Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-550-6
13x19.5 cm, 256 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murat Uyurkulak diğer kitapları
Tol, 2002
Bazuka, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Har
Bir Kıyamet Romanı
Kapak Resmi: Mustafa Horasan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2006
7. Basım: Mart 2016

“Bu ülke, ki Netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. Yalan elbet, ulu falan değildi ejderha. Kanatlarından irin saçan, pespaye bir yaratıktı aslında. Hastaydı, uçarken kusuyordu sürekli. Şöyle son bir kez titredi, süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı, uzun ince kilimler misali, kadim suyun ortasına seriverdi. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken, macunkilim de hızla katılaştı, kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu, bu ülke böyle vücut buldu.

Üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır.”

Murat Uyurkulak’ın ilk romanı Tol çok sevilmişti. Har’ı da seveceğinizden eminiz. Dumanı tüten bir kıyametin romanı Har. Gökte melekler, cinler, “ben”ler, şeytanın ta kendisi, yerde Numune, Onüç, Otuzbeş ve bütün Yamuklar, tekmili birden aynı alametin üzerinde. Ne diyelim, Büyük A hepimizi korusun!

OKUMA PARÇASI

Başlıngıç bölümü, s. 13-16

BAB16
TERKİP

Pınarbaşında oturdum, ahreti seyre durdum...
Bursa ağıdı

Kardeşimin vefatından önce, parklarda dolanırken çitlediğimiz çekirdek ailemizi muadillerinden ayıran hiçbir özellik yoktu. Bir kalıp teneke peynirine benzerdik, öyle bildik, ak, delik ve peynirin kalıbını aşan sıfatlarla sürünür giderdi cümle ailemiz: Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Âlem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet...

Vaktiyle püriftihar elçi soyundan sızdığına delalet saydığı iştahlı gövde kılları ağarıp hatları kavis kazandıkça yumuşak beyaz bir yastığa benzeyen, eve yolu düşen tüm pestil tanışlarda bir tür uyku hali hasıl eyleyen emekli memur babamızın en büyük zevki, hane köşelerinde maça kızı kıraat etmekti. Karenin üç ak bunağını, elindeki kara kozları tuhaf hırıltılar eşliğinde masalara çarpa çarpa ifrit etmeye bayılırdı. Bir başka dev zevkinin, market kasalarındaki birbirinden maça kızların esmer uzuvlarına el atmak olduğunu öğrenmemize, bir kangal kurtlu sucuk vesile oldu. Annemi öğürten kurtlarına merakla baka baka markete götürdüğüm kangalı nazikçe aldılar, sucuğu yaşıyla oransız kabarmış babamı öfkeyle verdiler. Halbuki babam, herkesin herkesle halvet olacağı günlerden ürkenler kavmindendi. Annemden yana da külliyen vejetaryendi.

Annem besili bir tavuktu. Mutfakta mesai yapa yapa düdüklü tencereye dönmüştü. Gerek sofra ahalisini helme fasulyeler eşliğinde kendinden geçirmek, gerekse beş para etmez meselelerde yerli yersiz gıdaklamak bakımından bir ömre bedeldi. Lakin evin içinde lastik top gibi oradan oraya çarparken ve tüyleri babam vasıtasıyla tek tek yolunurken, öttürdüğü düdüğü kimseler duymazdı.

Kardeşlerin irisi sıfatıyla ben, ailemizin maddi açıdan dört adet kupkuru ömür pahasına yarım arpa boyu yol gitmezden önceki sefil dönemlerini, ekseriyetle rastlandığı gibi, hayatta başarı kaydetmek istikametinde bir hatıralar toplamına tahvil edememiştim. İftihar, itibar ve para membaı olsun hedefiyle, ziyadesiyle esnafça niyetlerle yetiştirilmeme rağmen, hep daha fazlasını isteyip koparmak üzere yazılması beklenen şahsi tarihimin bir yerinden düşüvermiştim.

O mutlak kayıtsızlığın kucağına oturmama dair bir milat belirleyemiyorum. Üzerinden zehir gibi yoksulluk tüten bir çocuk olarak zengin aile evlatlarının okuduğu bir kolejin müfredatına yalvar sümük alınan burslarla tabi kılınışımın bu kopuşta bir etkisi vardı sanırım. Mevzuma bahis olan mazisi derin, mezhebi geniş, meşrebi latif okul, ihtiraslarımı bilemekten ziyade budarken, ruhumda da beklenenin aksine ılıman bir iklime sebebiyet vermişti. Zira memleket, armalı forma kuşanmamdan bir müddet sonra rulet masasından farksız bir yere dönmüş, kolejler kimseye burs koklatmaz olmuştu. Dolayısıyla geri alınamayan her tür beleş hak, daimi bir aşağılanma, bir taciz sebebi haline gelmişti. Ya gururumu bir ömür iktisaba mani bir yalakalığa yazılacaktım ya da "başlarım istikbalime" deyip dalgama bakacaktım. İkincisini tercih ettim. Dalgalara baka baka gamsız oldum, baykuş oldum. Çizgiroman sayfalarından başlattığım seyahat, muhit birahanesinde devam etti. Şişe şişe meyler içip biner biner kunduzlar yedim. Bir garip terkip oldum.

Üzerine onca umut boca edilen büyük oğulun ortaokul sıralarından itibaren hayallerine ütülü hekim önlüğünü değil ilahın baltasını yoldaş kılmasının, kendine kolejin kibar gürbüzlerini değil mahallenin it kopuk çirozlarını müttefik seçmesinin ardından, başarı basamaklarını tırmanma vazifesi haliyle küçüğe düştü. Benden bin gün, yirmi kilo ve on santim ufak kardeşim, hem selim tabiatı hem keskin zekâsıyla ailenin muvaffakiyet projesi bakımından biçilmiş kaftandı. Babamın okkalı tarafından sekiz-on şamarını saymazsak, kaftanı kuşanmaya ikna edilmesi pek zor olmadı. İlkokulun ilk gününden itibaren, öğretmenlerinden bilumum hısım akrabaya kadar etraftaki bütün kapıkullarının gözdesi olmayı becerdi. Görende kucağına alıp oyuncak misali kurcalama arzusu uyandıran, benim çopur ızbandutluğuma hiç benzemeyen narin güzelliği de işin içine katılınca, şöhreti mahalle hudutlarını aşan bir munis dâhi namzedi sıfatıyla anılır oldu. Öyle böyle değil, hakikaten pek tatlı, çok şeker, fazla iyi bir veletti. Adeta buralara fırlatılmış bir melekti.

