, kalabalık evimizi... Gençliğimi, o günlerde hiç bitmeyecekmiş gibi gelen dostluklarımı, sevgilerimi... Özlemeyi öğreniyorum yavaş yavaş, ve özledikçe öldürüyorum hep seni düşlerimde. Ölüyorsunuz benden uzakta, öyle zannediyorum.Hiçbir kapısı, penceresi sokağa açılmayan bu taş binada, öğreniyorum ki özlem cinayettir benim için. Özledikçe öldürüyorum sevdiklerimi...

Kim bilir belki de hesaplaşamamanın, söylenemeyenin, yüzleşememenin karanlığında kendimi öldürmekteyim usulca. Bir katil gibi dolanıyorum ortalıkta: Özlem cinayettir çünkü uykusu bölünen çocuklara.”

Ceylan Bağrıyanık’ın Kelebekler ve Annem’i bu duvarlara takılan anlatım gücünü simgeler gibi: “Yarı ölmüş kelebekler yağıyor dört duvarlarının üstüne. Dışarıda bahar. Bir yağmur değil, sınırların dışındaki kalabalıktan kaçan kelebekler yapışıp kalıyor pencerenin parmaklıklarına. Kıyıya vuran dalgalar misali koşarken yaşama, sana yakalanan kelebekler. Rengarenkler, kanatlarında taşıdıkları ufak benekler kadar yaşamları. Öylesine hüzünlü, öylesine güzelliğin, kısa ömürlülüğün farkında taşınan benekler...

Yaşamlarını, kanatlarında taşıdıkları o ufak beneklere yüklemişler. İnsanların da kendilerine has benekleri vardır. Bir şifre beneği! Bir çözülmeye görülsün sevinci, hüznü, heyecanı, o mis kokan güzel günlerin düşleri. Hepsini yüklenmişler, hepsini... Kanatlarına sığdırdıkları yaşama sığamıyorlar ve sığamadıkları yaşamın kurbanı oluyorlar. Onlar da kelebekler gibi yedi gün yaşıyorlar. Sınırların içine girmedikleri, öteki olmaktan kurtulamadıkları, istedikleri gibi yaşayamadıkları için. Kelebekler gibi, kısa yaşama direndikleri tek an ölüm anıdır. O da bir isyan, bir seçim ya da seçim hakkı olmayan bir son.

Yüklerinin altında eğilmiş, yüzlerindeki acıdan pişmiş çizgileriyle, derin ve sınırları delen hüzünlü bakışlarıyla yaşama direnen kadınlar hiç çıkmıyor aklımdan. Karabasanlarımda kadınlar çarmıha gerili. Ve ben o kadın görünümleriyle parçalanıyorum her gece. Parçalarımın arasında intihar eden, öldürülen, tecavüz edilen kadınlar asılı(...)”

Daha çok şiirsel metinler aldığımın farkındayım. Oysa ben öykülerde sonradan belleğime kazınan resimler ararım. O tür öyküler az değil, öykülerin bütününü okumazsanız o resim yer etmez belleğinizde: Bir eczanenin camını kırdığı için vurulan adamın avucundan fırlayan bebek maması kutusu (Tombiş / Veysel Avcı) Açlıktan sayıklayan küçük bir kız yüzü (Palamut / Fatma Özbay) Elinde ekmek dolu poşetle eskicinin vitrinindeki eski ayakkabıları seyreden genç kızlığa adım atmakta olan kız çocuğu. (İskarpinli Düşler / Saliha Çelik) Mağarada, ateş başındaki gerillaların yanında uyuklayan kedi yavrusu, kara kışta gölde kedi için kurbağa avlayan gerillalar (Pışo / Süleyman Yorulmaz).

Hapishaneden Öyküler ve Hapishaneden Şiirler, “dünyanın kalabalığına öylesine karışmış ki, dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa, içerde ürperen” ve ürperten şiir ve öykülerle tanıştıracak sizi.

“İçerde mektup beklemek” tehlikelidir. Ama dışarda içerden gelen mektupları okumamak daha da tehlikelidir. Siz hapishanelerden yazılan bu kitap-mektupları okumazsanız uykularınız belki hiç bölünmeyecek. Ama bu ağır uykudan uyanamamanız tehlikesi de var.

