Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-561-2
13x19.5 cm, 80 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Birhan Keskin diğer kitapları
Kim Bağışlayacak Beni, 2005
Ba, 2005
Soğuk Kazı, 2010
Fakir Kene, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Y’ol
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2006
10. Basım: Ekim 2017

Geçen yıl toplu şiirleri Kim Bağışlayacak Beni ve Ba kitaplarını yayımladığımız Birhan Keskin’in yeni şiir kitabı: Y’ol. Kitap iki bölümden oluşuyor. Kırk iki parçadan meydana gelen tek bir uzun şiir olan "Taş Parçaları", 17 Kasım 2005-11 Ocak 2006 arasında, "Eski Dünya" içinde yer alan şiirler ise, Mayıs-Ekim 2005 arasında yazılmış.

Keskin Ba ile bu yıl dokuzuncusu verilen Antalya Altın Portakal Şiir Ödünü’nün sahibi olmuştu.

İÇİNDEKİLER
taş parçaları
sunu
Taş Parçalari
eski dünya
Dallari Aralamak
Atlar
Taygam
Bu Mektup Sende Dursun
Kör Derinlik
Gölgede, Serin.
İki Olmak
Kuğunun Şikâyeti
İlhan İlhan..
Ankara 2
Kirmizi Şef
Vuslat Çayiri
İnsan
Öteki
OKUMA PARÇASI

sunu (ya da bir parça matematik), s. 10-11.

Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez "neredeyim" diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez "sevgilim" diye seslendim. Her gün sana bir kez "zalim" diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün "âh" ettim bir kere, bir kere o âh'ı geri aldım. Her gün "yol arkadaşım" dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kemal Varol, “Ayrılık taşları”, Radikal Kitap Eki, 5 Mayıs 2006

Bir şairin sonraki kitaplarında mesele edineceği konu kimi zaman önceki şiirlerinin birinde saklı durur. Söylenmiş ama üzerinde fazla durulmamış, işaret edilmiş ama detaylandırılmamış, adeta geçiştirilmiş bir mesele ya da kavram, çok sonra o şairin ana sorunsalı olarak karşımıza çıkar. Ya da tam tersi, daha önce olumlu aktarım yapılan bir mesele, aynı şairin elinde önceki anlamını geride bırakarak çok sonra başka bir anlama evrilir.

Birhan Keskin'in 20 Lak Tablet kitabında yer alan 'Enstrümantal' adlı şiirde benzer bir durum var. Keskin, bu şiirinde "ve kalbim, anlamıyor/adalet yok, niye?" diye soruyordu. Sorulan bu soru çok sonra yeni kitabı Y'ol'un çıkış noktası olmuş adeta. Ancak, dikkatli okunduğunda yukarıdaki sorunun bir hayıflanmayla sorulduğu anlaşılacaktır. Şairin Y'ol kitabındaki 'adalet' meselesine yaklaşımı ise farklılık arz ediyor. Daha önceki hayıflanmalı duygu tonu yerini bu kez biraz daha sert bir tona bırakmış. Sorulan soru bu kez şöyle değişiyor çünkü: "Ey kimselere değişmediğim/Ayrılığın neden bunca ağır?//Hani adalet?" Dikkat edilirse alıntılanan ilk dizelerde soru 'niye' gibi bir kelime vasıtasıyla sorulurken, alıntılanan ikinci bölüm dizelerde 'hani' gibi daha sert bir kelime tercih edilmiş. Bu değişim iki kelimeyle sınırlı değil elbet.

Bir imge olarak taş

Bu dizeler Birhan Keskin'in Kim Bağışlayacak Beni adlı toplu şiirlerinden; hepsi de 'taşlar'la ilgili: "Taş çatladı, devrildi günün yeli de/Çıkmadım senin yokluğundan", "Taş yarılıyor bir çiçek için, yol veriyor", "Kor bir yankıdan başka nedir ki taş", "taşın sabrı suyun ruhuyla büyüttün beni". Buraya alıntılanmayan benzeri birçok dizeyle beraber pek çok Birhan Keskin şiirinde 'taş' hep olumlu aktarım yapılan, Keskin'in varoluş tasarımının bir parçası olarak duruyor. Ayrıca, bu tasarımın Birhan Keskin şiirine atfedilen 'dingin', 'ahenkli' ve 'duru' gibi saptamalarla bire bir uyuştuğu da söylenebilir.

Peki, Birhan Keskin'in yeni kitabı Y'ol'da 'taşlar' nasıl bir anlama sahip? Bu soruya verilecek cevap, Birhan Keskin şiirinde yeni bir yol ayrımına gelindiğini, yukarıdaki saptamaların artık Keskin için kolay kolay yapılamayacağını da ortaya koyacak. Örneğin, daha önce hep olumlu aktarım yapılan 'taşlar' bu kitapta asıl anlamını kavramış görünüyor: "Her gün bir taş parçası söktüm içimden", "Al bu taşlar senin olsun", "İçimin duvarlarında bu taşlar oturuyor", "Bir masal/bir taş ağırlığında olabilir mi?", "Benim artık taş taşıyacak,/Taş kaldıracak, taş atacak,/halim mi var!". Birhan Keskin şiirinde alışılmadık ölçüde sert bir tonun hâkim hale geldiği, o dingin, duru halin artık geride kaldığı görülüyor.

İçerik düzlemindeki değişikliğe biçimsel birtakım denemeler de eşlik ediyor. Gerçi Birhan Keskin şiirinde daha önce de birtakım biçimsel denemelerin olduğu hatırlanacaktır ama bu denli yoğun biçimsel denemeler ilk kez bu kitapta görülüyor. Y'ol'da sıklıkla tekrar edilen, "filllllllllllan", "darmadağğğnıııımmm", "istememmm", "sonrasıdur " gibi kullanımlar bu biçimsel denemelere örnek gösterilebilir. Ancak, bütün bu denemelerin, şiir içi biçimsel bir deneme olarak değil, aksine başka bir amaçla yapıldığı görüşündeyim.

Birhan Keskin'le ilgili daha önce yazdığım bir yazıda, onun şiirinin 'iyi' şiir olma gayretinden özenle kaçtığını, şiirini her türlü şiirsel yükten arındırmaya çalıştığını vurgulamıştım. Keskin'in yeni kitabında, söz sanatlarından, şiirin verili imkânlarından özenle kaçtığı, hatta şiir dışı bir alan aradığı mutlak görülecektir. Kitapta sıklıkla tekrar edilen 'filan' ifadesi bu kaçışın güzel bir örneği kanımca. Tam bir söz sanatına başvurup, acı ve ayrılığı bir şeye benzetecekken, 'filan' ifadesini kullanarak şiirsel yükten uzaklaşıyor Keskin. Doğrusu ilginç bir arayış. Ama sonuçta, her ne kadar şiirsel kaygılarla yapılmamış olsa bile, bu girişimin şiire yeni imkânlar doğurduğu açık. Birhan Keskin'i okur katında önemli hale getiren tavırlardan biri de kanımca bu. Onun şiirden kaçtığı yer tam da hakiki bir şiirin kapısını aralamasına sebep oluyor. Şiiri kutsamayan bir şair Birhan Keskin. Okuduklarımız tam da bu yüzden sahih şiirler:

Ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında

Duymadın mı, çok söyledim?

O uzun gurbette,

Ben senin "adalet" diye diye nasıl unufak olduğunu

gördüm.

Göre göre, duya duya,

yine de bigâne olarak her şeye.

Tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?//

Adaletin içinde bir zalim oturur.

Adalet ve zalimlik

Bu dizeler, Birhan Keskin'in yeni kitabı Y'ol'da yer alan kırk üç bölümlük 'Taş Parçaları'nın tam ortasında duruyor. Adalet ve zalimlik meseleleri etrafında şekillenen bu şiir, kitabın ana meselesinin de ortaya çıktığı yer konumunda. Aslında uzun bir ayrılık şiiri Y'ol. Kitabın adındaki kesme işareti, bölünmüş bir yolun işareti olarak duruyor. Kitabın ikinci bölümünde sıklıkla tekrar edilen 'dur' fiiline karşın, yol artık ikiye ayrılmış ve Adorno'nun deyişiyle, havaya bir toz bulutu kalkmıştır. Y'ol'un ilk bölümündeki 'Taş Parçaları' adlı şiir, aşk ve ayrılık üzerine, ama ille de adalet ve zalimlik üzerine uzun bir sorgulama. Bu şiirle, önceki tasarım geride bırakılmış ve nesne artık asıl hüviyetine kavuşmuştur: 'Taş' artık, etekteki taştır Birhan Keskin için. Acı, kederli ve biraz da sert!

Kırk üç bölüm ve kırk üç yaş

Kitaptaki kırk üç bölümlük bu uzun şiirinin ilginç bir matematiği de var. Bir çeşit döküm ve hesaplaşma şiiri olan 'Taş Parçaları'nın bölümlemeleri, tıpkı geri dönüşler, tıpkı hafıza gibi düzenli bir sıra takip etmiyor. Anımsamalarla, bu anımsamalara eşlik eden bölünmüşlüklerle şiirleri parçalı bir şekilde sıralıyor Birhan Keskin. Bir aşırı yorum örneği olma ihtimaline karşın, kırk üç bölümlük bu uzun ayrılık şiirinin, şairin kırk üçüncü yaşıyla da örtüşüyor olması, bu şiirin döküm niteliğini daha da kuvvetlendiriyor.

İki insan arasındaki 'adalet' kavramının giderek zalimlik, aşk ve ayrılık üzerine odaklaştığı bu kitabın, şairin öteki kitaplarından daha fazla otobiyografik özellikler taşıdığı görülüyor. "Yetiştirdiği en iyi nişancı tarafından vurulan", "kuğular gibi bir ömür aşka yeminli", ama "kekliğinin yaraladığı" bir tonla, bir çeşit öfke, ama oradan uğunmaya geçen bir sesle konuşuyor bu şiirler.

Y'ol, gündeliğin içindeki şiddetin, ışığını tam da gündelikten veren adaletsizliğin nefis bir dökümü niteliğinde. Yine de bu şiirlerin, bütün sertliğine rağmen, bölünmüş yola, bozulan akde rağmen, bir hesaplaşmadan çok, bir ayrılık şiiri olduğu, bu ayrılığın uğunmasıyla yazıldıkları anlaşılıyor. Sonuçta da, Yeryüzü Halleri ve 20 Lak Tablet'ten sonra Türkçeye Y'ol gibi çok önemli bir kitap daha armağan ediyor Birhan Keskin. Hem de adil olmayan bir ayrılıkla:

Onu, sevebileceğinin en yücesiyle sevdin

Titreme daha fazla kalbim

Bağışla kendini artık onu da

Bırak gitsin.

Bırak gitsin.

O senin ezel gününden kaderin

Sen onu nasılsa bin kere daha

Seveceksin.

Devamını görmek için bkz.

Mehmet H. Doğan, “Keskin 'ses'ler”, Milliyet Kitap Eki, Haziran 2006

Metis Yayınları, Altın Portakal'lı iki şairin şiir kitaplarını ardı ardına yayımladı geçen ay. Birhan Keskin'in Y'ol’u ile Yücel Kayıran'ın Çalgın’ı. Bu ay Y'ol’dan söz etmek istiyorum.

Yo'l’un 'bir sürü anlamda okunabil(eceğini)' söylüyor Keskin: "Düzünden okuyup 'yol' demek de mümkün. Y harfindeki apostrof sebebiyle 'yol'da bir çentik, ayrılık diye okumak da mümkün. Ol hecesini ayırdığım için 'ol' fiiline yapılan göndermeyi de okumak mümkün. Bence hepsine birden vuruyor. Özel okunuşu bana kalsın."

Bense Y'ol’un birinci bölümündeki "Taş Parçaları" şiirlerini bir çığlık olarak okudum baştan sona, birkaç kez. Hepsinde de, gözümün önünde siyah-beyaz bir Edvard Munch "Çığlık"ı vardı nedense. Giderek buna yine Munch'un "Madonna"sı da eklendi. "Çığlık"ta bütün o ıssızlığın içinden insana sesleniş var, duyulma isteği, umudu; yardım çağrısı, belirsiz bir kurtulma umudu... Ses, insan bedeninin şekliyle duyulabilen bir çığlığa dönüşmüş.