Kuyruğu bu kadarcık hikâyeyle düğümlenebilecek hayat bulursanız, bana da getirin, yaşayayım. O kadarla kalmadı elbet. Planı büyük lakin izanı küçük babam, kolej kapılarında takla atmanın işe yaramadığı bir çağa girildiğini bir türlü idrak edemediğinden, kardeşim tam okul çağına vardığı sırada vahim bir hesap hatası yaparak aileyi senelerdir hazırlığı yapılan o muazzam teşebbüse seferber etti.

Şehre istisnai bir yakınlık arz eden, vaat buyurduğu konfor ile makul fiyatı arasındaki tezat hem şüphe hem iştah kabartan bir toplu konut dairesine, emlakçıyla geçirdiği alkollü bir gecenin sonunda tüm şüphelerini kupa kızı bir Su-lâvla giderip, yüklü bir peşinat eşliğinde ismini yazdırıverdi. Ertesi gün toplu konut meselesinin kardeşimin kolejlere yazılma ihtimalini taksit taksit ve ama topyekûn yok ettiği anlaşılınca, evde pandomimanın hası koptu. Fakat iş işten geçmiş, annemin ocakta fazla bırakılmış düdüklü misali tiz sesler çıkardığı bir ortamda, kardeşimin dümdüz devlet okuluna kaydı yaptırılmıştı. İki-üç yıl sonra da, kardeşimin armalı formasına mal olan o dairenin fare yuvasından farkı olmadığı anlaşılacaktı. Zaten nakliyeye bile fırsat kalmadı, pelte kıvamında bir zelzele, ortada toplu kondu falan bırakmadı.

Ama gelin görün ki, babam da annem de, bizzat işledikleri köklü kabahatleri bir ömür yana yana sinelerinde taşıyacak kadar kavi karakterli insanlar değildi. Bu açıdan bakıldığında, küfür yağdırılabilir sicilimle bulunmaz bir rahatlama imkânı teşkil ediyordum. Kardeşimle aramdaki belirgin müfredat eşitsizliği, o eğitimsel talihsizlik durumu, benim kötü ünüme ün, kardeşimin civarında örgütlenen efsaneye de ilahi veçheler kazandırmıştı. Ben, sahip olduğu onca müstesna olanağa rağmen ceketinin bir cebine kanyağı, öbür cebine kanyakçıyı tıkıştırıp orada burada sürten bir hayasız, bir vefasız, bir şuursuz olup çıktım. Kardeşimse önüne dikilen bütün şer manileri bir bir devirip yoluna devam eden bir kahramandı elbet. Babama gelince, düşünen Su-lâvlarla nefret, düzüşen Su-lâvlarla aşk ilişkisi sürmekteydi.

Yani, orta derece ezilmiş ailemizin yarımlığıyla daha da tehlikeli bir muhteva edinen eksik münevverliğinden kaynaklı beklentileri fazla ışıltılı, iki oğuldan büyüğüne biçtiği hayat kıyafetleri fazla şatafatlı ve boldu. Suretimde aile büyüklerinin sağlama yapabilmesini sağlayacak derlitoplu bir kerrat yerine, mührü çoktan vurulmuş bir tasdikname taşıyordum. Onların gözünde ben, şerre kadem basmıştım.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kemal Varol, “Rövaşatayla atılan bir golü özlemek, Radikal Kitap Eki, 3 Şubat 2006

Tol gibi epey ses getirmiş, yazarına haklı bir ilgi doğurmuş önemli bir romandan sonra Murat Uyurkulak'ın bu kez ne yazacağı, bu romanın yarattığı beklentiyi hangi yollarla gidereceği, dahası aynı başarıyı yeniden tekrar edip etmeyeceği çokça soruldu. Uyurkulak'ın yeni romanı Har'da, romanın kahramanlarından Onüç'ün başından geçenlerin anlatıldığı bir epizot, yukarıdaki soruların yanıtı niteliğinde. Aynı zamanda, yazarlar için bir tehlike de olan bu yüksek tutulmuş çıtanın farkında olan Uyurkulak, önce kendi parodisini yaparak başlıyor.

Küme düşme tehlikesi yaşayan bir takımın golcüsü olan Onüç, takım için hayati önem taşıyan sezonun son maçında dillere destan bir rövaşata atar. Atılan rövaşata takımı küme düşmekten kurtardığı gibi, Onüçe'e de haklı bir şöhret getirir. Onüç, sonraki sezonda gollerini peş peşe sıraladığı halde taraftarları bir türlü memnun edemez. Çünkü taraftarlar, Onüç'ten, son maçta attığına benzer bir rövaşata beklemektedir. Takımın yine küme düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu yeni sezonun son maçında, burnunu uzatsa gol olacak bir topa, biraz da ondan eski günlerin ihtişamını bekleyen taraftarları memnun etmek niyetiyle, rövaşata yapar Onüç. Ancak gölü atamaz ve nihayetinde taraftarların hışmına uğrar: hem de kardeşine tecavüz edilerek.

Bu hikâyenin Har'da yer almış olması boşuna değil. Hatırlanacağı üzere, Tol, yayımlandığında hakkında bütünüyle olumlu yazılar yazılmış, roman önce Mahir Günşiray tarafından tiyatro sahnesine taşınmış ardında da bu yıl içinde yayımlanmak üzere Almanca'ya çevrilmiş, ayrıca, romanın bir sinema filmi olarak çekilmesi de gündeme gelmişti. Tol için yazılanların ortak paydasına bakıldığında, kimi yazarların Tol'ün şiirsel dilinden övgüyle bahsettikleri hatırlanacaktır. Sanırım, Uyurkulak'tan yine aynı 'başarı' beklendi ve yazar da bu durumu bir sıkıntı olarak yeni romanına taşıdı. Ancak, belirtmek gerek ki, Har, ilk roman kadar travmatik ve sert bir roman ancak ilki kadar şiirsel öğeler barındırmıyor. İyi ki de barındırmıyor. Çünkü, şiirselliğinden ötürü Tol'e gösterilen ilginin, tam da romanın yeterince çözümlenmemesi sorununu doğurduğu kanaatindeyim. Şiirsellik, bu sefer tek tek cümleler hâlinde değil, romanın bütününe yayılmış durumda. Üstelik çok sert bir konuyu işlemesine rağmen, epeyce ironik bir roman Har. Durum böyle olunca, Tol'ün gördüğü ilgiden sonra işinin zor olduğunun, okurun ondan yeni bir 'rövaşata' beklediğinin farkında yazar. Bu farkındalıkla nefis bir hikâye anlatıyor Uyurkulak.