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, “Hapishanede Şiir”, Virgül, Mayıs 2005

Türk şiiri ortamında, hapishanede şiir yazan şairlere özel bir ilgi gösterilir. Hapishane ile hapishanede şiir yazanlar arasında poetik ve biyografik bir bağ kurulmaktadır sanki. Bu özel ilgiyle işaret edilen, hapishane ile şiir yazmak arasında nedensel bir ilişkinin olduğu değil kuşkusuz, ama vurgulanmak istenilen, daha çok söz konusu şairin politik duruşuna ilişkin varoluşsal samimiyet olsa gerek. İnandıkları fikirler veya hal ve durumlar uğruna uzun yıllar hapsedilmeyi, yaygın deyimle ‘hayatlarının mahvolmasını’ göze almış kişiler durmaktadır karşımızda. Hapishanede şiir yazan şaire gösterilen bu özel ilgi poetik ve ahlaki gücünü buradan alıyor sanırım. Çünkü, işte, şiir, ‘rol kesme’, ‘oynama’ ve ‘sahte olan’ denilen şeyin tam karşısında yer alan bir ruh durumuyla ilgilidir. Hapishanedeki şairlere, şiir yazmaya hapishanede başlayan şairlere özel bir ilgi gösterilmesinin poetik nedeni bu olsa gerek.

Tarihsel bir belirleme yapmak gerekirse, bu özel ilginin başlangıcının 80’li yıllar olduğu ileri sürülebilir. Ama şairlerin hapsedilmeleri bakımından, cumhuriyet döneminde bu ilginin başlangıcı bilindiği gibi 40’lı yıllardır. Bununla birlikte, şiir ile hapishanede şiir yazmaklık her dönemde aynı değildir. Söz konusu şairler dikkate alındığında, 40’lı yıllar ile 80’li yıllar bu ilgi bağının iki farklı türden örneği olarak anılmakta. Buna, 90’lı yıllar da eklenebilir. Nitekim, editörlüğünü Aytekin Yılmaz ile Sezai Sarıoğlu’nun yaptığı Hapishaneden Şiirler antolojisi, bu ilginin daha öncekilerden farklı olan, yeni bir veriyi ortaya koymakta. Bu farklılığın ortaya çıkarılmasında, Sezai Sarıoğlu’nun belirleyici bir rolünün olduğu hesaba katılmalıdır. Sarıoğlu, hapishaneyi, ‘hapishaneye düşme’ sürecini ve şiiri tecrübeyle bilen bir isim.

Öznelerinin hapsedilmeleri ile şair kimliklerinin oluşum süreçleri bakımından, bu üç dönem arasındaki farklar, genel olarak şöyle özetlenebilir: 40’lı yıllarda söz konusu olan, şairlerin hapsedilmesiydi. Enver Gökçe, Ahmet Arif, Rıfat Ilgaz, A. Kadir; her ne kadar hapsedilme nedenleri yazdıkları şiir değildiyse de, hapsedildiklerinde kendilerinin şair olarak anılmasını sağlayan şiirlerini zaten yazmışlardı. 80’li yıllarda söz konusu olan ise, siyasi tutuklu olan gençlerin ‘genç şair’ olarak dikkat çekmesiydi. Nevzat Çelik, Emirhan Oğuz, Nuh Ömer Çetinay, Sezai Sarıoğlu, Mehmet Çetin bu isimlerden bazıları. Siyasi nedenlerle hapsedilmiş, ama siyasi kimliklerinden de kendilerini soyutlamamış kişilerdi bunlar. Dikkat çeken ve etkileyici olan, siyasi kimliklerinin tümel değil tekil olmasıydı. Sol siyaset içinde fraksiyonel temsilleri söz konusuydu. Bunların siyasi bağlanmışlıklarıyla, şairlikleri arasında motivasyon sağlayıcı nedensel bir bağ var sanki. Siyasi bağlanmışlıklarından çekildikleri oranda şairlik ediminden de çekiliyorlar gibi. Nevzat Çelik, Sezai Sarıoğlu, Mehmet Çetin ilkine; Emirhan Oğuz ile Nuh Ömer Çetinay ise ikinci duruma örnek olarak verilebilir. Dolayısıyla, yazdıkları şiir de, öznenin gerek kendi ‘yanlışlarıyla’, gerek dünyayla, gerekse uğruna mücadele ettiklerini düşündükleri insan tipiyle bir tür hesaplaşmayı içeren bir şiirdi.