Yitik aşk öyküsü

"Taş Parçaları" bölümündeki 42 şiirdeyse, yalnızlığın, terk edilmişliğin içinden tek bir kişiye, sevgiliye sesleniş var: Öfkeli, nöbetler içinde, çılgın bir sesleniş, üstelik kurtuluş umudu da yok, kesin: "Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla "

Durup durup yinelenen sözcüklerde; kimi zaman bir acıyı, kimi zaman bir öfkeyi, bir kafa tutmayı dile getiren ses yinelemelerinde öfkeli çılgın bağırışlar, iç çekmeler, hıçkırıklar buluruz. Bunun için çığlık dedim.

1'den 42'ye şiirlerin sıralanışındaki düzensizlik, bir ileri bir geriye dönüşler de sadece aynı kararsız, aksak, sarhoş yürüyüşü güçlendirmek için sanırım. Çünkü ister verili sırayla, ister 1'den başlayıp sona sırayla okunsun değişen bir şey olmuyor.

Ağıtlarda, geçmişe dönüş özleminin çağırdığı anlatı'nın yanında, geriye dönülemezliğin neden olduğu ilenme havası da vardır. "Taş Parçaları"nda da bir ölenin değilse de bir 'giden'in ardından yakılan bir ağıt havası var. Anmalarla, anımsatmalarla yürüyen; "aşk olanın ötesinde bir aşk"la bir araya gelmiş iki kişiden birin gitmesiyle, geriye kalanın 'dağılma'sı, kendini 'bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetme'sinin, ilenmesiz, birazcık sitemle ama yüksek sesle yankılandığı bir (yitik) aşk öyküsü...

"Beni bilmediğim bir dünyaya attı...

Bir cümlem yok, darrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan

Bir düşümüz vardı, 'birlikte yaşamak' koymuştuk adını,

Çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.

Beklemeeeeeeee."

Son derece çıplak

Apaçık, yalın, sade, çıplak bir öykü.

Birhan Keskin de, yukarda sözünü ettiğim konuşmada öyle diyor zaten: "Son derece çıplak. Yücel'in (Kayıran) kelimesiyle söylersem üryan bir şiir. Benim kelimemle de ham. Büyük bir kırılma anına ait uzun bir şiir." (Milliyet Kitap, Nisan 2006). O denli 'üryan' ki, kimi zaman naif (nahif de diyebilirdim) bir söyleme düştüğü yerler de oluyor; ama bu 'ham'lığın bilerek yapıldığını sanıyorum ben, yapıda, bilerek yerine konmamış bir tuğla, bir sıva hatası ya da fırça izleri gibi:

"Sen benim kara ömrüme vuran

Suyumu harelendiren sevincimdin "

"Ben seninle sevgilim

Mutsuz ama bahtiyardım "

"Sen beni kızını çok seven

Bir anne olarak hatırla "

"Akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum

Rüzgârda yana savrulan dallara.

Aşk için ihanetle vuran aşk aşkm'ola?

Ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula

Kopuyor gönülbağım, sen bağla."

"Ancak 'Taş Parçalarını'nın çıplak ve ham duruşuna karşın ikinci bölümdeki 'Eski Dünya', 'Ba'daki gibi dingin ve yalın" diyor Birhan Keskin.

Ben yine de, 'Eski Dünya'daki şiirlerin, belki de hemen öncesinde yazıldıkları için, 'Taş Parçaları'ndaki şiirlerle bir akrabalığı olduğunu sanıyorum. 'Dalları Aralamak' adlı şiirde en belirgin olarak, yarım uyaklardan, iç uyaklardan, yinelemelerden doğan ses ögesi; bir de söylem ve iç konuşma benzerliği böyle bir yargıya götürüyor beni. Kesin olan, giderek 'ses'e dayanan bir şiir oluyor Keskin'in şiiri.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celal, "Y'ol'da Ol'mak", Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Haziran 2006

Birhan Keskin, ilk şiirini Yeryüzü Konukları'nda yayınladığımız 1984'ten beri tanıdığım, sevdiğim, izlediğim bir şair. Bir şairde bulunmasını önemsediğim kendi sesini, kimliğini, söyleyişini daha ilk yıllarda buldu, korudu, geliştirdi. Lirik bir şiir söyleyişi var. Sanki kendi kendine mırıldanıyormuş gibi ama alttan alta müziği bulunan bir söyleyiş. İnsanın kendi kendiyle konuşsa tutturacağı türden. Usul usul... Yaşadıklarını, dertlerini, sorunlarını yakın bir arkadaşına anlatıyor sanki. Yaşanmış bir aşk, bitmiş bir ilişki, son noktası konmuş bir dostluk ardından duyulan sıkıntılarını paylaşma isteğiyle biriyle konuşmak... Bir monolog.

Y'ol. Birhan Keskin'in şiirde 22. yılında yayımlanmış yedinci kitabı. Şiir kitapları daha kapağından, adından başlayarak, iç sayfa düzeniyle, şiirlerinin sıralanışıyla bir albüm niteliğindedir. O parçaları tek tek de değerlendirebilirsiniz. Tüm parçalar birleşince de sanat eserini, şiir kitabını oluşturur. Bütündür. "Y'ol"unda bu biçimde hazırlanmış bir kitap olduğu daha kapağından anlaşılıyor. Kitabın adı üzerinde de düşünmeden duramıyorsunuz.

"Y'ol", hemen fark edilebileceği gibi çifte çağrışım yapmak amacında; hem "Yol" hem de "ol". Yolda olmanın, yolda kendini bulmak anlamında, ya da olgunlaşmak anlamında ol'manın çağrışımlarını yaptırıyor. Ama biraz kolay, alışılmış bir şey aynı zamanda. Bir addan birden çok anlam/çağrışım çıkartmak daha önce de şairlerce sıkça denenmiş bir şey. Bir yenilik, heyecan getirmiyor.

Kitabın girişinde Gülten Akın'dan alınan iki dize de kitaba vurgulamada bulunuyor, onu güçlendiriyor. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm 43 parçadan oluşan Taş Parçaları, ikinci bölüm Eski Dünya, Taş Parçaları bir düzyazı şiir olan "Sunu (ya da bir parça matematik)"le açıyor ve insanı hemen Birhan Keskin'in şiir dünyasına sokuyor. O kadar yoğun ve güçlü bir metin ki kitabın devamını okumak bile gerekmeyebilir. O şiirle yetinebilirsiniz. Yani bu "Sunu" aslında hem önsöz hem de sonsöz niteliğinde. "Yol arkadaşım" dediği, hem "sevgilim", hem "zalim" diye seslendiği, "Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim", "ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim" dediği ve sonunda haykırdığı, içyakan bir şiir. Şiir okuyucusunun kolayca paylaşacağı, giden sevgilinin, dostun, hayat arkadaşının ardından okuyabileceği nitelikte bir şiir.

Taş Parçaları, kitabın girişinde belirtildiği gibi bir uzun şiir olarak nitelendirilebilir mi bilmiyorum. Evet birbirleriyle bağları olan parçalar bunlar ama ayrı ayrı okunma niteliklerine de sahip. Numaralanmış olmaları onların bir bütünün parçaları olduğu anlamına gelir mi? Bu açıdan bakarsak şairin tüm şiirlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu görürüz. Çünkü tema 1984'ten beri değişmiyor. Birhan Keskin'in onları taş parçası olarak adlandırmasının ve düzensiz bir biçimde sıralamasının (kitap III numaralı şiirle başlıyor, IV'le devam ediyor sonra II'ye dönüyor) bir nedeni olmalı. Herhalde bu parçaları tıpkı taş parçaları gibi hem bütünün parçaları olarak hem de tek tek değerlendirmek, okumak gerek. Birhan Keskin'in önceki kitaplardaki usul söyleyişi burada da devam ediyor ama eninde sonunda haykırma gereği duyuyor. "İçerde tıkanan çığlık dışarda inliyor." İlk bir iki şiirde şiiri, şiirde verilmek istenen duyguyu güçlendirdiğini düşündüğümüz bu haykırışlar ("çoooooookkkkkkkkkkkkk", "buzzzzdaaaaaaa" vb.) sayfalar ilerledikçe sık sık tekrarlanmaya başlayınca kulak tırmalayıcı, rahatsız edici hale geliyor, okuru şiirden, dolayısıyla aktarılmak istenen duygudan kopartıyor. Buna bir de sözcük yinelemeleri ve fiil çekimleri eklenince okurun işi iyice zorlaşıyor. Çünkü Birhan Keskin "lirik" bir şairdir. O şiiri söyler. Siz de şiirini okurken sanki ondan dinliyormuş hissine kapılırsınız. Ve başkalarına da okuyup bu duyguları paylaşabileceğinizi, çoğaltabileceğinizi düşünürsünüz.

"Eski Dünya"da zaman zaman haykırma hali, yükek sesle konuşmaya dönüyor. Şairin belki de ilk kez "biz" söyleyişini denediğini görüyoruz. Hemen her şiirde özel olarak vurgulanan "dur"lar, önceki bölümde adıyla hitap edilen, bu kez şiir adı olan "İlhan İlhan.."da "Durmuştun, durmuşsun, duruyormuşsun" halini alıp iyice belirginleştiriliyor. Haykırışlar gibi o kadar çok kullanılıyor ve vurgulanıyor ki "dur"lar da rahatsız etmeye başlıyor.

Ve kitap, yine akıllarda kalacak güzel bir şiirle "Öteki" ile bitiyor.

"Balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor.

Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor."

Devamını görmek için bkz.

Kemal Varol, “Kusur, İroni ve Oyun”, Mesele Dergisi, Mart 2007

Kimi şiirler bir şairi yeterince anlamamıza imkân vermeyebilir. Dahası, aynı şiirler bir çeşit ara bölgede durdukları, genel yorumlara varmamıza engel olduklarından o şair için kapsayıcı yorumlarda bulunmamıza da mani olabilir. Açık söylemek gerekirse, bu şiirler o şairin belki de “en iyi” şiiri olarak da addedilmeyebilirler. Hem zaten, ne okurların, ne de eleştirmenlerin dikkatini çekmiştir sözü edilen ürünler. Dahası, başka şiirlerine gösterilen ilgi karşısında, şairi tarafından da ötelenmiş bir şiir olabilir bu türden şiirler. Öteki şiirlerle kısmen bir akrabalık gösterdiği halde, biraz ayrıksı, belki de başka bir yola çıkma niyetiyle yazılmış ama devamı getirilmemiş, üzerinde yeterince çalışılmamış intibasını yaratan, hadi açıkça söyleyelim artık, belki de bir parça “kusurlu”, onca iyi şiir dururken kitaba neden alındığı kestirilemeyen şiirlerdir sözünü ettiğim bu şiirler.

