Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-539-1
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Barış Müstecaplıoğlu diğer kitapları
Korkak ve Canavar, 2002
Merderan'ın Sırrı, 2002
Bataklık Ülke, 2004
Tanrıların Alfabesi, 2005
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şakird
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2005
3. Basım: Aralık 2011

"İlk başta her şey harikaydı, son durağa geldiğimi sanmıştım. Huzurlu, iyi insanlardan kurulu bir toplum. Kimse kimseyi kırmıyordu, herkes neyi neden yaptığını biliyordu ve hepsinden önemlisi, ölümün bile bir anlamı vardı. İdeallerden, hayallerden konuşabiliyordum, daha güzel bir dünya umudundan. Ama büyünün bozulması uzun sürmedi. Sadece birkaç basit soru, cevap bulmayan ve sorulmasından bile rahatsız olunan. Tüm bu görkemli yapı aslında iskambil kâğıtlarından kurulmuştu. Ancak hiç rüzgâr estirmezsen ayakta durabiliyordu. Beynini kilitlersen, inancın temel dayanaklarını asla sorgulamazsan, düşünmek yerine kabul etmeyi içine sindirebilirsen. Ben sindiremedim. Soruları sordum ve kâğıtlar yıkıldı."

Cemaat şirketlerinin isimleri, ciroları, okullarındaki öğrenci sayısı, Hocaefendi olarak anılan liderlerinin görüşleri: Ülkenin en güçlü İslami cemaati hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, söylendi. Ne var ki bu yapıyı oluşturan insanların yaşamları, oradan yolu geçenlerin duyguları, düşünceleri hep bir sır olarak kaldı.

Üniversite yıllarında Hizmet'i yakından tanıma fırsatı bulan yazar, anılarından hareketle kaleme aldığı bu romanda cemaatten insan manzaralarını paylaşıyor okurlarıyla. Hizmet'e katılmanın ve kopmanın nedenlerini irdelerken hem cemaate hem cemaatin dışındaki dünyaya seslenerek, birbirlerine ve hayata farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Murat, Elif, Yusufçuk ve Ahmet'le birlikte bir yol öyküsü eşliğinde..

OKUMA PARÇASI

İSTİŞARE, s. 63-65.

Yine geç kalmıştı!

Bu sefer kesin yiyecekti paparayı.

Mutfağa girdiğinde yüzünde kadere boyun eğmiş birinin ifadesi vardı. Kararlıydı, ne söylense ağzını açmayacaktı. Yüzüne tükürseler hak etmişti valla. Kapıdan bir adım içeride durdu, sırtı ona dönük delikanlıya usulca seslendi.

"Selamın aleyküm Cafer abi..."

Delikanlı, sesi duyunca irkildi. Arkasına dönüp sıcacık gülümsedi. Orta boylu, saçları kısa kesilmiş, temiz yüzlü bir çocuktu bu, taş çatlasa yirmi iki, yirmi üç yaşlarında ama daha olgun gösteriyordu. Sinek kaydı tıraşlı çenesinde iri bir et beni vardı. Burnu hafifçe kemerliydi. Kumaş pantolon giymiş, uzun kollu, beyaz gömleğinin eteğini dışarıda bırakmıştı. İnce, yazlık gömleğin kolları dirseklerine kadar kıvrıktı.

"Aleyküm selam Murat. Hoş geldin."

"Geç kaldım abi..." diye yüzünü buruşturdu Murat. "Kütüphanede ders çalışıyordum, saati unutmuşum."

"Önemli değil şakird," diye güldü Cafer. "Salona geç soluklan biraz, işim bitince gelirim ben de."

Murat'ın içi cız etti. Kahretsin ya! Çocuk ona bağırıp çağırsa böyle kötü hissetmezdi kendisini. Bugün o nöbetçiydi, istişare için hazırlık yapmak onun göreviydi. Cafer bunu unutmuş olamazdı, ama yüzüne vurmadan üstlenmişti işleri. Ne iyi adamdı bu!

Geç kaldığı için kendine lanet okudu.