Netamiye denen ülke

Har fantastik öğelerle örülü, günümüz Türkiye'sine sert göndermelerde bulunan, ironik ve bir o kadar da travmatik bir roman. Roman, okurun neresi olduğunu hemen bulacağı çok tanıdık bir ülkede, Netamiye'de geçiyor. Tarihini hatırlasa hemen infilak edecek, ruhundan söküp atmadığı kötü hatıraları olan bir ülkedir Netamiye. Ayrıca, Netamlılar ile dört parçaya dağılmış Xırbolar'ın onca yıllık kavgasına sahne olan ülkenin Topikler'le de bitmeyen sorunları vardır. Üstelik sadece Netamiye değil, bütün bir Doğu yıllardır benzer karışıklıklarla boğuşmaktadır. Bütün bu karışıklığı da ancak bir 'seçilmiş' çözecektir (Tol'de benzer bir işlev Topal Efe'ye yüklenmişti). Son peygamberden beri yeni bir 'seçilmiş' bekleyen Doğu'nun imdadına, meleklerce yeni bir 'aday' bulunmuştur ama ortada büyük bir sorun vardır. Peygamber olacak 'aday', Netamiye'nin Surlukent şehrine bağlı Cille ilçesinde vatani hizmetini ifa etmektedir. Üstelik bir sorun daha vardır ortada. Yedek subay olan aday, Xırbolar'la amansız bir savaşın tam ortasında, en önde çarpışmaktadır.

Tefail'in önerisiyle Doğu'dan yeni bir 'seçilmiş' aramaya çıkan melekler, tam alçalıp seçilmişi gökyüzüne çıkaracakken, aday, Xırbolar tarafından vurulur. Zor durumda kalan melekler, Tefail ve Büyük A.'yı kandırarak, 'aday'ın ipe sapa gelmez ağabeyi Numune'yi seçilmiş olarak yüksek katlara bildirirler. Ancak, kardeşinin ölümünden sonra askere yollanan Numune, çok geçmez, hayatta herkesi çalımlamış ama bir tek askerlik şubesini çalımlayamamış badisi Onüç'le beraber birliğinden firar ederek Surlukent'ten Batı'ya doğru bir yolculuğa çıkar (Hatırlanacağı üzere, Uyurkulak, Tol'de de bir yolculuk hikâyesi anlatmıştı. Batı'dan Diyarbakır'a doğru yapılan bu yolculuk Har'da tersine dönüyor). Doğu'dan Batı'ya doğru bir seyir izleyen bu yolculuk, denilebilir ki romanın ana temasının da ortaya çıktığı yer konumunda. Askeri birlikten firar eden Numune ve Onüç'ü önce Xırbolar rehin alıyor, sonra da geçmiş ve gelecekleri. Eski bir sinemada yeniden ortaya çıkan Numune, küçük Onüç, ruhundaki horozun içinden geldiği gibi ötemediğinden yakınan Otuzbeş ve yamukların (delilerin) hikâyeleri, giderek, yazarın Netamiye'nin asıl ruhu olarak tanımladığı 'sahtelik' üzerine odaklanıyor. Büyük sinema, aslında küçük bir Türkiye vazifesi görüyor romanda. Türkiye'nin tarihsel meseleleri, ülkenin son yirmi yılına damgasını vuran şiddet bu sinemada yeniden vücut buluyor.

Romanın ana meselesine değinmeden önce, Uyurkulak'ın, böylesine sert bir malzemeyi işlerken, fantastik öğelere neden ihtiyaç duymuş olabileceği üzerinde de durmamız gerekiyor. Berna Moran, Türk romanının başlangıçta fantastikten kurtulmak ve 'olabilir olan'ı yansıtmak anlamında gerçekçi olmak istediğini, 1980'lerden sonra ise gerçeklikten kaçıp fantastiği yakalamak istediğini belirterek, yeni bir bağlama dikkat çekmişti. Bu bağlamı doğuran toplumsal ve yazınsal sebepleri açıklamayan Boran'ın tespiti 80'lerden sonraki romanlar için gerçekten önemli bir tespit. Ancak, Har'da kullanılan fantastik öğeler kanımca çok başka bir işleve sahip. Murat Belge'nin deyişiyle, daha çok bir oyunu, hatta kaçışı akla getiren fantezi, Har'da gerçeği örtüp ondan kaçmak ve başka bir alan açmak için değil, tam aksine, gerçeği katlanılabilir düzeye taşımak, hafifletmek amacı güdüyor. Yazarın, roman kahramanlarını karikatürleştirmesinin bir amacı da bu olsa gerek. Adım adım, fantastik bir alegorinin kapısını aralayan Uyurkulak, buradan asıl meselesine geçiş yapıyor.

Sahtelik perdesi

Uyurkulak, Har'da, her bölümün başındaki epigraflarla ülkeyi 'plakaya' düşürse de (askerliğin son günlerinde yapılan bir eylemin adı) ülke ne olursa olsun bir mezarlık olmaktan kurtulamamıştır aslında. Epigraflardaki göndermeleri çözecek okur, giderek her şehirde bir mezarlığa da uğramış olacak. Orada, son yirmi yıldır tanıdık bir ülkenin gündeminden düşmeyen köy yakmalar, göç ve onun doğurduğu sorunlar, kapkaç çeteleri, Batı'ya yollanan cenazeler, Doğu'da hemen hemen her eve bir keder bırakan ölüler, çarpıtılan hakikatler bu kez de Uyurkulak'ın kalemiyle canlanıyor. Romanın adandığı iki kişi bu açıdan kitabın niyetini açıklamada da işe yarayabilir. Romanın, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken, önce tuvalette intihar ettiği öne sürülen, ancak sonradan, öldürülüp katline intihar süsü verildiği anlaşılan Ali Serkan Eroğlu ile Kızıltepe'de on iki yaşında on üç kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'a adanmış olması önemli. Bu kişilerin ölüm nedenlerinin de bir 'sahtelik perdesiyle' örtüldüğü hatırlanırsa, romanda yer alan 'hakikat kitabı'ndaki "izin verme bir tek ölünün isimsiz kalmasına" dizesi daha iyi anlaşılacaktır kanımca. Hakikatin boş bir kâğıttan ibaret olduğunu, kolayca yanıverdiğini söyleyen roman kahramanının vurgusu da bu bağlamda değerlendirilmeli.