Birhan Keskin’in yedi kitabında bu türden şiirler olup olmadığını bütün şiirlerine göz gezdirdiğimizde daha iyi göreceğiz. Yalnız tam da burada, Birhan Keskin’in incelenme ve övülmeye değer onca “bakımlı” şiiri dururken, neden böyle bir arayışa girdiğimiz anlaşılmayabilir. Birhan Keskin’in, şiirden muradının ne olduğunu, şair tasarımının hangi anlamla kuşatıldığını, şiirlerine gösterilen haklı ilginin hangi sebeplere yaslandığını ben tersinden bir çabayla anlamaya çalışmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Bir bütün olarak Birhan Keskin kitaplarına gösterilen ilgilinin, biraz da “Delirikler”, “Ve İpek Ve Aşk Ve Alev”, “Kaktüs and Teksas”, “Enstrümantal”, “Mektup”, “Dağ”, “She Left Home” ve “Y’ol” gibi iyi şiirlerden kaynaklanmadığını söylemek zor. Elbette, okur katında epey bir ilgi gören bu ve benzeri şiirlerin hakkını teslim etmemiz gerekiyor. Ama çeşitli kitaplarına dağılmış bütün bu şiirler içinde gözden kaçırılan, üzerinde çok fazla durulmayan, dahası belki de dönüp ikinci kez okunma gereği duyulmayan bir şiir yok mudur mesela? Peki, bu sıradan, iddiasız, diğer şiirlerinin yanında belki de fazla “kusurlu” duran bu şiir bizi Birhan Keskin’le ilgili önemli bir saptamaya götürebilir mi? Bütün bu sorulara cevap vermek için, önce Birhan Keskin’in Ba adlı kitabının en son şiiri olan ve yukarıda yaptığım saptamayla birebir örtüştüğünü düşündüğüm “Dümen Suyu” başlıklı şiirinin birkaç bölümünü okumamız gerekiyor:

“Bütün devrelerin birbirine girdiği bir dünya zamanıydı, viraneydi zahir. Bizi ilmek ilmek sökmüşlerdi, hiçbir şey söktükleri yerde değildi.Burası yeni bir yer.. her şey dingin ve her şey huzurlu olacak burada, dediydin. Öyle oldu. Bugün, çünkü, sebzeli makarna yaptım. Her şey dingindi. Bugün o sebzeli makarnayı yedim. Her şey sessizdi. Sardunyalara ve mor şebboylara su verdim, çiçeklerle aramda yeni bir dil geliştirdim bugün. Ama 'şimdi' bugünün anlatılmaz olduğunu biliyorum. Dinginlik ne yazık ki takatsiz bir şeydir. Hafızanın duvarlarında tutunamayacak kadar mecalsiz bir şey. Bugün değil, sonra, belki çok sonra o duvarlarda silik bir iz, kim bilir, kalır?

Her şeyin dindiği, bir iki kekeme ruh kabarcığından başka, dümdüz kalakaldığı, kıpırtısız, çarşaf gibi bir dinginliğin içine vakumladım kendimi. Burada, Kırklar’da…” (s. 45).

Ba’nın en son şiiri olan “Dümen Suyu”, aslında, Birhan Keskin’in Ba’dan önceki kitabı olan Yeryüzü Halleri’nin yine en sonunda yer alan “Beyaz Delik” şiiriyle kimi benzerlikler gösteriyor. “Beyaz Delik” bir çocukluk anısını, daha çok bir hikâye diliyle, düzyazı şiir diyebileceğimiz bir tarzda ele alıyordu. Bir arkadaşlık anısı, bir başlangıç, bir son şiiriydi “Beyaz Delik”. Şiirsel ifadelerden çok, pekâlâ gündelik dile ait olan ifadeler vardı bu şiirde. “Dümen Suyu”nda da aynı yöntemle yola çıkıyor Keskin. Ama bir farkla; daha parçalı, daha kopuk bir seyir var “Dümen Suyu”nda. Ama bu şiiri incelemeye değer kılan, ne parçalı yapısı ne de bir düzyazı şiir örneği olması. Üstelik Ba’nın derdi olan kırklı yaşlarla, sessizlikle, dünyanın hallerine başka bir noktadan bakmakla da birebir örtüşüyor bu şiir. Bu açıdan, Ba’nın tematik bütünlüğü içinde daha da anlam kazanıyor “Dümen Suyu”. Birhan Keskin’in en iyi şiiri olmadığı, hatta Altın Portakal Şiir Ödülü’nü almış olan Ba adlı kitabında “She Left Home” gibi incelenmeye değer “iyi bir şiir” dururken, bu şiir neden bu yazıda bahse konu oluyor? Bu durumu açıklamak için “Dümen Suyu”nun birkaç bölümünü daha okumamız gerekiyor:

“Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. İşte bunlar üzerine düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. Sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor. Mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor. Çok zamandır bunlar: Sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim. Ellerim, çiçekler, bahçe. Burada, Kırklar’da, bu sakinlikte.” (s. 46)
İlk okumada, bu şiirin düzyazı şiirin kimi örneklerini taşımasından başka tipik bir Birhan Keskin şiiri olduğu söylenebilir. Ba’ı diğer Birhan Keskin kitaplarından ayıran ölçüde kendi ben’i ve gövdesiyle ilgili, karşıtını yitirmiş, karşıtına seslenme imkânını kaybetmiş bir tonda konuşuyor şiir ben’i. Birhan Keskin şiirinde sürekli bir biçimde görülen ben ve sen, ben ve o, ben ve doğa gibi ikilik hallerinin, yani sürekli olarak varsayılan karşıtın onun şiirinin temel basıncı olduğu söylenmelidir. Birhan Keskin’in ilk altı kitabında, “ben”in sürekli bir biçimde varsaydığı “karşıt” bu kitapta giderek yok oluyor ve “ben” öteden beri unuttuğuna, ihmal ettiğine, sessizliğine, kendi zamanı ve gövdesine dönüyor. Kendi tıkanıklığına, sessizliğine, kurumuşluğuna, gövdenin ihanetine bakma gereği duyuyor şiir ben’i. Kitabın en son şiiri olan “Dümen Suyu” ise, Ba’nın bütün derdini taşıyarak sessiz bir sona hazırlanıyor. Lirik, lirik olduğu kadar dingin, belki diğer şiirlerine oranla daha sessiz ve sakin bir şiir “Dümen Suyu”. Ya da şimdilik biz öyle sanıyoruz. Çünkü sessiz ve sakin bir şekilde akıp giden bu üç sayfalık şiir beklenmedik bir şekilde bitiyor:
“Unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. Karşımda iki eşek: “Sen yana ben yana”. Duruyor. “İkimizin resmini çıkartmışlar yan yana”. Hey, doktor! Ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? Karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! Dik onu doktor. Hey,” (s. 47).
Bu durum, yani lirik bir şekilde akıp giden ama birden bire bir ünlemle, bir ironi ya da anımsamayla bölünme durumu, Birhan Keskin’in başka şiirlerinde de karşımıza çıkar: “Yamaçtan aşağı bak, uçurumu gör! / –görsene kekeme!– / İçindeki zayıf kan, dayanıksız dil, / olmamış hal / gümüş bir zirvede eriyor” (Kim Bağışlayacak Beni, s. 21). Bir örnek de, “Gül” şiirinden: “ Sevgili gül, –gül sen bana gül! sana onca kuşatmadan / birikmiş ter içinde, yorgunluk içinde geldim” (s. 27). İki örnek de Y’ol kitabından: “yine de içimde, çoook eskiden kalma bir / Ya leyl… ya leyyylllllllllle / Bir çöl gecesine ismini bırakayım” (s. 53) ya da “gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp / parrrrrrrrrr.” (s. 41) gibi sayısız örnek sıralanabilir. “Yamaçtan aşağı bak” denildikten sonra sarf edilen “görsene kekeme” ünlemi, “sevgili gül” diye başlayan hitabın “gül sen bana gül” şeklinde kesintiye uğratılması, dilin kendisinin bir temsile dönüşmesi gibi sayısız örnek sıralanabilir Birhan Keskin şiirinde. Üstelik bazen bile isteye yapıldığı, hatta bir parça “kusurlu” olduğu şüphe götürmez olan “beni kim yardı, bana kim yârdı” (Kim Bağışlayacak Beni, s. 23) gibi söz oyunlarına da başvuruyor Birhan Keskin şiiri. Bütün bunlar, bir şairle ilgili aşağıda okuyacağımız türden bir algının oluşmasına yol açıyor.

Metin Celâl, Birhan Keskin’in Y'ol adlı şiir kitabıyla ilgili yazdığı bir yazıda, yukarıda örneklenen durumları, yani ilk bakışta biçimsel kimi denemeler olarak görülen “çooookkkkkkk, buzzzzdaaaaaaa, depppppparrrrrrrr” gibi kullanımları birer “kusur” olarak okuyor:

“Birhan Keskin'in önceki kitaplardaki usul söyleyişi burada da devam ediyor ama eninde sonunda haykırma gereği duyuyor. ‘İçerde tıkanan çığlık dışarda inliyor.’ İlk bir iki şiirde şiiri, şiirde verilmek istenen duyguyu güçlendirdiğini düşündüğümüz bu haykırışlar (‘çoooooookkkkkkkkkkkkk’, ‘buzzzzdaaaaaaa’ vb.) sayfalar ilerledikçe sık sık tekrarlanmaya başlayınca kulak tırmalayıcı, rahatsız edici hale geliyor, okuru şiirden, dolayısıyla aktarılmak istenen duygudan kopartıyor. Buna bir de sözcük yinelemeleri ve fiil çekimleri eklenince okurun işi iyice zorlaşıyor. Çünkü Birhan Keskin ‘lirik’ bir şairdir. O şiiri söyler. Siz de şiirini okurken sanki ondan dinliyormuş hissine kapılırsınız. Ve başkalarına da okuyup bu duyguları paylaşabileceğinizi, çoğaltabileceğinizi düşünürsünüz […] Sanki kendi kendine mırıldanıyormuş gibi ama alttan alta müziği bulunan bir söyleyiş. İnsanın kendi kendiyle konuşsa tutturacağı türden”
Metin Celâl’in “kulak tırmalayıcı” olarak adlandırdığı ifadeler Birhan Keskin’in sadece Y'ol kitabına özgü değil. Aynı kullanımlar şairin hem toplu şiirlerinde, hem de Ba adlı kitabında mevcut. Birhan Keskin, kimi zaman çığlıklarla, biçimsel denemelerle ya da ironinin yardımıyla yoğun bir duygu aktarımının yapıldığı anları birden bire kesintiye uğratıyor. Keskin’in yazdığı şiirin sesli bir şiir olduğunda, onun “şiir söylediğinde” hemfikirsek eğer, bütün bu kullanımların, “Dümen Suyu”nun sonunda okuduğumuz ironik ifadelerin bir çeşit “bölünme” yarattığında da hemfikiriz demektir. Ama şu da var: Bana kalırsa şairin bu “kusur”, “bölünmüşlük” veya Metin Celâl’in deyişiyle “kulak tırmalayıcı” öğelerin farkında olmaması mümkün değil. Öyleyse, asıl önemli olan şairin bu “kusur” veya “bölünmüşlükten” ne murat ettiği, neden ve hangi gerekçelerle bu tür tercihte bulunduğu sorusuna bir cevap vermemiz gerektiği.

Metin Celâl’in, Birhan Keskin şiirine ilişkin yaptığı saptamayı tekrar hatırlayalım: O [Birhan Keskin] şiiri söyler. Siz de şiirini okurken sanki ondan dinliyormuş hissine kapılırsınız” diyor. Şikâyet edilen konu, bu “okuma” işleminin sık sık kesintiye uğratılması, bölünmesi, başından beri sesi işitilen liriğin sürmesi. Öyle ya, yoğun bir duygu aktarımı yapılmakta ve şiir kusursuz denebilecek bir ahenkle akmaktayken, araya giren ve şiirdeki bu ritmi veya duygu aktarımını kesintiye uğratan bu türden dize veya kullanımlar gerçekte bir kusur olarak nitelendirilemez mi? Fiil çekimleri, birer çığlığı andırdığını düşündüğümüz “buzzzdaaaaaaaa” gibi kullanımlar, yoğun duygulanım anlarında araya giren ironik ifadelerin taşıdığı amaç ne olabilir? Hem de bunların birer “kusur” olduğu bilinmesine rağmen!

“Dümen Suyu”na geri dönelim. Bu şiir, tam da üç sayfa boyunca “Kırkların dinginliğini” anlatmaktayken neden birden bire yön değiştirip hiç beklemediğimiz bir yöne sapar? Bu sorunun bir parçasına Adorno’nun “Lirik Şiir ve Toplum” adlı yazısındaki bir bölüm yanıt veriyor: “[…] Lirik yapıtlar, öznenin hiçbir konu izi bırakmamacasına kendini dilde seslendirdiği, o kadar ki artık dilin kendisinin de bir ses kazandığı şiirlerdir. Dilin kendi sesi işitilir bu şiirlerde” (s. 123) diyor Adorno. Öznenin kendi tıkanıklığını fark ettiği, kendi tahkiyesinin ayırdına vardığı, kendini dile, dilin temsiline bıraktığı yer diyeceğim bu duruma. Yadırgadığımız nokta, aslında liriğin kesintiye uğradığı, belki de lirik olmak istemediği nokta. Şimdilik, sakınımlı olmakla birlikte Birhan Keskin şiirinde sıklıkla karşımıza çıkan ironinin de böyle bir amaç taşıyabileceği düşüncesindeyim.