"Abi ben yaparım sen geç içeri," diye karşılık verdi sıkılgan bir ifadeyle. "Benim sıram bugün."

"Ne fark eder," diye omuz silkti Cafer. "Ama istiyorsan gel yardım et. Sevabı bölüşelim. Ben bulaşıkları yıkayacağım sen de çayı koyarsan iyi olur. Çabuk bitiririz."

Murat sessizce çaydanlığın başına gitti, içine baktı, boştu. Raftan çay poşetini aldı, demliği doldurdu. Poşetin yanında duran açılmamış bisküvi paketleri dikkatini çekti. Kremalı, sade, çifte kavrulmuş, çikolata parçacıklı, farklı çeşitlerden sekiz paket.

"Bisküvileri açayım mı abi?"

"Aç istersen. Kimse ekmezse sohbette on dört kişi olacağız. Beş tabağa bölsen yeter."

"Sohbetten sonra istişare var mı abi?"

"Evet var. Çalışman gerekiyorsa raporunu ilk verir, sonra içeri kaçarsın. Sorun olmaz."

"Tamam abi," dedi Murat. "İyi olur valla." Çaydanlığın altına su koydu, ocağı yaktı. Sonra raftaki bisküvilere uzandı.

Kimse ekmemişti. Bu çok sık yaşanan bir durum değildi, Cafer mutluydu bu yüzden. Ev imamı görevine atandığından beridir ilk kez bu kadar kalabalık bir gruba sohbet yapacaktı. Birazcık heyecanlı olduğunu kabul etmeliydi.

Önce havadan sudan sohbet ettiler bir süre. Okuldan, derslerden, spordan, laf futbola gelince farklı takımları tutanlar arasında neşeli atışmalar yaşandı. Ezanın okunmasıyla birlikte evin iki tuvaleti önünde kısa birer kuyruk oluştu. Herkes abdestini alınca hep birlikte namaza durdular. Cafer küçük cemaatine imamlık ederken kimse sıkılmasın diye en kısa duaları tercih etti, sesi gürdü, ama komşulara ulaşmayacak düzeyde kalmasına da özen göstermişti. Sünnetleri kılarken ise sevdiği uzun duaları okudu, bu yüzden en geç bitiren iki kişiden biri oldu.

Diğeri her zamanki gibi Murat'tı. Onlar selam verip namazdan çıktıklarında, diğerleri çoktan koltuklara dağılmışlardı bile.

Cafer takkesini çıkarıp raflardan birine bıraktı, sonra kırmızı kapaklı kalın bir kitap alıp duvarı ortalayan bir yere geçti. Oturup kapağı açarken hangi risaleyi okuyacağına çoktan karar vermişti. Dinleyicilerin hepsi daha önce birkaç sohbete katılmışlardı, yabancı değillerdi, Hizmet'i az çok tanıyorlardı. Bu yüzden kolay bir metin seçmesi gerekmiyordu. Birkaç gündür onu düşündüren gıybet konulu risaleyi açtı ve duygulu bir sesle okumaya başladı.

Murat bir yandan okunan risaleyi dinliyor, bir yandan da etrafa çaktırmadan pencereden dışarıyı, kışın güzelliğini seyrediyordu. Bu mevsimin renk cümbüşüne bayılıyordu doğrusu. Hoş bir manzarası vardı evin, önü açıktı, gelir düzeyi yüksek insanların oturduğu bir mahalleye bakıyordu, türlü çiçeklerle bezeli bahçeleri olan, çoğu iki katlı villalar, bordo kiremitli. Bazılarının bahçesinde havuz bile vardı. Evdeki tüm kitapları zaten okumuş olduğu için Cafer'i can kulağıyla dinlememesi ayıp sayılmazdı herhalde. Öyle olsa bile, aklının bir kısmı dışarıdaki güzellikteydi işte, elden ne gelir.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Derviş Şentekin, "Hizmet'ten manzaralar", Radikal Kitap Eki, 27 Ocak 2006