Onüç'ün, badisi Numune'ye ihanet etmesiyle başlayan süreç romanda bir dizi başka sahteliğin devreye girmesiyle müthiş bir Türkiye alegorisine sahne oluyor. Korsan film ve kasetler, ensest vakaları, Topik olduğunu gizleyen ve Topik düşmanı olan vatan savunucuları, kahraman olarak nam salan ama aslında halk arasında kasap olarak addedilen 'aday', kalpazanlar daha iyi para basınca kendi parasını sahte diye piyasadan toplayan devlet, Tefail ve Tanrıyı kandırmaya çalışan melekler, melekleri kandıran Tefail; sahte bir kutsal kitap yazan deliler; sahte romanlar, kahramanlar, aşklar, ağıtlar.. Romanın asıl gücü her ne kadar bütün bu olayların benzersiz bir üslupla anlatılmasına dayansa da, kanımca Murat Uyurkulak'ın asıl derdi, ülke tarihine damgasını vuran hâkim ruhu (Oğuz Atay'ın deyişiyle 'Türkiye'nin Ruhu'nu) açığa çıkartmak.

Ve hakikat

Murat Uyurkulak'ın, bir dönem Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan yazılarını takip edenler, yazarın sürekli olarak gündeme taşıdığı 'hakikat' meselesini iyi bileceklerdir. Hatta, bu uğurda zaman zaman kendini de yazılarına taşıyan, kendini amansızca eleştirip kendi 'hakikatini' de okurla paylaşmaktan çekinmeyen bir yazar. Hatırlanacağı üzere, Türk olmasına rağmen, ilk romanına ad olarak 'çekiç gibi bir tonu olduğu için' Kürtçe 'tol' kelimesini seçmişti Uyurkulak. Har'da da benzer bir durum var. Türkçede "alev gibi, kızgın" anlamlarına gelen 'Har' kelimesinin Kürtçe bir karşılığı da var. 'Har', Kürtçede 'kuduz' anlamına geliyor. Kitabın adı için seçilen bu çift dilli kelime, müthiş bir şekilde romanın içeriğiyle uyuşan, yazarın derdiyle bütünleşen bir yapıya sahip.

Kürt sorunu da var bu romanda, Ermeni meselesi de, hayata dönüş operasyonları da, bir türlü terhis olamamış, askeri meselelerle olan bağına bir çözüm bulamamış, hakikatle yüzleşmekten kaçınan bir ulus da, bu ulusun gündeliğine yön veren tahkiye geleneği de, hatta yazarın kendisi de. Romanın alt başlığının 'bir kıyamet romanı' olması boşuna değil. Netamiye'yi bir karnaval şeklinde resmeden Uyurkulak, adeta bu karnavaldan bir çıkış noktası, bir kıyamet aramaya davet ediyor okuru. Ancak, Uyurkulak'ın, romanın sonunda, klasik 'kardeşlik' retoriğinden, kimi yazarların aydınlanmacı bakışından çok daha farklı bir çıkış noktası önerdiğini de belirtmekte fayda var. Bütün bunları diyalog yazmadaki ustalığı kadar, benzersiz bir üslup ve başarılı bir kurguyla da yapıyor yazar. Sonuçta, hakikatle yüzleşmek isteyen okura, keyifli ve bir o kadar da sert bir roman armağan ediyor Uyurkulak.

Romanın, özellikle Büyük Sinema'da geçen sahnelerindeki epizotlar, yukarıda zikredilen sorunların bir alegorisi niteliğinde. Bir komün hayatını andıran sinema sahnesi, Uyurkulak'ın, bir çeşit kriz edebiyatçısı olduğunun da iyi bir işareti. Dağıtmaktan, parçalamaktan, ama bütün bunları sonra toparlamamaktan yana yazar. Vazgeçemediği 'eski' kelimeler, değişik biçim denemeleri, hepsi yazarın niyetinin bir uzantısı. Bütün bunları, Har'da özellikle öne çıkan fantastik bir kurguyla yapıyor Uyurkulak. Bunlara ek olarak, Har aynı zamanda metinlerarası bir okumaya da imkân veriyor. Romanın 'Bin Elma Mor Ayva' bölümünde Adorno'ya, sinema sahnesindeki sahte kitaplar bölümünde İtalo Calvino'ya, yine aynı sahnede Haner Selimm'den Orhan Pamuk'a kadar bir göndermeler ağı kuruyor Uyurkulak; hatta bazı yerlerde kendisiyle de epey eğleniyor. Sonuçta da, ortaya, bir ülkenin hâkim ruhuna ışık tutan, ironik, bir o kadar da travmatik bir roman çıkıyor.

Murat Uyurkulak'ın, içinde, "insanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil, yarasından gireceksin" gibi 'çekiç gibi' cümlelerin yer aldığı Har, bir ulusa artık terhis olması gerektiğini hatırlatan, bunun yolu olarak da başkalarının yarasına bakmayı öneren, kurgusu ve diliyle öne çıkan son yılların en iyi romanlarından biri!

Devamını görmek için bkz.

Nazan Maksudyan, “Tarihini hatırlamayan ülkede belleğine mağlup olanlar”, Virgül, Sayı 97, Temmuz Ağustos 2006

Unutmak. Unutmak istemek. Ve inadına unutamamak. Unutamadıkça yamulmak, netamelenmek. Har’ı okurken, düşünürken bu cenahlarda dolaşıyor insan. Romanın, teni kararmış, gözlerinin altı çökmüş, müptela meleği Tefail’in söylediği gibi: “Netamiye ülkesi, öyle böyle değil, çok netameli, pek hassas bir yerdir. Herkesin bin türlü takıntısı, çeşit çeşit sapıklığı, ruhundan söküp atamadığı kötü hatıraları vardır. Tarihini hatırlasa infilak edecek bir ülkedir.”

İşte Har, tarihini hatırlamayan ülkede, unutmayı beceremeyenlerin infilak (yamulma) öykülerini anlatıyor.

Unutma, bellek ve bilinç konuları uzun zamandan beri çok insanın kafasını kurcalıyor. “John Malkovich Olmak” filminin başında, kuklacı Craig şempanzesine şöyle der: “Maymun olduğun için şanslısın, çünkü bilinç bir lanettir. Düşünüyorum, hissediyorum, acı çekiyorum.”

Karakterin hayvanlara karşı duyarsızlığı bir yana, yazar CHarlie Kaufman’ın bu saptaması, filmi izlediğim 2000 senesinden beri kulaklarımda çınlıyordu.