Peki, Birhan Keskin şiirindeki ironi nasıl bir işlev taşımaktadır? “Dümen Suyu” şiirinin sonunda da gördüğümüz gibi, sessizliğe yaslanmış bir şekilde akıp giden şiir neden birdenbire başka bir yöne sapma ihtiyacı duyar? Bu soruya doğru bir cevap verebilmek için başka bir yazıya değinmemiz gerekiyor.

Birhan Keskin’le ilgili kısa ama önemli bir yazı kaleme alan Orhan Koçak, “sublime/yüce” kavramı etrafında dolanarak, modern şairin ve dolayısıyla Birhan Keskin’in “yüce” kavramı karşısındaki konumlarına dikkat çekiyor. Koçak, “yüce” duygusu ile bayağınınki arasındaki çok ince, çok geçirgen bir zar olduğunu belirterek, “yüce”nin verdiği ürpertinin bir benzerini sahiden kof, sahiden sahte, sahiden bayağı olan karşısında da hissettiğimizi belirtiyor. Yüce’nin ilk sezinleniş alanının “aşk” olduğunu belirten Orhan Koçak, bu yazısında konumuzla ilgili çok önemli bir noktaya değinerek, “yüce” ye gönül düşürmek, olmazsa etrafında dolaşılabilecek ya da ancak sonrası yaşanabilecek bir duygu olarak yüceye yönelmeyi “zevk düşkünlüğü” olarak adlandırıyor. Lirik şiirin sürekli bir biçimde saplanıp kaldığı “yüce “kavramının verdiği “zevk düşkünlüğüne” karşı, Birhan Keskin’in bazı savunma önlemleri aldığını, bunu da duygulanımın maddesizleştirilmesi, isteği iştah ve kızışmadan arındırma çabasıyla yaptığını belirten Orhan Koçak, devamında da bu durumu bir “arıtma çabası” olarak yorumluyor.

Orhan Koçak, Birhan Keskin şiirinde, “yüce” duygusu karşısında, “duygulanımın maddesizleştirilmesi” önlemine işaret ediyor. Peki, Birhan Keskin bu durumu nasıl ve ne ölçüde başarıyor? Bizim, başından beri “kusur” olarak okuduğumuz kimi tercihlerin bu “maddesizleştirmede” pay sahibi olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanırım, Adorno’nun lirik şiire ışık tutan “Lirik Şiir ve Toplum” adlı yazısı bize faydalı olacaktır: “İnsani olanı andıran her şeyin izinin silinmiş olduğu dingin bir doğa karşısında, özne de kendi önemsizliğinin farkına varır. Sessizce, belirsizce, şiirin avunusuna bir ironi tonu karışmaktadır” (s. 120) diyor Adorno. “Öznenin kendi önemsizliğinin farkında olması”. Adorno’nun bu belirlemesini akılda tutalım. Pelin Özer’le yaptığı bir söyleşide bakın ne diyor Birhan Keskin:

“Ciltler dolusu kitap yayımlasam ne olur, yılın her günü benden söz edilse ne fark eder? Ben Shakespeare bile olsam, bana fayda etmez. Günün birinde bir anı, sonra sonra anı bile olmayacağımın bilinci beni bir şekilde hırsların uzağında tutmuştur”.
Birhan Keskin’in “bu tür hırslar” dediği şey ise kendisine biçilen “önem”le ilgili. Bu cümleye eşlik eden feragat dili, aslında bir bütün olarak lirik şiirin yazgısına eşlik eden “yüce” duygusu hasar görmüş öznenin kendi tıkanıklığını gördüğü anda başlıyor. Kendi tıkanıklığı ve gerginliğinin farkında olan öznenin ya da şiir ben’inin ironiye kapı araladığı nokta belki tam da burasıdır.

Öyleyse, Birhan Keskin şiirinde “kusur” olarak okuduğumuz kimi kullanımlara, bir türlü anlam veremediğimiz ironik ifadelere, bölünmüş duygulanımlara, birer oyun, hatta kaçışı andıran kimi tercihlere dolaylı da olsa bir cevap verebildik şimdiye kadar. Ama şu soru hâlâ cevapsız olarak ortada durmaktadır: Bu şiirde, şiirsel dil neden iletişimsel dile kaçmaktadır? Bir bütün olarak Birhan Keskin şiirinde sıklıkla karşımıza çıkan bu “kaçış”a neden ihtiyaç duyulmaktadır? “Şiirsel dille iletişimsel dil arasındaki ilişki şiddetlendikçe, lirik şiir de kişinin sadece kaybetmek için oynadığı bir oyuna dönüşmüştür” (s. 124) diyor Adorno. Lirik olarak başlayan “Dümen Suyu”nun veya birçok başka Birhan Keskin şiirinin sonuna kadar aynı formda gitmemesinin, kimi zaman benlik oyunları, kimi zaman ironiyle bölünmesinin bir nedeni de bu olamaz mı acaba?

Bunun kanıtı olabilecek iyi bir örneğe sahibiz. Bu örnek, Birhan Keskin’in son şiir kitabı Y'ol ’un uzun şiiri “Taş Parçaları”ndaki bir ifadede saklı. Birhan Keskin’le ilgili daha önce yazdığım bir yazıda, onun şiirinin “iyi” şiir olma gayretinden özenle kaçtığını, şiirini her türlü şiirsel yükten arındırmaya çalıştığını vurgulamıştım. Keskin’in yeni kitabı Y’ol’da, yine söz sanatlarından, şiirin verili imkânlarından özenle kaçtığı, hatta belki de şiir dışı bir alan aradığı mutlak görülecektir. Kitapta sıklıkla tekrar edilen “filan” ifadesi bu kaçışın güzel bir örneği kanımca. Tam bir söz sanatına başvurup acı ve ayrılığı bir şeye benzetecekken, “filan” ifadesini kullanarak şiirsel yükten uzaklaşıyor Birhan Keskin. Hem de bu uzun şiirin birkaç bölümünde yapıyor bunu. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için, “Taş Parçaları” adlı uzun şiirinden bir bölüme bakmamız gerekiyor:

“Bir düşümüz vardı, “birlikte yaşlanmak” koymuştuk adını,

çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.

Beklemeeeeeeeeee.

Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan.

Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan

uffffffffffffuk filan.

Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi”. (s. 21)

Bir görünüp bir kaybolan ironik ifadeler, şiirsel dille iletişimsel dil arasındaki şiddetli ilişkinin tezahürü olan kimi ara bölümler, yukarıdaki örnekte okuduğumuz “filan” ifadesiyle arınılmaya çalışılan şiirsel yük, “Dümen Suyu”nun son bölümünde gördüğümüz ve “kusur” olarak görülebilecek kimi girişimler, dilin kendi sesinin işitildiği kimi kullanımlar, Orhan Koçak’ın deyişiyle “birer savunma önlemi” işlevine sahipler. Bu türden denemeler, şairin kendisine karşı, şiirine ama en çok da lirik şiire karşı aldığı bir önlem, bir tür tehlikeyi bertaraf etme gayretinin başarılı birer örneğiler bana kalırsa. Bu şiirlerin zaman zaman bir oyunu, hatta bir tür kaçışı anımsatmasının bir nedeni de bu olabilir görüşündeyim.

Ama hepsinden öte, en dipte yatan başka bir sıkıntı var bana kalırsa. Bir türlü “anti-lirik” olamadığını, olamayacağını bildiği için ama saf ve katışıksız bir lirik şiir olarak kalamayacağını da bildiğinden, ne tam olarak saf bir lirik olarak kalabiliyor Birhan Keskin şiiri, ne de çok istediği halde “anti-lirik”ler kadar cesur olabiliyor. Belki de bu durum, kendi tıkanıklığının, imkânsızlık ve tahkiyesinin farkında olan şairin yazgısıdır. Şiirsel yükten uzaklaşmak isteyen şairin arzusu da denilebilir buna. Belki de, başından beri “kusur” sandığımız örnekler de bu yüzden, ironi ve oyun da..

Kaynakça

Adorno, Theodor W. Edebiyat Yazıları. Çev: Sabir Yücesoy-Orhan Koçak. İstanbul: Metis Yayınları, 2004.

Celâl, Metin. "Y'ol'da Ol'mak". www.metiskitap.com 06.02.2007

Keskin, Birhan. Ba. İstanbul: Metis Yayınları, 2005.

Kim Bağışlayacak Beni. Bütün Şiirleri. İstanbul: Metis Yayınları, 2005.

“Yeryüzü Karşısında Konuşmak Ne Zor”. Söyleşiyi Yapan: Pelin Özer. 06.02.2007.

Y’ol. İstanbul: Metis Yayınları, 2006

Koçak, Orhan. “Yüce’den Utanmamak”. www.metiskitap.com 06.02.2007

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, “Birhan Keskin’in ‘siyah bavulu’!”, Şiiri Özlüyorum Dergisi, sayı: 17, 20 Mayıs 2006unutmak için verdiğim bunca çabadan

geçtiğim bunca yıldan sonra

tam unutmaya alıştırmışken kendimi

artık unutmak istemediğimi fark ettim

-artık unutmak istemiyorum!

-artık unutmak istemiyorum!

Birhan Keskinİnsanın baştan beri bir anlam, kendi kadar yaşadığı dünyayı anlamlandırma sorunu var. Bu insanın varoluşu kadar yaşadığı hayata dönük bir durumdur. Açıkçası insan yaşadığı hayata her gün yeniden anlam/lar arıyor. Hayatın anlamını,yetmiyor dünyayı sorguluyor. Bu insanın yaşama zorluğu kadar da yaşama kolaylığıdır.

Bunu yaparken de insan kendine geçmişi/ni eksen alır. Geçmişse özgürlük olarak yaşadığı çocukluğudur. Çocukluksa insanın tek özgürlüğüdür. Hepimizin tek hatırladığı özgürlüğü çocukluğudur. Belirtilmiş korkunun dışında geçen “mutlu zaman”dır. Çocukluksa aynı zamanda insana dönük başka bir sorundur. Çünkü geçmişe dönme isteği bir biçimde bugünle bağları koparmanın yollarından biridir. Geçmiş ilgisi bugünden uzaklaşmaya yol açabilir. Kendimizi mistik ve arkaik bir dünyaya kapatabiliriz.

Dünyanın gidişatı karşısında geçen her günü de yaşanan bir özgürlük olarak alabiliriz ama yaşanan her yeni gün anlamın bir kez daha sorgulanmasını da dayatır. Buysa insanın geçmişten getirdiği özgürlüğe yönelik bir tehlikedir. Özgürlüğü yaşamanın, özgür olmanın önünde engeldir. Çünkü bu dünyada özgürlük ne yazık ki ve daha çok geçmişe ve çocukluğa yönelik bir durumdur. Özgürlük dediğimizde baştan beri bireysel olanı anlamamız da bununla ilgilidir. Kaldı ki toplumun özgürlüğü de tek tek bireylerin özgürlüğü ile mümkündür. Ben özgür değilsem hiç birimiz özgür değiliz.

Şiir yazan anlam arayışını böylelikle şiire de taşır. Çünkü şiirin de bir anlam sorunu baştan beri en azından benim için var. Buysa şiir yazmak kadar şiirin kendisiyle ilgilidir. Bir biçimde hayatın anlamı ya da anlamsızlığı hayata bağlı olarak şiiri belirler. Hayatın anlamı ya da anlamsızlığı karşısında şiir insan için anlam olduğu kadar kendine ve dünyaya çaresizce dokunma olarak algılanmaya açıktır. Şiirin özgürlüğü de anlamlarından biridir. Daha doğrusu şiirin asıl anlamı özgürlüğündedir. İnsana zihinsel ya da hayati bir özgürlük sunmasındadır. Özgürlüğün hayati olmaması ise şiire ilgimizin de açıklamalarından biridir. Şiir işte bu özgürlük isteğinden doğar.