Fantastik eserler veren bir yazarın, günümüz dünyasını kaleme aldığı bir kitap şaşırtır. Fantastik kitaplarla başımın hoş olmadığını -çok eskiden birkaç Le Guin okumuş olmama rağmen- bu türe burun kıvırarak baktığımı belirtmeliyim. Kaba hatlarıyla tarif edebileceğim geçerli bir nedenim var: Değme fantastik maceralara taş çıkartacak bir ülkede yaşıyoruz. Bu tür kitaplarda yaratılan 'dünya'lar bizlerin yaşadığı 'dünya'nın yanında soluk kalıyor (Bakınız: gazeteler ve televizyonlar).

'Perg Efsaneleri' başlığı altında dört kitap (Korkak ve Canavar, Merderan'ın Sırrı, Bataklık Ülke ve Tanrıların Alfabesi) yazan Barış Müstecaplıoğlu, yeni romanı Şakird'le günümüze dönüyor ve 'kanatlarımız'ın değil 'ayaklarımız'ın altındaki Türkiye'de geçen bir öykü anlatıyor.

Müstecaplıoğlu, 'Perg Efsaneleri' serisinin ilk kitabı olan Korkak ve Canavar ile Türkiye'de de fantastik roman yazılabileceğini göstermiş, "20. yüzyıl fantastik roman geleneği ile Türkiye fantastik kültür geleneğinin bir araya gelmesinden ne denli güçlü bir anlatı çıkabileceğini gösteriyor" diye tanıtılmıştı. Müstecaplıoğlu'nun ilk kitabındaki başarısı diğer kitaplarında da sürmüş, türü sevenler 'Perg Efsaneleri'ni başucu kitapları yapmıştı.

Yazar, kendisiyle yapılan söyleşilerde Şakird'te Fetullah Gülen cemaatini anlattığını açıkça söylüyor. Yukarıda andığım burun kıvırmanın gerekçesi tam da burada hayat buluyor: Anayasasında laik olduğu yazılan bir ülkede İslami bir cemaat liderinin peşine bunca insanın takılmasının, cemaat şirketlerinin akıl almaz/bankalara sığmaz cirolarının, dünyanın dört bir yanına dağılmış okullarının, örgütlenme şeklinin vs. anlatıldığı bir maceranın fantastikliğini düşünebiliyor musunuz?

Müstecaplıoğlu, üniversite yıllarında bu cemaati yakından tanımış, anılarından yola çıkarak ilginç bir roman kurgulamış. Roman, dört karakter etrafında şekillense de Fetullah Gülen cemaatinden insan manzaraları sunuyor. Yazarın yaşamıyla benzer bir geçmişi olan Murat, bir zamanlar canciğer dost oldukları Ahmet'in ölümüyle büyük bir sarsıntı yaşar. Bir şirkette başarılı bir 'yönetici' iken, bir gün kimselere haber vermeden arabasına atlayıp Ahmet'ten kendisine kalan mektubu almak için yola çıkar. Kimselere haber vermeden dedik ama burada bir parantez açıp Murat'ın aşık olduğu kıza bir mektup yazdığını belirtelim. Romanın bir diğer kahramanı ise, okura, Murat'ın yolculuğu boyunca telefon mesajlarıyla eşlik edecek bir başka kız. Kahramanımızın bu kıza âşık olması ise an meselesi. (İnsanın yüzünü bile görmediği birine âşık olması, yaşamı hakkında en büyük kararı alırken bir tek o -modern zamanlar deyimiyle sanal- kişiyi önemsemesinden daha fantastik bir şey olabilir mi? Ama bugün bakıldığında böyle bir durum normal, hatta sıradan bile sayılıyor, yalan mı?) Murat, yolculuk boyunca, geri dönüşlerle, okuru, Hocaefendi'nin Hizmet'iyle tanıştırıyor. Hizmet'in en dış halkasını oluşturan sıradan insanların birbiri ve çevresiyle olan ilişkilerine tanık oluyoruz. Murat, yolculuğu sırasında romanın bir diğer kahramanı Elif ile tanışır. Kocası öldükten sonra hayata bakışı değişen, dünyanın öyle kazık çakılacak bir yer olmadığını düşünen bu nedenle de yaşadığı andan keyif almaya bakan bir kadındır. Bunu yapmak için yeteri kadar paraya da sahiptir. Zira kocasının ölümünden sonra kendisine iyi para kazandıran bir inşaat şirketi kalmıştır.