90’lı yıllarda ise, hapishanelilik meselesi oldukça yalın. Her ne kadar onlar kendilerini hapishaneli sıfatıyla nitelemek isteseler de (bir dergide böyle bir özel bölüm yaptılar çünkü), bu sıfat, oluşturdukları şair kimliği için gerekli koşul değil, veya oluşturucu öğe değil. Hapishaneden Şiirler adlı bir antolojide yer almış olsalar da, şairliklerini hapishane üzerinden kuruyor gibi değiller; veya böyle bir kurgulama artık işlevli değil. Buna en güçlü örnek olması bakımından Hüseyin Kıran ismi verilebilir. Mithat Çelik anılabilir. (Bu arada merak ettiğim için değinmek istiyorum; Çelik, Tâ Sîn Mim dizelerinin yer aldığı, Irak’a Dua şiiri, Hilmi Yavuz’un Hurufî Şiirler’inde yer alan tâ, sîn, mÎm şiirinden önce mi yazmıştı acaba, yoksa sonra mı?) Hüseyin Kıran’ın şair kimliğinin oluşumunda hapishane öğesinin bir işlevi olmamıştır, veya Hüseyin Kıran bu sıfatı oluşturucu bir öğe olarak kullanmadı. Dolayısıyla, bendeki imgesi hapishaneyle bağlantılı değil. Oysa, Defter dergisinde yayımlanan şiirlerini okurken, hapishanede olduğunu duymuştum. Bu nedenle, Hapishaneden Şiirler, edebiyat bağlamında olduğu kadar, hapishanede yazılan şiir bağlamında okunmaya açıktır.

Antolojideki veriler, bu şairlerin, şiire, hapishaneye girmeden önce değil, ama hapishaneye girdikten sonra yönelmiş olduklarını göstermekte. Burada, antolojide yer alan şairlerin hemen hemen 20’li yaşlarının hemen başlarında hapsedilmiş olup, çoğunun on yıldır hapiste bulunmakta olduğunu, bir veri olarak anımsamak gerekir. Ben bu durumu, hapsedilmiş veya hapishaneden dolayı şiir olarak değil, ‘hapishanede şiir’ diye adlandıracağım. Hapishanede şiir derken, söz konusu şiiri yazan şairin kendisini bir şair-ben olarak kurarken, bulunduğu yeri, yani hapishaneyi bir kapatılma alanı olarak değil, dış dünyanın bir parçası olması anlamında bir evren algısı içinden yazılan şiiri kastediyorum. Hapishane koşullarının 90’lı yıllarda daha önceki yıllara oranla, görece iyiliğinden, antolojiye yazılan önsözde söz ediliyor. Özsözde belirtildiğine göre, “içeriye kitap ve dergilerin alınması, özellikle edebiyatla ilgilenenler açısından imkanların çoğalması” anlamına geliyor. Bu durum da, onlara 80’li yılların hapishaneli şairlerinden farklı olarak, Türk şiirinin gündemini yakalama olanağını veriyordu sanırım. Dolayısıyla, Hapishaneden Şiirler’in içinde yer alan şairlerin en önemli özelliği de burada ortaya çıkmaktadır. Buradaki şiirlerin çoğu, Türk şiirinin 90’lı yıllardaki gündemi içinde yer alan şiirler; oysa, daha önceki yıllarda hapsedilmiş şairlerin şiirleri, temelde hapishane teması tarafından bölünmüş şiirlerdir. Ama, bu betimlemenin, aşağıda temellendireceğim, dışarıdaki dünyanın da, zaten bir hapishaneden başka bir yer olmadığı algısı / imgesiyle birlikte düşünülmesi gerektiğini, burada vurgulamam gerekir.