Buradaki anlamın insanın geçmişinden kalkındığını belirtmeliyim. Öyleyse hızla yaşanan bir dünyada insanın geçmişi aynı zamanda sorunudur. Hayatın hızı karşısında geçmişin hayatla olumlu bir ilişkiye dahil olup olmayacağı, izin verip vermeyeceği ve daha da önemlisi yaşamaya yol açıp açmayacağı belirsizdir. Bu yüzden günümüz dünyasına bakarak insanın geçmişi büyük ölçüde her gün kendini yeni baştan gömdüğü mezarıdır. Şiir de bu haliyle insanın mezar kazıcısıdır. Şiir yazan yan yana getirdiği her sözcükle kendini ölüme hazırlar, kendi mezarını kazar.

Hayat ve şiir temelli bu anlam arayışı aynı zamanda şiirin ifade yeteneğinin, gücünün asıl kaynağıdır. Ne var ki şiirin ifade gücünün yükselmesi yine insanın acısıdır. Daha da ileri gideyim şiirin ifade gücünün gelişmesi insanın çaresizliği olarak anlanmaya açıktır. Çünkü çaresizlik dili çoğaltır, anlamı derinleştirir. Anlamsal yoğunluğa yol açar.

Yanı sıra ifade gücü şiirin biçimini yadsımaya her zaman eğilimlidir. Çünkü çaresizce çığlık atanın biçimden çok biçimsizliğe yaslanacağı baştan bellidir. Üstelik insanın çaresizliği karşısında şiir baştan biçimliliğini geçersizleştirir.

Bu durumun günümüz şiirinde şiirsellerin imkanı olması bir yana hayatı içinde bulundurduğu söylenebilir. Şiir yazan kadınsa bunun daha da hayatileşeceği baştan belirtilmelidir. Erkeklere nazaran kadın duyarlığının şiddeti tartışılmayacak kadar öndedir. Erkek egemen bir dünyada kadın duyarlığı onun özgürlük çığlığıdır. Her ne olursa olsun bunu yaşama talebidir.

Yayımlanmış altı kitabıyla Birhan Keskin tam da bu dediğimi somutlaştırmaktadır. Sırasıyla Delilirikler (1991) Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Cinayet Kışı+ İki Mektup (1996) 20 Lak Tablet -Yolcunun Siyah Bavulu- (1999), Yeryüzü Halleri (2002), Ba (2005), Y’ol ( 2006) toplam altı şiir kitabı bana göre anlam sorununa ve bağlı olarak hayata kendi özelinde kişisel bir bakıştır. Altı kitap Birhan Keskin’in aramızdaki hüzünlü yolculuğudur. Birhan keskin’in siyah bavulundan çıkanlardır. Bize çarpıp duran yalnızlığının ve kederinin sonuçlarıdır. Her seferinde yalnızlığa dönüşen, onu yalnız bırakan aşklarının ve hayatının hüzünlü şiirleridir.

Söz konusu bakışın tamamıyla bireysel bir ruh haliyle ortaya çıktığı baştan belirtilmelidir. Hatta bu ruh hali üstüne yapıştırılan toplumsal anlamları yadsır. Kaldı ki bu ruhun bir bakıma insanın hem kendiyle, hem de insanla daha özelde sevgilisiyle konuşmaya yol açtığı bellidir. Üstelik bu konuşma hali yazılan şiirin tamamlanmamışlığının da açıklamasıdır.

Çünkü her konuşma da muhakkak bir şey eksik kalır, eksik bırakılır, tamamlanmaz. Okurun ya da sevgilinin dolduracağı boşluklar, oyuklar şiirin kusuru olduğu kadar yanıt bekleyen soruların ortaya konmasıdır. Birhan keskin yazdıklarıyla ya bu eksikliklerin üstüne gidiyor ya da yeni eksikler buluyor. Hiç birimiz dinlemesek de Birhan Keskin kendiyle, sevgilisiyle, bizle konuşmaya çalışıyor. Bize düşense bu konuşmaya katılmak, sesimizi yükseltebildiğimiz kadar yükseltmektir. En azından Birhan Keskin’i dinlemek, acısının okuru olmaya çalışmaktır. Okurluksa acıya ortak olmanın,onu içselleştirmenin yollarından biridir.

Bunun öncesinde sonrasında dilsel bir sorun olduğunu da söyleyeceğim. Çünkü şiirin anlam ya da ifade yeteneği son tahlilde dil sorunudur. Bu yüzden gündelik dil kadar şiirin dili de kekemedir. Çünkü sözcükler kekemedir. Sözcüklerin şiire ekleyeceği çağrışımlar, yan anlamlar da bu kekemelikten payını alır. Çünkü şiir tamamlanmamışlıktır. Bitirilmiş, son noktası konmuş hiçbir şiir yoktur. Şiiri teknik olarak almadığımız sürece tamamlanmış şiir yoktur.

Yanı sıra yanıtlanmaya bekleyen, yanıtsız bırakılan onca soru da kekemeliğin başka bir açıklamasıdır. Birhan keskin bunu kekemelik kadar dilsizlik olarak anlıyor. Dilsizlik olarak kabul ediyor. Eğer dil ifade etme zorluğu yaşıyorsa, hatta dil ifade etme zorluğuysa anlatılmak istenenin önüne çıkıyorsa, hatta anlaşmama aracına dönüşüyorsa tabii dilsizliktir. Birhan Keskin’in lirizmin beslediği yalınlığı da bu dediğimden kalkınır.

Birhan Keskin’in şiirine baktığımızda geçmişe yönelik ilginin temelinde büyümüş olmasını görürüz. Bir bakıma büyüme insanın kendine ve hayata yönelik anlam arayışlarının başat nedenidir. Çünkü büyümek aynı zamanda doğduğu dünyadan uzaklaşmak, hatta onunla bir daha karşılaşmamaktır. İnsan büyüdükçe geçmişini kökünden söküp onu ardı sıra sürüklerken azar azar kaybedeceğini de bilir. Ayrıca geçmişi bir daha yaşayamayacak olması onu anlam karşısında ölüme yakınlaştıran asıl etkendir.

Öyleyse bugün karşısında geçmiş ya da çocukluk diyelim dönüşsüz ya da ölümle sonuçlanması mümkün yolculuğudur. Birhan Keskin’in yan yana getirdiği her sözcükte çocukluğu dışında kalan her şeyi bir daha öldürdüğünü kestirebiliyorum. Her dizenin yeni bir cinayet anlamına geldiğini biliyorum.

Bu bağlamda Birhan Keskin çocukluğuna bakarak ilk başta kışı savunduğu kadar olumsuzlamaktan çekinmeyecektir. Çünkü çocukluğu için kış yalnızca kötülüğü temsil etmektedir. Hatta kış hatırlamakta zorluk çekilen, hatırlandığında ise acı ve çaresizlik duyulan bir mevsim olmaktan kurtulamayacaktır. Oysa çocukluğun mevsimi daha çok bahar ve yazdır. Kış cinayet hazırlığı ya da cinayettir. Güz ve bir ucuyla kış en çok ölümü biriktirir. Kışın ve güzün sessizliği en çok ölümün sessizliği anlamına gelir. Doğanın sarısı, karın beyazı bu sessizliğin içerenlerindendir. Sarı da, beyaz da daha çok ölümün rengidir. Bekleyiş mi, birikme mi; ikisi de mümkün.

Yanı sıra Birhan Keskin’in oluşturulan şehir hayatı karşısında geçmişi şehrin dışında kalan yerlere taşımak istediği bellidir. En azından merkezin dışına taşımak isteyecektir. Çünkü şehrin acımasızlığına yönelik acımasız saldırının beslendiği asıl kaynak başka bir yerdir. Şehir bizim mezarlığımızdır. Öyleyse her sabah mezarlıktan çıkıp yollara düşmek gerekir. Neresidir orası?

Ben bunu insanın kaybolduğu, kendiyle kaldığı hiçbir yer olarak kabul ediyorum. Birhan Keskin bunu bozkır olarak anlıyor. Bozkıra Anadolu olarak görmek mümkünse de merkezin dışında her yer olarak kabul etmek daha doğru olur. Toprak, su,rüzgar, yağmur, orman, yol, ova, dağ,çöl, ırmak, at, gibi imgeler aynı zamanda merkezin dışının asıl oluşturanıdır. Bunu Birhan Keskin’in çocukluğuna bakarak bir geri dönme temennisi ve arzusu olarak anlayabiliriz. Kaldı ki daha çok eskiyi çağrıştıran avlu, bahçe, ev gibi doğasal ve insansal mekanlar, imgeler de buna yarar.Bu haliyle Birhan Keskin’in şiiri için geçmişle kurduğu ilişkiden hareketle bugünün karşısındadır diyebiliriz.

Ne var ki bozkır burada oldukça ütopiktir. Çocukluğunun beslediği bir bozkırla sınırlıdır. Bu yüzden de arzu ve temenni olarak kalmaya yazgılı gibidir. Hayati olmaktan çok zihinseldir. Sentetik şehir karşısında insan zihninin geçmişe bağlı olarak ürettiğidir. Bu da Birhan Keskin’in şiirini mistiklik kadar metafiziğe açık tutar. Bu da hayati olanı tartışmalı hale getirir. Daha da ileri gideyim geçmiş üstünden oluşturulmuş olan bugün karşısında içe kapanmayı sağlayan olguların başında gelir.

İçine kapanıklığın yanında ilk bulduğu ise aşk ve onun düşüncesidir.Genel olarak aşk insanın kendiyle ve bir başka insanla kurduğu ve ayrılıkla sonuçlanan ilişkisidir. Yanı sıra aşk şiirinin içerenlerini de belirleyecektir. Daha doğrusu aşk geçmiş duygusuyla birleşince yazdığı şiir de anlamını bulmuş olacaktır. Burada “aşk nedir?” sorusuna yanıt aramak tabii gerekebilir. Buysa aşkı zihinsellikten kurtarıp hayati bir olgu haline getirmekle mümkündür.

Böylelikle aşk başta yalnızlık olmak üzere, ayrılık, mutsuzluk, acı, keder, hüzün, ihanet gibi yaşattıklarına dönüşür. Bu aşkın hallerinden çok yol açtıkları, duyurdukları olarak anlanmaya uygundur. Burada aşkı kış kadar zulüm olarak görebiliriz. Hatta aşk duygusunu ve düşüncesini insanın insana zulmü olarak kabul edebiliriz. Ama aynı zamanda bunların hiçbiri aşkın duyulup yaşanmasına engel değildir tersine arzuysa istenmesinin nedenidir.

Ben bunu insanın ve aşkın kötücüllüğü ile açıklıyorum. Çünkü insan kötücül olsun olmasın duyarlığını her bağlamda, her alanda yaşamak ister. Ama bütün bunlar karşısında kendine sabır ve metanet telkin eden de aynı insandır. Buradaki sabrı aşkı yaşama gücü istemek ve bunun için direnmek olarak anlayabiliriz.

Tekrar başa dönersek bu bağlamda Birhan Keskin bireyselliği onun için yaşama kolaylığı olduğu kadar kaybolmaya, gitmeye hazırlayan asıl olgudur. Bozkır düşüncesi de böylelikle asıl anlamını bulur. Bozkır gitmek istediği kadar onun için bir özgürlük alanı, yaşamak istediği yerdir. Kendine oluşturduğu dünyadır.

Ne var ki Birhan Keskin’in bu olgulara metanetle yaklaşması tartışılması zorunlu başka bir durumdur. Bir bakıma belirginleştirdiği olgunluk ve sakinlik burada da yaşamasını sağlar. Bozkıra gitme isteğini ortadan kaldırmaz ama gitmesine de yol açmaz. Hatta şehirde yaşamasını kolaylaştırır. Bu bağlamda zihinselliğin oluşturduğu ruhsallık onun şehirdeki korunağıdır. Hatta şehre onun içinde karşı durmasının imkanı haline gelir. Bir biçimde şehrin oluşturduğunu hiç olmazsa zihninde bozar, yerle bir eder. Böylelikle de şehrin kötülüklerinin zihninde yer bulmasına izin vermez. Hayatını belirlemesine karşı çıkar, dönüştürür.

Yanı sıra buradaki olgunluk biraz da acıya ilişkindir. Acıya karşı duyarsızlık olmaktan çok arzuyla ona dahil olmaktır. Bağırması gerektiği yerde usul sesle konuşması bundandır. Çığlık atacakken fısıldamayı tercih etmesi de aynı şeyle açıklanabilir.