Şakird'in bir diğer kahramanı ise üniversite sınavını kazanamamış bir genç: Yusufcuk. Bu genç adam dünya nimetleri ile Hocaefendi'nin söyledikleri arasında gidip gelse de kendini ucundan kıyısından Hizmet'in içinde buluyor. Aşk acıları çeken; Dostoyevski, Yaşar Kemal hatta Paul Auster bile okuduğunu tahmin ettiğimiz, bunların çok ötesinde Marx'tan bile haberdar olan bir genç Yusufçuk.

Yazar, hakkında onlarca kitap yazılan, yaptıkları çok tartışılan Fetullah Gülen'in cemaatinin büyüyüp gelişmesinin sonucunu çok önemli bir noktaya parmak basarak tespit ediyor; Murat, bikinili bir kadının yer aldığı afişin çevreden gelen şikâyetler sonunda olduğu yerden indirilmesi üzerine şöyle düşünür: "Belki Türkiye'de dini kurallara göre yaşamak, hiçbir zaman zorunluluk olmayacaktı. Ama gidişat değişmezse, görünen o ki günün birinde çoğunluk bunu gönüllü yapıyor olacaktı."

Fetullah Gülen ve cemaatinin yaptıkları bir dönem ayyuka çıkmamış olsaydı (ya da bir an Türkiye'de böyle bir şeyin hiç yaşanmamış olduğunu düşünelim) 'Müstecaplıoğlu, fantastik hikâyelerine devam ediyor', diyecektik. Başta da söyledim, fantastik bir ülke burası.

Son söz olarak, sakın ola ki sıkıcı bir Fettullah Gülen cemaati anıları sanmayın Şakird'i. Kurgusu ve dil akıcılığı mükemmel bu romanda her bir karakteri kanlı canlı yaşayan tipler yaratmış Müstecaplıoğlu. Eğer dikkat edilmezse Türkiye'nin gelecekte nelerle karşılaşacağını özetliyor da diyebiliriz Şakird için.

Devamını görmek için bkz.

Abidin Parıltı, "Kendini Arayan İnsan", Kitaplık, Mart 2006

Barış Müstecaplıoğlu, fantastik seri romanlarından sonra bir anlamda geçmişini sorguya aldığı, kendine ve inanç sistemine sorular sorduğu yeni romanı Şakird’te, temelde cemaate içerden bakarken bireyin inanç sistemlerinden sıyrılıp, paraya tapan bir kul olmaktan çıkıp kendine inanmaya başlamasını işliyor.