Hapishane koşullarının iyileşmesi, şiir yazma olanağı bakımından önemli. Hapishane koşullarının kötü olmasının en olumsuz sonuçlarını 40’lı yıllarda hapsedilmiş şairler, orada da Enver Gökçe yaşamıştı. Enver Gökçe’nin şiiri, hapsedilmesinden sonra ciddi bir kesintiye uğrar. Daha acı olanı ise, Yusuf ile Balaban Destanı adlı yapıtının hapishanede kaybolmasıdır. Kalan veya hatırlanabilen parçalar, bu destanın cumhuriyet dönemi Türk şiirinde yazılan destanlardan oldukça farklı bir şiiri göstermekte olduğunu belirtmem gerekir. Bu bağlamda başka şairler de düşünülebilir. Ama, Nazım Hikmet ile Can Yücel bu bağlamda pek düşünülemez gibi geliyor bana. Her iki şair de, hapishane koşullarının, şiirleri üzerende olumsuz etki yapmasına fırsat vermemişlerdir. Dahası, onların hapishanedeki imgeleri, hapishaneyi bir dış dünyaya çevirmiş olmalarıyla ıralanır.

90’lı yılları öncekilerden ayıran bir diğer önemli özellik ise, coğrafi öğeyle ortaya çıkmakta. Coğrafi aidiyetlik, ne 40’lı yıllarda, ne de 80’li yıllarda söz konusu şairlerin kimlikleri için belirleyici bir öğe olarak dikkat çekmişti. Antolojide yer alan şairlerin doğum yerleri şöyle: Gaziantep, Elazığ, Amasya, Adıyaman, Kırıkkale, Kahramanmaraş, Konya, Batman (4), Ankara (3), Bursa, İstanbul (2), Çorum (2), Kars (2), Bitlis, Tunceli-Dersim (4), Erzincan (3), Bingöl, Sivas (3), Diyarbakır (5), Siirt (2), Mardin, Ordu, Muş ve Adana. (Elif Zuhal Bıkım doğum yerini veya memleketini belirtmemiş.) Bu veriler dikkate alındığında, Hapishaneden Şiirler’de yer alan şairlerin çoğunluğunun Güneydoğu Anadolu bölgesinden olduğu, onu, İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin takip ettiği görülmektedir. Buradan hareketle de, bu antolojide yer alan şairlerin çoğunun ‘doğulu’ olduğu söylenebilir.

Hapishaneden Şiirler’de dikkat çeken bir başka özellik ise, kadın şairlerdir. Hem nitelik hem de nicelik bakımından: Gülsüm Alp, Eylem Yolcu, Fidan Yıldırım, Sabriye Çiftçi, Burcu Balıktaş, Nergiz Gün Uzun, Gülazer Akın, Medine Yıldız, Nur Gülüşüm Sedef, Elif Zuhal Bıkım. 90’lı yıllardan önce, hapishanede kadın şairler yoktu.

Bu şiirlerin, 40’lı yılların hapishaneli şairlerin şiirleriyle kıyaslandığında, oldukça belirgin bir ruh durumu farklılığının olduğu görülüyor. Roman açısından, 30’lu yıllar, kasvetin yıllarıdır. Bu yıllarda yazılan romanlarda oldukça kasvetli bir tinsel evren söz konusudur. Sebahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’ı, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye adlı romanı bu bakımdan irdelemeye, nedenleri üzerinde düşünmeye değerdir. Sanki gündüzün hiç yaşanmadığı, güneşin sanki hiç doğmadığı bir evrende yaşanıyor gibidir. 40’lı yıllarda yazılan şiirde de, bu kasvetli havanın mevcut olduğu söylenebilir. Özellikle, A. Kadir’in, Enver Gökçe’nin, Ahmed Arif’in şiirlerindeki tinsel evren bu türden bir karanlık atmosfere sahiptir. Ancak, bu şiirde belirleyici olan bir başka özellik daha vardır ki, o da, bu şairlerin şiirlerindeki anlatıcı öznenin, bu kasvetli dünyada yaşanılan ve olup biten olumsuzluklar karşısında iradeli bir dirençle ve her şeye rağmen (düşmana karşı) bir moral güce sahip olmalarıdır. Oysa, yeni kuşakta, yani 90’lı yıllarda görülen temel özellik, bu şiirin tinsel evrenindeki öznenin bu moral güçten yoksun olmasında görülmektedir. Dahası, böyle bir moral güç sağlayıcı motivasyon ve bir neden de yok ortada. Buna karşılık, bu şiirlerde, karanlık ve kasvetli bir havanın olduğu da söylenemez.