Hegel’in “mutsuz bilinç” kavramı da bu saptamaya ekleniyordu. İlk safhada, sorgulayan bilinçten uzak olan insan mutludur. Bilinç kazandıkça, varoluşuna, kimliğine, şeylerin ve diğer insanların doğasına dair soruları çoğalan birey, parçalı dünyanın (var olan ve mümkün; tikel ve evrensel) bilgisiyle mutsuzlaşır. Kişi hem mutlak (evrensel) doğrunun peşindedir hem etrafındaki birbiriyle çelişen tikel doğrulara sırt çeviremez. Hem hakikati bulmak ister hem şüphecidir. Hakikate ulaşılamayacağı fikrini kabullenemez ve durmadan sorularla cebelleşir. Yine de bu mücadele iç huzura kavuşmasına yetmez. İşte Craig de bu kavgadan yorulmuş pek çok bireyden biridir. Kendini (bilincini, hafızasını, hayatını, tarihini) unutmak için başka birinin beynine göç etmeye karar verir. Netice ne yazık ki pek parlak olmaz! Başka bir bedene sahip olduysa da başka bir zihne bürünemez.

Bu konuyu ciddi anlamda dert edindiği çok belli olan Kaufman, beş yıl sonra yazdığı Sil Baştan’da yeni bir yöntem öneriyor: Hafızanın istenmeyen kısımlarını (beyindeki bazı noktaları) silmek. Sizi üzen, artık hatırlamak istemediğiniz her ne ise (filmde “eski sevgili”), doktor-terapist-bilgisayar uzmanı karışımı birinin ofisine gidip tüm hatıralardan kurtuluyorsunuz. Joel, silme sürecine ciddi bir direniş gösterse de, görev başarıyla tamamlanıyor. Ancak çıkmaz, ilk filmdekine çok benziyor: İnsan sevdiği insanı ve ona dair tüm anılarını silebilir, ama aynı kişiye yeniden âşık olma ihtimalinden (yani kendinden) kurtulabilir mi?

Unutmaya, hissetmemeye, uyuşmaya özlemden dem vuran bu filmleri, Har’ı okurken hatırlamadan edemedim. Ama bir yandan da hissediyorum ki, Murat Uyurkulak’ın önerisi tam tersi yönde: Hakikatin peşinden koşmak, açığa vurmak, düzeni sarsmak, infilak ettirmek, nisyana isyan, devrim...

Har, XX. yüzyıl tarihinin ve bugünün anlatılmayan (ya da çarpıtılarak anlatılan) en hassas meselelerini incelikli bir şekilde sayfalarına yerleştirmiş. Bu tarihin “dili lal” ötekileri (Xırbolar, Topikler, Cacikler, Çingolar), Har’daki Bekçi gibi, yıllar süren sessizlikten sonra konuşmaya başlıyorlar. Bu sayfalarda, oğlunu değil mahbubunu arayan Bitlis Beyi, payitahta gidip Doğu Anadolu’da medrese açılmasını öneren Said-i Nursi, Topikleri yiyen ve yemeyi reddeden gayri Topikler, Otuzbeş’in mübadeleyle gelen dedesinin talepname uğruna “denize döktüğü” aile, Numune’nin unutamadığı acımasız iç savaş, Varto depremi, Yamukbeş’in “koca bir meşale” gibi yakılan köyü, “Cile” Kasabı ve daha niceleri var.

“Şanlı tarih” peşinde olan resmi söylemin seçmeci tarihyazımı, totaliterlik tartışması bir yana, George Orwell’in 1984’teki tarih üzerine saptamalarını hatırlatır:

Parti, Okyanusya’nın Avrasya ile hiçbir zaman müttefik olmadığını söylüyordu. Oysa, o Winston Smith, henüz dört yıl gibi kısa bir süre önce, Okyanusya ile Avrasya’nın müttefik olduğunu biliyordu. Ama bu bilgi nerede saklıydı? Yalnızca kendi bilincinde, bu bile, bir süre sonra yitip gitmeye mahkûmdu. Eğer Partinin söylediği yalanları herkes onaylıyor, tüm kayıtlar aynı masalı anlatıyorsa, o halde yalan tarihe geçiyor ve gerçek oluyordu. “Geçmişi denetleyen,” diyordu Parti sloganı, “geleceği de denetler; şu anı denetleyen, geçmişi de denetler.” Oysa geçmiş, yapısı gereği değiştirilebilir olmasına karşın hiçbir zaman değiştirilmemişti. Şimdi gerçek olan şeyler, ezelden ebediyete dek gerçek kalacaktı. Basit bir işti bu: Tek gereken şey, belleğimize karşı sonsuz bir zaferler zinciri kazanmamızdı.

Muhtemelen Orwell’in kâbuslarına ilham veren Nietzsche, şimdiki zamanda herhangi bir şey yaratmak veya başarmak için, geçmişi taammüden unutmak gerektiğini söyler. Aynı kâbustan kaçmaya çalışan Har, belleğine mağlup olanların –ki iktidar karşısında asıl direnenler onlardır– romanı.

Bâb 16’dan başlayıp Bâb 0’a doğru geriye giden bölüm numaraları trafik kodları gibi algılanıp (16 Bursa, 10 Balıkesir, 2 Adıyaman gibi) o şehre ait bir ağıt, epigraf olarak konulmuş. Ağıtlar, tarihi unutturulmaya, bastırılmaya, silinmeye çalışılan bir toplumun yegâne kolektif belleği diye nitelendirilebilir, bu anlamda önemi büyük. Unutmanın sarsılmaz iktidarına karşın, duvarda açılmış ufak gedikler gibi, o büyük anlatının (sessizliğin) altını oymaya çalışıyor (isyanla bağırıyor) yakılan ağıtlar. Birçok yönüyle bağlamından koparılmış olsa ve içinde doğduğu tarihi aktarırken tökezlese de, insana umut verir devletin en aramadığı (ve susturamayacağı) yerde, başka bir iletişim formunda, unutulmaya ayak direyen tarih(lerimiz). Bu tarafıyla Murat Uyurkulak’ın romanı, insanın içine su serpen umut kırıntıları barındırıyor. Efendiler tüm delilleri ateşe verdiklerini düşünüp rahat rahat uyurken, en karanlık en sessiz gecede usulca mırıldanılan bir ninni uykuları bölüyor...

Har’da unutulası hikâyeler çok gerçek ve iç burkucu olsa da, dil muzipliği hiç elden bırakmıyor. Sanki dil alttan aldıkça, gerçeklik keskinleşiyor. Biliyoruz, insan çektiği acıları hiç de öyle görkemli bir hüzünle anlatamaz. Genelde kısa cümlelerle, bazen sessiz kalarak, olabilecek en basit anlatımla, üstelik en olmadık yerlerde yüzde beliren uyumsuz (alenen isterik) seğirmeler ve sırıtmalarla anlatırız yaşadığımız travmaları. Har’daki karakterler de derinlere ittikleri kişisel tarihlerini, hafızalarını tarayıp gün yüzüne çıkarırken, çıplak bir samimiyetle anlatıyorlar. Anlatılan trajedilerde zerre kadar duygu sömürüsü yok. Bunlar aynaya bakar gibi, insanın kendine anlattığı bir geçmişin parçaları. Duymaya alışık olduğumuz, tüketime yönelik ezberlere hiç benzemiyor.