İnsan her zaman, hep aramış, bulamamış, bulamadığında dublörlerle zaman geçirmiş ve inancın kollarında mazoşist bir yerde bulmuştur kendini. Max Scheler, insan ya bir Tanrı’ya sahiptir ya da bir puta, der. Çoğu zaman da Tanrı’nın gölgesinde kendini puta dönüştüren, insanların onlara inanmasını sağlayan ve bir cemaatin kanatları altında yaşamasına olanak veren, ama bütün yaşama olasılıklarını cemaatin hayrına bağlıyormuş görüntüsündeki kişi ve onun peşi sıra giden, huzuru ve mutluluğu onun gölgesinde arayan kişiler vardır. Bu insanlar bir anlamda her sözünü vahiy bildikleri kişinin dediklerini yaparak hayata karşı bütün savunma noktalarını ona emanet bırakırlar. O yüzden bir süreliğine bile olsa hayata karşı görevlerini yerine getirmenin huzuru içindedirler. Romanın temel kahramanı olan Murat da böyle bir döngünün içindedir. Üniversite zamanlarında Hizmet olarak adlandırılan cemaatin içinde huzuru bulmuş, uzun zamanlar onun içinde kalmış, girdisini çıktısını öğrenmiştir. Şakird’tir orada. Yani çıraktır, öğrenendir. Başlarda her şey yolundadır. İyi insanlardan kurulu bir toplum vardır ve kendilerine inananlara canlarını dişlerine takarak yardım etmektedirler. “kimse kimseyi kırmıyordu, herkes neyi neden yaptığını biliyordu ve hepsinden önemlisi, ölümün bile bir anlamı vardı. Duygularım ciddiye alınıyordu, incitilmiyordum. Kendimi eskisi kadar yalnız hissetmiyordum o insanların arasında…” ancak insanlar soru sormaya başladığı zaman her şey sanki bir dönüşüme uğrar. “Neden” sorusu belki de hayatın en büyülü, hem koparıp hem bağlayan sorusudur. “Neden?” sorusunu başkalarına sorduğunuzda vicdanınızı rahatlatır, egonuzu tatmin edersiniz. Çünkü bu durumda sorun sizde değil başkalarındadır. Ancak bu soruyu kendinize yönelttiğinizde, önünüze en azından iki yol çıkar. Ve tek yol artık çoğalır. Romandaki birçok kişi başlangıçta Hizmet’in içindeyken bu soruyu başkalarına sorar. Kendilerine sormaya başladıklarında kopuş başlar. Romanın kahramanı Murat (aslında gittikçe bir anti-kahramana dönüşür. Başlangıçta sürekli kazanan kahraman giderek kaybetmenin yollarını seçtikçe bir anti-kahraman olur.) bu büyülü soruyu ve ardıllarını kendine sormaya başladığında yaşamı da bir kırılma noktasına girer. Bu kavşakta cemaatten ayrılır, sonrasında ise bir şirkette tam bir satış canavarına dönüşür. Yeni sorular üretmeye başladığında, hayata karşı memnuniyetsizliği artar. Kapitalist dünyanın kuralları yemenin üstüne kuruludur. Çevredeki herkes yenilip tüketildikten sonra, kişi kendinden yemeye başlar. Murat da çalıştığı ve nerdeyse en tepede bulunduğu şirketten böyle bir anlayıştan dolayı vazgeçer ve yola çıkar. “Her sabah aynı işleri yap, aynı yere aynı yoldan git, aynı kişilerle aynı inanmadığın projeler üzerinde çalış, aynı sevmediğin insanlara aynı anlamsız parayı kazandır ve aynı yatakta aynı sabaha uyanacağını bile bile uyumaya çalış…” Böyle bir varoluş problemi yaşayan Murat’ın asiliği, karşı çıkışı bir zaman sonra sükûta dönüşür. Dili evcilleşir. Oysa beklenti onun karşı olduğu dünyaya bir intikam içinde olmasıydı. Öfkesini bir şekilde dile getirmesiydi. Müstecaplıoğlu ise daha çok gerçek hayat gibi davranmış ve anti-kahramana dönüşen Murat’ı bir kadının kollarına teslim etmiştir. Sonrasında ise bir dostunun mektubuyla geçmişe dönmüştür.

Her yolculuğun aslında önce insanın kendi içine olduğu ve kişinin oradaki karanlıkların üstüne gittiği bilinir. Murat büyük işinden vazgeçtiğinde o kentte durmaz ve arabasıyla yolculuğa çıkar. Bu yolculuğunda hem geçmişi, kirlenen zamanları geride bırakır hem de kendine bir daha dönüp bakabilmektedir. Nitekim yolda dinlenme tesisinde arabasına aldığı Elif’le yaşadığı aşk devreye girerken, yeni bir yaşam başlamıştır aslında.