Bu şiirlerde hapishanenin karşıtı, hapishanenin dışındaki toplumsal hayat değil, dağ ve ovadan oluşan bir doğa alanı. Özne, kendi ruhsal dünyasında hapishaneden toplumsal hayat alanına değil, doğaya dönmeyi dile getirmektedir. Hapishanenin karşıtı olarak, dışarıdaki toplumsal hayat alanı değil, doğa görülmektedir. Dönülmek, gidilmek istenilen doğa ise, bir dış dünya olması anlamında bir doğa değil. Doğayla özdeşleşme mistik durumun temel özelliğidir. Gerek kelime seçimi bakımından gerekse şiirde konuşan anlatıcı-benin ruh durumu bakımından, Hapishaneden Şiirler’deki şiirlerin, mistik olduğu ileri sürülebilir. Ama, ben metafizik terimini tercih ederim. Toplumsal hayat alanı da, bu şiirlerdeki ortak özne için, kendi varlığını gerçekleştirebilmesinin önünde sınırlardan oluşan bir hapishane haline gelmiş. İnsanın kendini gerçekleştirmesi olanaklar alanıyla söz konusudur. Oysa, toplumsal hayat alanı, özne için, bu olanakların sınırlandırıldığı bir alan. Bu bakımdan, denilebilir ki, bu özne için, hapishane toplumsal alandan daha özgürlük içeren bir yer konumundadır. Nitekim, bu şiirlerin tinsel evreninde, hapishane olarak betimlenen hapishanenin kendisi değil, dışarının, toplumsal alanının kendisidir. Evet, hapishane ifadesinden genellikle kapatılan yer; hapislik, kapatılma olarak anlaşılır. Bu anlam, yaygın olarak, dış dünyadan mahrum bırakılmaya, duvarlarla çevrili bir alana kapatılmaya vurgu yapmaktadır. Ama, insanın kendi varlık yapısından gelen olanakları yaşayamaması, bu olanakları gerçekleştirebilecek koşullardan yoksun bırakılması da bir hapis olma durumudur. İşte, Hapishane Şiirleri içindeki şairlerin şiirlerindeki tinsel evrende, asıl hapishane, tam da bu anlamda, hapishaneyi de içine alan dış dünyadır. Ben, yirmi yıldır dışarının nasıl bir hapishane olduğunu bilirim. Bu bakımdan, buradaki şiirleri kendi sorunsalıma yakın bulduğumu, kişisel olarak da açıklamak isterim.

Devamını görmek için bkz.

Sedat İmza, “Görülmüştür!”, Picus, Mayıs 2005

Dönem dönem aydınların uğrak yeri olan hapishaneler, Türkiye kültür hayatının mekan türleri arasındaki yerini aldı bile. Baylan Pastanesi, Küllük Kahvesi der gibi Bursa Cezaevi, Sinop Cezaevi diyoruz. 1994-2004 yılları arası hapishane tedrisinden geçen yeni bir kuşağın yazdıklarından oluşturulan bu seçkilerdeki şiir ve öyküler, “içeri”den gelen mektuplar olarak da okunabilir.