Kitap bu yanıyla ciddi bir çokkültürlülük eleştirisini de barındırıyor. Yakın zamanda “birlikte yaşama sanatı” şeklinde sloganlaştırılan ve içi boşaltılmış bir nostaljiyi pazarlamaya çalışan bu söylemin, başlı başına bir sessizleştirme aracı olduğu çok güzel işlenmiş. Numune’yle rehin alındıklarında, gardiyanlarıyla samimiyet kurmaya çalışan Onüç, arkadaşına da akıl vermeye çalışırken Netamlarla Xırboların kardeş oldukları ezberini dile getirir: “Uydur işte... Yarımız sizdendir de... Kız alıp verdik de... Etle tırnak olduk de... Bizi ayıranlar kalleştir de... Ulan de işte bir şey...”

Numune’nin bunlardan herhangi birini “uydurması” mümkündür, çünkü hepsi de çoktan tekerlemeye dönüşmüş bir “eski günler” güzellemesidir.

“Ortak geçmişe” dair mutlu anılar elbette olasılık dahilindedir, ancak esas sorun, güzel sayfalar cımbızla ayıklanır ve romantize edilirken, acı hatıraların hasıraltı edilmesidir. Çok kıvrak bir zekâyla Topiklerden ve Caciklerden söz eden Uyurkulak, burada da çokkültürlülük övünmelerinin foyasını ortaya çıkarıyor. Aret Gıcır’ın karikatüründe “Ben Topik değilim!” diye bağıran adam gibi, roman da Türkiye’de liberal çokkültürlülük söyleminin azınlıklara dair her şeyi kültürel birer tüketim aracına dönüştürmesine parmak basıyor. “Mozaik”, “azınlıklar zenginliktir”, “ne güzel komşuluk hatıralarımız var” vb şekillerde karşımıza çıkan söylem, aslında tarihin üstünü parlak bir ambalajla kaplıyor. Bu söylem bağlamında, her türlü etnik, dilsel, dinsel, kültürel azınlık, hayvanat bahçesindeki ender türler gibi seyirlik hale getiriliyor ve herkes “A, ne kadar ilginç insanlar!” şaşkınlığıyla, tüketilmeye yönelik pazar ürünlerine (şarkı, türkü, yemek, kıyafet) pek rağbet ediyor. Bu samimi ancak duyarsız ilgi kendini ambalaja o kadar kaptırmış ki, paketin içindeki daha az cazip tarih gözden kayboluyor (kaybettiriliyor).

Numune’nin inkılap tarihi hocasının, bu “vatan millet delisi” adamın dersinde, “tuhaf, ruh gibi ortada gezinip” duran (yamukluğundan şüphelendiğim) bir çocuk der ki, “ben bazı kitaplar okudum, diyorlar ki biz canına okumuşuz cümle âlemin (...) Topiklerin, Caciklerin... elimize geçeni halletmişiz, kalanlara dayamışız vergiyi, sürgünü, yasağı...” Bu sözler karşısında çıldıran profesör, çocuğu sınıftan kovmakla kalmıyor, okuldan da attırıyor. İşte ironi de burada: Yedikleri üzümün bağını sormamayı atalarından öğrenmiş kuşaklar (tüketiciler), dinledikleri türküleri pek beğeniyorlar ama “Dersim’de ne oldu?” diye sormuyorlar.

Kitabı okurken ve üzerine düşünürken bir yerde durakladım. Kitabın, etrafında döndüğü unutma, hatırlama, hakikat gibi temalar, beni hep yukarıda anlattığım, gerçek kaybolmaz, hafıza sıfırlanamaz, bir yeri kazarsın ve hakikat ortaya çıkar mesajlarına götürüyordu. İlk başta tezat gibi görünen şey, hakikati hıfzedenlerin yamuklar olmasıydı. Bu adamlar unutamamanın acısını çekiyorlardı. Unutabilenler yollarına devam etmiş, yükselmiş, ferah feza yaşamış, unutamayanlar yamulmuştu.

“Teşrif”in (bâb 4) sonlarına doğru yamukların anlattıkları her bir hikâye, bireylerin de ne kadar unutmak istediklerini gösteriyor. Numune’den çok içtiği için şikâyetçi olan yamuklara akıl sorulduğunda, “Askerliği unutsun” cevabı geliyor. Numune’nin de tek arzusu unutmak aslında (“ben de savaşmışım, biliyorum neler olduğunu, biliyorum ve unutamıyorum”). Hakikat kitabını yazarsa, kafasının içindekilerden, karabasan gibi rüyalarından kurtulacağını hayal ediyor. Yazıp bitirdiğinde Onüç’e sorduğu ilk sorular, “unutacak mıyım artık”, “rahat uyuyacak mıyım” oluyor.

Hatırladıkça sancı veren bu kişisel tarihlerden kurtulamamak, bu adamları yamultuyordu. İşte burada takıldım. Bunca önemsediğimiz tarih neden taşıyıcılarına acı veriyordu? Evet, Platon’un mağara alegorisinde, ışığı değil sadece gölgeyi görmüş ve gerçek sanmış adam da dışarı çıkınca katlanılmaz bir acı duyar gözlerinde. Zira ilk defa aydınlığa çıkmıştır. Bu bağlamda, hakikatle yüzleşmenin her zaman örseleyici olduğu doğru. Diğer yandan, yapısal dinamikleri göz önünde bulundurursak, esas travma, toplumsal tarihsizliğin baskısından doğuyor. Düzen içerisindeki neredeyse tüm aktörlerin başka bir dil ve söylem kullandığı ve birçok insanın kendi belleklerine karşı zaferden zafere koştuğu düşünülürse, cezanın hatırlamaktan değil, sisteme ayak uyduramamaktan kaynaklandığı ortaya çıkar. Militarizm, akla gelebilecek her alanda hüküm sürerken, zorunlu askerlik (hele de iç savaş) –Mehmedin Kitabı’nda (Nadire Mater) okuduğumuz gibi– elbette insanları yamultur. Tefail’in en başta yaptığı saptamaya dönecek olursak, “tarihini hatırlarsa infilak edecek” olan ülkede, olan unutamayanlara olur. Yamulmak diye nitelenen kişisel infilaklar, ifade ironik olsa da, iktidar karşısındaki yegâne direnişi simgeler. Yamultan da bizatihi tarihin kendisini bilmek (unutamamak) ve teslim etmek değil, tüm insanlık inkârdan ve körlükten oluşurken, değirmenlere karşı gelmektir.