Bir de kırgınlık var tabii. Kırık döküklük var. Bunu da anlamak zor değil. Arzunun önüne çıkan,onu öteleyen bir hayat karşısında başka ne olabilir? Yaşanmayan ancak kırgınlığa yol açabilir. Yaşantılanansa ancak yaşama arzusunu çoğaltır. Zihnin bedeni ele geçirmesine çalışır.

Bütün bunları Birhan Keskin’in altı kitaptır süren ve bundan sonra sürecek olan arada birilerini dahil ettiği kendiyle çaresizce konuşması olarak anlayabiliriz. Kaldı ki şiirlerinin içtenliğini oluşturan, onlara sahicilik kazandıran da bu konuşma ihtiyacıdır. Söz konusu konuşmaya dahil olan herkes ancak bu konuşmanın daha uzun sürmesini sağlayabilir. Daha da ileri gideyim hayata dahil ettiğimiz her insan bizim kendimizle baş başa kalmamızın nedenlerinin başında gelir. Her insan aşkla ya da değil tek yalnızlığa yol açabilir. Tek insan insanı yalnız bırakabilir. Bu yüzden aşkın kötücüllüğü bizim vazgeçemediğimizdir.

Şu da var; günümüzde yalnız kalıp kalmadığımız da kuşkuludur. Yalnızlık yaşanması mümkün bir ihtimaldir. Ama tam bir kesinlikle yaşanabilecek bir şey değildir. Şehir tam da burada yalnızlığı ortadan kaldıran olguların başına geçer. O zaman da gidecek olduğumuz yer bellidir; bozkıra! Hiçbir yer’e!

Bu aynı zamanda insanın umutsuzluğunun, karamsarlığının, gidemeyecek olduğunun da kaynağıdır. Çünkü her ikisi de son derece bireysel ya da değil hayatidir. İnsan ilişkileri, aşk kadar dünyanın kendine yöneliktir. “sıkıca tuttuğum/kırık dökük inançlarım bile-ölmek üzere,” Altımızdaki zemin her geçen gün daha hızlı kaymaktadır.

Öyleyse şiir öncesinde sonrasında hatırlama ve hatırlatmadır. Unutmayı yadsımaktır. Bugünün en büyük özelliği insanı belleksizleştirmesi,unutmaya zorlamasıdır. Birhan Keskin’in acısı da, mutluluğu da hatırlamaktan, hatırlatmaktandır. “artık unutmak istemiyorum!” dediğinde bizi ilk bulacak olan yaşadıklarıdır. Belki de günümüzde insan her şeyi hatırlayarak yaşayabilir. Hatırlayarak geçmişi ve kendini koruyabilir. Bu da zihinsel olacaktır. Üstelik geçmişin yaşanması mümkün olmadığına göre geçmişi zihinsel bir olgu olarak kabul edebiliriz. Buradan ötede tek öldürmeye ya da ölmeye yarayabilir. Ölümün varlığından dolayı yaşamaya yol açabilir.

Burada yaşanansa insani olanı dönüştürmeye, zedelemeye eğilimlidir. Bu haliyle yaşadığımız hayat bizim için yakıcı bir sorun haline gelmekte gecikmez. Böylelikle yaşamanın utancı, hatta ezikliği bizi etkileyecektir. Bütün bunlarsa hem geçmişe, hem de kaldıysa insana daha özelde de doğaya dönme talebimizin asıl oluşturanı olacaktır.

Birhan Keskin’in şiirinde bozkır tam da bu anlama gelmektedir. Merkezin dışında kalan her yer bozkırdır. Ama bozkır aynı zamanda gidemeyecek olduğumuz yerdir. Ancak gitmeyi arzularız. Bozkırın düşünü kurarız. Bunun şehirde yaşama sağladığını söyleyebilirim. Yanı sıra bunun çaresizce bir yaşama olduğunu belirtmek isterim. Belki gidemediğimizden, belki ölemediğimizden dolayı yaşamak zorunda kalırız. Burada dünyanın içinde yani yeryüzünde bir özgürlük alanının olup olmayacağının kuşkusu belirleyicidir. O zaman nasıl olursa olsun yaşamak gerekir.

Her şeyin üstünde duran ise insanın vicdanıdır. Başka bir deyişle insanın kendidir. Hem kendi içinde, hem de bu dünyada yaşayan insandır. Burada vicdan insanın hem kendine, hem de başka bir insana daha da ileride dünyaya yönelik ağrısıdır. Ki bağlı olarak vicdan etikle yan yana gelmekten onun kendisini belirlemesinden çekinmeyecektir.

Açıkçası vicdanın insanın bugündeki önüne geçemediği acısıdır. Bu da insanın kendini yalnız bulması ve öyle kabul etmesi için yeterlidir. Bütün bunlarsa Birhan Keskin’in usul sesle söylemesinin, kendiyle konuşmasının aslında yeryüzüne karşı atılmış bir çığlık olduğunu söylemeyi kolaylaştırır. Birhan Keskin’in bizimle ya da kendiyle konuşup konuşmadığını belirsizleştirir. Böylelikle yazdıklarını çaresizce dünyanın tam ortasına bıraktığını düşünmemizi sağlar.

Dünyanın ortasındadır çünkü dokunmasını istemektedir. Kendisi de dokunmakta ve dokunduğunda acıyla çığlık atmaktadır. İnsanın yabancılığı ve kendine ya da bir başkasına uzaklığı karşısında yapabileceği başka bir şey yoktur.

Bu bağlamda yazdığı şiirleri dünyaya bırakılmış mektuplar olarak kabul etmek gerekir. Ama bunlar kendinin bile okuduğu kuşkulu mektuplardır. Çünkü yazdığı aynı zamanda korkusudur. Dünya karşısına çaresiz kalmanın korkusudur. Ne var ki bunların hiç biri yazmanın önünde engel değildir. Tersine belki bu korkulardan dolayı yazmak gerekir. Hesaplaşma mı? Belki!

Bunun ölüm düşüncesini çoğaltacağını söylemeye çalışmıyorum. Zaten şiir yazan her zaman ölüme son derece yakındır. Bu yüzden yaşamak ister. Hem kendine, hem okura yaşamayı tembihler. Yaşamaksa insanın dünyada tekten sorunudur. Birhan Keskin bu yüzden hem hayatında, hem de yazdıklarında yolcudur. kendini dünyaya bırakmış gezgindir. Kendi dünyasına kapatılmış sürgündür.

Yayımlanan altı kitap bu bağlamda uzun bir yolculuğun izlerini yoğunca taşır. Hatta böylelikle hayat kadar şiirin kendisi de yol ve yolculuk haline gelir. Son kitabında Yol’un hem yol hem de “ol” olarak okunması ise bizi başka bir anlamlandırma için zorlar. Daha doğrusu yolculuğun bir biçimde hayatla birlikte ruhsul bir yolculuk haline gelmesini sağlar.

Burada ol’u olgunluk olarak okuyabileceğimiz gibi ermişlik olarak da anlayabiliriz. Başka bir deyişle yalnızlık duygusunun bir biçimde şiiri ve yazanı mistik bir yolculuğa çağırdığını söyleyebiliriz. Böyle olunca da yolculuk ya sona erer ya da başka bir şey haline gelir. Birhan Keskin son kitabı Y’ol’da biraz da bunun izini sürmektedir. Kaldı ki baştan beri bozkıra ve gitmeye yönelik ilgisinin mistik çağrışımlara açık olduğunu biliyoruz.

Söz konusu çağrışımların hayatı da, aşkı da, şiiri de mistikleştirdiğini söyleyebilirim. Buysa Birhan Keskin’in yazdığını hayattan uzaklaştırma, hayatla bağlarını koparmaya hazırlanma olarak algılamayı kolaylaştırır. Açıkçası hayatın ruhsallaştırılması onun yaşanılırlığını zora sokar, yaşanmışlığını zedeler. Hayatın ulaşılmaz ve yaşanmaz bir şey olduğunu düşünmemizi sağlar.

Dünya karşısında hayatın şiirde mistikliğe yol açmasını anlayabiliriz. Ama öte yandan bunu dünyadan geri çekilme olarak da görebiliriz. Birhan Keskin’in bunlardan hangisinin yanında olduğunu ise bundan sonraki yazdıklarını izleyerek saptamak mümkün olabilir.

İnsanın yalnızlığı her zaman mistik anlamlandırmalara açık olduğu kadar metafiziğe yönelmesinin de imkanıdır. Daha doğrusu yalnızlığa yönelik ruhsal anlamlandırmalar aynı zamanda hayattan uzaklaşmanın açıklaması olarak kabul edilebilir. İnsanın kendiyle tek başınalığı yazdığını kutsallaştırmasını sağlayabilir.Birhan Keskin’in şiirine yönelik baştan beri söz konusu olan asıl tehlikede budur.Hayatın yerini zihinsel olana bırakması! Zihnin dünyadan uzakta yaşamaya izin vermesi”! Yaşananın ruhsallık olarak ortaya çıkması!

Buysa Birhan Keskin’in yalnızlığının ve onun doğurduğu acının hayati olmaktan çok zihinsel olduğu gibisinden bir çıkarıma bizi ulaştırabilir. Yine yazdığının ruhsallığa dönüşme eğilimi de bununla açıklanabilir. O zaman Birhan Keskin’in yazdıklarında karşımıza çıkanın hayatın kendisi olup olmadığı tartışmalıdır diyebiliriz. Başka bir deyişle oluşturduğu ruhsallığın böyle bir şeye yol açtığını söyleyebiliriz. Hatta hayattan uzaklaşmaya yaradığını iddia edebiliriz. Kaldı ki bu noktada Birhan Keskin’in geçmişinden kalkınıyor olması bizi haklı çıkarabilecek bir durumdur. Buysa geçmişle kurulan ilişkinin her an olumsuz bir ilişkiye dönüşme ihtimalini akla getirir.

Çünkü geçmiş bugünde yaşamayı sağladığında anlamlıdır. Bu olmadığında ise geçmiş ancak bugünün ya da geleceği mezarı kazıcısı olarak anlanmaktan kurtulamaz. Birhan Keskin’in şiirlerindeki ruhsal atmosfer en çok bunu duyurmaktadır.

Y’ol’daki biçimselin önceki şiirleri ve onların oluşturduğunu yadsıma eğilimi de buna eklenir. Çünkü şiirin biçimselliği aynı zamanda şiirin yapılan,tasarlanan bir şey olduğunu söylememizi kolaylaştırır. Yapılan ve tasarlanan şeyse ancak bilginin içinden üretilebilir. Buysa açık bir çelişkidir.

Birhan Keskin hayati olanın mı peşindedir yoksa bu bağlamda kendi tinselliğini mi üretmektedir sorusu muallakta kalmasına rağmen bu noktada kuşkuları da çoğaltmaktadır. Başka bir deyişle şiir yaşamaya mı yoksa onun dışına çıkmaya hazır bir ruhsallığa mı yol açmaktadır. Galiba bu soruların yanıtlarını bundan sonra yazacak olduklarına bakarak yanıtlamamız mümkün olabilir.

Birhan Keskin’in şimdilik altı kitabı ortalık yere düşüren siyah bavulu bundan sonra neleri biriktirip gönderecek bunu okur olarak merakla bekleyeceğim. Bütün belirttiklerimden sonra her şeye rağmen Birhan Keskin’in şiirlerinin insanı yaşamaya ve aşka zorladığını bir kez daha belirtmek isterim. Şiirlerinde ortaya çıkan yaşama acısının okur olarak ortağı olmak ise beni ancak sevindirebilir.

Birhan Keskin’e iyi yolculuklar!

Siyah Bavulu yanından hiç eksik olmasın!

Devamını görmek için bkz.

Yıldırım Türker, “Birhan Keskin'in ‘Y’ol’u”, Radikal, 7 Mart 2009

Birhan Keskin’in şiiriyle yatıp kalkarım. Bir gün oturup bir başka şair için yazmıştım:

“Şu dünyada herkesin şairleri vardır. Kendisi bilmese dahi o şairler hep ona yazar. Bir gün keşfettiğinde o şair, ‘senin’ olur. Koynundan çıkmaz geceler boyu. Gündüzünü karıştırır. İkindini zehreder. Sabah onunla uyanırsın.”