Hukuk sistemleri adil midir? Vicdanlarda işlenenleri dışarıda tutsak bile, geri kalan tüm suçları tespit edip yargıya intikal ettirecek çapta geniş ve güçlü bir kolluk kuvveti olan devlet yoktur. Kolluk kuvvetlerinden yargıya, oradan ceza infaz kurumlarına uzanan sürece, hiçbir zaman suçların tümünün cezalandırılmasını hedefleyen bir bütçe ayrılmaz. Öyleyse dünyadaki tüm kriminal vakalarda tespit-yargı-infaz süreçlerinde hangi denge gözetilir? Ekonomiklik mi? “Bu kadarına yetişebiliyoruz” mu?

Anlayış, cezaların en amansızı ve geri dönüşsüzü olan idamda ifadesini bulur. Yakın zamana dek idam cezaları halka açık yerlerde infaz edilirdi. Müslüman ülkelerin bir kısmında hâlâ örneklerine rastlıyoruz: Recm, vinçlerde sallanan bedenler... “Modern” dünya, idamı halkın gıyabında, gözlemciler nezdinde yapacak kadar “uygar”laştı. Yine de her idam infazı, suçun faili için değil, diğer herkes içindir. Her seferinde belli bir orandaki suç, yargı süreçlerinin konusu olur, hepsinde ısrar edilmez. Hukuk sistemleri temsili davranır. İçine aldıkları için adil değildir; ama dışında tuttukları için öyle görünmek ister. Hukuk sistemleri adil değildir.

Metis Yayınları’ndan çıkan Hapishaneden Öyküler ve Hapishaneden Şiirler kitapları “içerde” yazılanları toparlayan çalışmalar. Şiir seçkisini Aytekin Yılmaz ve Sezai Sarıoğlu, öykü seçkisini ise Aytekin Yılmaz ve Müge İplikçi hazırlamış. Kitapların içkapaklarından, “Cezaevi Duvarlarını Aşmak” başlıklı bir proje kapsamında hazırlandıklarını öğreniyoruz. Avrupa Komisyonu Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Girişimi (DİHAG) ve Avrupa Kültür Vakfı’nın desteklediği projeyi Anadolu Kültür/Diyarbakır Sanat Merkezi gerçekleştirmiş. Kitapların editoryal çalışması, baskı öncesi hazırlık ve basımları ise Metis Yayınları tarafından projeye destek amacıyla üstlenilmiş. Projenin ilk ayağını, hapishanelerde yazılanlardan oluşturulan bu seçkiler oluşturuyor. Sonraki aşamada doğrudan hapishanelerde kültür-sanat etkinlikleri yapılması planlanıyor. Son olarak, içerde yazanlarla dışardaki yazarlar arasında bir iletişim köprüsü kurulması amaçlanıyor.

Seçkiler için yirmi hapishaneden yüz elli şiir, yüz öykü gönderilmiş. Kitaplara alınanlarsa, şiir seçkisine kırk beş, öykü seçkisine on sekiz olmak üzere toplam altmış üç yazarın çalışmaları alınmış. Seçimin hangi anlayışla yapıldığını önsözden bir alıntıyla açıklamak istiyorum: “İşin en zor yanlarından biri, ürünlerin seçimindeki estetik sorumluluktu. Hapishanelerdeki duygusal iklime yabancı değildik. Şiir gönderenler içinde, ilk kitabıyla belli bir beğeni toplamış Hüseyin Kıran gibi şairler de vardı, duygu ve kavramlardan imgeye geçme sürecinde kendi sesini bulmaya çalışanlar da... Bir ortalama tutturmak yerine, estetik ölçütleri unutmadan, ama özgünlüğü ve ileriye dönük bir potansiyeli de göz önüne alan bir yaklaşımla seçmeyi yeğledik.”

Öykülerin konuları geniş bir yelpazede çeşitlilik gösteriyor: Çocukluk, beklemeyen sevgili (modern bir Odysseus hikâyesi), Kuzey Irak kampları, Diyarbakır Kırıkları, bir imgenin peşine düşmüş öyküler... “Palamut” adlı öykü, KDP peşmergelerinin şimdiki Mahmur Kampı halkına 1995 yılında uyguladıkları ambargo nedeniyle ölen çocukların anısına ithaf edilmiş. Konuştukları dilde karşılığı bile olmayan ambargonun neden olduğu yoksunluğu kanıksayan insanların hayatlarından çok canlı kesitler öyküleştirilmiş. “Qırıxlar” adlı öyküyeyse özellikle dikkat çekmek isterim. Gazetelerin karikatür köşelerine de konu olan, bir dönemin sosyolojik vakası Diyarbakır Kırıkları hakkında senaryo gibi başlayıp folklor çalışması gibi süren ve şiir gibi biten bir metin bu.