Bu sene İstanbul Film Festivalinde gösterilen Allegro’daki infilak teması da olumlanarak işlenmişti. Disiplinli piyanist Zetterstrom, sevgilisi için hayat (iş) rutinini değiştirmemek adına oldukça duyarsız davranır ve terk edilir. Büyük acı duyar. Animasyonla anlatılan sahnelerde görürüz ki, Kopenhag’daki hayatına dair tüm ayrıntıları, sevgilisini, evini, yaşadığı sokağı vs bir koliye koyup ağzını bantlar ve şehirden uzaklaşır. Unutmuştur! Bu arada kutuya koydukları Kopenhag’da girilmez bir bölgeye dönüşmüştür: Zone. Dışarıdan bakıldığında, evleri, caddeleriyle normal bir mahalleye benzeyen Zone, aslında bir görüntüden ibarettir, çocuklar üstüne şehir yansıtılmış bu duvarda top sektirirler. Zetterstrom yıllar sonra bir konser için geri döndüğünde, eski evine gitmek ister ve bu duvara toslar. Ancak bir yabancının yardımıyla Zone’a ulaşmak için bir geçit bulur (bir barın tuvaleti). Böylece tamamen kendi geçmişinden oluşan bir koli dolusu hatıra arasında dolaşır durur ve kendi geçmişini yeniden hatırlamaya başlar. Geçmişiyle yüzleşince Zone infilak eder.

Har’da da infilak bir çeşit yüzleşme, kurtulma, sağaltma anlamına geliyor. Pek hoş olmayan bir sıfatla yamuk diye nitelenen insanlar, aslında romanın “seçilmiş kişileri,” bir nevi kurtarıcıları. Kişisel çıkar, milli gurur, sermaye aşkı, tüketim hırsı gibi, modern toplumun yontulmalarına yeterince pabuç bırakamamış ve hakikatle bağlarını koparamamış yamukların yamulma hikâyelerinden oluşan kitap, işte bu yüzden Netamiye’yi sarsar.

Ülkenin dört bir köşesinde adı konulmamış türden sıkıyönetim var, sokaklar polise kesilmiş, kitapçılar, sokak tezgâhları, kütüphaneler ve evler hiç durmadan basılıyor. Sinemanın etrafında cop şakırtılarından geçilmiyor, kimliklerle birlikte feryatlar ve küfürler de havada uçuşuyor, nedense bir tek polis sinemaya girmeyi akıl edemiyor.

Zira, sinema Onüç’ün marifetiyle görünmez kılınmıştır: Allegro’daki Zone gibi, içi dopdolu dışı sanal bir dünya.

Marshall Berman’ın tanımına göre modernlik, kişisel ve toplumsal hayatı bir girdap gibi yaşamak, dünyanın ve insanın aralıksız bir çözülme ve yenilenme, sıkıntı ve ıstırap, müphemlik ve çelişki sürecinden ibaret olduğunu görmektir. Bu öyle bir evrendir ki, Marx’ın dediği gibi “katı olan her şey buharlaşır.” Sonsuz değişim ve dönüşüm, umuda gebedir. Pespaye, uçarken kusan bir ejderhanın ağzından çıkan, macunkilim bir sıvının katılaşmasından oluşan Netamiye’nin üstünde tüten dumanlar, buharlaşma alametleri olabilir mi? Acaba bu kaskatı ülkenin, nasırlaşmış ve gerçekten kopmuş ezberlerini buharlaştırmak mümkün mü? Milliyetçilik, militarizm, fanatizm buharlaşabilir mi? Har, dereceyi yükseltiyor. İçimizi ısıtıyor.

Devamını görmek için bkz.

Aysel Sağır, “Melekler, cinler, derbederler”, Cumhuriyet Kitap Eki, 10 Ağustos 2006

Kendi monotonluklarından bunalmış, durağan hayat ritimlerine sıkıntısının hızını vermeye çalışan insanların nafile çabalarının beş para etmediği bir ortamdan çok, bir yangın yerini göz önüne getirin. İlk aklınıza gelen kaçışan, panikleyenler insanlar mı olacaktır? Ya da yanan ateşi bilinçli çabalarla söndürmeye çabalayanlar mı? Kıyamet günü daha çok dini ritüeller tarafından tasvir edilir, her şeyin sonudur artık. İnsanın yaşarken yapıp ettikleri, günahlar-sevaplar olarak işlem görürken, mükafat ve ceza da bu iki durumundan ağır basanına göre belirlenecektir. Bu anlamda, insanüstü bir gücün bizim yapamadıklarımızı yapıp, soramadığımız hesabı soracağı söylenir öteden beri. İçinde bulunduğumuz dünyadan tümüyle bağımsız bir çağrışım yaratan bu durumu, gündelik yaşama uyarladığımızda ne olur peki(?) Kendi canlı tasvirimizi yapıp edemediklerimizde görürken, asıl hesaplaşmayı da yaşarken yaparız.