Birhan Keskin, şiirin derin kuyularından bana yankılananlardandır.

Kıymetlimdir.

Onun şiirlerinden söz etmek için sanki ‘keder bilmi’ni hatmetmiş olmalı.

Bilgiyle, sezgiyle; insana verilmiş bütün lanetlerin toplamıyla helmelenmiş bir kederin şiiri, onunki.

Doğa karşısında, hayat karşısında alınmış büyük yenilginin kederi.

Hep inanmışımdır; şairleri konuşturmamak lazım. Ama ne diyelim, Keskin bir söyleşisinde elimizden tutmuş: “Genel olarak yeryüzünü ama özel olarak da insanı anlatan bir kitap bu. Bizim hallerimizi anlatan bir kitap. Öyle bir şey ki, bazen o dağın derinine, en dipteki, kor tutmuş haline, bazen de en tepedeki, doruktaki rüzgârlı ruha sahibiz. Her ikisi de bize ait. Tırtıl da, karınca da biziz.... Yeryüzü muhteşem bir yer ve insan bu yeryüzünde sonlu olduğunu biliyor. İnsanın en büyük trajedisi bence bu. Öleceğimizi biliyoruz ve bu müthiş bir keder. Ama dağ bunu bilmiyor, karınca bilmiyor. Bilmeden yaşıyorlar ve bu çok daha neşeli bir durum. İnsan bilincinin olmadığı bir hal hakikaten çok neşeli olmalı. En neşeli varoluş hali onlarınki. Bu kitabı yazarken hep düşünmeye çalıştım. Bu bilincin olmaması halinde, sonsuz bir neşenin mümkün olacağını düşündüm. Ölümlü olma bilinci hayatı bir keder talimi haline getiriyor.”

Birhan, ilk şiir kitabını 1991’de yayımladı: Delilirikler. O günden bu yana yedi şiir kitabına kavuştuk.

Oturmuş onun şiirini bahçede ağırlarken yan bahçelerden, baharın kokusuyla sarhoş olmuş çocukların çığlıkları geliyor. Kafamı toparlayamıyorum. Onun incecik lirizmine bir örnek olsun diye 20 Lak Tablet’deki muhteşem ‘Penguen’ şiirinin bir sonraki soluğunu; ‘Ba’ kitabındaki ‘Penguen 2’de izleyelim:

“PENGUEN 2

O büyük ve muazzam zamanda unuttum

Kanatlarım çok oldu üşüyor benim

Bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor

Bu yüzden eğik boynum

Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı

Bundan gözlerimdeki kayalık,

içimdeki serseri buzullar

Dürtme içimdeki narı

Üstümde beyaz gömlek var.”

Onun tırnaklarıyla kazdığı şiir kuytusuna aşinayız artık. O sonsuz lirik, uğultulu sessizliğe sırtımızı verip dinlenebiliriz. Ama dikenlidir de. Birden patlar. Sırtlan gibi güler. Şiir kuytusundan dışarı uğrayıp okşadığı saçımızı çekiverir.

Kimilerinin kusur dediği, şiirinin alametifarikalarındandır.

Kendi şiirini bir çığlıkla tam ortasından yırtar. ‘Yırtılan ipek sesiyle’ bir kez daha kurar dünyanın kederini.

Şiirini kırdığı noktada, o çok iyi bildiği, kumaşını tel tel dokuduğu kederden külhani bir isyan çıkarır. Leonard Cohen’in bir şiirindeki “her şeyde bir çatlak/bir çatlak var/ışık da oradan içeri sızar” dizelerini hatırlatır bana, Birhan’ın kendi şiirini çatlatan o dizeler.

“Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrrraaaaaaaaaa.” da olduğu gibi.

Acıyı dünyayla damgalar.

“Aşki bir şey mi bekliyorsun benden/beklemeeeeeeeeee” der. “Yine de içimde çoook eskiden kalma bir yer/Ya leyl...

ya leyyylllllllllle/Bir çöl gecesine ismini bırakayım” diye haykırır.

Kederinin ağırlığı karşısındaki aczini şiiriyle paylaşır. Şiirin acziyle tartar.

Mükemmele burun kıvırır.

Öyle çok sever ki, “Yoluna baş koymak diyoruz/biz barbarlar buna.”

Aşık gider. Şair boşlukta kederine asılı kalır.

“KIRIK ANAFOR

Kıraç, boz ve kurak bir boşluktayım

kilimleri rüzgâra karşı astım

ben burada

sapların üstünde öğle uykusundayım

dünya aşağıda dağlar uzakta

ben küskünüm ama şu yamaç kadar

ama rengarenk, rüzgârda kilimler

ve harman sonu, yorgun yaprak, kaçkın keler.

Üzerine akşamın kapandığı gölüm ben

Bir kez hatıra ettim aşkı, bir daha etmem.

Seyrek salkımım bağda

Güz geçmiş üstünden

ve tenha.

Göl gibi misin,

Göl gibi misin?

Göl gibisin hea!Rüyadasın, hey, rüyasın.

Bir su şiirinde

Gürültüyle konuşuyorsun

Aşağı iller,

Susmuş şimdi. Oyy!sa”

Devamını görmek için bkz.

Önay Sözer, “Birhan Keskin’de aşkın ‘dünya’ hali”,Varlık, Ocak 2011

Bir şairin çağdaşı olmak, onunla aynı dünyayı paylaşmak, onun okuyucusu için bir varoluş deneyimi haline gelebiliyorsa bunun üzerinde ayrıca durmak gerekir. Birhan Keskin’in şiirlerini ilk okuyuşumdan başlayarak ben de böyle bir deneyimin içine girdim. Bu deneyime göre onun şiirlerinin güzel, etkileyici vs. olmalarının ötesinde (bu niteliklere birçok başka şiir de sahip olabilir) doğru şiirler olduğunu gördüm. Doğru şiir bence, bizi dünyadaki varoluşumuza açan, bize bu varoluşla ne yapabileceğimizi ve aynı zamanda günlerin fırtınası içinde ayakta kalabileceğimiz bir yer gösteren şiirdir. Bir şiir bizi bu anlamda yeniden dünyaya getirmiyorsa (“doğru” sözcüğü Türkçede “doğurmak”tan geliyor) ve giderek yazmaya, sanatçı olmasak bile, bundan böyle olmaya çağırmıyorsa onu unutmak gerekir. Tabii ki bu, kendi başına büyük ve aynı zamanda esnek olması gereken bir projedir, her durumda tıpkı tıpkısına yerine getirilmeyebilir. Ama işte yerine getirildiği bir örnek özellikle Keskin’in Y’ol adlı şiir kitabıdır. Aşağıda, söylediğim deneyimle ilgili olarak ortaya çıkan bir profili bu yapıttaki şiirlerin öz yapı ve kuruluşunda belirdiği gibi izlemek istiyorum.

Şiirin kendine-göndermesi

Keskin’in şiirinin yapısal bir özelliği şiir metninin kendine göndermede bulunmasıdır. Kendine-göndermeyi (auto-referentiality) yazdığı yazıların başlıca yaratıcı bir ilkesi haline getirmesiyle tanınan bir yazar Gertrude Stein’dır (1874-1946). Stein’a göre kendine-gönderme yazılı metnin karşımıza olmuş bitmiş bir sonuç, düpedüz bir veri olarak konulması yerine kendi yazılma sürecine göndermede bulunmasında, yazıyı yazılmasından ayrılamaz bir biçimde sunmasında ortaya çıkar. Bu ise, yazarın buluşlarına bağlı olarak çeşitli yollardan gerçekleşebilir. Bu tür bir metin sözcüklerin alışılmış anlamlarına yönelmekle yetinmez, anlam burada doğacaksa, ilkin metnin yüzeyindeki (sözcüksel, dilbilgisel, düzenlenim ve serim ile ilgili) oyuna teslim olmamızdan doğar. Kurulan tümceler anlamsız değildir, fakat anlam hazır bulunmaz: metinsel bir deneyimle yeniden elde edilir, imleyenlerin tekrarı imleyen-imlenen ilişkisini tazeler ve amaçlı olarak yarım bırakılmış tümceler, birbirinden kopuk sözcükler okuyanı başka bir bakış açısına çağırır.

Bu söylenenler şiir sanatı için de geçerlidir. Stein şöyle yazıyor:

“Şiir, ismi kullanmayla kötü kullanmayla, yitirmeyle istemeyle, yadsımayla ondan kaçınmayla, ona tapmayla yer değiştirtmeyle ilgilidir. O bunu o bana yapıyor, hep bunu yapıyor, bunu yapıyor ve bundan başka hiçbir şey yapmıyor. Şiir isimleri kullanmaktan yitirmekten geri çevirmekten ve memnun etmekten ve aldatmaktan ve okşamaktan başka bir şey yapmıyor. Şiirin yaptığı budur, hangi çeşit şiir olursa olsun şiirin yaptığı budur. Ve şiirin pek çok çeşidi vardır.

Dediğim zaman,

Bir gül bir güldür bir güldür bir güldür” (1) [Gertrude Stein: “Poetry and Grammar,” Look at me now and Here I am (Yay. haz.: Patricia Meyerowitz), Middlesex (İngiltere) 1984, s. 125-147, 138.]

Bir konferansından sonra “Gül bir güldür bir güldür” ün (rose is a rose is a rose) anlamını soran bir öğrenciye Stein “Salt varlığın heyecanının” günümüz şiirlerinden çekildiğini, şairin “isme canlılığını geri vermek için tümcenin yapısına bir tuhaflık, beklenmedik bir şey sokmak zorunda olduğu” nu, bu değişiklikle “İngiliz şiirinde gülün yüzyıldan beri ilk kez kırmızı” renk kazandığını söylemiştir. (2) [A.g.y. Editor’s Forewoid, s. 7-9, 7.] Bu renk kazandırmanın sözcüğü yeniden önplana çıkarmak için ona beklenmedik bir gönderme yapılmasıyla olanaklı olduğunu görüyoruz.

Şiirdeki bu gariplikleri; bozuşturma ve yinelemeleri formalist bir ilke haline getiren Stein’den ayrı olarak Keskin bunlarla geleneksel dilbilgisi ve alışılmış sözcüklere taze bir kan vermeyi deniyor. Onlara kazandırdığı yeni anlamla insan, dünya ve varlık sorununu –hep yan çizilen ya da unutulan bu sorunu– gündeme getirmeyi amaçlıyor.

Burada üzerinde durmak istediğim kitabın adından başlıyorum: Y’ol. Kuşkusuz bu yadırgatıcı yazılışına karşın bu sözcüğü “yol” olarak okuyoruz, ve aynı zamanda okurken başka bir şey düşünüyoruz: “Y’ol” birdenbire kendi içinden “Y” harfini (bu da bir başka sözcüğün ilk harfi olabilir) ve “olmak” filini gösteriyor. Olmak ise Türkçede varlığın dile getirildiği fiilerden biri. “Y’ol” birden olmak fiilinin emir kipine dönüşme çağrışımı yaparak bizi bir şeyi (“Y” harfinin imlediği bilinmeyen bir şeyi) olmaya çağırmıyor mu? “Y’ol” artık bildiğimiz, anlamını ya da anlamlarını unutarak kullandığımız “yol” değil. Şaire “Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü” (3) [Birhan Keskin? Y’ol, İstanbul 2010, s. 10.] dedirten ya da:

“O kadar uzun yol geldik ki seninle/ Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu/ Nasıl yürüyeceğiz?” (4) [A.g.y., s. 44.] dizelerini yazdıran ve yürüyenin kendisinden ayrılmayan o yolu.