Şiir seçkisindeki çalışmalarla ilgili olarak yukarıda önsözden yaptığım alıntı tüm karakteristiği veriyor. Ben yalnızca buraya şiirlerini yaklaşık beş yıldır Evrensel Kültür dergisinden takip ettiğim yaşıtım Atılcan Saday’ın şiirini alıntılamak istiyorum. “Yanlızlık Şiirleri I/ bozkırın ortasında/ tam ortasında, alıç ağacı// yaşar/ bir başına/ susarak// dal uçlarında bir kamaşma/ eski sevinç, kırgın heves, ince hasret// yaşar/ içten içe/ tutuşarak// aklında orman sesi/ gönlünde saka kuşu/ çoktan kururdu, eğer/ yaşamaktan vazgeçseydi// yaşar/ senelerce/ dayanarak// dalında üç yemişi/ biri toprağa/ biri rüzgâra/ biri sakaya// yaşar/ bile isteye/ aldanarak.”

Şiir ve öykü yaratıcılarının profilleriyse oldukça çarpıcı. Ağırlığı, 70’li yıllarda doğanlar oluşturuyor. Bunun yanında 60’ların sonunda doğanlar olduğu gibi 81’li iki isim de var. Öykü ve şiirlerin başında verilen kısa özgeçmişler ister istemez CV’yi çağrıştırıyor ve düşünmeden edemiyor insan, hangi sektörün çalışan profiline uygun bu özellikler diye. Hapse düşünce bitirilememiş üniversiteler, daha başlarda kesintiye uğramış düşler, paçalardan sarkacak sabıkalar...

Seçilen çalışmalar edebi birer ürün olmanın yanı sıra yakın dönem Türkiye’sinin politik, estetik ve sosyolojik durumu konusunda da fikir edinmemizi sağlıyor. Ülke gençliğinin bir bölümünün tercihleri ve yeni yönelimleri de altbaşlık olarak düşünülebilir. Geleceğin zor sınavlar vermiş bir yazarlar kuşağının takibi için iyi bir başlangıç olacağını düşünüyorum bu kitapların.

Devamını görmek için bkz.

Işıl Özgentürk, “Sıcak bir avluda”, Cumhuriyet 24 Nisan 2005

Elimde bir kitap var. Aytekin Yılmaz ve Sezai Sarıoğlu 'nun hazırladıkları, Metis Yayınları'ndan çıkan ''Hapishaneden Şiirler'' kitabı. Ülkemin bütün hapishanelerinden gelen gencecik şiirlerden oluşmuş. Kitabın yapraklarını çevirirken gözüm ister istemez şairlerin yaşlarına, kaç yaşında içeri girmiş ve kaç yıldır içerde olduklarına takılıyor. Hemen hepsi kızımdan ya bir yaş küçük ya bir yaş büyük. 7, 8, 9 yıldır içerdeler. En kötüsü, çoğu ölüm orucu sonucu edindikleri, ömür boyu sürecek hastalıklarıyla birlikte yaşamaya çalışıyor. Lanet olsun! İnat değil mi, ben de bu pazar günü onları güneşli bir avluya çıkarmaya karar verdim. Ama avlu küçük, ancak bir ikisi volta atabilir, olsun volta atanlar atmayanlara güneşin ve toprağın sıcaklığını, kokusunu anlatmanın bir yolunu mutlaka bulurlar.