Kederli bir kuartet

Murat Uyurkulak, Har adlı romanında hesaplaşmaları derhal hayat tarafından ödetiyor. İsimlerini 'öbür dünya' ve hayattaki rollerinden alan melekler, cinler, Numune, Otuzbeş, Onüç, Yamuklar, Tefail ve Büyük A'yla tanışmadan önce, adına aile denilen, anne-baba ve çocuklardan oluşan bir eve uğruyoruz; "Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Âlem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet... O mutlak kayıtsızlığın kucağına oturmama dair bir milat belirleyemiyordum. Üzerinden zehir gibi yoksulluk tüten bir çocuk olarak zengin aile evlatlarının okuduğu bir kolejin müfredatına yalvar sümük alınan burslarla tabi kılınışımın bu kopuşta bir etkisi vardı sanırım." Kahramanların neredeyse birer simge haline getirilip, söz konusu simgelerin ise olayları daha bir güçlendirdiği roman, bir anlatıcı tarafından yönlendirilir. Biz ise bu anlatıcının tanıştığımız ailenin büyük oğlu Numune olduğunu biliriz. Kardeş ölmüştür. Ölen kardeş, tutunamamışlığın, yenilginin, başarısızlığın, kirlenmişliğin bir karşıtı gibidir. Ailenin, –çıkarsamalarımız sonucu– toplumun da kurtarıcısı olacaktır adeta. Bir insandan çok "bir melek" gibidir ama bütün umutları boşa çıkaracaktır; "Kardeşimin ölmesine hiç şaşırmamıştım, resmen savaş vardı, ciddi ciddi muharebe ediyorduk, terörist Xırbolar'ın elindeki silahlar bayağı gerçekti, üstelik tuhaf bir saplantı halinde basıp duruyorlardı." Ölen "melek" kardeş imgesi gibi daha birçoğunun yer aldığı yaşadığımız topluma özgü mitlerin anlamlandırma işlevini gördüğü Har'da, "iyi olanlar yaşamaz" anlayışı, yerini giderek insanın melek ve şeytanı içinde barındırdığı biraz da şartların ürünü olduğu bilgisine bırakır; "Son yüzlüğü de şu ayı Numune'nin kardeşi sayesinde hallettim... Kanına girmek zor oldu çocuğun ama başardım... Beni bile solladı kerata kötülükte... Şu sizin yamuklardan beş numaraya Cile Kasabı kim diye bi sor bakalım... O teröristlerin seni neden vurmak istediğini bi düşün..."Roman kahramanlarının yazgılarını Georg Lukacs'ın da tanımladığı gibi dış gerçeklik belirlemektedir; "Trajedi yüksek dünyaların hiyerarşisini yıkar; onda ne bir Tanrı ne de bir daimon vardır, çünkü dış dünya ruhun kendisini bulmasının, kahramanın kahraman olmasının vesilesinden başka bir şey değildir." Har'ın anlatımında hâkim olan ironiyle anlatılan dış dünyada, kahramanların ruhlarını bulup bulmadığı tam olarak anlaşılmasa da, Adorno'nun ifadesiyle "yanlış olan bir hayat doğru yaşanmaz". Yamuk(lar) adını alanları yamultan yine hayattır. Her bir yamuk hikâyesini anlatır; "Mübadele zamanları... dedemin elinde tasfiye talepnamesi yok... Bi aile var gemide, zengin mi zengin, dedem onları tanıyo. Kardeşine, yani büyük amcama planını anlatıyo... Bi gece, herkes uyurken, çöküyolar adamın boğazına, talepnameyi istiyolar, tehdit ediyolar... Adam direniyo, ne yapsalar olmuyo, sonunda adamı boğup alıyolar elinden talepnameyi... Karısı ve üç çocuğu yaygarayı basınca onları da atıveriyolar denize... Körşehir'e gelip mala mülke konuyolar, lakin o çocukların yüzü büyük amcamın rüyalarından gitmiyo bi türlü..."

Romanın gizli kahramanları yamukların talihsiz hikâyeleri aracılığıyla; savaş (iç savaş), yoksulluk, gecikmişlik, deprem, mübadele gibi temel nedenlere de gönderme yapılır; "Biz Cileli'yiz, bülbülümüz ve eşkıyamız meşhurdur... Cile'ye en uzak köy bizimki... Bizim bildiğimiz başka, unutmayalım diye adını yazmışız küçük bir kâğıda, kâğıt duruyo kilitli bi sandıkta... Haritadaki adı Yeşilsaray... Ne saray ama, kodunsa bul yeşili, kel bi tepenin eteğinde, sefilin sefili... Savaş var üstelik... Bizimkiler geliyo, zılgıt çekip nutuk atıyo, öbürleri geliyo, fırça kayıp dayak atıyo... Ama ne dayak, mosmor geziyo ortalıkta ahali iri patlıcanlar misali...Yeni tayin bi genç subay var, bela kesilmiş başımıza... İlk bakışta çocuk sanıyo insan, öyle temiz yüzlü, ufak tefek... Yok merhameti fakat, ne zaman uğrasa, köy meydanını toza kesiyo kötekten ve mora... Bi gün çıkıp geliyo yine, topluyo herkesi meydanda, çıkarın diyo kimlikleri, zabıt tutucaz, içeri tıkacaz hepinizi, yardım yataklıktan..."

Aleni ağlamak vatana ters

Her bir kahramanla sonu trajik biten hayatlara dokunan yazar, karanlık sona doğru hızla giden hikâyeleri anlatırken okuyucuyu şaşırtmıyor. İnsanların kaderini belirleyen gerçeklikleri biraz da tiye alan bir dil kullanarak, gizlenmiş soruları açığa çıkarıyor; "Mademki yoksuldun, ne diye çocuğunu kahramanlık namına abidesi dikilsin diye be anam babam. O da gider iki yıl sonra astsubay olur... Altındaki asker de üstündeki komutan da astsubaylığını her gün kafana kakar... Biz hangi sınıfa aidiz, ha, nereye aidiz?"

Çok parlak olmasa da ailelerin yazgısından daha iyi bir gelecek umuduyla yola çıkardığı roman kahramanlarını ağ gibi örülmüş engellerin tuzağına düşürüp, tökezleten yazar, bireylerin kaderini belirleyen bir ülke gerçeğiyle ilgili güçlü ironiler yapıyor Har'da; "Rahattım artık, hatta sanırım biraz fazla rahatlamıştım, aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. Yine nafile operasyondan dönerken, yaklaşan kışı da ilk yağmur şeklinde idrak etmiştik. Sınır ötesi operasyonlara ara verileceğinin, ülkeye geri dönüleceğinin habercisiydi yağmur. Birliğimize, dört ay öncesine göre elli sekiz eksikle dönecektik. Kahramanlığın ve dalyanlığın ölüme mani olmadığını biliyorduk artık. Onları düşünmemeye çalıştıkça gülmeleri daha beter geliyordu aklımıza. Öyle zamanlarda ücraya çekiliyorduk gizli gizli ağlamak için. Zira aleni ağlamak vatana tersti ve delikanlıyı bozuyordu."

Konu başlıklarının bölümlere ayrılıp, her bir bölümün Anadolu ağıtlarından alıntıyla başladığı romanda, aslında anlatılanların da birer ağıt olduğunu hissediyor okuyucu. Her ne kadar bir kuşağın yaşadıklarını, bir başka kuşağın, okumaktan çok, 'kulağa çalıntı' şeklinde öğrenmesi gibi bir gerçeklik içinde olunsa da, çok zaman önce yaşanılanların bile bugünün bireyinin yazgısını belirlediğini belli belirsiz anlıyor. Son yirmi yıldır yaşananlardan önemli denilecek bir kesiti bir yangın yerine benzeterek anlatan yazar, edebiyatın yaşanılan gerçeklerden alakasız bir şey olmadığını kanıtlıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.