Şakird’in temelinde iki nokta vardır. Bu noktalar aslında iki farklı okumaya açıktır. Birincisi, Türkiye’nin sosyolojik bir gerçeğini, Fethullah Gülen ve cemaatini, onun işleyiş biçimlerini, cemaate adam kazandırma yollarını anlamak ve içerden bir bakışla tanık olmak ikincisi ise Murat’ın sorgulamalar sonucunda sürekli değiştirdiği kimlikler, çıktığı yollar, gittiği güzergâhlar, uğradığı konaklardır. İşte tam da burada kitabın eksik noktalarından biri yüz gösterir. Kitabın merkezi yeterince netleştirilmemiş, çelişkide kalınmıştır. Merkezin her iki tarafında sözünü ettiğimiz güçler (buna birey ve cemaat de diyebiliriz) olmasına rağmen merkezde güç yoktur. Boşluktadır. Temelde anlatmaya çalıştığı sosyolojik bir sorunsal olduğu için önce o sorun var edilmiş ve sonra hikâyeler onun etrafında örülmüş. Dolayısıyla bu okuyucuya da geçiyor. Bu durum romanda merkezden kaynaklanan bir kopukluk yaratmış. Müstecaplıoğlu, sosyolojik olarak aktaracağı hikâyenin aslında edebi değerinin çok da olmadığını ve bu yönüyle insanları enterese etmeyeceğini bilerek, konuya yeni boyutlar getirmiş ve yeni anlatım olanakları sunmuştur. Temel hikâyenin yanında yan hikâyeler, yoğun çevre betimlemeleri ve ayrıntıların içinde fazlaca gezinme, sinema diline ve onun kurgu estetiğini yaslanma, mektuplarla geçmişten haberdar etme. Bu yöntemlerden bazıları örneğin sinemasal dil, sanki farklı kameralar kullanılmış gibi kişilere ve durumlara farklı açılardan bakma (bu anlamda kitabın girişi oldukça hoş), mektuplarla geçmişten haberdar etme, gerçekten hikâyeyi güçlendirip, onu ilgi çekici bir hale getirmiş. Merak öğesini diri tutan bir teknik de atılan düğümlerin geleceğe değil geçmişe yönelik olmasıdır. Yani klasik yazım biçimlerinde olduğu gibi şimdiki zamanda atılan düğüm gelecekte ortaya çıkıp, onu aydınlatmaz. Yazar beklentiyi kırar ve düğümlerin çözülmesini geçmişte oluşturur. Ayrıntıların gerekli gereksiz kullanılması romanı pürüzlü bir hale getirip romandan kopuşlara neden olurken, yan hikâyelerin asal hikâyeye güçlü bağlanamaması da romanı zayıflatan noktalardan birini oluşturur.

Kimlikler, kartvizitler, konumlar, konumlandırmalar, insana biçilen roller, insanın kendine biçtiği roller, kaybedişler, tükenişler, intikam, bütün bunlar hesaplandığında asi, saldırgan, gücünü kelimelerden alan, en azından evcil olmayan bir dil beklenir romandan. Ancak son derece yalın, inişleri çıkışları oldukça az olan, belli bir yönde seyreden bir dil karşılar bizi. Bu romanın kolay okunmasını ve kolay anlaşılmasını sağlarken derdin büyüklüğünü taşıyamaz gibi görünür. Her çevrenin kendi içine hapsettiği ve orada geliştirdiği bir dili vardır. Romanda cemaatin kullandığı dil hemen dikkati çeker. Şakird, istişare, ehl-i dünya, sevap, hizmet, hoca efendi gibi kelimeler bu cemaat içi dilin belkemiğini oluşturur. Özellikle cemaatin içindeki zamanlarda kullanılan dil-tavır-çevre ilişkisi de oldukça iyi verilmesine rağmen kanımca romanının bütününü kurtaramamış, Murat’ın cemaat dışı dönemleri evcil kalmıştır.