Yalnızlık Şiirleri: Atılcan Saday / bozkırın ortasında/tam ortasında, alıç ağacı/yaşar/bir başına/susarak/dal uçlarında bir karmaşa/eski sevinç, kırgın heves, ince hasret/yaşar/içten içe/tutuşarak/aklında orman sesi/gönlünde saka kuşu/çoktan kururdu, eğer/yaşamaktan vazgeçseydi/yaşar/senelerce /dayanarak/dalında yemişi/biri toprağa/biri rüzgâra/biri sakaya/yaşar/bile isteye/aldanarak Aya Tutkun Kadın: Fidan Yıldırım / her günün akşamında/dikip gözlerini semaya/sevdasıyla konuşurdu/dudaklarında tılsımlı bir dua/ ''La luna, la luna'' /aya tutkun kadın/sabırsızca beklerdi/güneşin konukluğunun bitmesini/gün ışığının yerini/ayın gizemli fısıltısına terketmesini/ve utangaç bir sevgili gibi/ağır ağır gösterirken yüzünü ay/başlardı serenadına/karışırdı yüreğinin ezgisi/ ''La luna'' nın sihirli fısıltısına/aya tutkun kadın/inanırdı/ayla gizemli bir dili paylaştığına/erişmekti tutkusu/kadınla ayın ortak sırrına/bir gün ay/henüz terketmişken yerini/gün ışığına/aya tutkun kadın/bir çığlık bırakarak/dünyanın sağır kulaklarına/yol-aldı sevdalısının ardı sıra/şimdi her gece ayın yüzünde/aya tutkun kadının/gülen yüzü ışımakta/dilinde ''La luna'' şarkısıyla Bir Nefes: Diyadin Turhan / Düşü aşk olan beni dinlesin/Aşkın soluğunun kesildiği yeri biliyorum/Bir de soluk aldığı.../Dedem orda öldürüldü/Babam sürgünde/Geride kaldı bir bu nefes/Görülmeyen, tadılmayan, tutulmayan/Bir nefeslik bir şey bu benim bildiğim/Büyüklerin çocukları kurban ederek oynadığı/Zalim, kanlı ve duygusuz oyunlardan kurtulan/Bir nefes sadece.../Soluğunu ona katsın çoğalmak isteyen Kader: Vahit Çaloğlu / parmaklarını tek tek say/oteller olsun adı/çeyrek yolculuklarda buğulu camlardan/süzülen damlalar olsun/ve o yollarda yaşadığını konuşalım/yakın geçmişin/zarfları dolduruyorsun ya sözcüklerle/ellerin gözlerime bakıyor/uçuyorlar, sonra yutuyorum onları/dirseğini masaya dayayışın gibi/özledim seni Güneş: Barış Yıldırım / Omzuma düşerken başın/Bir güneş bakıyordu/Pencereden içeri/Rengini seçemedim/Işıktan soluğuyla/Alnıma fısıldadı/Yaşardı iki gözüm/Bir şey demedim/Düzlüğe çıkacağız/Bu yokuşun ardında/Yan yana duracağız/Kıyısında güneşin Karanlık Kokan Bir Sabahın Ardından: Medine Yıldız / ''nasıl geldik bugünlere/bu kadınsız günlere nasıl'' /güneşin kızıydım ben/kadındım/gökkuşağından günler doğuracaktım/yıldızlardan değil/aşkımdan gerdanlıklar takacaktım boynuna/dünyanın/oysa/karanfil kokan bir sabahın ardından/günlerimi çaldılar/Lilith idim ben/kendimden doğan/beni bensiz koyup/Havva dediler ve/ilk armağanı böyle bildiler/bedenime günahlar ekip/ruhuma yasaklar/çalınmış günlerimi/bedel diye biçtiler/ıslaklığında bugünlerin/yaprağa ve yağmura susamış/çölçiçeği gibiyim/kıyısında bir uçurumun/açmış gibiyim/su diyerek geceler içmiş gibiyim/çoktan muştuladım yolları-yüzyılları/uyandırın artık İştar'ı/bulutlardan ördüğü hani/ayinlerde giydiği/vaftiz tacını taksın alnına/zamanın koynundayım/çırılçıplak/yeniden doğuyorum şimdi/mavi yalnızlıklar yolcusu/Özgür Gözler'den süzülen/ırmak kokan yaşamım ben Avlu sıcaktı, yasemin, tarçın ve karanfil kokuyordu.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.