Aynı yapıtta şiirlerin bölümlenmesi de sıra dışı ve bölümleme olayının kendisine dikkati çekiyor: “TAŞ PARÇALARI” başlığı altında bölüm numaraları şu sırayı izliyor: III IV II VI V I... Ayrıca Keskin sözcükleri onların harflerini yineleyerek yazıyor sık sık: “uykuuuuuuuu”, “çoooooookkkkkkkkkk”, “buzzzdaaaaaaa” vb. Bu türlü yinelemelerin bir ses öykünmesi (onomatope) olduğu söylenemese de yerine göre sözcüklerin anlamlarına bir özellik kattığı ya da onları pekiştirdiği düşünülebilir. Ne olursa olsun normal yazımı ağır bir biçimde değiştiren bu bozuşturmalar dikkatimizi herşeyden önce yazının kendisine, bu türlü yazılmalarına ve yazma sürecine çekmektedir. Stein bu noktada isimlerin “okşanması”ndan söz ediyordu, burada yapılan ise harfler açısından bakıldıkta daha çok bir istiflemedir. Yüksek sesle okunmasında sesel-anlamsal sonuçları olabilse de bu nokta okuyucuyu her şeyden önce görsellik alanında yakalamaktadır, yine de bütünüyle “görsel şiir”e (visual poetry) kaymadan. Keskin’in yalnızca Soğuk Kazı şiirinde görsel şiire çok yaklaştığını görüyoruz, yalnız burada da şiirin içinde siyah harflerin yarattığı sarmallarda çoğunlukla aynı harfler ya da aynı sözcükler döne döne vurgulanıyor. (5) [Birhan Keskin: Soğuk Kazı, İstanbul 2010, s. 61-63.]

Görsel şiirde (tabii şairine bağlı olmak üzere) ve motifler daha çok süse kaçarlar, oysa Birhan Keskin’in şiirinde böyle bir şey yok. Yukarıdaki örneklerde onun işi, sözcüklerle zaman zaman birtakım “peyzaj”lar çizmektedir. Nasıl bir peyzaja bakan kişi onu kendi dışındaki bir şey olarak değil de bir iç mekân olarak yaşar ve kendini orada bulursa, tıpkı bunun gibi Keskin’in harfçi peyzajları bizi kendi özdeneyimimizin içine sokuyor. Bunu sağlayan ise doğrudan doğruya bu şiirlerin yalnızca öyle yazılmış olmaları ve yazılmalarının ötesinde hiçbir varlığa sahip olmadıkları gibi hiçbir başka içeriğe de göndermede bulunmamalarıdır.

Sözcükler yazarken onları uykularından uyandırabilenler için yaşamın kendisidir. Birhan Keskin bunu bilerek yazıldıkları gibi olan şiirler yazıyor.

Yani doğru şiirler.

Aşk dünyayı gösterir

“Aşkın gözü kördür” denir. Bunun anlamı aşıkların gözünün dünyayı görmediğidir. Hannah Arendt’in ontolojisine göre normal olarak iki insanın “ara”sını (örneğin iki kişi arasındaki masa gibi) oluşturan dünyayı aşıklar gözden yitirirler, dünyada değil birbirlerinde varolurlar. Keskin’in sınır tanımadan, (yani kadın ve kadın, kadın ve erkek, ana, kız, çocuk…) bütün insanlığı kapsayan aşk şiirleri tam bu iddiayı yalanlamak için yazılmış gibidir. Onun için, aşk dünyadan bir kaçış değildir, tam tersine aşkın içine, bütün onu aşan, öteleyen şeyler karışır, sevilen seveni dünyaya fırlatır ve darmadağın eder: “Beni bilmediğim bir dünyaya attı... / Bir cümlem yok, darrrrrgğmadaaaaaaanım, bundan” (6) [Birhan Keskin: Y’ol, s. 21.]

“Böyle. Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da/ Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaah/ Bir inançtı desem./ Bu kadar dağılmam kendimi şimdi/ bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem bundan”. (7) [Aynı yer.]

Keskin’e göre âşıklar baştan sona birlikte varoluşlarıyla dünyadadırlar, dünyadaki eşitsizlik özel bir anlam kazanarak bu ilişkiye de sızar: “Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.” (8) [A.g.y., s. 53.]

“Dünyaya fırlatılma”, “iki kişinin arası” gibi anlatımlar, Keskin’in şiirine ontolojik bir okuma ile yaklaştığımızda kuşkusuz Heidegger’in Varlık ve Zaman (1927) yapıtındaki “fırlatılmışlık” (Geworfenheit) ve “ile-olmak” (Mitsein) kavramlarına çağrışım yapmaktadır. Fırlatılmışlık insan “orada-varlık”ının “ora”ya, dünyada bulunduğu yere fırlatılmasıdır. İle-olmak ise orada-varlığın başkasıyla (olması değil) ile-olmasıdır. Yani insanın yapısında başkasıyla olmak vardır. İle, yani il-işki. Keskin bir filozof değil, fakat kuşkusuz şiirlerinin doğruluğu ona bu ontolojik motifleri bulduruyor ve böylece aşk ilişkisi dünyadalığına tüm varoluşsal sonuçlarıyla katlanıyor.

Bütün bu “dünya”, “ora”ya “fırlatılmış” olma ve aşk ilişkisinin “ile”si Keskin’in zaman zaman kullandığı “yuva” motifinde bir kez daha yerini ve anlatımını buluyor:

“Sen benim yuvamsın,/ Yuvanım ben senin”. (9) [A.g.y., s. 20.]

Türkçede yuva sözcüğü “ev” sözcüğü ile eşanlamlı olmakla birlikte bağlamsal kullanılışında “ev”de olmayan birtakım anlam yönelimleri kazanmakta, bu da onun derinlik boyutuna işaret etmekte: “aşk yuvası”ndan tutun da “birinin yuvasını yapmak”, “yuvası başına yıkılmak”, “yuvaya dönüş” çeşitlemeleri “ev”de olmayan olumlu/olumsuz bir anlatım yelpazesini önümüzde açıyor. “Ev” de, “yuva” da “kuruluyor”, fakat özellik yuva aranıyor ve bulunuyor ya da bulunamıyor. Yuva insanı “var” ile “yok” arasında bir yerde bırakıyor:

“Beyhude insanın yuva arayışı ama/ Yine de yuva arar insan”. (10) [A.g.y., s. 28.]

Dildeki varlığın şiiri

Birhan Keskin’in Y’ol yapıtında şimdiye kadar saptamaya çalıştığım ana tutumu, yani şiirinin kendine yaptığı göndermelerin (şiirindeki bu dokusal sıcaklığın) aynı zamanda dünyaya açılma anlamına gelmesi, ısrarlı bir biçimde kullandığı var/yok deyimiyle, “durmak” filindeki zengin gücüllüğü yakalaması onun şiirinde anlamlı bir bütünlüğe kavuşuyor. Dünya varlık ile yokluğun sahnesidir. Dil ise varlık ile yokluğun oyununu sahneye koyar. Dilde varlık dillenir, çünkü dil insanın yalnızca “yol”, “aşk”, “yuva” ile ilgili deneyimlerinin değil, varlık deneyiminin süzüldüğü ortamdır. Bunun için de şairin “var” ile “yok”un birbirine teğellendiği yerde kendini bulması, kendisi için arkaik ve yine de yepyeni bir deneyim olmaktadır:

“Varla yok arasındayım/ Varla yok arasındayım/ Hep, varla yok arasındaydım./ Zaten./ Ben bilmedim ki/ niye teyelliyim, niye?”. (11) [A.g.y., s. 32. Şiirin bütünü metnin içinde yer alıyor.]

Bu şiirin devamında “teyel” eğretilemesi “kırık testi”yle yer değiştiriyor:

“Varla yok arasında/ Varla yok arasında/ Elimde bir kırık testi”.

Gerek “teğel”, gerekse “kırık testi”nin “kırık”ı “varla yokun arası”nı, buradaki aralanmayı, bunları bir “ara”dan başka hiçbir şeyin bir arada tutmadığını dile getiriyor. Ama bu ara insan varoluşunun kendisidir, bilmeden bir şeye teyellenmiş, testinin kırığıyla kendisi de kırılmış ve iki arada kalmıştır:

“Elimde bir kırık testi/ Nereye bırakayım?”

Türkçede birçok deyimde (“Ne var ne yok?” “Varını yoğunu sattı”, “var mı yok mu belli değil” vb.) kullandığımız “var/yok” ikilemesi, ayrıca masallarımızı başlatan derin anlamlı bir tekerlemenin içindedir: “Bir varmış bir yokmuş”. Varın yokla bu aralanması Keskin’in birçok şiirinde izlekleşiyor ve aşkın “yuvası” da varla yok arasında yerini alıyor:

“Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından/ Bir yuva inşa etmektir aşk da varla yok arasından/ Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir, değil dışardan”. (12) [A.g.y., s. 28.]

Türkçede tıpkı “olmak” gibi –onunla eşit hakla– “varlık”ı bildiren bir fiil de “durmak”tır. “Durmak”ın taşıdığı anlamlar aynı zamanda varlığın anlamlarıdır ve biz var olan şeyleri de bu anlamlarla anlamlandırırız. “Durmak” doğrudan doğruya “var olma” ve “varlığını sürdürme”nin ötesinde “kalmak”, “hareketsiz kalmak”, “bir yerde bir süre oyalanmak”, “beklemek”, “hayatta olmak”, “bir yerde olmak veya bulunmak”, “sürekli, arka arkaya olmak”, demektir. Bu anlamlarıyla “oluş”un karşıtı olan “durmak” filinin kökü “dur” ses uyumu kuralına göre aldığı “dur/dir/dur/dür” biçimleriyle Türkçe tümceyi bitiren koşaç (copula) olarak kullanılmaktadır, yani doğrudan doğruya öznenin tümleç tarafından gösterilen belirlenimle var olduğunu bildirmek üzere.

Birhan Keskin, “dır” koşacını “dur” diye yazarak “dır” da unutulan “durma”yı bize hatırlatıp düşündüren ilk Türk şairi olmalı:

“Burası araftan sonrasıdur.../ Burası araf sonrasıdur. Arafta çok bekledimdi./ Şimdi burada duracağım dur...” (13) [ A.g.y., s. 62.]

“BU MEKTUP SENDE DURSUN” Başlığını taşıyan şiir baştan aşağı “durma”ya, yani var olmaya bir çağırıdır. Bu şiirde “dur” fiil kökü bir isim olarak da kullanılır (“dur olmak”, dur etmek gibi; İLHAN İLHAN şiirinde çeşitli çekimleriyle tek bir dizeyi taşıyacak güç kazanır:

“VII Durmuştun, durmuşsun, duruyormuşsun”. (14) [A.g.y., s. 67.]

Bir başka yapıtta, bir başka şiirde taş dile gelip şöyle konuşur:

“Issızlık bilgisiyim, sessizlik bilgisi./ Durmanın ve kalmanın büyük planıyım”. (15) [Birhan Keskin: Bu, İstanbul 2010, s. 35.]

Bu “durma” gizemlidir, hareketli görünüşlerin ortasında bir delik açar, hayret uyandırır, âşıkların gizli ve zalim isteği de sonunda “durmak” olabilir, ne olursa olsun doğru ve yerindedir.

Yazımın en başında Birhan Keskin’in şiirindeki kendine-gönderen sözcüklerden söz etmiştim. Aslında “BU MEKTUP SENDE DURSUN” şiirinde “durma” sözcüğünün içinde çoğun italik ile yazılan bu “dur” (“durakta”, “duracağım”, “durdur”) “durma”nın kendine (“durma”nın çeşitli anlamlarının taşıyıcısı olan fiil köküne ve koşaca) yaptığı bir göndermeden başka bir şey değil. Ama burada aynı zamanda felsefi bir anlam kazanıyor. Görünüşün varlığa yaptığı gönderme; ya da ontolojinin diliyle söyleyecek olursam: varlığın, durup dururken, yani bir anda örtüsünü kaldırıp görünüş alanında patlak vermesi olarak.

Görülüyor ki Keskin’in uyarıcı, sıradışı şiir yazma tarzı bizi âşıkların şimdiye kadar ihmal edilmiş dünya deneyimine götürüyor. Dilde yakaladığı varlığı söyleme damarı ise her iki noktayı yeni bir anlam boyutunun içine sokuyor. Ama daima dilin (dolayısıyla şiirin) olanakları içinde, duyguları doğrudan doğruya dile getirdiği izlenimi veren dizeleri bile çoktan yapılanmış bir şiirin içinde yerlerini alıyorlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.