Sonuç olarak Şakird, kör inancın kollarından sıyrılıp, şüpheden aydınlanmaya doğru giden, kendini var etmeye çalışan ve bunun sonuçlarına katlanan bireyin hikâyesidir. Kendini arayışın, ararken savruluşun, sorgulamaların gerçekleştiği romanda kişiler, hayatta olduğu gibi, ararken önce karanlığa bakarlar. Aydınlanmamış yerlerde sorun aranır ve orada akıl ve sorgulamalar bir fener olup kişiyi kuyudan çıkarır. Aslında oldukça samimi ve açık olan bu roman kişilerini de hayata yaklaştırmak için gerekli bütün çabayı harcıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Hakan, "Fethullahçılığın romanı yazıldı mı", Hürriyet Gazetesi, 20 Mart 2006

Barış Müstecaplıoğlu genç bir yazar.

Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrenim görürken Fethullah Hoca Cemaati'ne girmiş ve yaşamını 'hizmet'e adamış.

Yani...

"Işık evleri"nde kalmış, "Ev imamları"nın eğitiminden geçmiş, "Altın nesil" idealine biat etmiş.

Ama gün gelmiş, tamamen ontolojik nedenlerden dolayı cemaatle yollarını ayırmış.

Sonra da tutmuş, cemaatte edindiği deneyimlerden yola çıkarak, Şakird adlı bir roman yazmış.

Metis Yayınları'ndan çıkan romanı su gibi okudum.

Bitirdiğimde...

Zekice kurgulanmış, Türkçesi mükemmel ve dört başı mamur bir roman okumanın keyfiyle dopdolu oldum.

Ama hepsi bu değildi tabii ki.

***

Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var:

Barış Müstecaplıoğlu'nun romanı, "Ben bir Fethullahçı idim" başlığına uygun düşecek bir kitap değil.

Cemaat hakkında üstü açılmamış itiraflar ya da cemaatin iç yüzüyle ilgili ifşaat yok kitapta.

Yani...

Sansasyonel bir "ihbar" kitabıyla karşı karşıya değiliz.

O nedenle "malzeme" bulmak beklentisiyle kitaba el atacak "Azılı Fethullah Gülen düşmanları"nın hayal kırıklığına uğraması kaçınılmaz.

Peki kitapta ne var?

Her şeyi abilerin, yani büyüklerin belirlediği bir cemaat yapısı içinde erimeye kişisel bir isyan var. O cemaatin, yazarın kişisel arayışlarına karşılık vermekte yetersiz kalışının öyküsü var. Cemaat içinde "Hizmet" adına söylenen küçük yalanların ve hilelerin nasıl da meşruiyet kazandığının örnekleri var. Ve bütün bunların üzerinde genç bir insanın tatminsizlikleri, açmazları ve muazzam arayışı var.Ancak...

Yazar, cemaatle hesaplaşırken, "Bu cemaat devleti ele geçirmek için türlü hileler ve desiseler çeviren acayip tehlikeli bir yapıdır" filan demiyor. Tam tersine cemaat içindeki insanların nasıl da iyi niyetli, nasıl da özverili olduklarını anlatıyor...

Yazarın sorunu şudur:

Bu tür cemaat yapıları, insanların zihinlerine ve hayatlarına hükmediyor. Sorgulamanın ve hesap sormanın hiç de hoş karşılanmadığı, bunun yerine yüzde yüz itaatin geçerli olduğu bir yapı bu... Ve kafasını çalıştıran bireylerde sürekli kuşku üreten bu yapı, kişisel arayışlara ve açmazlara ne yazık ki karşılık veremiyor!

***

Peki sorun bu mudur?

Bence bu, "büyük sorun"un sadece bir parçasıdır.

Sorunun bir de şu yönü var:

Bu tür cemaat yapıları, toplumdan kopuk bireyler yetiştiriyor. Toplumu dönüştürmeye kendini adamış ama toplum içindeki farklı yaşam tarzlarına yabancı bireyler.

Cemaate giriyorlar ayrı bir dünya, sokağa çıkıyorlar ayrı bir dünya.

İki dünya arasında sıkışıp kalmışlık. Ve bu durumun neden olduğu tuhaf trajediler.

Bence asıl bu durumun romanı yazılmalıdır.

Yani. Barış Müstecaplıoğlu, tam anlamıyla bir Gülen Cemaati romanı yazıp konuyu tüketmemiştir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.